26 Aralık 2012 Çarşamba

Dünkü Biz :)

Tanrımmmm ipad'den post yapmak ne zormuş böyle! Blogger ile hiç uyumlu değil, fotoğrafları eklemek bir dert yazıyı yazmak ayrı bir dert! Dünden beri uğraşıyorum ama bir türlü başaramayınca prensin bilgisayarına tünedim :) Bu postu yayınlayabilirsem kocaman bir aferin göndereceğim kendime :)
İzmir şansımıza harika bir havayla karşıladı bizi! Nil'im bol bol D vitamini aldı, Moskova öncesi bu vitamin takviyesi bize çok iyi geldi :)
Güneşi görünce paltomu bile fora ettim!
Kolyem İpekyol'dan...
Botlarımı da dün İzmir'den aldım ;)
Şimdilik bu kadaaaar!

25 Aralık 2012 Salı

Terakki, Rukiye, Nergis


RQY رقى fiilinin iki anlamı var. Bir: raqiya “(dağı veya basamağı) çıktı, tırmandı, yükseldi”; masdarı raqy veya ruqiyy. İki: raqâ“büyü ve efsun yaptı, muska yazdı”; masdarı ruqye. İki anlam arasındaki semantik bağı bulmak zor. Eldeki kaynaklarda da bir açıklama bulamadım.

Birinci anlam grubundan merqâمرقىً “merdiven”, raqqâ رقّاء “tırmanıcı,” modern dilde “dağcı”, teraqqî ترقّى “basamak çıkma, yükselme,” İttihat ve Terakki’den tanıdığımız bir sözcük, "çağ atlamak" anlamında kullanmışlar. Ruqiyyeرقيّة için de Tacül Arus sözlüğü “yükseliş” demiş.

İkinci gruptan ruqyeرقة ve ruqyâ رقيا “büyü, muska”. Özellikle bir hastalığı iyileştirmek için yapılırmış, ama kötü niyetle yapıldığı da olurmuş.  Arapça olmayan bir dilde muska yazdırmak caiz değilmiş, ancak kem göze karşı bir Kuran ayetini veya maruf bir duayı muska edinmekte sakınca yokmuş. Büyü yapan kişiye ism-i failden râq راقٍ adı veriliyor.

Kuran’da Kıyamet suresi 27’de geçen men râqin راقٍ من ifadesi iki türlü de yorumlanmış. Türkçe çevirilerde genellikle “kim tedavi edecek? Kim ilaç yazacak? Kim çare bulacak?” üzerinden çeşitleme yapmışlar. Ama tefsir ilminin piri sayılan İbn Abbas “kim [onun ruhuyla beraber] yükselecek” diye okumuş.

Peygamberin ikinci kızı olan Ruqayya’nın adının hangi anlamda olduğunu gösteren bir kaynak bulamadım. “Yükseliş” mi, “büyü” mü? Bu isim Türkçede neden kesre ile Ruqiyya> Rukiye yazılır, onu da bilemedim maalesef.

*
Akraba dilleri de gözden geçirmek lazım haliyle.

Önce eski Asurca, Chicago Assyrian Dict. Cilt 14, sf 420. Ruqqû neymiş, “to prepare spices or perfume”. Kokulu yağ veya baharat karmak, aromatik yağlardan ilaç ve parfüm yapmak. Sıfat olarak ruqqû “aromatik, parfümlü”. Bît raqqî “parfümcü veya baharatçı dükkânı”, Türkçesi otacı olur, aynı zamanda eczacı işlevi de görür bunlar. Türevleri: muraqqû “perfume maker”, narqîtu “ilaç, şifalı ot”.

İbranicesi de aynen var. Raqah רקח “aromatik yağ veya şifalı ot karmak”, riqûh “parfüm, şifalı ot karışımı”, reqqah “otacı, baharat veya parfüm satan”.

Arapçada karşımıza çıkan “büyü” anlamı belli ki “aromatik yağ veya ot karışımı, baharat, buhur” fikrinden türemiş olmalı. Baharatçı ve parfümeri ile eczanenin ayrışması şunun şurasında kaç yüzyıllık yenilik ki? Hem bak, modern İbranicede eczacılık mesleğinin adını ne koymuşlar: raqâhot, aynı kökten, “aromatikler ilmi” anlamında! Ot = ilaç = tedavi = büyü: anlaşılır bir dizi.

“Yükseliş” anlamına akraba dillerde rastlamadım. Belki vardır da gözümden kaçtı. Belki de Sami anadilindeki ilk anlamı buydu, ama bu soyut/ilkel anlam sadece Arapçada korundu. Arasam bulurum bir şeyler herhalde ama şimdi üşendim.

Acaba “yükselme” fikri ile buhurun ya da kokunun buram buram tütmesi arasında mı anlam bağı kurmuşlar? Olabilir bak. Emin değilim ama mantıklı görünüyor.

*
Şu yukarıda geçen narqîtu’ya da mim koyalım. Acaba Yunanca nárkissos“uyuşturucu etkisi olan bir bitki, nergis” ve nárkê “[bir ilaç veya zehirle] uyuşturmak” ile bağı var mıdır? Bakıyoruz Frisk (Gr. Etym. Wört. II.290) ve Chantraine’e (Dict. étym. gr. s.v.), ikisi de Yunanca sözcüklerin kökenini çözememişler, “yabancı dilden alıntı olmalı” deyip geçmişler. Vay canına, ister misin…

Nergisle narkozun akraba olduğunu biliyoruz da, Rukiye ile terakki de aynı familyadan çıkarsa şaşarım çok. 


Fuat Çapa Röportajı

Fotoğraflar: Ayşe Nur Şenel

1968 yılında Emirdağ’da dünyaya gelen bir adam. 4 yaşında ebeveynlerinin peşine takılıp memleket memleket geziyor. Önce Fransa ve hemen ardından uzun yıllar yaşayacağı Belçika’ya ailesiyle beraber göç ediyor. 80’lerin başında ailem beni “burada gurbetçilerin çocuklarının okuma şansı yok” diyerek Türkiye’ye gönderiyor ama 70’li yıllarda çocukluğuna üç farklı ülkeyi sığdırmış Fuat Çapa bu kaostan yara almadan sıyrılıp Belçika’da üniversite eğitimini ekonomi üzerine alarak farklılığını göstermeye başlıyor.  Öyle bir nokta geliyor ki futbol ve eğitim arasında seçim yapmak zorunda kalıyor. Hikâyenin geride kalan kısmını ise Gençlerbirliği teknik direktörü Fuat Çapa'dan dinleyelim..


Kubat ile aynı köydensiniz ve sanırım yurt dışında onunla beraber geçen bir çocukluğunuz var. Yanılıyor muyum?

Ben ondan 5-6 yaş büyüğüm. Abisi Kadir ile daha çok ilişkimiz vardı ama Kubat’ı da sever dinlerdik çok. Özellikle onun babasının besteleri müthiştir. Bir kaçını sanırım kasetlerinde de kullandı.

Türkü de seviyorsunuz anlaşılan?

Çoook.. Özellikle bizim yöremizim günümüzde çok popüler olmayan ezgilerini..

Hocam hemen herkes şunu merak ediyor: Bankacılık mesleğinden futbola nasıl bir geçiş oldu?

Aslında bir geçişten bahsedemeyiz zira futbol benim hayatımdan hiç çekip gitmedi. İkinci ligde oynayacak seviyede profesyonel olarak futbol oynuyordum ama 18 yaşımda ya okul ya da futbol demeliydim.

Siz futbol dediniz muhtemelen..

Ama ailem eğitim dedi ve ben de onları dinledim.  Futbolu bırakıp üniversite eğitimine yoğunlaşsam da bir yandan futbolla ilgilenmeye devam ettim. 30 yaşımda belki de en genç teknik direktörlerden birisi olarak üçüncü ligde takım çalıştırmaya başlayınca bugünlere gelen yolu açmayı başardık.

Bir 3.Lig takımı olan KV Turnhout’u şampiyon yapmanız mı kırılma noktası?

4 yıl bu takımı çalıştırdım. Birisinde şampiyon olup üçünde de play-off oynadık.

Röportaj esnasında içeriye İlhan Cavcav girer ve hemen gidip selamlaşırız..

Bir efsaneyi görmüş gibi hissettim kendimi.

Öyledir kendisi. Türk Futboluna ve bu kulübe hizmetleri düşünüldüğünde tartışmasız bir efsane başkandır o.

Yalnız ilk Gençlerbirliği maceranız sadece beş hafta sürmüştü. Benim aklımda kalan en önemli ayrıntı geldiğiniz anda size takınılan tavır. “Bu sizin takımınız ve bu da sizin ekibiniz” İkinci gelişinizde bunlar değişti mi ya da kabaca neler değişti diyebiliriz?

Şöyle diyelim. İlk geldiğimde ben Belçika’da bir üniversiteden mezun olmuştum ama Türkiye’deki okula daha yeni başlamıştım. Elbette kültürel olarak buradan belki hiç kopmadık ama biz orada yaşarken buradaki yaşamı kaçırdığımızı fark ettim. Aradaki fark nedir dersen bu ülkenin geldiği noktayı kavramak, kendisine has kurallarını algılamak ve buradaki okuldan da artık mezun olmuş bir insan olarak ikinci seferimize başlamak diyebilirim. Bizler yabancı bir ülkede uzun yıllar yaşadıktan sonra buradaki değişimi kaçırdık biraz. 

