4 Kasım 2013 Pazartesi

4 Kasım 2013

Bugün herşeyin bana çok geldiği, kendimden bile sıkıldığım bir gündü, 
Oyalandım sabah saatlerinde, öğleden sonrası rutinlerin başladığı saatler, ne varsa sabah var benim için.
Bir günü daha bitirdim kendimce, sorun yumaklarının içinde..

O Zamanlar.. O Arabalar..


Toni Schumacher.. Opel Kadett ile beraber..

Araba çok iyi..


O dönemin en "spor" arabası.. Bugün dahi bu modeli ilgi çekiyor diyebilirim..


Alamancı Hansi..

The Prescient David Cutler

Via the Washington Post, here is a 2010 memo that my Harvard colleague David Cutler wrote to Larry Summers about the implementation of the Affordable Care Act. Its subject line is "Urgent Need for Changes in Health Reform Implementation."

David concludes: "All in all, the administration has immense decisions to make about transforming health care delivery and coverage. But no one I interact with has confidence that your current personnel and configuration is up to the task."

Arjantinli Mesut



Ronaldo'nun Adanalısı olur da Mesut'un Arjantinlisi olur mu?

Çok çok benzetemedim ben bunu.

Daha çok Enzo Ferrari geyiği güzeldi..


"Empati"



Çok başka bir yazı gereği Seri Katil psikolojileri üzerine çeşitli okumalar yapıyorum. Seri katillerin en önemli özellikleri empati yetisini kaybetmiş olmaları. İşte asla bir seri katil olamayacak insan: Stoke City kalecisi Asmir Begovic.. (Aynı anda iki farklı konu üzerinde çalışınca böyle saçmalıyor insan işte..)

Kaleden kaleye gol atıp tarihe geçiyor. Sadece 5 kalecinin yapabildiğini yapıyor, en hızlı atılmış dördüncü golü başarıyor ama sevinmiyor çünkü tam o anda rakip kalecinin durumunu düşünüyor. "Bu gibi toplarda kaleciler çok kötü gözükür, Boruc için üzüldüm çok.." diyor maç sonrası neden sevinmediğini anlatırken..

Mesela ben final maçlarında penaltı atışları izlemeyi sevmem zira bir kurban alacaktır kendisine. Kim olsa üzülürüm.. Tam o noktada kupayı kaldıranın sevincinden ziyade penaltı kaçıran oyuncunun üzüntüsüne odaklanır, bari yıldız-skorer oyuncu olsun derim..  Performansı ve attığı gollerle çabuk unutturur gibi ilerisini dahi düşünürüm. Sevmem penaltı atışlarını..

Oliver Giroud


Bazen en yakın arkadaşımla dahi maç izlemek istemem, tercih etmiyorum zira klişelerden kurtaramıyor kendisini. Maç içerisindeki oyuncuya dair yorumu sıklıkla maç öncesi hazır oluyor. En son bir ufak münakaşa da Giroud hakkında oldu. Yahu bu adam son dönem Arsenal'in sürekli konuşulan yıldızları olan Mesut ve Ramsey'den daha etkili bir performans çizmiş ve formunun zirvesinde ama bakış açısı fiyasko transfer modunda..

Dedim aga az biraz güncelle klişelerini..

Diyorum ki: Mandzukic ve Giroud çok önemli iki futbolcudur.  Bırak attığı-kaçırdığı golleri, oynadıkları takımı farklı sisteme götürüp alternatifi olmayan futbolculardır.

Arkadaş: Ya bak nasıl kaçırdı.. nasıl..

Siktir git.. Mnkmn gerzeği. 

Maç izlemeye değil dedikoduya gelmiş sanki..

Bizzat mesleği futbol olup da futbolu takip etmeyen ve hatta abartıyorum "sevmeyen" insanlar var. Haber takip ediyor, sürekli futbola dair konuşuyor ama bir futbol maçı izlemiyor adam. izlese de bakarkör, öncesindeki haberleri okuyor sahada ne olursa olsun..

Çok zorda kalmıyorsam hafta sonu evime misafir dahi almam.. 

Sonuç: Oliver Giroud bu sezon harika oynuyor ve Arsenal'in çıkışındaki en önemli figür. Üstelik o takımda Mesut dahil herkesin bir yedeği var, Giroud'nun yok.. O derece önemli.

