26 Şubat 2012 Pazar

Ben bu hafta sonunda... Van Gogh Alive & Salvador Dali sergilerinde...






Uzun bir süredir bir sergi gezmemiştim... İçimdeki minik sanat canavarı artık beni besleeee diye haykırmak üzereyken teyzem "Dali sergisi bu hafta sonu sonmuş, gitmeye ne dersin?" diye teklif etti. Tabii bu teklifin hemen üstüne atladım :) Hazır oraya gitmişken programımıza Van Gogh Alive sergisini de dahil ettik ve rotamızı Karaköy'e çevirdik...




Abdi İbrahim’in önderliğinde gerçekleştirilen Van Gogh Alive sergisinde ünlü sanatçının 1880-1890 yılları arasındaki çalışmaları, hayat deneyimlerinden oluşan yapıtları ve sözleri 40 projektör aracılığıyla dev ekranlara, duvarlara, kolonlara, zemine, tavana yansıtılıyor...




Karanlık bir salon, projeksiyonla Van Gogh'un her köşeye yansıtılan ünlü tabloları, derin sözleri ve içinize işleyen müziklerle kendinizi bir sergiden çok bir rüyanın içinde gibi hissediyorsunuz... Arka fonda Erik Satie'yi de duyunca bir köşeye kuruldum ve bu anın tadını çıkarttım. Açıkçası ilk defa bir sergi; eserlerin orjinalleri sunulmadığı halde beni böylesine büyüledi.



























 






















Van Gogh Alive sergisi pazartesi hariç diğer günler 11:00 - 19:00 saatleri arasında Karaköy Limanı 3 No'lu Antrepo'da 15 Mayıs'a kadar ziyaret edilebilir...


Antrepo 3'den ayrılıp çok yakındaki Tophane-i Amire'ye doğru yol aldık...




Bu sefer hedefimizde Salvador Dali sergisi vardı... Bizi uzun bir kuyruk karşıladı, neyseki teyzem biletleri internetten aldığı için kuyruğa girmeden kendimizi direkt salona attık... Ama o da ne?! Sanırım serginin bitiyor olmasından dolayı içerisi tıklım tıklımdı, en nefret ettiğim şey itiş kakış içinde bir sergiyi dolaşmaktır, bu yüzden girmemle çıkmam bir oldu diyebilirim.


Hem kalabalık hem de sergilenen eserler bakımından benim için Dali büyük bir hayal kırıklığı oldu. Açıkçası Pushkin Müzesi'nde gezdiğim Dali sergisi çok daha doyurucuydu benim için...












Sergiler bitti, şimdi sıra kızlarda...




Civciv & pırpırın işleri, benim bebişim, kar yağışı o bu derken uzuuuun bir süre görüşememiştik, fırsat bu fırsat hasret giderdik bilmem belli oluyor mu :) 







Umarım sizler de pek keyifli ve kendinizi mutlu eden 2 gün geçirmişsinizdir... Şimdi önümüzde yepyeni bir hafta var, haydi hep birlikte haftamızın çoook güzel geçmesini dileyelim olur mu ;)



Hediyelerim

Beni şımartan o kadar tatlı blog arkadaşlarım var ki, şimdi minik kızım da bu güzel arkadaşlıklardan nasibini alıyor, ana-kız ne şanslıyız biz yaa tüü tüü tüü maşallah ;)
 O tatlı arkadaşlarımdan biri Derya Kuzusu... Blogunu takip ediyorsanız ne kadar marifetli olduğunu, elinden her iş geldiğini biliyorsunuzdur zaten ;) Deryacım hamile olduğumu öğrenince bebişin battaniyesi benden dedi, ben de zannettim ki doğuma yakın örüp gönderecek ama iki gün sonra bu rengarenk battaniyeyi karşımda görünce şok oldum! Ve ba-yıl-dımmm! Yanında bir de şirin mi şirin el örgüsü tavşan vardı, battaniye kızımın tavşan benimmm ben oynıycam onunla bana ne benimmmm :)
Bu iğneliği de canım Deryacım kendi elleriyle yapmış harika di mi? İnsanın böyle marifetli arkadaşları olursa sırtı yere gelmez vallahi ;) Çook teşekkür ederim canım Deryammmmm!!! Şimdiden prensesimi bu güzel battaniyenin altında bana gülümserken hayal etmeye başladım bile :)
Çoook uzun zamandan beri tanıdığım güzeller güzeli bir blog arkadaşım var; Esra... Ankara'da yaşıyor, Sağlık Dergisi'nin yazı işleri müdürlüğünü yapıyor, birkaç sene önce İstanbul'da bir fuar için bulunduğu esnada tanışma fırsatı bulduk, her zaman halimi hatırımı sorar sağolsun... Arkadaşım Esra Öz ile Sağlık Gündemi sayfasında sık sık kitap çekilişleri yapıyor, bu seferkine bebişimin şansına ben de katıldım ve "Çocuğunuza İyi Bakın" isimli bu güzel kitap bana çıktıııı :) Çok teşekkürler Esracımmmm elimin altındaki bu kitap sayesinde prensesime daha iyi bakacağım kesin ;)
Geçenlerde bir kart aldım sevgili Ecehan'ın tatlı kızı Zeynograf'tan, çok mutlu oldum, kendi elleriyle boyadığı aşkın meyvesi taşıma da bayıldım, hemen buzdolabına iliştirdim, ellerine sağlık canımmmm :)
Hepinize şimdiden harika bir hafta dilerim!

