10 Şubat 2013 Pazar

Messi-Pique-Shakira


Podolski!


"Güzel bir yerde lezzetli bir yemek. Türk yemeklerini çok seviyorum" notuyla feysbukunda paylaştı.

Transfer sonrası "İstanbul çok güzel şehir" demenin ötesinde.

Şu çayı görüyor musunuz?

Çay içen adam kötü olur mu hiç?


El Sharaawy!


İbra & Messi




Galatasaray-Antalyaspor Maçı


Galatasaray takım savunmasını muazzam yaptı. Sneijder ve Burak olmasına rağmen rakibe nefes aldırmadı. Ki Burak gollerin dışında çok iyi bir doksan dakika çıkardı. Maçı Antalyaspor pozisyonsuz bitirdi ama daha da önemlisi kontrol her zaman ev sahibi takımdaydı. Topa sahip olma konusundaki başarısı ise a Galatasaray'ın en önemli "savunma" silahı.

Bu maçın içerisinde toplam 3 pozisyon oldu. Üçü de Galatasaray'a ait.  Burak ikisini gole çevirdi. Bu gol olan pozisyonların birincisi Hamit'in kaleye çektiği şutun Semih'e çarpıp asist olması. Diğeri Amrabat'ın çabasıyla kapılan topun Burak'a iletilmesiyle üretildi.

Yani yüzde 60 topa sahip olan Galatasaray maç boyunca organize bir şekilde set hücumundan  pozisyon üretemedi.

Sneijder'ın dahi ekstrem bir iş yapması adına önündeki tek seçenek Burak'a pas atmaktı. Attığı pozisyonu da hatırlarsanız eğer arkasında ve önünde iki savunmacı vardı ve yine de bu pozisyon oldu.

Bu sezon başından beri anlatmak istediğim durum.

Bu kötü değil. Sonuç futboludur adı.

Herkesin dile getirdiklerinin dışında bir şey söylemem gerekirse eğer; Hırsı, mücadelesi, azmi ve savunması üst düzey olan Amrabat'ın hücum performansı hala yetersiz. Ezdiği toplar çok fazla. Maçın Sabri'den sonra en iyilerinden birisi olan Hamit'in de bugün ezdiği toplar vardı ama faydası Amrabat'dan çok daha fazlaydı.

Pozisyon üretimi konusunda şu şekilde bakabilirsiniz: Galatasaray'da Burak dışında kimin gol atmasını beklediniz Antalyaspor maçında?

Selçuk? Yekta? Hamit? Amrabat? Sneijder?

Sorun budur.

Sneijder golcüdür ama burada "ikinci" santrfor değil. Onun gerisinde önündeki hücumu besleyecek oyuncu ve fakat topu ayağına aldığınıda santrforunuz stoperlerle boğuştuğunda sağa ya da sola paslar atmanın dışında opsiyonu yok..

İki santrfor dahi koysan ya da "düz, iki defansif orta sahalı  4-4-2" dizilimi ile sahaya çıkarsan o takım kazanabilir ama genel stratejisi savunma olmak durumudadır.  Galatasaray da bugün bir savunma takımıdır. Topa sahip olmanın dışında üretilen pozisyonlara bakılmalı. Umut-Elmander 180 gol atsa da bu durum değişmez. Modern futbolda kaleye yönelik on bir oyuncu içerisinde tehdit sayısı minumum 3 ve sıklıkla 4 futbolcu olur. GS'da bu sayı en fazla 2. bugün 1'di.

Galatasaray ancak İki santrforunun arkasına Sneijder'i yerleştirirse(baklava 4-4-2) -savunma çökebilir- hücum karakteri olan bir takım olur.

Stoper, sağ bek ya da sol bek sorunundan bahsedildi ama kenarlarda oynayan oyuncuların "forvet" olmamasının getirdiği sıkıntıdan bu ülkede sadece ben bahsediyorum sanırım. Kenar forveti yok ve Amrabat bu açıdan hedefe uygun bir transfer değil.

Öte yandan bu savunma ağırlıklı futbol da "kazandırır".  Hedef maçlar için çok daha garanti yolu size sunabilir. Hele ki Schalke maçı için çok uygun. Sorun bir ya da iki gol yediğinizde bunu çıkarmak zorunda olursanız, fazlasıyla zorlanacaksınız.  Bu sorunun da en önemli çözümü Burak'ı merkezdeki Sneijder'ın yanına monte etmektir..

Van der Vaart





Dortmund hafta sonu Hamburg'a karşı kaybetti. Kırmızı kart öncesi Hamburg'un yeneceği görülüyordu ki goller de gelmişti. Lakin Lewandowski'nin atılması gelecek maçlar için önemli. Burada ise ilginç bir Van der Vaart beyanatı var.

Pozisyon gerçekleştiğinde Van der Vaart hızla olay yerine gidip Lewandowski'ye atarlandı diyelim yeni ergen diliyle. Hakem bu kaos sonrası Hollandalı oyuncuya sarı Lewandowski'ye de kırmızı verdi. Weidenfeller de Van der Vaart'ın bu küçük gösterine tepki gösterdi.

Van der Vaart ise şöyle diyor:

"Hakem kırmızı kart göstermeyecekti. Ben biraz "tiyatro" yaptım. Hakem de asistanıyla konuştu ve kırmızıyı çıkardı".

Lan hadi bunu yaptın, bir de böyle açıklıyorsun? Eşinden ayrıldı, psikolojisi iyi değil diyelim.

Gekas!


Akhisar'a gittim. 

İmkanları kısıtlı bir kulüp. Yine de bu pek çok kulübün koşullarından çok daha iyi olduğu gerçeğini değiştirmiyor çünkü sorun kısıtlı bütçe değil gelirine göre harcama yapmamak, plansızlık.