3 Kasım 2013 Pazar

Bad Hair Day











İyi haftalar! Umarım hafta sonunuz güzel geçmiştir. Bizim zamanımızın çoğu Nişantaşı ve Beşiktaş trafiğinde geçti diyebilirim. Bundan mıdır bilinmez saçlarım hep elektriklenmiş şekildeydi, ortadan ayırdım, sağa attım sola attım ama bir türlü şekle sokamadım. Böyle anlarda dümdüz saçlı olmayı nasıl istiyorum bilemezsiniz!




Cumartesi günü Choies sitesinden seçtiğim ve içinde kendimi çok mutlu hissettiğim asker desenli kazak ve deri görünümlü eteği giydim...






O gün önce Citys'e gittik, ordan da Beşiktaş çarşıya indik. Orada çok tatlı bir okuyucumla tanıştım! Ekim ayının çekilişinde PartiAvm'den çek kazanan, İrlan Takı'nın tatlı sahibesi Esin ile takı dükkanında buluştuk, Nil ortalığı kolaçan ederken (Allahtan prens vardı yoksa halim yamandı!) biz de sohbet ettik. Sevgili Esin bu ayki çekilişim için harika bir teklifte bulundu! Detayları bir sonraki postuma bırakacaktım ama her nasılsa bloggerın azizliğine uğradım heralde ben yayınla demeden o yazımı yayına sokmuş, birkaç gün içinde çekiliş yazım burada yer alacak ;)




Ay deli kız gibi her hafta başında aynı şeyi söylüyorum ama napıyım kapanış konuşması için iyi oluyor, ne diyorduk iyi haftalaaar :)


























Kazak: Choies


Etek: Choies


Botlar: Derimod


Çanta: Jennifer Moore


Yüzük Evihan


Küpe: Diva (Moskova)




Robert Frank on Casinos

In today's NY Times.

Pavese


"Başkalarıyla, -hatta karşına çıkan tek insanla- sanki her şey 
o an başlayacak ve biraz sonra bitecekmiş gibi yaşamalısın."

-Cesare PAVESE / Yaşama Uğraşı-

"Çok Aşık "



"Evvel zaman icinde kalbur saman icinde kahramanımız bir gün çok sevdiği, uğruna öldüğü sevdiği kıza evlenme teklifi etmiş.

Kız "hayır" demiş.

Ve adam ömrünün sonuna kadar mutlu mesut yaşamış.."

Klopp: Ben Heavy Metal'i Tercih Ediyorum


J.Klopp: 

"Arsene Wenger'i seviyorum.  O benim için bir Sir.  O futbol oynamak için topa sahip olmayı seviyor. Pas pas pas.. Tam bir orkestra gibi.  Ama bu biraz sessiz bir şarkı. Ben daha çok Heavy Metal'i tercih ediyorum! "

Oyun stili hakkında:

"Ben savaş futbolunu seviyorum. Biz buna Almanya'da "İngiliz futbolu" diyoruz. Yağmur, çamur, her topa müdahale ve önümüzdeki dört hafta futbol oynamayacak şekilde oynayıp eve gitmek..."

İbrahimovic hakkında:

"Bugünkü yaptıklarıyla Dünyanın En İyi Futbolcusu olabilir. Şu an yaptıkları bana göre inanılmaz.    Onunla ben sorunsuz çalışırdım. İsterse benim antrenman sahasındaki park yerimi alabilir, hiç sorun değil benim için"

Son cümle İbra'nın PSG'li meslektaşına söylediği şu sözlere göndermedir

 "Eğer ben soyunma odasına park etmek istersem oraya gider park ederim!"

İbra ile sorun yaşamaz mısınız sorusuna istinaden..

"Yaşamayız. Neden bilmiyorum ama çılgın futbolcular beni seviyor çok.." 

Guardian'daki röportajı içerisinde Manchester City ve Chelsea'nin sezon başı önce ona gittiklerini söylüyor ama Klopp sadece bu sezon antrenör değiştirmiş bir kaç Premier Lig takımının kendisine geldiğini söylüyor. 2018'e kadar sözleşmesini uzatan Klopp artık 4-5 sene kendisine bir teklif gelmeyeceğini dile getirdi.