24 Şubat 2012 Cuma

Sebzeli Muffin

Bir günde iki tarif ekleyebilmek!
Bloğu açtığım ilk günlerin dışında yapmadığım bir iş olsa gerek. Üstelik o vakitten bu vakte aileye katılan iki bebe varken...


Sebzeli muffin efendim...
Yapımı hiç bu kadar kolay olmamıştı.
Ben verdim rendecibaşına o rendeledi bir çırpıda.
Gerisini halledip fırına sürdük, pişti, fotoğrafını çektik ve işte karşınızda...
IMG_2389


Sebze yemeyen çocuğunuz var ise(bir tane var bizde)çaktırmadan yedirmenin bir yolu belki de... Mücver lezzetinde ancak mücvere göre çok çok hafif bir lezzet. IMG_2391

Tekrarı yapılacak tarifler arasına katılmayı haketti bile.
Çok kısa sürede hazırlanıp pişmesi, kendisini pratik kılmakta...

Malzemeler:
2 adet yumurta
1 adet kabak
1 adet havuç
2 kibrit kutusu büyüklüğünde beyaz peynir
1 çay bardağı zeytinyağı
1 çay bardağı yoğurt ya da süt(ben kefir+süt kullandım)
1 tutam kuru nane
7-8 dal kıyılmış maydanoz
7-8 dal kıyılmışz dereotu(sevmeyenler katmayabilir, ben katmadım)
Dileyenler için baharat; pulbiber, karabiber(ben katmadım)
Tuz
2 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
IMG_2381

Yapılış:Kabak ve havucu rendeleyin. Tüm malzemeleri harmanlayıp muffin kaplarına paylaştırın. Önceden ısıtılmış 180 dereceli fıırnda muffinler altın sarısı renk alana kadar pişirin.(15-20 dk) Kürdan testi yapabilirsiniz bu aşamada. Afiyet olsun.

23 Şubat 2012 Perşembe

DAHA PİŞERKEN DELİ DİVANE EDEN KEK... PORTAKALLI HİNDİSTANCEVİZLİ ÜZÜMLÜ TARÇINLI KEK

IMG_2363

Kışın bitmesine az bir zaman kalmışken bu kışı bir portakallı kek yapmadan geçirmek olmazdı.
Ama esaslı bir portakallı kek olmalıydı.
Daha pişerken ben portakallıyım diye bütün evi kokusuyla yakıp kavuran bir kek.
İşte yukarda resmi görülen bu kek öyle bir kek oldu. Bunun yanında ekstra lezzetleri de vardı tabi... Hindistancevizi, Üzüm, Tarçın...
Maaile bizi deli divane etti bu kek.
Pişerken fırına burnumuzu dayayıp iyice içimize çektik o kokuyu.

Tarif Sinbo Ekmek Makinesinin kitapçığından, biz ekleme olarak portakal suyu ve hindistancevizi yaptık.