Akhisar ayağını yorganına göre uzatıyor. Zira orada çok düzgün bir adam var: 

Hamza Hamzaoğlu.

Bugün Akhisar düşer, çıkar önemsiz. 10 yıl sonra bu adam çok iyi yerde olacaktır. Skorlardan bağımsız doğru adımları atıyor. Kulübün geleceğini kendi başarısızlığını dahi göze alarak zora sokmamak için elinden gelenin en iyisini yapıyor.

O küçük ilçede çok şey başardılar ama geleceğe yönelik pek çok proje henüz yapım aşamasında. Üstelik Hamza hoca için Eyüpspor da Akhisar da bir.. Futbolu seviyor, inanılmaz keyif alıyor yaptığı işten.  Tesislere çocuklar için "park" yaptırmış ama temelde futbolun bir oyun olduğu gerçeğini hatırlatmak istiyor..

Özellikle maç sonrası demeçlerine bakın: Bu sezonun ilk maçında kazandı, "iyi oynamadık biz" dedi.  Skorlardan bağımsız konuşuyor. Oyuncularına olan tavrı da maçın skoru belirlemiyor. 

 Pek çok maçta iyi oynadılar ama kazanamadılar forvetsizlikten. Samsunspor başarısı sonrası diğer başka kulüplere gider diye beklediğim Gekas'ı renklerine katması muazzam oldu. 

Yunanlıların Tanju Çolak'ı tam anlamıyla Türkiye Süper Ligi golcüsü olup çıktı. Attığı iki gol de "beceri" isteyen usta işiydi. Geçen hafta da attı. Akhisar'ın güzel oyununu sonuca çevirdi.

Frankfurt'u da bir dönem tek başına sırtlamıştı. Bochum'da zaten krallığın ilk adımlarını attı. İki dokunuşu yetiyor.

Büyük golcü.. Akhisar'a da çok yakıştı. 

9 Şubat 2013 Cumartesi

Yasmin Levy - Sentir (Deluxe Limited Edition)

2009 çıkışlı albüm bir süre sonra 'Deluxe Limited Edition' versiyonu ile, 5 yeni şarkı, 4 adet şarkı müzik notası ve 'The Making of Sentir' videosu ile 2. bir bonus CD ile yeniden yayımlandı. Deluxe versiyonun çıkışı sanırım çocuğunun doğum dönemine rastlıyordu, muhtemelen tamamen duygusal bir amaçla yayımlandı :)

HOMURCUK 2.SAYI

HOMUR'un yavrusu HOMURCUK'un 2.sayısı Birleşik Metal tarafından çıktı, HOMURCUK iki ayda bir yayınlanacak. Tabii 14 yıllık HOMUR gene geleneksel haliyle yayınına devam edecek...

Homurcuk 2.Sayı okumak için tıklayın

Tanzanya Notları 3: Zanzibar Soykırımı


1960 itibariyle Zanzibar ve Pemba nüfusu kabaca 400.000 yerli/zenci, 100.000 Arap, 20.000 Hintli ile 150 kadar Avrupalı imiş. Arazinin (ve karanfil gelirinin) tamamına yakını Araplarınmış. Rehavet içinde yavaş yavaş fakirleşen, Hintli tefecilere boğazına kadar borçlu, geçmişin anılarıyla yaşayan, nazik ve cömert insanlar olarak anlatıyorlar. Hintliler dükkâncıymış. Bütün bakkal dükkânları onlarınmış. Tüketici kredisi işine de onlar bakarmış.

İngilizler 1959’da giderayak parlamento seçimi yaptırmışlar. Pemba halkı Zanzibarlılara gıcık kaptığından, hem üstelik Zanzibar’dan daha dinibütün Müslüman olduklarından, Arap partisini (ZNP) desteklemişler. Kıl farkıyla Arap partisi kazanmış, Zenci partisi (ASP) kaybetmiş. 1963'teki ikinci seçimde de aynı sonuç çıkmış. Kaybedenler bu işe bozulmuş, huzursuzluk çıkarmışlar, o devirde pek moda olan ulusçu-Marksist söylemlere meyletmişler. Sultan Cemşid bin Abdullah’ın hükümeti paniğe kapılıp ciddi bir yanlış yapmış, İngilizlerin zencilerden kurduğu polis gücünü dağıtmış. Yerine başka şey kurmayı da “bukra inşallah” deyip ihmal etmiş.

10 Aralık 1963’te İngilizler törenle bayrağı devredip adadan çekilmişler. Aslında çekilmeleri için ada kaynaklı bir talep yok görünüyor. “Bütün Afrika’dan çekilirken burada kalmamızın bir anlamı yok” deyip gitmişler sanırım. Hükümetin bir tabur İngiliz askeri konuşlandırma talebini de resmen reddetmişler.

12 Ocak 1964’te işinden atılmış polislerden Ugandalı John Okello isimli bir serserinin önderliğinde 600 kişilik bir kalabalık polis haklarının iadesi için gösteri yapmış. Akşama doğru iş çığırından çıkmış, göstericiler polis karakollarını basıp silah depolarını ele geçirmişler. Halk bu işi sevip onlara katılmış. Sonraki birkaç gün boyunca adadaki Arap ve Hint mallarının tamamı yağmalanmış. Muhafazakâr tahminlere göre 20.000 (kimi kaynaklara göre 50.000 veya daha fazla) Arap ve Hintli öldürülmüş. Bütün kadınların ırzına geçilmiş. Kalanlar da varını yoğunu bırakıp Umman’a veya Hindistan’a kaçmış.