Daha fazla kazanabilirdi yaklaşımına istinaden...

"Önemli olan yeni fikirler, daha fazla para değil".  "Önemli olan bir sonraki aşamaya geçebilmek. Ve insan her zaman maddi imkanı daha güçlü takımı yenebilecek bir takımda olmak ister"

Sıla Şahin


Sıla Şahin.. İlkay'ın yavuklusu. 

İbra & Djokovic




ayağıyla tenis oynar, sıralamada ilk 100'e girer.. İbra bu, yapamayacağı bir şey yok. Burada Djokovic ile ufak bir gösteri maçı yapmış.


David Ferrer'i Paris'te finalde yendikten sonra raketini İbra'nın oğluna hediye etmiş.



bir Mesut Özil yazısı..


Son dönemde hayranlıkla izlediğim iki önemli yetenek: Marco Reus ve Mesut Özil. Bu ikisinden birisinin maçı varsa ben ekranın başına geçerim.. Farklı bir keyif alıyorum bu sıradışı iki yeteneğin saha içerisinde yaptıklarından.. Geçenlerde Mesut en iyi anlaştığı oyuncunun Alman milli takımında oynayan Marco Reus olduğunu dile getirdi. Zeka seviyesi üst düzey olan iki oyuncunun anlaşması sanırım çok kimseyi şaşırtmıyor.

 Reus "komple" bir futbolcu ve sanılanın aksine Zidane'a en çok benzeyen Mesut değil yine Reus'tur. Lakin Mesut da sadece çok iyi bir pasör de değil.Üstelik sürekli gelişen yapısını da düşündükçe Schaaf ve Mourinho sonrası Wenger ile nasıl bir yol alacağını da beklemeliyiz..Bugün Mesut'a merceği yakınlaştırıyoruz ve önümüzdeki günlere de Marco Reus'a..


Mesut Özil

Bu blogu şöyle biraz geriye doğru okumaya başlarsanız eğer Mesut’un Schalke günlerinden bu yana attığı her adımın burada yorumlandığını görürsünüz. En sevdiğim “gurbetçi” futbolcuydu. Ne'ydi onu bu kadar önemli kılan? Karakteri mi? Buradan başlamak gerekir..

(Hadi Mesut'u buldun, Neuer'i de bul!)

Bizler az da olsa entelektüel derinliği olan nevi şahsına münhasır olan futbolcuları severiz ama Mesut bunun yanından bile geçmiyordu. Tipik bir gurbetçi futbolcu tiplemesine neredeyse eksiksiz uyan bir karakter yapısı vardı. Nuri ya da diğerleri için aynı şeyi söyleyemem  ama Mesut tam da bu tanımın karikatüre edilmişine dahi bire bir uyuyordu. Yalnız öte yandan kibirden uzak, ötekinin ne yaptığıyla en ufak bir ilişkisi olmayan çok başka bir kimliği var sempati duymanızı sağlayıp onu özel kılan. Arda'lardan, İbra'lardan Hamit'lerden Ronaldo’lardan çok farklı bir tipoloji.



Klişe demeçleri olur zira içeride bir yerde hissediyorsunuz ki ilgilenmiyor diğerlerinin ne yaptığıyla. Aslında nefretin en kalın hali onda var. Gerçekte ötekiler konusu olmadığından dolayı basının tatmin olacağı ölçekte cümle kurup klişelerle buraları kotararak yaşamına bakıyor. Klişe demeçleri hep bu yüzden. Üstelik en çok baskıyı da bu anlarda yaşıyor ve bu yüzden "Aslında ben sahaya çıkınca özgür oluyorum ve asla baskıyı hissetmiyorum" diyor. Mesut’un kendisini en iyi ve tam anlamıyla özgür hissettiği yer sadece futbol sahası. Çünkü orada duraklamaz, şaşırmaz ve ne yapacağını sahanın dışına göre çok daha iyi biliyordur. Gerçekte bir Sergen Yalçın "ilgisizliğine" sahiptir. Sadece o'nun kadar dışa kendisini görünür kılmak istemiyor, olağan kabul edilecek söylemlerle geçiştiriyor her şeyi. Her türlü basın toplantısı, demeç vs zor geliyor bu yüzden, sıkıntı çekiyor, istemiyor.