Malzemeler:
3 yumurta
1 su bardağı toz şeker
1/2 su bardağı sıvı yağ
1/2 su bardağı süt- portakal suyu karışımı(yarı yarıya)
1 paket vanilya
2 yemek kaşığı hindistancevizi
1/2 su bardağı kuru üzüm
1 tatlı kaşığı tarçın
2 portakalın kabuklarının rendesi
2 su bardağı un
1/2 su bardağı pirinç unu
1 paket kabartma tozu

Yapılışı: Şeker ve Yumurta çırpılır. Portakal kabuğu inceden rendelenir.En son un+kabartma tozu+ pirinç unu eklenecek şekilde diğer malzemeler katılır. Fırında 170 derecelik ısıda pişirilir. Ekmek makinesi olanlar kek modunda pişirebilirler.

Afiyet olsun.

  IMG_2352

Biraz okuyalım!

Biz uzundur yaklaşık 8 aylık olduğundan beri oğlanın eline kitap vermekten çekinmedik hiç. Yırtmadı, resimleri ilgiyle takip etti. Artık hikayeleri biliyor.Az da olsa kitaplardan söz edeyim istedim, malum her ebeveyn gibi bizim de kitap zamanlarımız var, ben hala rutini bozulmasın diye geceleri kitap okumayanlardan olsam da akşam yemeklerinden sonra, banyoya kadar yaklaşık yarım saat kitaplarla

22 Şubat 2012 Çarşamba

Noni IWC Haber Bülteninde ;)

Moskova'da yayınlanan IWC haber bülteninin bahar sayısında ben de varım! Gördüğünüz gibi uzun süredir İstanbul'da bulunsam da kendimi Moskova'da unutturmaya hiç niyetim yok ;)
Moskova'da yaşayan yabancıların üye olduğu International Women's Club'a (IWC Moscow) ben de üyeydim. IWC'nin düzenlediği dikiş, resim, edebiyat kurslarına, müze gezilerine ve genel toplantılarına elimden geldiğince katılmaya çalışmış, bu etkinliklerde her zaman olduğu gibi fotoğraf makinemi elimden düşürmemiştim. Benim bu fotoğraf aşkım IWC newsletter editörü Rosi'nin de dikkatinden kaçmamış olacak ki içinde portakal rengin hakim olduğu fotoğraflarımı onlara göndermemi istediler ve böylelikle IWC haber bülteninin son sayısında fotoğraflarım Fransız şair Paul Eluard'ın "Dünya bir portakal kadar mavi..." sözleri eşliğinde yer aldı :) Fotoğrafa sevdalı birinin kendi gözünden yansıttıklarını başka bir yerde görmesi kadar gurur verici bir şey yok sanırım... 
Teşekkürler Rosi & IWC!

21 Şubat 2012 Salı

Kaya mezarı neden yapılır?


2008’in Mayıs ayında emniyet ve jandarmadan üst düzey görevliler ayrı ayrı aradılar, bana suikast düzenleneceğine dair duyum alındığını bildirdiler. Durum son derece kritikmiş. Korumasız bir yere kıpırdamamam gerekiyormuş. Evimin etrafındaki tepelere jandarma erleri mevzilendi. İlçe pazarına domates almaya inerken önden iki jandarma aracı, arkadan iki sivil polis aracı bana eşlik etmeye başladı – göremediklerim de cabası. İstanbul’da o dönem ders verdiğim üniversiteyi polisler sardı. Bir yandan emniyetten telefonlar geliyor, aman bizden habersiz bir yere gitmeyin, jandarmaya da sakın güvenmeyin diye. Havaalanının bekleme salonunda benim görebildiğim en az üç sivil arkadaş, gazete okur gibi yapıyorlar, bir yandan gözleri bende, birileriyle haberleşiyorlar.

Bu hadise, birbuçuk yıl kadar sonra “Balyoz Harekât Planı” adı verilen dava çerçevesinde mahkemeye intikal etti. 2011’in başlarında basına da yansıdı. Orgeneral rütbesi taşıyan birtakım şahısların, benim de aralarında bulunduğum birkaç kişi hakkında suikast planları yaptığı anlaşıldı. Ekip görevlendirmişler, gözetleme yapmışlar.

Planlarını neden gerçekleştirmediklerini bilmiyorum. Belki engellendiler. Belki de yöntem değiştirdiler. 2008 Haziranında, eşimle aramda geçen bir olayı bahane ederek, aleyhime basın yoluyla kahredici bir karalama kampanyası açtılar. Bilfiil vurmaktansa karakter cinayetinin daha ucuza mal olacağını hesapladılar. Tetikçi bulması da öyle daha kolay üstelik.