Halen Umman’da anadili Swahili olan 50-60.000 Zanzibar muhaciri Arap yaşar diyorlar. Hint kökenlilerden, öz adı Ferruh Bulsara olan Freddy Mercury ile ailesi de 1964 mültecilerindenmiş. Sersefil İngiltere’ye kapağı atmışlar.

Zanzibar'da Arap cesetleri, Ocak 1964

Bugün Zanzibar’da Arap ve Hintli yok. (Pemba’da az bir miktar kalmış.) Adada “devrimci-sosyalist tek parti rejimi” adı altında çapul ve talan düzeni 1980’lere dek sürmüş. Karanfil çiftlikleri yüzüstü bırakılmış. Altyapı çürümüş. Sefalet ve rüşvette dünya rekorları kırılmış. Sonra yavaş yavaş işler normale dönmüş. Adaların toprağı öyle bereketli, havası öyle latif, insanları öyle sevimli, öyle şeker ki, geçmişi bilmezsen sanırsın cennet bahçesi.

12 Ocağı halâ “Devrim Günü” olarak coşkuyla kutluyorlar maamafih. Bizde en azından 24 Nisan milli bayram değil. Henüz.

*
Kıssadan hisseleri de çıkaralım ki eksik kalmasın.

1)     Avrupalıları kesmeye gücün yetmiyorsa onların himaye ettiği yerli azınlıkları kesmekle tatmin olabilirsin.
2)      Soykırım yapmak için ideal zaman İngilizlerin sırtını döndüğü zamandır (bizde de Dünya Savaşını fırsat bilmişlerdi).
3)      Ulusal bağımsızlıkçılık ve sosyalistlikle soykırımcılık arasında yapısal bir bağlantı vardır.
4)      İngilizlerin kolonileri terk etmesi fena olmuştur.

8 Şubat 2013 Cuma

Ronaldo & İniesta


Derler ki.. İspanya'nın tüm statlarında kendisine karşı küfür edilmeyen tek bir futbolcu vardır: 

Andres İniesta..

Sarah Brandner & Til Schweiger






Kelime analizi: Miskin


Akatça muşkênu “avamdan veya alt tabakadan olan kimse”. MÖ 3. binyıla ait en erken kayıtlardan itibaren sık rastlanan bir kelime. Babil tabletlerinde “saraya veya kamu hizmetine mensup olmayan kimse” gibi bir anlamı var. Daha geç döneme ait Babil ve Asur metinlerinde “zengin olmayan kimse, yoksul” anlamı ağır basıyor. Muşkênûtu “yoksulluk, fakirlik”. İnanna şa muşkenutiya bêlî liqûl = “efendim benim yoksul bir kadın olduğumu unutmasın”. (Chicago Assyr. Dict. cilt 10.2 sf. 272 vd.)

Acaba nihai anlamı “çiftçi, toprakta yerleşik kişi” olabilir mi? Ya da belki “yerli”? ŞKN kökü diğer Sami dillerindeki gibi Akatça’da da esasen “yerleşmek, konmak, (bir yerde) oturmak” demek; göçebe olmanın zıddı. Arapça sükûn/meskûn/iskân grubundan tanıdığımız bir kök. Akatça ve İbranice /ş/ Arapçada /s/ olur.

Aramice miskînâ מִסכֵינא ve İbranice miskîn מִסכֵן, ikisi de samekh ס harfiyle, “yoksul, dilenci”. Klein, Jastrow ve diğer kaynaklar Babil dilinden alıntı olarak göstermişler. “Yerleşmek, konmak” anlamına gelen öz-Aramice fiil ise şin שׁ ile yazılıyor, ayrı kök olarak kabul edilmiş: mişkânמִשְׁכָּן “konut, konak”, maşkînמַשְׁכֵּן “bir borca karşılık rehin verilen şey” veya “mevduat”,  şekînâשׁכינה saray, o da “konak” anlamından özelleşmiş.

Arapça miskîn مسكين yerli bir türeve benzemiyor, çünkü mif’îl veznini Arapçadan açıklamak güç. O yüzden klasik sözlüklerde kökü SKN diye gösterilse de bazı sözlüklerde (mesela Wehr sf. 1067) MSKN rübai kökü tercih edilmiş. Anlamı: yoksul, mütevazı, boynu bükük, zavallı vs.

Peygambere atfedilen bir hadiste geçen “Allahım miskin yaşayayım, miskin öleyim, miskinler zümresinden sayılayım” ifadesi “alçak gönüllü, mütevazı” anlamında yorumlanmış. (Lane Lex 1.4 sf. 1395, Lisanu’l-Arab, Muğrib ve ibn Esîr’e atfen.) Bana sorarsanız İsa’nın Dağdaki Vaazına direkt gönderme var. “Ne mutlu fakirlere (Süry: tûbaykûn meskinnê ܡܣܟܢܐ ܛܘܒܝܟܘܢ ), çünkü Allah’ın krallığı (mülkü) onlara verilecektir.” (Lukas 6:20)