5 hafta sonra siz gittiniz yerinize Reinhard  Stumpf geldi.

Benden sonra beş teknik adam daha geldi.

Daha çok Stumpf ve bugünkü Prosinecki seçimleri üzerinde durmak istiyorum. Bayern Münih için dünyanın en iyisi olarak addedilen Guardiola ve hatta Bundesliga için Mourinho gündeme gelse dahi hemen dil tartışması başlıyor. Diyorlar ki: Almanca bilmiyor, nasıl olacak? Avrupa’nın beş büyük ligine baktığınız zaman teknik direktör seçimlerinde bir dil birliğinden bahsedebiliriz. İngiltere daha çok Galler, İskoçya tarafına yöneliyor. Almanya misal Almanca bilen insanların yaşadığı Avusturya, İsviçre.. İspanya dil birliğinden kaynaklı Güney Amerika’ya inebiliyor. Lakin İngiltere'de İsviçre'den İspanya'da İskoçya'dan ya da Almanya Uruguay'dan teknik adam getirmiyor. Bizde bu yabancı adı altında biraz işleniyor ama doğru bir şekilde de tartışılmıyor. Dil aslında fazlasıyla önemli değil midir bu meslek içerisinde?

Kesinlikle ve hatta sonuna kadar katılıyorum. Bir futbolcunun performansını belki de son tahlilde teknik adam ile olan iletişimi belirler. Elbette teknik, taktik pek çok detay önemlidir ama kabaca sonuca etki eden teknik direktör ve futbolcu ilişkisidir. Bir antrenör sadece teknik konularla ilgilenmez, aynı zamanda yöneticidir.  Sıklıkla psikolog olmak durumundadır. İletişim çok çok önemli. Sizinle şu an var olan iletişimde dahi aynı dili konuşuyor olmamızın avantajlarını yaşıyoruz. Siz bazen benim mimiklerimden, kelimeleri kullanma biçimimden sesimin tonuna kadar kendinize bir şey çıkarıyorsunuz ve elbette ben de sizden. Futbolcular da aynı şekilde. Bu da sahaya yansır. Kendinizi saha içerisinde oyun olarak ifade etme oranınız dil ile beraber azalır ya da artar. Dil bazen her şeydir.

Uzun yıllar boyunca bu ve benzer pek çok detay önemsenmedi. Bizde içerik, uyum ikinci planda kaldı hep. Sizce neden?

Bizde marka her şeydir. Vitrine çıkardığınız anda taraftarların algısında nasıl bir ses getireceği gerçekte var olan uygun olup olmama durumundan daha önemlidir. Size uyar mı ya da bir teknik adamın başarılı olduğu koşullar burada var mı gibi pek çok önemli soru önemsiz kalır. O marka, o vitrinde durduğu sürece çıkaracağı ses ve taraftarı yatıştırmak asıl hedef.  Taraftarlar da o markanın sevdiği kulübün içerisinde olmasından mutluluk duyuyor. İşlerliği ikinci planda kalıyor. Öncelikli hedef kamuoyunu rahatlamaktır ve bu yüzden “isimler” daha önemlidir içerikten. Taraftarlar rahat olsun ki rahat bir çalışma ortamı doğsun yöneticiler için.

Transferde söz sahibi iş adamları olduğu vakit markalaşma kaçınılmaz değil midir? Detaya inemez, algılayabildikleri de "markaların" dışına çıkamaz.  Oysa bilirkişi ancak teknik detayları önemseyerek gerekli transferleri yapabilir. Siz de transferler nasıl yapılıyor?

Bizler de senin dediğin şekilde teknik bir transfer yaptığımızda denetleyici mekanizma ya da tirbün de  aynı şekilde tepki veriyor.  Bir oyuncu aldığımızda misal bizim en üst düzeydeki futbolcumuz olan Arda Turan gibi olmasını bekliyorlar. Hızlı bir şekilde sonuç almak istiyorlar. Diğer bir ihtimale yer vermiyorlar. Oysa bu işin Avrupa’daki en iyisi olarak bilinen Arsenal’e baktığınızda bütün yıldız oyuncularının belirli bir süre sonunda piyasaya çıktığını görürsün.  Son dönemin en formda takımı Dortmund’a bakarsan eğer transfer edilen oyuncunun bir süre sonra ancak yıldızlaştığını görürsün. Lewandowski ilk geldiği sene hem kulübün en pahalı transferi hem de Barrios’un yedeğiydi ama bugün Manchester United’a gitmemesi için uğraş verilen konuma geldi. Biz transfer yaptığımız zaman hızlı bir şekilde sonuç bekleniyor.  Burada önemli olan takımın bir program dâhilinde yapılandırılışının sürece dayalı olması gerektiğidir.  Her hafta, her ay yine yeniden yapılandırmalarını söz konusu olması yine bu sabırsızlık ve hızlı sonuç alma beklentisiyle ilgili.

Yeterli zaman tanınmıyor mu diyorsunuz?

Araba sürmeyi öğrenirken önce debrajın, gaz pedalının yerlerini öğrenirsin ama ayağa kaldırmak için senden istenilen bu ikisi arasındaki geçişi yapabilmendir.  Başlarda sıkıntıyla ve pek çok deneme sonrası başardığın bu eylem zaman içerisinde otomatikleşir. İşte futbol takımı da buna benzer.  Takım olmak ancak zaman içerisinde herkesin bir diğerinin saha içi bir sonraki hamlesine kadar olan kısmı öğrendiğinde kazanılan otomatizasyon sonucu gelişir. Bunun için önkoşul ise kadro istikrarıdır. Her altı ay ya da her sezon başı yedi sekiz oyuncu değiştirerek başarılı olmanız çok zor. Avrupa’da başarılı olan takımlara baktığınızda kadro istikrarı birkaç istisna dışında önemli farklılıklarıdır.  Ligimizde de başarılı olmuş takımlarda kadro istikrarı yine öne çıkar. 

Sizde durum bu açıdan çok iyi değil zira kadronuzun yüzde ellisini sezon başı değiştirmek durumunda kaldınız.

Altyapıdan gelen oyuncular ve yapılan 6 transferle beraber bu sezonun başında yine yüzde elli değişim geçirmiş oluyoruz. Orta seviye takımların genel sorunu budur. Öne çıkan takımın önemli oyuncularını kaybediyorlar.  Benim takımımın yüzde ellisi değişti ama sadece bu değil. Giden oyunculardan Herve Tum’un 17 Yasin’in 7 Soner’in 6 golü vardı.  Asistlerini bir kenara bırakalım ama geçen sezon atılan 50 golün 28’ini atan oyuncularıyla yollarımızı ayırmak zorunda kalmışız. Yeniden takım olmak kolay değil.  Geçen senenin iyi oyuncularını elimizde tutma şansımız olsaydı ve bunların üzerine ekleme yapıp ybu sezona girebilseydik her şey çok başka şekilde gelişebilirdi.

Kadro istikrarı kadar bir felsefeye sahip olunup bunun korunması da sanırım bizdeki eksiliklerden bir tanesi.

Bugün en çok konuşulan takımların başında Borussia Dortmund geliyor. Dikkatli bir şekilde incelerseniz eğer orada sistem aslolandır. Çok iyi oyuncular vardı Mladen Petric ya da Alexander Frei gibi. Bu oyuncular kötü performans gösterdikleri için değil Klopp’un temel felsefesine uyum gösteremeyecekleri için kulüpten gönderildiler. Barça’da örnek olarak İbrahimovic aynı şekilde. Herhangi bir insan belki de şu an dünyanın en iyi santrforu olan İbrahimovic’in yeteneğini ya da oynadığı takımlara katkısını inkâr edebilir mi ama takımların özenle korudukları sistem burada başarıya giden asıl yoldur. Barça’nın bugünkü konumunun temeli 70’li yıllarda atan Rinus Michels’dir. Ondan sonra beş tane Hollandalı teknik adam üzerinden geçti ama temel felsefede değişim olmadı. Altyapılarını ziyaret ettim Orhan ve görmelisin.. A Takımı ile aynı şekilde oynuyor gencecik çocuklar.

Teknik adam istikrarı diyoruz ama şuna ne dersiniz: Arsenal ve Man U’yı dışarıda bırakırsanız Real Madrid’den Bayern Münih’e Barça’dan İnter ve Milan’a kadar bütün takımlar 2-3 yılda bir teknik direktör değiştiriyorlar ama başarılı olma konusunda sıkıntı yaşamıyorlar.

Her şeyden önce kulübün felsefesi önemlidir. Siz teknik direktör olarak felsefe belirleyemezsiniz.

Uzun süre kalırsanız?