*
Dönelim 2008’e. Etrafım silahlı adamlarla sarıldığında durup düşündüm. Bunlar mı beni koruyacak? Güleyim bari! Vurmak istedikten sonra vururlar, engel olmak için yapabileceğim hiçbir şey yok. Kendimi korumaya çalışarak hayatımı zehir etmek de anlamsız, tam onların istediği tuzağa düşmek olur.

Üzüldüm mü? Vurulmadığım sürece üzülmenin manası yok. Vurulduktan sonra da zaten üzülmeye gerek kalmaz. Yeterince dolu dolu yaşamışım zaten. Güvercin tedirginliğiyle yaşamak da benim yapabileceğim şey değil. Kuş olsam, ben devekuşu olurdum – hem dik kafalı, hem meraklı, hem de biraz şaşkın.

Kaya mezarı projesi işte o günlerde doğdu. Öleceksem bari şanımla öleyim dedim. Amerikan filmlerinde gördüğümüz şık bir el hareketi vardır, orta parmağı kaldırmak suretiyle yapılır. O el hareketinin kalıcı ve güzel bir örneğini yapmaya karar verdim.

*
Tek motivasyon bu değildi şüphesiz. O sırada Matematik Köyüne bir anıt yaptırma projesi var. Heykeltıraşlar gelip gidiyor, soyut şeyler, modern şeyler tasarlanıyor. Oysa anıt dediğin, bugün gelip yarın geçecek modalara kulak asmamalı. Bugün ne ifade ediyorsa bin sene sonra da aynı şeyi ifade etmeli. Otuz senede çürüyecek bir şey değil, bin sene kalacak bir şey olmalı. Misal: antik Anadolu kültürlerinden kalan mezar anıtları!

İşin bir de felsefi yönü var. Herhangi bir çıkara veya küçük hesaba dayanmayan bir jest yapmak şu dünyada mümkün müdür? Ne zamandan beri aklımı kurcalayan bir konuydu bu. Gerçek özgürlük– eğer özgürlük diye bir şey varsa – budur: seni esir alan nefsini, köle kılan çıkarını ve sosyal mecburiyetleri hepten bir kenara itip bir şeyi sadece “güzel” olduğu için yapabiliyor musun?  “Güzellik, her türlü çıkar hesabının üstünde olan şeydir” demiş Kant, ne güzel demiş.

*
1989’da Likya hakkında bir rehber kitap yazmıştım. O dönemde yüze yakın kaya mezarını ziyaret etmiş, hepsini fotoğraflamış, detaylarını incelemiştim. Ustalarımı yanıma alıp birkaçını yeniden görmeye gittim. “Yapabilir miyiz?” diye kendimize sorduk. Pek inanmadık ama “Allah büyük” deyip işe başladık.
15 Nisan 2009’da kayaya ilk çekici vurduk. O günden düne dek, üç yıldan iki ay eksik süre çalıştık. Çekiç, keski ve spiral kesici gücüyle yaklaşık elli metreküp kaya oyduk. Şantiyeye traktör girmediğinden, iki eşek satın alıp çıkan molozu onlara taşıttık. Sütunları kesmekte çok zorlandık. İnce işlerden tam ümidimizi kesmişken, alaylı heykeltıraş Kâmil usta ile oğlu Fatih’i bulduk. Enfes bir Medusa başı ile sütun başlıklarını çıkardılar.

Görenler bile tam inanmadığı için tekrar belirtmekte yarar var. Her şeyi yekpare yerli kayadan oyduk. Herhangi bir parça getirip oraya takmadık. Kayanın içinde o tapınak zaten vardı. Biz taşın fazlasını kesip, içindeki cevheri ortaya çıkardık.

*
Bundan ikibin sene sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin şu ilk evresinden geriye pek bir iz kalacağını tahmin etmiyorum. Etrafımızda gördüğümüz her şey köksüz, her şey temelsiz, her şey çürük. Yalnız binalar değil, kurumlar ve fikirler de öyle. Ufak bir depremde moloz yığınına dönüşecek şeyler hepsi.

Belki Şirince kaya mezarı kalır. “O karanlık devirde bile güzeli arayan insanlar varmış demek,” diye hatırlayıp sevinirler.

“İnceleme sonucunda gereği yapılacaktır” diyen Kültür ve Turizm Bakanlığının memurları yıkmazsa tabii.