Tanzanya Notları 2: Swahili Öğrenelim


Tüm Bantu dilleri gibi Swahili dilinde her ismin başına kategori belirten önek geliyor. Bellibaşlı kategoriler şöyle: insan, hayvan, bitki ve doğal olgular, alet ve mamul nesneler, gruplar, soyut kavramlar, uzunluk ve boyut belirten kelimeler. Bunların tekili ayrı, çoğulu ayrı kategori sayılıyor. Tekil ve çoğullar dahil toplam sayı 18. Kategorileri Fransızca yahut Almancadaki eril/dişil/nötr cinsler (gender) gibi düşünmek mümkün. Üç tanesi normal insanı nakavt etmeye yeter, 18 tanesini artık siz düşünün.
Örnek verelim. Tekil insan öneki m- veya mw-, çoğul insan öneki wa-. Dolayısıyla mturuki “bir Türk kişi”, waturuki “Türkler”. Mtoto “çocuk”, watoto “çocuklar”. Kişi belirten her türlü isim (arkadaş, öğretmen, Zanzibarlı, gelen yolcu, yabancı, amca, general, bedensel engelliler…) bu önekleri alıyor. Yer yer işi abartıp yabancı dilden alınma kelimelere de bunu uygulamışlar. O yüzden mwalimu “öğretmen (muallim)”, ama çoğulu walimu “öğretmenler”.
İnsan eliyle yapılmış her türlü nesne ve alet tekilde ki- (/o/ ve /u/ seslerinden önce ç-), çoğulda vi- alıyor. Her şeyin küçüğü ile soyut kavramların somut/tekil örnekleri de bu kategoriye giriyor. Misal: kisu “bıçak” çoğulu visu “bıçaklar”; kitu “sandalye”, çombo(< ki-ombo) “çanak”, çoğulu vyombo“çanaklar”. Küçültmeye örnek: kitoto“küçük çocuk, bebek”, çumba “oda” (nyumba “ev” sözcüğünden, “evcik”). Dil isimleri de bu kategoriye dahil: kituruki“Türkçe”. Arapçadan alıntı kelimeler gene çekime uydurulmuş: kitabu “kitap”, vitabu “kitaplar”.
Her türlü bitki ile doğada “kendiliğinden” varolan şeyler tekilde m-, çoğulda mi- alıyor. Misal: Mtu“ağaç”, mwezi “ay”, mlima “dağ”, mto “nehir”. Tek olan organlar: moyo “kalp”. “Köy” kavramı da nedense grup değil doğal varlık sayılmış: mji “köy”, çoğulu miji “köyler”. Şekil itibariyle ağacı andıran ya da ince uzun olan nesneler de, hayrettir, bu kategoriye dahil edilmiş: mwamwuli “şemsiye”, msumari “çivi”.
Her türlü grup ve zümre ile doğada çift veya çoklu olarak varolan nesneler ayrı bir kategori. Bunlar tekilde ya sıfır önek ya da ji-, çoğulda ma- alıyor. Misal: kabila “kabile”, makabila “kabileler”. Mali “mal, servet,” çokluk bildiren bir kavram, çoğulu mamali “mallar”.  Çift gelen varlıklardan jiço “göz”, maço “gözler”; bawa “kanat”, mabawa “kanatlar”. İki veya daha fazla kişinin karşılıklı eylemini ima eden her şey de bu zümreye dahil. Misal: neno/maneno “söz/sözler”, gomvi/magomvi“kavga/kavgalar”, penzi/mapenzi “aşk/aşklar”.
Her türlü soyut kavram u- alıyor. Bunların çoğulu yok. Mesela uhuru “özgürlük,” bizim hürriyet ile aynı Arapça kökten. Usalama “selamet”, utamadini “kültür” (Osmanlıcası temeddün idi bir zamanlar), umaskini “fakirlik”, bildiğimiz miskinlik yani.
*
Buraya kadarı işin kolay kısmı. Bundan sonrası çetrefilleşiyor. Bir kere sıfatların, belirledikleri isimle uyumlu olması (aynı kategoriye uyması) lazım. Sıfat önekleri isim önekleri gibi, ama her zaman aynı değil.
Mtoto mmoja “bir çocuk”, kitabu kimoja “bir kitap”, ndizi moja “bir muz”.
Watoto wawili “iki çocuk”, vitabu viwili “iki kitap”, ndizi mbili “iki muz”.
Daha kötüsü, fiillerin de hem özne ile hem de (varsa) nesne ile uyumlu olmak zorunda. Üstelik fiillerin kategori ekleri isimlerinkinden epey farklı. Misal:
Mtoto mdogo amekisoma “küçük çocuk onu (kitabı) okudu”
Watoto wadogo wamekisoma “küçük çocuklar onu (kitabı) okudular”
A-me-ki-soma derken a-“tekil kişi” özne eki, me- geçmiş zaman eki, ki- “tekil eşya ve alet” cinsinden nesne eki, soma fiil gövdesi. Wa-me-ki-soma derken sadece özne çoğul oluyor. Nesneyi de çoğul yapacak olursak wamevisoma olurdu elbette (“onları okudular”).
Zevkli, değil mi?
*
Son yıllarda hayli mesafe kateden cognitive science diye bir şey var, anti-dinci polemikleriyle ünlenen biyolog Richard Dawkins ile dilbilimci Steven Pinker bunun öncülerindendir. İnsan aklının genetik (doğuştan gelen) kodlarını çözmekle uğraşıyorlar. Diyorlar ki, insan beyni doğuştan birtakım hazır kategorilere sahiptir. Bunlar “insan”, “hayvan”, “bitki ve doğal varlık” ve “alet ve mamulat” olmak üzere en azından dört tanedir; belki daha fazladır. İnsan çocuğu doğal olarak her algısını bu kalıplardan birine oturtur; onlar hazırda yoksa hiçbir şeyi ne kavrayabilir ne de ifade edebilir.
Bu açıdan da ilginç geldi bana Swahili grameri.
*
Bantu dillerinin hepsinde bu temel özellikler var imiş. Bantu dilleri Güney Afrika’nın ucundan, kuzeyde Kamerun-Orta Afrika Cumhuriyeti-Kenya hattına kadar olan alanda konuşulan toplam 250 civarında (Ethnologue listesine göre toplam 535) dilin ortak adı.
Tanzanya’da 60 küsur (Ethnologue listesine göre 105) farklı Bantu dili konuşuluyormuş. Bunlar karşılıklı birbirini anlamayan diller. Ortak dil, yine bir Bantu dili olan Swahili. Daha doğrusu Kiswahili, ön eki unutmayalım.
Kiswahili sadece Zanzibar ve Pemba ile sahildeki birkaç bölgede yaşayan 5 milyon kişinin anadili. Geri kalan 60 milyon nüfus ikinci dil olarak okulda öğreniyor. Bütün gazeteler ve televizyonlar bu dilde. Yani, bırak Pangwa, Tongwe ve Vidunda gibi ufak tefekleri bir kenara, koskoca milyonluk Maasai dilinde bile henüz TRT-6’ları yok adamların.