Yine de olmayabilir. Sizin belirlediğiniz programa yönetim uymayabilir zira buna göre onlar bir bütçe çıkarmalı, transferler yapmalı ve pek çok önemli detayı gerçekleştirmeleri gerekir.  İngiltere’de menajerlik sistemi vardır.  Teknik adama belirli bir bütçe verirler ve antrenör bu bütçe doğrultusunda çeşitli harcamalar yapar ve sonucu devre arası ya da yıl sonunda değerlendirilir. Bu bir yöntem. Mesela Hollanda’da çok başka şekilde işleyiş var. Takımların bir transfer komitesi şeklinde çalışan kadro planlayıcıları olarak görülen bir ekip vardır.  Bunlar kadroyu oluşturur ve bu kadroya uygun bir şekilde teknik adamı belirlerler. Biz oyuncu kadromuz ve vizyonumuza göre sizi seçtik derler.  Biz böyle kadro oluşturduk, yeterli buluyor musunuz diye teknik adama sorarlar.  Yeterli bulmuyorsanız misal kaç tane ve hangi mevkilere transfer istiyorsunuz?  Siz mevkilere uygun birkaç isim verirsiniz ama bu o isimlerin alınacağına dair bir garanti değildir. Sıklıkla da başka isimler alınır. Onların zaten uzun süreli çalışma sonucu o mevkilere göre belirledikleri isimler vardır. Bu da bir anlayış. Türkiye’de ise bu ikisinin karışımı var. Yönetim transfer yapar, hoca transfer yapar.

Sizde bu durum nasıldı?

Biz geçen sene transfer yapamadık zira ben geldiğimde transferler yapılmıştı. Bu sezon ise sportif direktör değişikliği olduğu için biraz geç kaldık.  Mehmet Dilber gitti Cem Onuk geldi ve zamanımız kalmamıştı.  Yaptığımız transferlerin bazılarını biz gidip izleyip aldık bazılarını ise uzun zamandır kullanılan Wild Scouting sistemi ile kulüp tarafından uzun incelemeler sonucu alındı. Bilgisayarda verileri var ve çeşitli istatistiki verilerine bakılıp alınıyor.

Sorun nedir burada?

Futbol aslında bir denge oyunudur. Futbolcunun önemi ve hatta değeri kadro yapısına göre değişebilir. Çok iyi futbolcu daha çok o takımın içerişinde ihtiyaca göre bir yer iştigal edebiliyorsa ancak iyi olabilir. Bu da oyuncunun nitelikleri kadar diğerlerinin oluşturduğu bütünle alakalı bir durumdur.

Sanırım bizim değerlendirme kriterlerimiz biraz daha başka.

Bizde topla ilişki çok önemli. Biz futbolu sadece topla oynandığını düşünüyoruz. Topla ilişki her şey.  Dortmund üç topla kendi yarı sahasından çıkıp pozisyon üretiyor, bizde oyuncu on beş kez dripling yapmadan topu ayağından zor çıkarıyor. Üstelik tribün bunu seviyor. Ayak üstü ya da içi ortayı kesmek önemli ama bunu ne zaman ve hangi koşullarda nereye yapıldığı önemsiz. Kabaca “verim” denilen çok önemli ayrıntı sıklıkla gözden kaçıyor.

Oysa tüm bunların dışında modern futbolda alan, zaman ve hız çok daha önemlidir sanırım.

Futbolda 4 önemli zaman dilimi vardır. Top rakipte iken.. topu rakipten aldığınız zaman.. Topa sahip olduğunuz zaman ve topu kaybettiğiniz zaman. Topun sizde ve rakipte olduğu zamanlar karşı taraf organize olmuş bir şekilde sizi bekler. Lakin topu rakipten kaptığınız ve topu kaybettiğiniz anlarda yapılan aksiyonlar ise belirleyicidir. Burada hız önem kazanırken fazladan atacağınız bir çalım ya da pası vermekte geciktiğiniz bir saniye skoru lehinize ve aleyhinize değiştirir.  Bu iki geçiş sürecinde alana ve zamana sahip olursunuz. Bunu iyi bir şekilde değerlendirmek doğru oyunla ancak mümkündür ve bazen tribünün çok hoşuna giden yetenek gösterileri burada sizin skor almanızın önüne geçebilir.  Bu anlar ve duran toplar futbolda belirleyicidir.

Duran toplardan bu sene oldukça iyi sonuçlar aldığınızı söyleyebiliriz sanırım.

Attığımız 25 golün 14’ü duran toplardan.

Bundesligada ilk devre bitti ve bu devrenin sonundaki istatistiklerden bir kaçı oldukça ilgi çekici. En çok ikili mücadeleye girmiş olan üç futbolcu –Kiessling-Szalai-Lewandowski- da forvet. Ne düşünüyorsunuz bu ayrıntı hakkında?

Futbol artık 11 kişiyle oynanıyor. 8 ya da 9 kişiyle oynayamazsınız. Başta da söylediğim gibi bu bir denge oyunu. Bu şekilde siz orta sahanızda mücadele gücü daha az olan teknik bir oyuncuyu barındırabiliyorsunuz. Juventus’da Pirlo ya da son dönem üst düzey futbol oynayan Dortmund’da İlkay’ın yeteneğini o bölgede sergilemesini bu şekilde sağlayabilirsiniz. Lewandowski ile beraber sağında ve solunda oynayan Götze ile Reus’un baskı yapıyor oluşları orta sahanın da topla ilişkisini bir seviye daha arttırıyor. İlerideki üçlü bu baskıyı yapmazlarsa eğer gerideki üçlünün oyuncu karakteri de değişecektir ve topla ilişkisi azaldığı ölçüde oyun olarak da gerileyecektir.

Lucien Favre’de görmüş ve çok etkilenmiştim. Santrforlarına belirli alanlara baskı yaptırarak rakibin hücum organizasyonunun yönünü tayin ediyordu.

 Onu biz de yapıyoruz. Stoperlerin oyun kurucu rolünde olanına baskı yapıyoruz ya da kendi savunma bloğumuzun güçlü olduğu yere rakibe baskı yaparak yönlendiriyoruz. Bunun adı kolektif futboldur.

Dortmund’un başarısının sırrı gençlerde ve bunun da altına inerseniz modern futbola göre yetiştirilmiş, yeniden kurgulanmış olmalarına ve elbette bizdeki altyapı eksikliğine geliyoruz. Bizim durumumuz nedir?

Dortmund yönetimi altyapıya geçtiğimiz yıllarda toplam 38 milyon euro yatırım yaptıklarını belirtmişlerdi. Son derece güzel tesislerin yanı sıra yeni çıkan teknikleri gençlerin hizmetine sunuyorlar. Biz ne veriyoruz Altyapı hocasına bin lira maaş ve 15 takımın çalışacağı suni çim saha. Altyapıdaki bir oyuncuya biz ne veriyoruz?  Çalışma sonrası duş alıyor, hepsi bu. ?  İnanılmaz yetenekli oyuncular var burada. Dünyanın en zeki adamını okula göndermeden verimli olması ne kadar mümkündür? Sen burada altyapısı hocasına bin lira veriyorsun. Başka işte çalışıyor, gelip yan iş olarak bu çocukları çalıştırıyor, geleceğin büyük yıldızları. Sorun belli, sır değil. Çözümü de belli sır değil ama olmuyor. Kimse o bütçeyi yaratıp buralara akıtamıyor.  Hocaların pek çoğu maaş yetmezliğinden başka meslekte çalışmak durumunda kalıyor ve yarı mesai ile ilgilenebiliyor çocuklarla.

Sorun yetenek değil eğitim diyorsunuz?

Kesinlikle. Bu ülkede en son dert edilmesi gereken konu yetenekli oyuncunun azlığıdır. İnanılmaz yetenekler var ama onların eğitimi konusunda sorun çok fazla. Kime sorsanız bu sorunu ve aslında çözümünü de hemen söylerler ve fakat birisi de çıkıp bütçe ayırıp buraya yatırım yapmıyor.

Peki ama neden?

Biz her zaman kolayına kaçarız. Evde yemek yoksa eğer markete gidip bir şeyler alıp yapmaktansa lokantaya gidip yapılmışını yemek isteriz.  Bunun gibi düşünebiliriz. Yetiştiremiyoruz mağlubiyetini hemen kabullenip yetiştirilenleri satın alma yolu çok daha cazip geliyor.

Türk Futbolu’nun temel sorunu bu mudur?

Başka ne olabilir ki? Hemen herkes milli takımın turnuvalara katılıp katılmayacağına odaklanmış durumda. Oysa biz Dünya üçüncüsü olduk, Avrupa Şampiyonasında yarı final oynadık, değişen ne oldu? Eğer başarı kriterimiz buysa neden biz bu başarıyı elde eden teknik adamları gönderdik? Eğer bu başarıysa neden Türk Futbolu’nu kurtarma planları yapmaya o zaman da bu zaman da devam ediyoruz.. Belçika on milyonluk nüfusu ile bugün milyar euroya yaklaşan bir milli takım kadrosu oluşturdu. Üstelik kendi evinde gerçekleşen turnuva hariç son on yılda turnuvalara katılım göstermeden bunu başardı. Almanya 98’de bu atılımı yaptı ve 2000 ile 2004 yıllarında tarihlerinde daha önceden bize Derwall’in gelişini sağlayan ve sadece bir kez yaşadığı gruplardan çıkamama başarısızlığını bu dönemde iki kez üst üste Avrupa Şampiyona’sında yaşadı. Başarısız süreci göze alıp temele indiler, bizim temel eğitime inmemiz gerekir.

Yön belirleme konusunda bir öneriniz var mı?