Bebeğim

Piyuuuu dün ne heyecanlı bir gündü öyle! Kendimi o kadar sıkmışım ki bugün adeta yoğrulmuş hamur gibiyim :) Sanırım hamileliğin en güzel tarafı bu heyecanlı bekleyişler... Aaaa laga lugayı keste sadede gel Nonik mi dediniz hıh tamam geliyorum ama biraz daha meraklandırayım sizi di mi :) Çoğunuz bu aralar güzelleştiğim için oğlan tahmininde bulunmuştunuz ama yanıldınızzzz :)
Minik bir Noni geliyor, KIZIM oluyor :)
Doktorum %95 kız dedi, %5 minik bir bamyasının olma ihtimali de varmış ama ben kendimi kız fikrine hemencecik kaptırdığım için şimdi bu ihtimali düşünmek dahi istemiyorum. Hemen hayaller kurmaya başladım bile, nasıl olur, kime benzer, nasıl giydiririm gibi bir sürü tatlı düşünceler kafamda dolanıyor şimdi! Ailemiz de o kadar renkli ki ortaya bambaşka bir bebiş çıkabilir öyle ki;
Ben kıvırcığım...
Prensim, annem, cici annem, ablam, küçük teyzem mavi gözlü...
Anneannem, büyük teyzem yeşil gözlü...
Halam açık yeşil gözlü...
Dayım kızıl...
Annem küçükken o kadar açık sarı saçlı bir bebekmiş ki herkes ona pamuk kız dermiş...
Bebeğim kime benzerse benzesin ben onu çok seveceğim... Amaaaa....
Nolur Allahım noooolur huyu anasına benzemesin yoksa halim yaman olur :) Ben küçükken öyle ağlak bir bebekmişim ki (bakınız üst & alt foto!) sokakta bir çocuk ağlasa komşular "yine Mevdoş hanımın kızı ağlıyordur" derlermiş :)
Ablam da az değilmiş ha baaa baa baa nasıl da keyiflenmiş ben ağlarken hii hii :)

20 Şubat 2012 Pazartesi

Yapımcının kılavuzu


Sanat tarihçileri için biraz da işin ayrıntısına girelim.

Tepe akroterine 13 dilimli klasik bir palmet yaptık. Halis başladı, incesini Fatih tamamladı. Köşe akroterlerine sağ ön ayağını kaldırmış birer grifon düşünüyordum. Kabasını yanlış kestiğimiz için yapamadık. Onun yerine tepedeki palmetin yarısını iki yana simetrik olarak yerleştirdik.

Alınlığın üstüne iki katlı ve profilli sima güzel olurdu. Yanlış karar verdim, çünkü sabırsızlık ettim. Oysa bu işte sabır şart. Alınlık şimdi biraz zayıf duruyor. Geisonun (üçgen alınlığın alt çerçevesinin yani) üstünü ince bir profille tamamlasak daha güzel duracaktı.

Gorgoneion kem gözden korur. Halk arasında Medusa diye bilinir, her tapınağın üstünde vardır. Zeus’un kalkanında da Medusa başı bulunur. Bizimkini Fatih yaptı. İtalyan Rönesansına ait güzel bir gravür buldum, onu model aldık. Sonra patates kabuğu ve sirkeden oluşan bir bulamaçla kararttık. Bence karartmak iyi olmadı. Takmaymış gibi durdu. Bıraksak iki-üç yüzyılda kendiliğinden kararırdı zaten.

Medusa’nın fonundaki spiral izleri canımı sıkmaya devam ediyor. Kâmil usta velonlayacaktı, iskelenin en üst katına çıkmaktan korktuğu için devamlı işi salladı. Sonunda yapılmadan kaldı. Ben de korkuyordum gerçi en üst kata çıkmaktan, insanın başı dönüyor. Aşağıdan anlaşılmaz diye kendimizi avuttuk, ama bal gibi anlaşılıyor işte.

Dentiller nedense tüm örneklerde hep tek sayıda oluyor. 17 diye planlamıştım, son anda işçiliği azaltmak için 15’e düşürdük. Önden iki santim kadar tıraşlayıp geisonun altında bir gölge hattı oluştursak nefis olacaktı. Böyle bırakınca dişler sanki aşırı vurgulu oldular. İki uçtaki bitimler de hayli amatörcedir.

Arşitravın fasciaları (sütun üstü hizasındaki üç tane yatay çizgi) güzel oldu. Gözümü korkutan bir işti. Fırat usta iki günde jilet gibi tertemiz çıkardı.