7 Şubat 2013 Perşembe

Tanzanya Notları I: Araplar Afrika’da


İslamın ilk yüzyıllarında, Araplar Afrika’nın Doğu kıyısında bir dizi koloni kurmuş. Kıtanın içlerine yayılan bir ticaret ağı oluşturmuşlar. Fildişi, altın vs. de alıp satmışlar, ama esasen köle ticareti yapmışlar. Bağdatlı Cahiz’in zenci kölelerin cinslerine ve kalitelerine dair bir risalesi vardır, bir tür tüketici rehberi, M 9. yy, okumaya değer. Yanılmıyorsam Türkçe çevirisi de var.

Swahili dili o ticaretin “çarşı dili”. 9. yy’dan itibaren kullanılmış. Şimdi Tanzanya ile Kenya’nın resmi dili, Uganda’da da ikinci dil. Tanıdık epey kelime çıkıyor. Kalamu, kitabu, daftaru bizdeki gibi. Safariyolculuk, uhuru özgürlük, uwasila havaalanında “geliş” (vasıl olmak’tan). Habaru “merhaba” demek, herhalde aslı habaru keyfa gibi bir şey olmalı; salam da kullanıyorlar. Duka la dawa “deva dükkânı”, yani eczane. Baba ya Taifa “ulusun babası”, Ulu Önder Mwalimu (muallim) Julius Nyerere’nin unvanı. Her resmi dairede ve çoğu dükkânlarda portresi baş köşede. Wizara ya Usalama wa Taifa da tabiatiyle “Ulusal Güvenlik Bakanlığı”. İkinci günden başladık tabelaları çatır çatır okumaya.

*
Umman’ın Afrika’daki imparatorluğunu bilmiyordum, onu da öğrenmek nasip oldu.

17. yy sonlarında Umman’lılar Portekizlileri Hint Okyanusu kıyılarından temizleyip Zanzibar adasına üslenmişler. 1820’lerde Umman Sultanı Said el-Busaid başkentini oraya taşımış. Ta Kongo’nun içlerine uzanan alanı egemenliği altına almış. Dünya piyasalarına yılda otuz kırk bin köle sevketmeye başlamış. Bir kısmını Bağdat üzerinden Osmanlı ve İran’a yollamışlar; daha çoğunu İspanyol ve Amerikalılara satmışlar. Zanzibar yolu Amerika için sapa gelince, Kongo Nehri havzasını ele geçirip Atlantik sahiline çıkış yapmayı denemişler. Zanzibar şehri büyüyüp serpilmiş, Afrika’nın en güzel kenti olmuş.

1840’larda İngilizler uluslararası sularda köle ticaretini etkili bir şekilde yasaklayınca, Sultan Said ürün çeşitlendirme yoluna gitmiş. Zanzibar ve Pemba adalarını karanfil plantasyonlarıyla donatmış. Afrikalı köleleri de bu işe sürmüş. Kısa zamanda iki ada dünya karanfil üretiminin %85 kadarını karşılamaya başlamış.
Halen Zanzibar ve Pemba baştan başa karanfil ağaçlarıyla dolu. Mis gibi kokuyorlar. (Çiçek olan karanfil değil, baharat karanfil.)

*
Tanzanya’da bugünkü Müslüman topluluklarının dağılımına bakınca Umman İmparatorluğunun yayılım şemasını da aşağı yukarı anlıyorsun. Zanzibar ve Pemba’nın tamamı Müslüman. Sahil şehirleri elli elli. Sahili içeriye bağlayan bellibaşlı karayolları – eskinin kervan yolları – boyunca Müslüman yerleşimleri dizili. Tanganika Gölü kıyıları ile Kongo Nehri güzergâhı da öyleymiş. Ulaşım rotaları üzerinde olmayan yerlerde pek Müslüman yok.

Nakliyat ve otobüsçülükle uğraşanların hemen hepsi Müslüman. Her kamyonun üstünde heybetli bir slogan: Allah wakil, Ya Razzaq, Ya Sattar, Ya Rasulallah, Mashallah…

*  
Carl Peters'i de anlatayım. "Emperyalizm" denilen hadiseye belki başka bir bakış açısı getirir.
Peters üniversitede felsefe ve tarih okumuş. Büyük tarihçi von Treitschke'nin sevgili talebesiymiş. Schopenhauer üzerine tez yazmış. Mezun olduğunda akademik kariyerden vazgeçip, bir şekerleme firmasının temsilcisi olarak Londra'ya gitmiş. Orada Afrika romansına kapılmış. 1884’te 28 yaşındayken kalkıp buralara gelmiş.

Bakmış ki kıtadaki Arap egemenliğinin bir üfürüklük canı var; yerli halk Araplardan hazzetmiyor. Derhal uyduruk bir sözleşme hazırlayıp karşılaştığı bütün yerli şeflere imzalatmış. Almanya’ya dönüp bir şirket kurmuş. İnanılmaz bir gayretle her gazeteye makaleler yazıp, “istikbal Afrika’dadır, biz almazsak İngilizler alacak, vah halimize” diye yaygara koparmış. Başbakan Bismarck’ın kapısını aşındırmış. Bismarck önce yüz vermemiş. Sonunda “gene mi bu aptal adam” deyip (aynen bu kelimelerle), görüşmeyi kabul etmiş. Muhalefetteki Liberal milletvekilleri “Afrika’yı İngilizler kapacak, yöneticilerimiz uyuyor mu,” diye isteri yapınca, kerhen Tanganika kolonisi işine yeşil ışık yakmış.