Fatih Terim, Şenol Güneş, Mustafa Denizli gibi teknik adamların yanı sıra Hakan Şükür, Rüştü Reçber ve Bülent Korkmaz gibi deneyimli oyunculardan oluşan bir kurulun oluşturulması ve milli takıma yön vermesini isterdim. Böylesine büyük tecrübelerin toplamından yanlış çıkmaz. Bunu yapardım



Sportif direktörlerin ilk fırsatta teknik direktörlüğe geçişini nasıl yorumluyorsunuz?

Almanya’da bu sistem yaygın bir şekilde kullanılır ve hiç böyle bir şey gördünüz mü? İçeriden antrenör atarlar ama asla sportif direktör teknik adam olmaz. Bizde kimse olduğu yerde mutlu değil ve hemen hepsi Süper Lig’de takım çalıştırmak istiyor. Altyapı hocasının da sportif direktörünün de hedefi hep aynı. Mutlu değiller, yetinmiyorlar.  Daha çok yönetim olarak amatörüz.  Yöneticiler sınırlarını biliyorlar mı? Bu ülkede başkanlık ya da bir numaranın önde olup her şeyi belirmeye çalıştığı bir sistem var.  Ülkenin dahi yönetim biçimi bu şekilde.  Dolayısıyla başkan giderse sistem çöküyor. Başbakan’a bir şey olsa iktidar ayakta kalamaz, ülkede kaos yaşanır. Oysa misal Belçika iki yıl başbakansız kendisini sorunsuzca idare etti, sistemdir aslolan. Görev dağılımı yapıyorsunuz ama o görevleri o insanlara bırakmıyorsunuz. İşverenin her şeyi belirlemeye çalıştığı yerde profesyonel anlayıştan bahsetmek zor.  Sportif direktör meselesi sadece bunun bir yansıması.

-Oğlunuz Gençerbirliği’nde oynuyor. Ve siz ona sadece kupa maçında bir kere o da sonradan girmek koşuluyla forma vermişsiniz.

 Öncelikle yurt dışından gelen oyuncuların futbola değil Türkiye’ye adapte olmasını sağlamalıyız. Oğlumla beraber bir iki futbolcu var ve her şeyden önce onların buraya adapte olmaları için zaman gerekir.

Geleceğinden ümitli misiniz?

Öyle olmasaydı buraya getirmezdim kesinlikle.

BLOGDAN GELEN SORULAR

Futbolkolik1: Geçtiğimiz yıllara baktığımızda Gençlerbirliği'nin ligi hep orta sıralarda bitirmiş olduğunu görürüz.Bu senede benzer bir durum söz konusu.Gençlerbirliği'nin temel hedefleri nelerdir?

Bu fikre çok katılmıyorum. Bizden önce kümede kalma mücadelesi veriyorlardı.  Bir şeyi bozmak kolaydır, yaratmak zaman alır. Bizim hedeflerimiz var ve bunlar sürece dayalı şekilde belirlendi. Yıllık planlar yaparsanız yıllık kalır. Beş yıllık on yıllık olursa hedefler de büyür. Geçtiğimiz sezon dördüncü bitirseydik Avrupa kupalarına gidecektik ama buna hazır olmayacaktık kesinlikle. Hedef koyduk. Geçtiğimiz sezon 9-12 bu sezon içn 6-9  ondan sonraki sezon 4-6. Bunun için zaman gerekiyor.

Junior: Elazığ mağlubiyetinden sonra niye birden böyle olduk hocam, galatasaray'a kök söktüren, avrupa takımı gibi oynayan takım neden birden böyle çöktü? Bir de yönetimden olsun, görüşebildiği taraftar çevrelerinden olsun, hak ettiğiniz desteği, istikrar isteğini görüyor musunuz?

Güzel soru sormuş. Biz diğer takımlardan uyumu daha hızlı bir şekilde yakaladık. Daha çabuk organize olduk. Geçtiğimiz sezondan bu seneye alt yapıdakilerle beraber 25 oyuncudan 12si gitti. 11 tane yeni futbolcu dahil ettik. Bunların 6’sı transfer 5’i altyapıdan. Giden futbolcu sayısı yüzde 50.  Önemli ve takımın iskeletini oluşturan oyuncuları kaybettik. Bu değişimin oturması zaman ister biz bu değişime rağmen iyi başladık ve Galatasaray maçına kadar iyi bir dönem geçirdik.  Savunmadaki sakatlıklar ve fikstür bu kötü dönemi oluşturdu. İkinci devre ben takımımızın yüzde 30-35 daha iyi oynayacağını düşünüyorum.

FC Start: Devre arası transfer hedefleri var mı?

Üç transfer düşünüyoruz. Bir  forvet iki orta saha.

brkcn1027:Takımın hücumda Hurşut'a bu kadar bağlı olmasının sebepleri nelerdir? 19 Mayıs Stadı hakkındaki düşünceleri nelerdir?

Hurşut çok önemli bir oyuncu ve oldukça da iyi performans sergiliyor ama hücumda Azo’yu dan unutmamak gerekir.  3 golü 7 asisti var. Diğer açıdan stat konusuna gelirsek; Seyrantepe’yi, Kayseri’nin stadını düşününce bizim başkent takımı olarak çok daha önce güzel bir stadımızın olması gerekiyordu.

Pelezinho: Fuat Çapa’nın gıpta edilesi bir ilişkisi var iki taraf da birbirini tamamlıyor. Bu uyumu dört büyük kulüpten hangisi ile yakalayabilir. Taraftar kulüp yapısı iç dinamik.

 Şu kulüp diyemem ama genel olarak şunları söyleyebilirim: Karakteriniz her kulübe uymayabilir. Profesyonel olabilirsiniz ama yine de uyum gerçekleşmeyebilir. Futbolla ve hatta yaşamla ilgili düşünceleriniz uyuşmayabilir. Kendinize yakın bir yerde başarılı olabilirsiniz. Her teknik adam bir yerde başarılı olabilir ama her yerde başarılı olabilir mi? Bilinmez. Guardiola mesele bu uyumu yakalamak adına doğru yeri seçmek için bence bekliyor. Bu açıdan verilen kararlar oldukça önemlidir. Seçim yapılmalı ve uyum gözetilmelidir.

İlker: Orta sahada iki ön libero (Cem Can, Özgür, Petroviç'ten ikisi) ve bir forvet (Azo) arkası oynatmakta karar kıldı bu sene. Sezon başında hayal ettiği 4-4-2 sisteminden vazgeçip buna mecbur oldu sanki? Sezon başındaki planları neden tutmadı? Neden 4-2-3-1'e dönmek zorunda kaldı?

Doğrudur. Bazı oyuncular beklediğimiz seviyede olmadı. Antalya’ya 1-0 mağlup iken 4-4-2’ye geçip maçı çevirdik. Galatasaray maçında 1-0 mağlup iken 4-4-2’ye çevirip 3-2 öne geçtik. Geriye düştüğünüz zaman bunları yapabiliriz ama maça bu şekilde başlamak için taktiksel ve fiziksel anlamda hazır değiliz.

İlker: Gençlerbirliği'nin top rakipteyken takım savunmasının agresifliğinin az olduğunu düşünüyorum. Kendisi ne düşünüyor acaba?

Doğru bir tespit. Elimizdeki oyuncu karakterleri/profilleriyle alakalı bir durum. Biraz önce Dortmund önreğini verdik; Lewandowski, Götze ya da  Reus.  Ben bunu Hurşut’tan ister ve bu durumu zorlarsam Hurşut’un artılarını kaybederiz. 29 yaşından sonra bu denli bir değişim geçirmesini beklemek çok doğru değil.  Son iki haftada oyuncularımız fiziksel anlamda yükseliş içerisinde ve problem zaman içerisinde çözülüyor. Bunun bir nedeni de aldığımız oyuncuların son iki sezonda oynadıkları takımda çok fazla forma giymemeleri. Son dönemde dikkat ederseniz bu açıdan bir iyileştirme olduğunu görürsünüz. Zamanla ve çalışarak bu sorunu halledeceğiz.

Ozan Kartalkaya: Gençlerbirliği bence ligde yabancılarından az katkı alan takımlardan biri. Özellikle hücum bölgesindeki yabancılar sıfıra yakın katkıyla oynuyor. Bu konuya bir müdahelesi olacak mı?

Müdahale çok fazla çalışmak olabilir ama oyuncuları ben yerli ya da yabancı diye ayırmıyorum. Hepsi bizim oyuncumuz. Bunun bizde yerlisi yabancısı olmaz.

Emre Ayan: Antrenör veya Analizci kadrosunda futbolculuk geçmişi olmayanlara yer veriyor mu?

Ben daha çok verim alabiliyor muyum almıyor muyum buna bakıyorum. Burası staj yeri değil, bana net bir katkı yapıyor olup olmaması, etkin bir rol oynayabiliyor mu daha çok bunlar önemlidir.

Neverlong: Teknik direktörlüğün yöneticilik kısmına, futbol dışı iş yaşamının olumlu veya olumsuz bir katkısı olduğunu düşünüyor mu?

Özellikle planlama ve programlama anlamında yüzde 70 katkı yaptığını düşünüyorum.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Coşkun Karademir & Emirhan Kartal - Sırdaşk

Hem bloğumuzda, hem Facebook sayfamızda daha önce tanıtımını sizlerle paylaştığımız o güzelim ezgilerle dolu "Dönüş Yolu" albümünü hatırlarsınız.