Soldaki antanın başlığı nefis çıktı. Kâmil ustanın el işidir. Sağdaki maalesef çok çürük bir yere denk geldi, kırıldı. Yama yapmak zorunda kaldık. Tüm yapıttaki tek yapıştırma işi oradadır. Derin yatak açıp içeriden demirle bağladık.

Sola evrensel dil olan Yunancayı, sağa Ermeniceyi yazmayı doğru buldum. Soldaki kitabede ΣΗΒΑΝ ΕΠΟΙΗΣΕΝ ΜΝΕΜΟΝΕΥΣΑΤΕ, sağdakinde Շինեց Սէւան Նշանեան ի թվ ՌՆԿԲ յամի տն ՍԺԲyazıyor. Fatih usta Ermenicenin kavislerini vermekte epey zorlandı. Üç defa üstünden geçtik.

Sütun başlıklarını Kâmil’le Serdar yaptılar. Kaba kesimi yamuk yumuk ve fazla dar olduğundan tam istediğim boyutu tutturamadılar. Ekhinusta normal olarak üç yumurta olması gerekirken ikiyle yetindik. Son gün benim zorumla abakusa (boynuzların üstündeki incecik kademeye) ince bir kavis verdik. Uzaktan anlaşılmıyor ama güzel oldu.

Sütun gövdeleri aylarca uğraştırdı. Sağdakinin alt kısmı feci yamuk kesildi; düzeltmenin imkânı yok. Gene de yukarıya doğru hafif bir entasis (daralma) verebildik. Soldakinin doğal çatlağı beni o kadar endişelendirmiyor. Kırılsa da bence güzel durur.

Sütun ayakları biraz gelişigüzel yapıldı. Haddinden büyük bir plinth üstüne oldukça oransız iki tane torus (dışbükey halka) yerleştirdik. Gereken oyma ucunu İzmir’den bir türlü getirtemediğimiz için aradaki trokhilusu (içbükey halkayı) doğru dürüst açamadık. Klasik Efes tarzı yapsaydık halbuki üç torus iki trokhilus işlememiz gerekirdi.

Antalara belki ince birer kaide yaparız diye alt kısmını kaba kesip bırakmalarını istemiştim. O iş de öyle kaldı. İki tarafta bayağı çirkin birer basamak, gözü yormaya devam ediyor.

Sol antanın sol yanağında kesilmeden kalan yeri hiç söylemiyorum bile.

*

İçeride daha epeyce yapacak iş var. Peyderpey olacak. Kâmil usta ayrılırken çok duygusallaştı, haftaya geri geliyorum dedi. Ama ben yoruldum. Para da bitti. Belki yaza bir hamle daha yaparız.

Yapılacak işler: Portikonun tavanı düzeltilecek, kaset doğrama yapılacak. Çok iş çıkarmazsa her kasetin ortasına birer çiçek de yaptırmayı düşünüyorum.

Kapı ve pencere detayları işlenecek. Kapının üstüne akanthus yaprağı yapılacak. İki pencerenin altına alçak kabartma birer grifon oyulacak.

Sol cepheye figüratif bir kabartma yaptırmayı düşünüyorum. Belki bir grup zırhlı Pers askerine karşı, bedenini arkaya doğru eğmiş, silahsız ve çıplak bir figür olabilir. Bıyık da yapar mıyım bilmem.

Kellayı daha oymadık. O kadar masrafa şimdilik girmek ister miyim, ondan da pek emin değilim.

 *

Koruma Kurulundan arkeolog veya sanat tarihçisi arkadaşlar merak edip gelirse, onlara daha da ayrıntılı anlatırım memnuniyetle. Yeter ki alçakgönüllülükle ve dostlukla gelsinler. Devlet memuru olduklarını bir an için unutsunlar.

Haydarpaşa Gar Lokantası

Dün akşam Sevgil Oytun'un doğumgününü kutlamak bahanesiyle dostlar bir araya geldik. Benim daha önce hiç gitmediğim şahane bir yere gittik. Haydarpaşa Garının içindeki lokantaya.İçeri girdiğimizde 50 yıl geriye gidiverdik, hepimizin kıyafetleri başka bir gelmeye başlayıverdi gözümüze. Masalarada mavi beyaz kareli örtüler, az bir kalabalık, belli ki müdavimler, belli ki çok keyifliler. Yüksek