Peters 1888’de Tanganika’ya dönüp işi büyütmüş. Kilimancaro eteğindeki Moşi kasabasını karargâh edinmiş. Bir yerden sonra “bu Afrikalılara kibarlık sökmez” kanısına varıp, eli kanlı bir manyağa dönüşmüş. Sıkı bir harem kurmuş. 1890’da Mısırlı Emin Paşa ile bir olup Uganda ve Güney Sudan’ı fetih seferine çıkmış.

Bu esnada İngilizler “eyvah Almanlar Afrika’yı kapacak, yöneticilerimiz uyuyor mu” paniğine kapılmışlar. 1888’de eski bir bakkaliye toptancısı olan William Mackinnon’u gönderip Mombasa-Nairobi hattını hain Alman emellerine karşı güvenceye almışlar.  90’da Uganda kralını Almanlara karşı kahramanca savunmuşlar.
Nihayet aynı yıl iki ülke hükümet düzeyinde anlaşıp işi tatlıya bağlamış. Victoria Gölünden Mombasa güneyine kadar cetvelle bir çizgi çekip güneyini Almanya’ya, kuzeyini İngiltere’ye vermişler. Bugünkü Tanzanya ile Kenya böyle ayrılmış.

Zanzibar’daki Arap sultanlığının bağımsız kalması için prensip kararına varmışlar. Ama 96’da Almanlar açıkgözlük edip kendi adamlarını sultan ilan ettirince İngiltere mecburen müdahale edip Zanzibar sultanlığını himayesi altına almış. 1964’e dek İngiliz koruması altında saltanat devam etmiş.

*
Oradaki İngiliz Baştemsilcisinin 1920’de Zanzibar hakkında yazdığı kitabı okudum.[1]Son zamanlarda en çok keyif alarak okuduğum kitaplardan biri oldu. Adam belli ki kültürlü ve geniş ufuklu biriymiş, kalemi de kuvvetli. Adayı ve insanlarını sevmiş. Hamisi olduğu sultanla esaslı bir dostluk kurmuş. Ada Araplarının törelerini, soyluluğunu, cömertliğini, finansman yöntemlerini, modern hayata intibak etmekteki zorluklarını – espriyi de ihmal etmeden – çok güzel anlatmış.

Sonraki trajediyi bilmezsen, sanırsın cennet bahçesi.



[1] F. B. Pearce, Zanzibar: The Island Metropolis of Eastern Africa, London 1920, 422 sayfa.

40 derece ateşli Hindistan!


Eveeet! Kardan popoları dondurmadan önce bir Hindistan'a gidelim gelelim
dedik. Aman ne gitmek, oğlanın ateşini 40 dereceden bir gıdım aşağıya
düşürebilene aşkolsun, ucakta kusmuklara boğulmakta çabası. Allahtan
dünyanın en iyi çocuk doktoruna sahibiz de, "Aaa deli misiniz ne
döneceksiniz? burda da aynı tedaviyi uygulayacağız kalın orada" dedi.
Kaldık. Endişelendik, korktuk önceleri, yavaş

6 Şubat 2013 Çarşamba

BİR CUMHURİYET AYDINI: MACİDE TANIR

Gerçek bir Cumhuriyet aydını, "Tiyatronun Cadısı" Macide Tanır'ı kaybettik; saygıyla anıyoruz...


5 Şubat 2013 Salı

Elina Duni Quartet - Discography

2012 zürich'te akustik performansların olduğu bir barda dünya gözüyle görüp, tesadüfen karşılaşıp içmekten değil ince sızı sesini dinlemekten sarhoş olduğum arnavut kızce ve saz arkadaşları. Son albümü Matanë Malit'ten "Ka Një Mot" şarkısını şiddetle tavsiye ederim. Ne koyduysa ezginin içine bi tuhaf hüzün bırakıyor.

Elina Duni Quartet

Elina Duni
Colin Vallon
Patrice Moret
Norbert Pfammatter

Albüm
2008 Baresha
2010 Lume, Lume
2012 Matanë Malit (Beyond The Mountain)

3 Şubat 2013 Pazar

Anat Cohen - Claroscuro

Gipsy Kings - Volare! The Very Best of the Gipsy Kings

ÜNİVERSİTEMİN ADI VAR ! ALTIN YUMURTA YARIŞMASI’NIN SONUÇLARI AÇIKLANDI

Yetki sahipleri kırk yıllık sokak adlarını değiştirerek büyüklerinin isimlerini verirler o sokaklara. Sonra onlar gider başkaları gelir bu kez o sokağın adı gene değişir yeni yetkilinin büyüğünün adı verilir. Son zamanlarda üniversite adları değiştirilerek, o üniversiteleri ünlü kişiler mezarlığı yapma çalışmaları hız kazandı. “Rize Üniversitesi”nin adı "Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi", "Zonguldak Karaelmas Üniversitesi"nin adı "Bülent Ecevit Üniversitesi", “Konya Üniversitesi”nin adı "Necmettin Erbakan Üniversitesi", “Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi”nin adı "Abdullah Gül Üniversitesi" oluverdi. 