Yerin kulağı var derler, hele ki içinde aşk olan sırla gizli bir albümse bu çabuk işitilir:) Kalan müzik etiketiyle çıkacak olan Coşkun Karademir & Emirhan Kartal - Sırdaşk albümü yakında müzik marketlerde olacak.

Dönüş yolu ardından aklımızda ki birkaç soruyu Coşkun Karademir'e sorduk. Bu küçük sohbeti sizlerle paylaşalım;

“Mekteb-i İrfan”
“Dönüş Yolu-The Way Back”
ve şimdi "Sırdaşk"

-Dönüş yolu ile başlayan sızılı yolculuk Sırdaşk ile nasıl bir yolda devam ediyor?

Coşkun Karademir
Dönüş yolu trio, müzikal ifade ile anlatılacak olunursa; evet, sızılı. Sebebi ise, o üçlünün yan yana geldiğinde yaşadığı hâl'dir sanırım. Sırdaşk ise, hem konusu ve hem de müzikal sunumu itibariyle dönüş yolundan fikrin kaynağı olarak uzak olmasa da uzak diyebilirim. Fikrin kaynağı olarak uzak değil dememdeki kasıt ise de yine bir geleneğin taşıyıcılığını ve aktarımını sağlama düşüncesidir. Yine bir yol var ve zorlu....

-Sırdaşk albümünde Hatice Doğan Sevinç'in eksikliği hissedilirmi?

Coşkun Karademir
Müzikal ve konusal farklılıktan ötürü klasik kemençe yani sevgili Hatice Doğan Sevinç'in yanımızda bulunmasına imkan vermiyor diyelim. Çünkü bu albümde ortada zaten bir gelenek ve kültür var. Biz bunu kendi müzikal varlığından çok fazla uzaklaştırmadan biraz icra, biraz da düzenleme çeşnileri yaratmaya çalışarak sunmaya çalışıyoruz diyelim...

-Dönüş yolunda geniş bir coğrafya işlenmişti, Sırdaşk bu anlamda nerelere dokunuyor?

Coşkun Karademir
Dönüş yolu, repertuar bakımından açıkçası sınırsız.. Bu konuda bizim hissettiğimiz herhangi bir eserin dönüş yolu trio repertuarında yer alması çok olası. Ama sırdaşk, konusu itibariyle sınırlı, aslında bu sınır bir hayli büyük, yani çalıp-söyleme, aşıklık, alevi-bektaşi vb. köklü geleneklerin yaşadığı ve yaşatıldığı her yer diyebiliriz.

-Sır verilmez ancak içinde aşk olan bir sır, asla sır olarak kalmaz; Bize fısıldadığı küçük sırlar neler?

Coşkun Karademir
Sırdaşk, aslında geleneğin geleceği konusundaki düşüncelerimizi yansıtmaya çalıştığımız bir albüm. Bunu ilk olarak mekteb-i irfan'da anlatmaya çalıştık. Niyet yine aynı, belki biraz şekli şemali farklı..

-Dönüş yolu ile daha geniş bir kitlenin takibindesiniz, şimdi Sırdaşk; Müziğiniz adına ileriye dönük proje ve planlarınız neler?

Coşkun Karademir
Aslında müzik adına ileriye dönük plan ve proje sistemimiz yok, ama hayallerimiz hep var. Zaten bu sistem işi değil, emeğin arzı meselesidir. Yani anlatıcak kadar bilgi sahibi olamadığımız birşeyi ağzımıza almayız. Bu konuda da tutucu ve sabırlıyız diyebilirim. Ama yinede, gelecekte farklı projeler le nefes almaya devam edicez gibi görünüyor.

-Uzunca zaman popüler müzik tüketimi hakim bir şekilde devam etti, fakat son yıllarda etnik, folk ve özellikle Enstrumanların takip edildiği birçok albüm ve dinleyicisi var. Bu değişimin sebebi sizce nedir? İnsanların müzik tüketiminde ki bu olumlu gelişmenin devamı için neler yapılmalı.

Coşkun Karademir
Popüler kültür ve müzik dediğimiz kavram, bugün dünyada var olan ve hüküm süren bir arz-talep çılgınlığı. Bu süreç olumlu yada olumsuz tabi ki geleneksel kültürleri uzunca bir süre gözardı ettirdi. Yani göz önünde olamayan herhangi birşey nasıl unutulur ve umursanılmazsa müzik de öyle... Şunu da belirtmek lazım ki, geleneksel müziği var gibi görülen ilgi, insanların uyandığından yada farkındalıklarının arttığından da değildir bence. Kökü insanın benliğinde ve yaşadığı toprağında olan her gelenek illaki bir şekilde yaşamını zor da olsa sürdürmüştür. Çünkü varlığı hiçbirzaman tüketilememiştir, çünkü yapılıp satılması beklenen bir mal değildir.

Tahrif etmişler güzelim Kitabı - I


İsa’nın hayatı ve öğretisine dair eldeki en eski metin, Markos’un muhtemelen 65 yılı dolayında yazdığı anlatıdır. Bundan yaklaşık on yıl sonra yine müritlerden Mattheos ve Lukas birer yaşam öyküsü kaleme alırlar. 100-115 yılları arasında Yohannes adlı birine ait dördüncü anlatı (muhtemelen Efes’te) ortaya çıkar. O tarihlerde buna benzer çok sayıda başka anlatı bulunduğu malumdur. Ancak 2. yüzyıl ortalarına doğru bu dört metin genel kabul görür. En geç 189 yılında bu dördü, Kutsal Kitap (Biblion/Bible) adı verilen derlemeye dahil edilirler.

Dört anlatının her birine, Yunanca “iyi havadis, müjde” anlamına gelen euangêlion adı verilmiştir. Latincesi evangelium, Süryanicesi î ile ewangîliyûn’dur. İngilizce gospel de aynı şekilde “iyi havadis” anlamına gelir. Arapça ve Habeşçede ortak olan incîl biçiminin, Muhammed’den bir hayli zaman önce Süryaniceden adapte edildiğini varsayabiliriz. Süryanice /g/ sesinin Arapça ve Habeşçe /c/ye dönüşmesi standarttır. +ion ekinin düşmesinde de sürpriz yoktur. Dolayısıyla /ewancîl/ ara-biçimini varsayabiliriz. Ancak ilk hecenin nasıl değiştiğine dair tatminkâr bir açıklama bulamadım.

Görüldüğü gibi İnciladı verilen bu metinler, biçim ve statü itibariyle Kuran’ın değil, siret ve hadisin eşdeğeridir. [Nitekim Arapça hadîsحديث “haber” demektir; angêlion muadilidir.]  Eldeki anlatımların hiç birinde, İsa’nın kitap yazdığına yahut kendisine bir kitap “indirildiğine” dair bir ibare veya ipucu bulunmaz. Müritlerinin aktardığı İsa meseller anlatır, kendisine sorulan soruları cevaplandırır, bir veya birkaç defa da kalabalıklara vaaz verir. Sözel üretimi bundan ibarettir.

Hıristiyanların Kutsal Kitap saydığı metin, toplam 120 sayfa kadar tutan bu dört incilden ibaret değildir. İsa’nın öğretisini içeren Yeni Ahit, bunlara ek olarak, Havarilerin İşleri adlı kronolojik anlatıyı, havarilerden beşinin çeşitli Hıristiyan cemaatlerine ve cemaat önderlerine hitaben yazdığı ileri sürülen 21 mektubu, ve nihayet, bir başka Yohannes’in kıyamet gününe dair vizyonunu içerir. İsa’nın ölümünden 120 ila 150 yıl sonra son şeklini almıştır. Toplam 27 metindir. İnciller bunların dördüdür.

*
Kuran’da İncil sözcüğünün zikredildiği 12 yerin birçoğunda bunun (Tevrat’la beraber) “indirildiği” ya da “verildiği” yazılıdır. Hadîd 27’de Meryemoğlu İsa’ya İncil’in “verildiği” özellikle belirtilir. Meryem 30’da, Meryem’in sabi oğlu konuşarak “Allah bana kitap verdi ve beni nebi kıldı” der. Demek ki İsa’nın kitabı kendisine çocuk yaştayken “verilmiştir”.

Bu durumda iki ihtimalden birini seçmek zorundayız,

1) Kuran, bize ve erken dönem Hıristiyanlarına malum olmayan bazı bilgi kaynaklarına sahiptir; veya,

2) Kuran yazarı “İncil” adını verdiği kitap hakkında yeterli bilgi sahibi değildir. Hıristiyanların bu isimde bir kutsal kitaba inandıklarını ve bu kitabın havariler tarafından yazılmayıp bizzat İsa’ya “verildiğini” sanmaktadır. Kitabı okumamış ve muhtemelen hiç görmemiştir. Konu hakkındaki bilgisi kulaktan dolma ve üstünkörüdür.

Birinci ihtimal zayıftır. İsa şayet bir “kitap” yazmış veya edinmiş ise, Hıristiyanların bunu unutması veya inkâr etmesi için makul bir sebep olamaz. Faraza bazı kötü niyetli kişiler tahrifata girişmiş olsa da, muharref olan kitabı İsa’ya mal etmek isteyecekleri şüphesizdir. İsa’nın ölümünden hemen sonra yoğun tartışmalara dalan Hıristiyan liderleri arasında hiç olmazsa bazılarının, tahrif edilen kitap(lar) yerine “aslını” ileri sürmeleri, en azından bunun sözünü etmeleri beklenir. Oysa böyle bir iddia duyulmamıştır.

Dolayısıyla, ikinci ihtimalin daha güçlü olduğu kabul edilmelidir.

*
Muhammed’in Hıristiyan Kutsal Kitabı hakkında bilgisiz olması bence şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, onun ölümünden otuz yıl sonra Kuran metnini derleyenlerin halâ aynı anlatımı sürdürmesidir. Ortadoğu’nun bellibaşlı Hıristiyan kültür merkezleri ve milyonlarca Hıristiyan nüfus İslam egemenliği altına girdikten sonra, Müslüman liderlerin Hıristiyan kutsal metinleri hakkında daha fazla malumata sahip olmaları gerekir.

Acaba her şeye rağmen (yanlışlığını bile bile) Muhammed’in özgün söylemine sadık kalmayı mı tercih ettiler? Yoksa özgün söylemde daha feci hatalar vardı da sadece bir kısmını düzeltmekle mi yetindiler? Kuran metnindeki bariz anlatım bozuklukları ve anlam belirsizlikleri, acaba editörün silgisinin izleri midir?

İki özel misafir!


İki özel misafirim var benim. Buraya ve mailden gelen mesajlarınıza vakit ayıramıyorum. Laetitia Hanım  ve Enis Bey'lerle ilgilenemem gerekiyor;)

Hayat böyle.. 1994'te ben Hamburg'a dayılarımın yanına gitmiştim. Şimdi o dayımın oğlu Ablam'ın kızını da alarak bana geldiler..  

Maillere toplu cevap olarak; Fuat Çapa röportajı ise bugün BirGün'de ve gecesi de burada olacaktır, 

Bu arada..

Bu iki güzel ve özel şahsiyetler bana hediye getirmişler..


Ben daha ne diyim?

23 Aralık 2012 Pazar

Veeee





21 Aralık'ı atlattık hadi cümleten hepimize geçmiş olsun :) Kıyamet kopmadı ama bizim evde her gece küçük çapta bir kıyamet kopmakta! 21 Aralık'tan yırttık derken Nil meteoruna çarptık hee hee :) Her sabah güne gülücüklerle başlayıp ciyaklarla bitiriyoruz. Şu dişler çıkacaksanız çıkın artık kızımı da beni de daha fazla yormayın! Bu size son ihtarım!




Bugün yola çıkıyoruz. Bu benim için biraz buruk bir seyahat olacak ahh ahh neler var size yazmak istediğim ama gel gelelim yedi ceddim bu blogu biliyor :) Hadi sıkıysa yaz şimdi! Aslında şöyle bir güzel içimi dökmeye ihtiyacım var ama ııı-ııhhh maçam yemiyor :) Şimdi ben gak desem biri aha noni gakladı bak gördün mü diyecek, öteki çıkıp vay sen nasıl gaklarsın diyecek, amaan deli miyim ben be başıma dert alıcam :) Kuzu kuzu çekilişimi yapar bir köşeye çekilirim ben :)




Bu ayki çekilişte çok enteresan bir sonuç çıktı. Kazanan numaralar 1 ve 5 rakamlarından oluştu. Random.org beni kafaya mı aldı bilmiyorum ama ben tırstım ha!




15. sıradaki Gül Saim & 51. sıradaki Crafty Engineer 2012'nin son çekilişinin kazanan isimleri oldular. Sizleri tebrik ediyorum kızlar ve katılan herkese de kucak dolusu sevgilerimi yolluyorum!!!


2013'te nice renkli çekilişlerde buluşmak dileğiyleeee!




22 Aralık 2012 Cumartesi

Ballon d'Or




Bundesliga: Teknik direktörlerin kazancı!


1. Jupp Heynckes (Bayern München): 5 Milyon Euro

 2. Jürgen Klopp (Borussia Dortmund):  2,5 Milyon Euro

 3. Thomas Schaaf (Werder Bremen):  2 Milyon Euro

 4. Lucien Favre (Borussia M’gladbach: 1,5 MilyonEuro

 4. Bruno Labbadia (VfB Stuttgart):  1,5 Milyon Euro

 4. Armin Veh (Eintracht Frankfurt): 1,5 Milyon  Euro

 7. Thorsten Fink (Hamburger SV):  1,4 Millionen Euro

 8. Mirko Slomka (Hannover 96):  1,2 Millionen Euro

 9. Marco Kurz (TSG Hoffenheim): 1 Milyon Euro

 10. Dieter Hecking (1. FC Nürnberg): 900.000 Euro

 11. Thomas Tuchel (Mainz 05):  800.000 Euro

 12. Mike Büskens (Greuther Fürth):  600.000 Euro

 13. Christian Streich (SC Freiburg):  500.000 Euro

 13. Sascha Lewandowski (Bayer Leverkusen):  500.000 Euro

 13. Markus Weinzierl (FC Augsburg): 500.000 Euro

 16. Norbert Meier (Fortuna Düsseldorf): 450.000 Euro

 17. Jens Keller (Schalke 04):  240.000 Euro

Artık Hecking muhtemelen Wolfsburg'da çok daha başka bir rakamı kazanıyordur..

Santi-Lukas


Eğer Arsenal topa sahip olmaktan vazgeçer, iyi bir savunma yaparsa Bayern'i Allianz Arena'da yenebilir. O silahları mevcut en azından. Maçı şimdiden kafamızda oynayabiliriz. Soru şudur: 90 dakika boyunca ceza sahasının çevresinden kaleye gitmek isteyecek olan Bayern akınlarını kesebilir mi? bu sırada ileri çıkan Bayern beklerin boşluğundan Leverkusen gibi faydalanabilecek Theo Walcott ve Podolski gibi iki önemli yıldıza sahip.. Hızlı ataklarla golü bulabilir mi? Belki golü bulacaktır ama o savunma yetisine sahip mi bak onu kestiremiyorum işte..

Hülasa bu iki güzel adam için ben bu takımın maçlarını izliyorum.. Seviyorum da!

Son 16!


Galatasaray'ın rakibi Schalke.

En azından görünürde daha iyi bir kura seçimi yoktu. Malaga'yı dahi ben Schalke'den tehlikeli bulurum zira teknik direktör orada fark yaratıyor kadro kalitesinden ziyade.

Burada ise kadro oldukça kaliteli.

Huub Stevens'in görevine son verdi Schalke. 6 maçlık bir bunalım sürecini daha kötü yönetemezlerdi. Dolayısıyla bugünden bir şey söylemek çok mantıklı değil.

Hatırlayn iki sezon önce Magath'lı Schalke nasıl oynardı? Gol yemeden savunmasıyla puanları toplar, geride kalabalık durarak kontra takımı hüviyetineydi. Valencia'yı geçtikten sonra Şampiyonlar Ligi çeyrek final maçlarında ise teknik direktör Ralf Rangnick oldu.

Takım birden kimlik değiştirdi, önde basan açık oynayan ve gollü maçların öznesi oldu. İnter'i de deplasmanda beşlediler v.s.

Şimdi U 17'den Jens Keller takımın başına geçti ama ben bunun söylenenin aksine kalıcı olduğunu düşünmüyorum. Sezon sonuna kadar kalacak deniliyor ama en fazla iki mağlubiyette gönderilecektir. Kupadan elendiler ve kredisi fazla yok. Yeni bir teknik adam gelir  diye düşünüyorum eğer ekstrem bir performans olmazsa.

Schalke'nin en önemli sorunu savunma. Evlerinde son oynadığı Avrupa maçlarının neredeyse yüzde 90'nında gol yemişlerdir. Hücumu çok iyi. Bu yüzden Galatasaray devre arasında en azından bu turu geçmek adına savunmasını oturtması ve bu bölgeye gerekirse takviye yapması gerekir. Schalke'yi geçmek istiyorsa savunma burada büyük rol oynayacaktır. Gol atılır, önemli olan bu takım karşısında yeter sayıda gol yememek!

Juventus ise iyi bir kura çekti.  Savunma futbolu oynuyorlar ama Juve için bu çok bir şey ifade etmiyor. Real Madrid'i , Barça'yı ve hatta Bayern Münih'i bu tarz futbol fazlasıyla korkutabilir ama Juve bu sene inanılmaz. Sezon içerisinde de kapanan rakipleri aşmakla vaktini harcadığı için Celtic savunması çok da sorun çıkartmayacaktır.



Bayern Münih genelde Real Madrid, Man U filan çekiyordu ama bu sefer Arsenal oldu. İlginç bir karşılaşma olacak. O hakimiyeti Arsenal karşısında gösterebilecekler mi merak ediyorum ama bu turun net favorisi tartışmasız Bayern Münih.

Şöyle bir ihtimal de var.

Arsenal her sene yılın bir döneminde müthiş oynuyor, forma giriyor karşılarına kim çıksa devirebilir şeklinde ilerliyor. İşte bu dönemde karşılaşma olursa tadından da yenmez. Podolski eski takımına karşı oynayacak.. Topa sahip olma sevdasında iki takım da kozlarını paylaşacak..  Bir tarafım Bayern ama diğer önemli bir kısım da Podolski der, Arsenal, Wenger der.. Bekleyip göreceğiz..  Sonucunu en çok merak ettiğim karşılaşmalardan birisi de budur.