Üniversitelere siyasetçilerin ya da siyasetçilerin önemli gördüğü kişilerin adları verilerek, üniversite kurumunun bu kişilerin yüceltilmesinde bir araç haline dönüştürüldüğüne dikkat çekmek ve bu adlandırmaların arkasında yatan kişisel hırs ve egoları açığa vurmayı hedefleyen Altın Yumurta, Üniversitemin Adı Var yarışmasının   Canol Kocagöz, Atilla Atala,Coşkun Göle, Mustafa Altıntaş, Atay Sözer, Dinçer Pilgir, Gülsüm Cengiz, Asuman Küçükkantarcılar, Emin İngüs, Menmet Yazıcı, Özcan Yaman, Emre Yılmaz, Fahrettin Melemşe, İlhan Bilge'den oluşan jurisi eserleri değerlendirmek üzere 2 Şubat günü İstanbul’da toplandı.  
Eğitim-Sen İstanbul 6 nolu Üniversiteler Şubesi ve Homur Mizah Grubu’nun beraber düzenledikleri yarışmada Marş Güftesi, Logo ve Karikatür alanlarında juri tarafından ödüle layık bulunan eserler ve sahipleri şunlardır. 


Marş Güftesi:

1- Ayşegul Kars Kaynar : Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Gurur Marşı 

2- Ahmet Zeki Yeşil : Hey Üniversiteli

3- Ümit Songül : Adsız Okul Marşı

Mansiyon : Veli Bayrak : 2002 – 2012 10. Yıl Marşı
Mansiyon : Zümrüt Sipariş

Logo:

1- Mustafa Bilgin

2- Emre Bakan

Mansiyon : Emre Karakullukçu

Karikatür :

1-  Mustafa Yıldız
Eshonkulov Makhmudjon

2-  Mehmet Zeber

3-  Hülya Erşahin
Barış İnan

Mansiyon : Cemalettin Güzeloğlu 


Ayrıca Yarışma dışı olarak değerli yazarımız Yılmaz ONAY' a Onur ve Mücadele Ödülü verilmiştir...

LOGO ÖDÜLLERİ
1.Ödül Mustafa Bilgin

2. Ödül Emre Bakan

Mansiyon Emre Karakullukçu
KARİKATÜR ÖDÜLLERİ
1 ve 3 ödüller eş puan aldıklarından paylaştırılmıştır

1.Ödül :Eshonkulov Makhmudjon

1:Ödül : Mustafa Yıldız
2.Ödül : Mehmet Zeber

3.Ödül :Barış İnan

3.Ödül :Hülya Erşahin

Mansiyon: Cemaletin Güzeloğlu



2 Şubat 2013 Cumartesi

Durutella





Dün giyindik süslendik ve Fenerbahçe Parkı'nın yolunu tuttuk! İstikamet Romantika'ydı çünkü instagramdan devamlı takip ettiğim, fotoğraflarına bayıldığım tatlı Duru'nun 1. yaş doğum günü kutlaması vardı :)




Canım babam bizi parka kadar bıraktı... Prensim yokken en büyük yardımcılarım canım annemle babam, onların hakkını asla ödeyemem, her işime hiçbir of demeden koşuyorlar, her zaman yanımda oluyorlar, inşallah biz de günün birinde tıpkı onlar gibi hoşgörülü ve sabırlı ebeveynler olabiliriz...




Romantika'dan içeri girdik ve doğum gününün yapıldığı köşeyi bulduk!




Güzeller güzeli bir prenses ve tatlı annesi bizi karşıladı :)




Gelenlerin bir kısmı Duru'yu bizim gibi instagramdan takip edenler olunca elimizden telefonlar düşmedi tabii ;) Bu güzel anı hepimiz ig'de paylaştık hemen!




Bizim elimizden telefonlar, Nil'imin elinden ise diş kaşıyıcısı düşmedi :)




Duru'nun üstündeki tütü, t-shirt ve saç bantı Prenses ve Bezelye'nin tasarımı & hediyesiymiş...


Pamuk şekeri gibiydi insanın yiyesi geldi :)




Ama biz tütü yerine pasta yedik tabii :) Hem görsel olarak hem de lezzet olarak harika olan doğum günü pastasını Things Sugar hazırlamış. Şeker hamurunun kıvamı, pastanın tadı yerli yerindeydi. İnşallah kısmet olursa ben de kızımın doğum günü pastasını Things Sugar'a yaptırmak istiyorum...








Bu güzel ana bizleri de ortak ettiği için sevgili Pınar'a ve dünyalar güzeli Duru'ya çok teşekkür ederiz :)






Bugün de canım arkadaşım Ayşe'nin kızının 1. yaş günü kutlamasına gidiyoruz, bununla ilgili detayları da en kısa zamanda sizlerle paylaşacağım, tabii Nil'im izin verdiği ölçüde :)


Hepinize harika bir pazar günü diliyorum.




Yogurtlu İrmik Tatlisi

Yaz tatilinde gittigimiz tatil köyünde bol bol cikiyordu bu tatli ve icindeki hashas tohumlariyla cok hosumuza gitmisti.
Tarifim esasi Nezos teyzemizden
Ben farklilik olarak siyah hashas ve limon kabugu ekledim.


Malzemeler:

2 yumurta
1 su bardagi irmik
1 su bardagi un
1 su bardagi seker
1 su bardagi yogurt
1 paket kabartma tozu
2 paket vanilya
3 yemek kasigi hashas tohumu
1 limon kabugu( rendelenmis)

Serbeti:
3 su bardagi seker
4 su bardagi su

Yapilisi: Yumurta ve sekeri cirpin. Diger malzemeleri ekleyip karistirin. Bir borcama ya da tepsiye yayip 180 C lik isitilmis firinda pisirin. Serbeti de kaynatip kek ve serbet ilikken kekin uzerine dokun.