Galatasaray eşleşmesini bir kenara koyarsak en çok izlemek istediğim karşılaşma Dortmund-Shakhtar mücadelesi olacaktır. Sonuçtan bağımsız oyun üstünlüğü kimde olacak? Her iki takımın da planlamış, organize olan set hücumlarına kim nasıl önlem alacak? Gerçekten merak ediyorum ve şu takım turu geçer diyemiyorum. Eğer ki birbirlerine rakip olmasalar önlerindeki Barça hariç her takımı geçebileceğine inandığım Dortmund ve Shakhtar'ın rakip olması hem güzel hem de birisinin elenmek zorunda olması kötü.

Bu iki takım umut veriyor, doğru planlama ve istikrarlı yönetim sonucu devlerin devrilebileceğine dair önemli bir ayrıntıdır. 

Milan çıkışta olsa da Barça karşısında şansı yok denecek kadar az.


Hiç şüphe yok ki en çok merak edilen maç Real Madrid-Manchester United. Şahsen ben burada çok net Madrid'i favori görüyorum ama sonuçta  iki büyük takım karşılaşıyor.  Sen kalk dört maç sonucunda grup liderliğini garantile, Madrid'i çek.. olacak iş değil!

Valencia ise yeni teknik adamıyla farklı bir şekilde çıkacaktır PSG'nin karşısına. 

Güzel maçlar ve futbol bazen çok keyifli..

20 Aralık 2012 Perşembe

2012'nin Son Çekilişi






Büyük gün geldi çattı ha :) Belki de bu her anlamda yaptığım son çekiliştir, belki topyekün finito lamatito dünya deriz kimbilir :) Hayır o değil de ben neyi düşünüyorum biliyor musunuz? Şirince'de konaklamaya 10 bin dolar bayılan o sivri zekaların 22 Aralık'ta otelden çıkış yaparken alacakları yüz ifadesini :) Otel veya pansiyon çalışanları içlerinden kıkır kıkır gülerler heralde hee hee :P Nasılsa bugün hep birlikte görücez anyayı konyayı :) Neyse konuyu dağıtmadan, gelelim bizim çekilişe...




Bu ayki çekilişim daha çok anneler, teyzeler veya halalara hitap ediyor :) Bu minik patikler bakalım hangi minik prense gidecek?




Yaptığım bu mavili cam yüzük de anneye (teyze veya halaya) gidecek ;) 




Bir başka okuyucumun minik prensesine ise bu pembiş patikler gidecek...






Yanında yine benim yaptığım bu cam yüzük de bonusu olacak :)





Bu ayki çekilişte yer almak istiyorsanız yapmanız gereken tek şey aşağıdaki soruya yanıt vermeniz:


"Eğer bugün gerçekten dünyanın son günü ise bugüne kadar ne yapmadığınız için pişmansınız?"


Haydi bakalım cevapları heyecanla bekliyorum! Beni fazla bekletmeyin ha en azından şu göktaşı çarpana kadar okiyim yazdıklarınızı :)


Şimdilik adiyos amigossss :)



19 Aralık 2012 Çarşamba

FİFA Aralık Ayı Sıralaması


Kolombiya'nın yükselişi Falcao ile doğru orantıda gelişiyor ama asıl dikkat çekici atakları İsviçre ve Ekvador yapmış. Buradan da yeri gelmişken başta İddaa bayisi olmak üzere pek çok insan "Ekvador"  ülkesini  "Ekvator" olarak yanlış yazıyor, dikkat edelim. En büyük düşüş ise bu listenin başlarında görmeye alışık olduğumuz Brezilya ve son dönemin formsuz takımı Uruguay.. 

Türkiye ise iki basamak geriledi ve 40. sırada kendisine yer buldu.


18 Aralık 2012 Salı

4.5





Selammmmm! Gece 2 ben uyumalıyım burda işim neee :) Ama baktım ki Aralık ayında sadece 2 post yapmışım, bu bana yakışmaz bari üçliyim dedim, ha yakında bir de bu ayın çekilişini yapıcam etti mi 4 buna da şükür :) Bir yavrinin anne olduktan sonra nasıl değiştiğini post sayısından bile anlayabilirsiniz! 2010 senesinde Aralık ayında 23 yazı girmişim, 2012'de sadece 2 hii hii :) 




Nil'im 4 buçuk ayı devirdi! O artık 7 kilo & 65 santim boyunda koca bir kız oldu :) Nil büyüdükçe, etrafı daha meraklı gözlerle (ve tabii elleriyle) keşfetmek istedikçe birlikte vakit geçirmek çok daha eğlenceli olmaya başladı. Her gün yeni bir numarası ortaya çıkıyor ve ben her sabah heyecanla acaba bugün ne yapacak bizim prenses diye uyanıyorum. Kesinlikle emin olduğum bir şey var ki annelik ikinci aydan itibaren çok daha keyifli bir hal alıyor! Ahh bir de şu saç çekmelerimiz olmasa ;) Bacak kadar boyuyla ufff nasıl da acıtıyor valla gözümün yaşına bakmıyor! İşin kötü yanı zilli kendine bir yer belledi, sürekli el orada, yolda yürürken önünüzden ensesinin sol tarafı kelleşmiş bir kadın geçerse korkmayın, yüksek ihtimalle o yavrucak ben olabilirim :) Ben demişken kilolarım  hala benimle, ne zaman gideceksiniz diyorum ay biz böyle iyiydik daha karpuz keseceğdik diyorlar :P 66 kiloyum, şu tartı ne zaman 65'i gösterecek meraktayım! Merakımın yanında bir de dağılmış durumdayım! Bir yandan Moskova'ya hazırlık (hava durumunda -22'leri gördükçe daha gitmeden dişlerim takırdamaya başladı bile!), diğer yandan İstanbul'daki evin işleri ve araya girecek olan bir İzmir seyahati ile 2013'e muhteşem bir giriş yapacağız gibi gözüküyor. Aaa dur bi dakka ya daha 21 Aralık olayı vardı di mi?!!! İster misiniz bu son postum olsun ve ben postu sereyim hii hii :) Hadi tutmayın beni daha fazla, kalın sağlıcakla!







p.s. Bu güzel fotoğrafları çeken canım hamişim Selin'e kocaman sevgilerimi & öpücüklerimi gönderiyorum :)



Devrenin yıldızları!


Frank Ribery

Bana göre futbol yeteneği ortalamanın üzerinde olsa da "süper star" seviyesinde değil. Lakin bu adam bu oyunu öyle zeki oynuyor ki sizin saliselik hatanızı asla affetmiyor.

Şu ikili ve hatta üçlü sıkıştırmalardan bu sezon sıklıkla başarıyla çıkmıştır.

Sezonun pek çok yerde en iyi oyuncusu olarak gösteriliyor.

Çok basit bir çalım ve Gomez ya da Mandzukic golü atıyor.

Bir defans oyuncusu olsam sanırım en çekineceğim oyunccuların başında Ribery gelirdi. En ufak bir hatanızı golle değerlendiriyor..


Stefan Kiessling!

2012 yılında 21 gol atarak sezonun bir açıdan en çok gol atan Bundesliga oyuncusu oldu. İlk devre en fazla ikili mücadeleye giren yine o oldu. (656).  En fazla kafa topu mücadelesine yine o çıktı. (317) Elbette bunun doğal sonucu olarak kaleleri kafasıyla en çok yoklayan yine o oldu. (27) Bu başarılara rağmen milli takıma seçilmedi. Bu tartışma sanırım dünyanın her yerinde aynı şekilde..

Kiessling'i Hyypia ve Lewandowski yeniden yarattı dersek yanılmış olmayız..

Nürnberg'de oynuyordu, bebe yaşta kardeşimin en sevdiği oyuncuydu, büyük yıldız olacak diyorduk..

Aslında oldu da!

HOMUR 14 YAŞINDA

HOMUR'un ilk sayısı 14 sene önce bugün çıkmıştı; 14 yıl boyunca kimler geldi kimler geçti. Yüzlerce arkadaşımız Homurcu oldu. İlk günden beri çizgimizi, duruşumuzu asla değiştirmedik. Pek çok demoktatik kitle örgütüyle işbirliği yaparak Homur'u çıkarttık. Arayıp da bulamadığınız Homur, en ummadığınız anda gelip sizi buldu. Parayla satılmayan, sahibi olmayan türünün ender örneklerinden olan Homur, yeni sayıları ve karikatür sergileriyle sizlere ulaşmaya devam edecek...
14 yıl boyunca çizerek, yazarak, dergileri örgütleri adına çıkartan tüm dostlara, tüm kuruluşlara sonsuz sevgilerimizi yolluyoruz...
HEP BİRLİKTE  NİCE 14 YILLARA


İSMAİL CEM ÖZKAN'DAN   HOMUR İÇİN 14 YAŞ YAZISI


Homur mizah grubu her sene daha da renkleniyor, yeşilleniyor. Yeşil renginin yanında bu sene HomurCUK adında bir ek yaptı, renkli Homur oldu. DİSK Birleşik Metal İş Sendikası için HomurCUK adında bir dergi çıkarmaya başladılar ve her iki ayda bir işçilerin elinde HomurCUK dergisi sınıf savaşında tavrını açıkça ortaya koymaya devam ediyor.

Ülkemiz mizah zengini bir ülke, çünkü baskının, zulmün bu kadar yoğun olduğu ülkede mizah kadar zenginlik başka yerde olamaz, olamazdı da, o yüzden Homur baskının devam ettiği sürece yayın hayatına devam edeceğini ilk çıktığı günden beri ilan etmiş ve tavrını ezilenlerden ve emekçilerin sınıf savaşından yana koymuş. O günden beri taviz vermeden sınıf kavgasında sendikalar, odalar aracılığı ile emekçiler buluşmaya çalışmış ve bu çalışmasında da başarılı olmuş.

Homur 24 Aralık günü 14. yaş gününü Çekmeköy Çınar altı’nda Homur ekibinin zamanı olanlarının katılımı ile gerçekleştirmiştir. Homur mizah ekibinin önümüzdeki günler ve yıllar için hedeflerini konuşulduğu ve en son Ruhi Su 100 yaşında etkinliği içinde bir sergi düzenlemiş ve sergi için çıkardığı albüm, magnet çıkarma ve medya ile yapılan röportajlar ve bilgilendirme konusunda Homur Mizah grubundan başından beri var olan Canol Kocagöz bilgi vermiş, Atilla Atala ve Coşkun Göle sergi ile ilgili gözlemlerini aktarmışlardır. Bundan sonraki sergilerde nasıl bir yol izleneceği ve hangi araçların kullanılması konusunda tecrübelerini aktarmışlardır. Bu demektir ki, Homur ekini yakında yeni sergilere imza atacaklar.

Eğitim Sen İstanbul 6. Şube ile ortaklaşa yaptıkları yarışma ve sergi çalışmaları konusunda bilgi alışverişinde bulunulmuş ve bu çalışmanın artık sonuna doğru gelindiği ve ODTÜ’de yaşanan olaylar ile bu çalışmanın ne kadar üst üste örtüştüğü konusunda düşünce belirtildi.

KESK Birleşik Büro Emekçileri Sendikası ile 4/C ile ilgili ortak bir çalışma yapılması konusunda görüş belirtildi. BES ile ortak bir sergi, Homur sayısının yapılması konusunda BES Sendikası üyesi ve Homur üyesi olan karikatürcü Aslı Alpar ile görüş alışverişinde bulunulmuş ve bir takvim konusunda görüş birliğine varılmıştır.

Homur 14. yılında yukarı da açıkladığım gibi yoğun bir gündemin içinde kendi gündemini yoğunlaştırmış ve yeni bir yıla merhaba demiştir.

Homur çizerleri için “Homurdananlar” adı altında bir küçük albüm çıkarılması konusunda Homur çizeri Coşkun Göle’ye fiyat araştırması konusunda yetki verilmiş ve en kısa zamanda Homur Çizerleri için birer Albüm hazırlanarak okuyucuya sunulması karar verilmiştir. Homur sergilerinde dağıtılacak olan albümler, şimdiden yankısını çizerler arasında bulmuştur.

Son olarak bir Homur çizeri olan Ahmet Erkanlı konusu gündeme alınmış ve onun yaşadığı sağlık açısından olumsuz koşullara karşın, bizim ne yapabileceğimiz hakkında görüşler alınmış ve baştan beri yapığımız dayanışmanın bir adım daha ötesine nasıl taşıyacağımızı konuşuldu. Ameliyat ile iki ayağını kaybeden Ahmet Erkanlı’nın sağlık sorunu bu kayıplar ile bitmediğini ve önümüzdeki günlerde sağlık konusunda başka sorunlar oluşabilir konusunda doktorlardan alınan bilgi üzerine, o koşulların ortadan kaldırılması konusunda elimizden ne geliyorsa yapılması, içimizde olan sağlıkçı arkadaşların bu konuda daha duyarlı olmaları konusunda onlara yönelik ricalarımız devam edecektir. Ahmet Erkanlı bu süreçte kayıbı elbette sadece sağlık değildir, sağlık yanında maddi yönden de kayıbı oldu. Bizlerin maddi imkanları ortada, onun için bir yemek düzenlemek vb gibi olanakları konuştuk. Maddi imkanları kısıtlı olanların, bir araya gelip yemek gibi bir savurganlık örneği yapacağımıza, arkadaşlarımıza ve çevremize daha rahat ulaşabileceğimiz araçları öne çıkarmaya toplantıda karar verildi. Öncelikle Ahmet Erkanlı için cezaevi sürecinde olduğu gibi bir ortak üretim kitap hazırlanması ve Ahmet Erkanlı karikatürlerinden oluşacak olan bu ortak üretim satışının Ahmet Erkanlı masrafları için kullanılmak üzere ailesine verilmesine karar verildi ve bu konuda imkanların zorlanması alınan kararlar içindedir.

Homur sadece mizah dergisi değildir, sınıf kavgasında dayanışmanın önemini bilir, o dayanışma ruhunun içimizden bir karikatürcü içinde kullanılması kadar doğal bir sonucu yoktur. Homur üzerine düşen görevi yerine getirmiştir, getirmeye de devam edecektir.

Homur 14 yaşındadır, 14 yılında önüne ulaşılabilecek hedeflerini koymuştur. Para kazanma hedefi olmayan ama üretim hedefi ve yeni yollar açma konusunda araştırma yapmak ve geliştirmek konusunda 13 yıldır olan dinamik duruşunu koruyacaktır. Para kazanmak ve parası ile bir şeyler yapmaya çalışanlar bu mizah dünyası içinde ve dışında bir çok kurum, kişi ve kuruluş vardır. Homur bu bağımsız duruşu ile onlardan ayrılmakta ve amatör ruh ile usta karikatürcülerin / mizah yazarların oluşturduğu yayın hayatına devam edecektir.

Nice 14. yıllara…

Homur duruşu ve konumu ile nerede durduğunu bilen, hedefi net olan bir yayındır ve sınıf kavgasında sınıfın içinde sınıf ile birlikte mücadele etmeye devam edecektir.


Poldi & Herbert Chapman


Mourinho tarzı!


Bu size ilginç ya da tuhaf gelmedi mi?

Ramos gerçekten Mesut'un çok yakın arkadaşı olabilir ama yine de bu Mesut'a yapılmış "jest" teknik adama karşı çok ciddi bir başkaldırıdır. Burada soru şudur bence:

Devre arası neler yaşanmış olabilir ki Ramos böylesine önemli bir eyleme kalkışsın?

Bu eylem öyle ki Ramos'un Madrid'deki hayatını dahi bitirebilirdi. 
 
Derler ki Mourinho  öyle sert gitmiş ki Mesut'un üzerine.. Mesut ağlamış.

Yani hemen hemen böyle şeyler olması gerekiyor ki bir oyuncu zıvadan çıkıp takım arkadaşına destek vermek istesin başka türlüsü "anlamsız.

Bana göre tam bir futbol profesörü olan Uli Höeness der ki: Magath tarzı -psikoterörcüler-  teknik adamlık ancak bir buçuk yıl sürer. Sonrası kaçınılmaz olarak başarısızlık olur zira oyuncular eninde sonunda seni gönderir.

Tam olarak benzer olmasa da Mourinho'nun tarzı da "bir açıdan" Magath'a benziyor. 

Kulislerde konuşulan Casillas ve Ramos birliğinin "destek" mesajlarına rağmen en azından artık teknik adam Mourinho için oynamayacakları. 

Bunu eleştirmiyorum. Şöyle düşünmek gerekir: Bir adam bir takımla çok kısa süre içerisinde futbol dünyanın en tepesine çıkıp en büyük başarıları elde ediyorsa bu kısa sürede yapılan manipülasyon sonucu ola gelir. Uzun vadeli olması da çok zor. İster bugün Welt'in deyimiyle "mafyatik" metotlar olsun isterse de başka türlü. Başarısını asla tartışmıyorum lakin uzun sürece dayalı olduğu vakit başarının daimi kılnması mümkün müdür orası belirsiz.

 Mourinho'yu tartışmak bile anlamsız, daha çok bu başarıların altındaki adamı anlamaya çabalamak ki bu içerik de bunlardan birisidir. Lakin 3 değil 5 ya da 7 yıl bir kulübün içerisinde kalabilir mi? Futbolcular sürekli olarak bu baskıyı kaldırabilir mi orasını kestirmek zor. Ya her iki yılda bir kulüpten ayrılacak ya da oyncu kadrosunu büyük ölçüde değiştirecek.. Real Madrid'de Cassilas'ın başını çektiği İspanyol grup silahlarını çekti çekecek..

Ramos'a bu tepkiyi verdirtecek kadar devre arasında neler yaşanmıştır'ın içeriği de aynı şekilde Mourinho'nun bugünkü başarı ve başarısızlığının en önemli içeriği olsa gerek..

Magath kendi başarısının içeriğinin farkında olarak çeşitli önlemler aldı. Bence Mourinho için de gitme vakti geldi. buradan gidip bir başka kulüple şampiyon olup Şampiyonlar Ligi'ni kaldırabilir bu çok başka..

Danii Alvesss!