Serbeti cekince uzerini hindistan cevizi ile susleyerek servis yapabilirsiniz.

Afiyet olsun.





1 Şubat 2013 Cuma

KIRPIK BÖREK

Evdeki yufkayi tazeyken kullanmazsaniz butunlugu kaybolur, elinize alip ta tepsiye duzgun yek parca halinde yerlestiremez olursunuz. İste bu tarif o yufkalari yeniden genclik gunlerine kavusturacak.
Lezzet sahane. Ben artik yufkalarimi ozellikle bayatlaya birakacagim sanirim:)

Malzemeler:
5 adet yufka
3 yumurta
1 su bardagi yogurt(buyuk bardak = 1 cup kadar= 237 ml)
1 su bardagi sut( buyuk bardak = 1 cup kadar= 237 ml)
1 su bardagi siviyag
1,5 paket kabartma tozu
400 gr beyaz peynir(ezilmis)

Yapilisi:
Yufkalari avuc icibuyuklugu kadar ufak parcalara ayirin.
Diger tarafta kalan tum malzemeleri buyukce bir kabin icinde karistirin. Yufkalari bu karisima atip elinizle harmanlayin. Tepsiye koyup duzlestirin. 180 C dereceli firinda uzeri guzelce kizarana kadar pisirin.

Dilimleyerek servis yapin.

Afiyet olsun

Ölü kelebeklerin izinde!


 Siyah tülden kanatları olan ölü kelebekler biriktiriyorum avucumda. Kısacık ömürlü, güzeller güzeli, anlatacakları bitmemiş kelebekler.. Bedenleri, kocaman yüreklerine dar gelmiş de soluk alamamışlar. O kadar çokmuş ki anlatacakları, bir çırpıda bitmemiş, bitememiş aslında. Yaşama pamuk ipliğiyle tutunurken, tutunamadıklarını anladıkları anda kendi elleriyle kesmişler incecik göbek bağlarını. İnsanlar yaşamın verdiklerine razı beklerken son günlerini, onlar ölüme kafa tutup kendi sonlarını yazmış ve siyah tülden kanatlarını açarak uzaklaşmışlar sıkıntıyla katlandıkları bu yaşamdan, bizlerden. Şimdi ben ne zaman onları ansam yarım kalmış bir gün ışığı dolduruyor odamı. Kendi yazgısını yazan kadınlar, ölü çocuk bedeni taşırlar içlerinde. Ona tutunur, ondan beslenir ve bir gün kendi kararlarıyla içlerindeki çocuğa doğru yürürler. Ölü çocuk doğurmaktır bu. Çocuk kalıp ölmeye karar vermektir.

 Nilgün Marmara, 13 Şubat 1958’de doğmuş, ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji ve Anadolu Lisesi’nde okumuş, yüksek öğrenimini de Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamlamıştır. Bitirme tezi olarak intihar etmiş Amerikalı bir yazar olan Sylvia Plath’ı incelemeyi tercih etmesi, Nilgün Marmara için “Önceden verilmiş bir karar mıydı ölüm?” sorusunu getiriyor akla. “Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi” tezinde bireyin varoluş sorunlarını ve yalnızlığını işleyen Plath’ı tanıdığı an, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı onun için ve ‘yaşama karşı ölüm’ diyecekti son söz olarak.

 Yaşamı bekleme salonu olarak gören Marmara, 13 Ekim 1987’de 5. Kattaki evinden kendini boşluğa bırakırken 29 yaşındaydı henüz. Görgü tanıklarının verdiği ifadeye göre, yere düşerken hiç çığlık atmamış; yani ölümün kollarına atladığında da aslında bu kararından pişman olmamış. İntiharın ardından eşi, Marmara’nın ağır manik-depresif olduğunu açıkladı. Cemal Süreya’nın Zelda’sı, İlhan Berk’in büyük Nilgün’ü, Ece Ayhan’ın en büyük hüznüydü o.

İntiharından sonra çeşitli dergilerde yayımlanan şiirleri “daktiloya çekilmiş şiirler”, günlükleri ve notları da Günseli İnal tarafından derlenerek “Kırmızı Kahverengi Defter” adıyla basıldı. Daha sonra mezuniyet tezi olan “Sylvia Plath’ın Şairliği Bağlamında Analizi” adlı çalışması da kitaplaştırıldı.

Yazma eylemi yalnızların işidir. Çünkü hayat bu kadar renkli ve heyecan vericiyken , üstelik bu kadar kısayken, ancak ruhunda derin boşlukları olanlar bütün bu renklerden vazgeçip yaşamayı değil de yazmayı seçer. Yalnızlık, kötü huylu bir virüs gibi hızla bedeni kuşatır, akıl sınırlarını zorlar. Biraz şizofreni, biraz manik-depresiflik hali, biraz da majör depresyon eklenir ona. En güzeli yazdığın an, en hasta olduğun ana denk gelir. Sonra büyük bir sınav bekler kapıda, ölmek mi yaşamak mı? Hem bazen bir pencereden atlamazsan p pencereye tutsak olursun!

 Güzel insan, Ayça Atçı yazdı.

 ..bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna
davet ediyordu. Hep böyle mi bu?
bir şeyden kaçıyorum, bir şeyden,
 kendimi bulamıyorum, dönüp dönüp kendime
 yerleşemiyorum,
kendimi bir yer edinemiyorum,
kendime bir yer!
kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım,
ölü ben’im kendini izlesin her yandan,
 O tuhaf sır içinden!

paniğini kukla yapmış hasta bir
 çocuğum ben.
oyuncağı panik olan sayın yalnızlık
kendi kendine nasıl da eğlenir.

niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına
niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına

 “öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna” bir çocuk demiş.

Nilgün Marmara