Yaşamındaki ağır kararları de sıklıkla babası verdiği için görünürde tepkisel seçimleri olmuştur ama onu görünce anlıyorsunuz ki futbol oynamanın dışında başka bir şeyle ilgilenmiyor. Tepki verecek kadar yaşamında konu bile etmiyor çok şeyi. Eğer ona ben bir lakap takacak olsaydım kesinlikle bu "Aziz" olurdu, öyle ermiş bir insan aslında. Burada kıyasıya eleştirdiğimiz ve benim ailemin pek çok üyesinin de içerisinde olduğu tipik alamancı gurbetçi kimliğine sahip olmasına rağmen onu özel kılan işte bu detaylardır bana göre. Son dönemde yeşertilen garip rekabetlerin dışındadır, anti-kahraman’dır. Bu açıdan Sergen Yalçın’a sadece oyun zekâsının eriştiği noktayla değil karakter olarak da farklı açıdan bakarak benzetebiliriz.

Onu överken sıklıkla yine bu blogda "baskı karşısındaki dik duruşunu" konu ettim. Bakın Arda Turan'ın duygusallığı en azından bugüne kadar olan kısımda onu hemen hemen bütün kırılma ve duygusal yoğunluğu yüksek maçlarda etkilediği için performans göstermesinin önüne geçmiştir. Ne bir Fenerbahçe maçında oynayabilmiş ne de milli takımın kilit maçlarında öne çıkmıştır maçı çok fazla içeride yaşadığı için. Bu yüzden belki de Avrupa ona çok daha iyi geliyor. Mesut'un stadın yarısı tarafından hain olarak tezahüratlar eşliğinde damgalandığı maçı ben Berlin'de yerinde izledim, gram etkilenmeyip Türkiye'ye karşı gol dahi attı. O baskıyı soyunma odasına inen Merkel ya da bir diğerinin karşısında yaşıyor ama asla ve asla saha içerisinde değil. Lakin asıl etkileyici yönü karakteri değildi futbol oynama biçimi şüphesiz.

Sadeliğin Asaleti

Basit oynuyor. Oyun zekâsı inanılmaz. Sadeliği ve skorer oyun tarzı onu her zaman spotların altına itiyor. O'nu sahada topla çok az buluşuyor olarak görmeniz nihayetinde sizin takımınızın o olduğu için kazanıyor olduğunuz gerçeğini değiştirmiyor. Gole en yakın isimdir sahada. Pasları, ortaları, duran top organizasyonları ve daha da önemlisi saha içi dolaşımının epey bir miktar zeka barındırıp mükemmele yakın olması. Kafayla attığı golü hatırlarsanız eğer o koşusu muazzamdı ama burada bahsedilen daha çok doksan dakika içerisinde sahada nerede olması gerektiğinin farkında olarak gezinmesi.

Modern futbolda pozisyon bağımlılığı günden güne azalıp "oluşan koşula göre kendini konumlandırma" belki de en önemli mental özellik olarak gözüküyor. Artık bek çıktığında açık oyuncusunun bek pozisyonuna geçmesinden çok daha karışık ve komplike çözümler üretmesi gerekiyor oyuncuların. Mesut Özil doğası gereği sahanın içerisinde en iyi pozisyonu içgüdüsüyle alan, en az pasları kadar estetik bir dolaşım zihniyetine sahip.



Kafes Futbolu’nun Mesut’a Etkisi

Kendisinden bir iki değil dört beş yaş büyüklerle beraber maçlar yapardı çocukluğunda Mesut. Orada önemli olan maçı kazanmaktır zira kaybederse eğer ağır hesaplar gündeme geliyordu. Belki bir kasa içecek belki de akşam oturulacak yerde ödenecek hesap..  O kadar önemliydi ki bir golü yanlışlıkla çalım atarak heba etmeniz o akşama olmayan paranızla ödemek zorunda kalacağınız yemekleri ödetmek zorunda kalabiliyordu. Oynadığı abileri için basit bir meblağ olan o kaybedişler Mesut için hayat memat meselesiydi bir pazar ekine verdiği röportajın içerisinde belirttiği gibi. Geçmişten kalan oynadığı takımın kazanmasına etki etme gücü onu bugün bireysellikten uzak kollektif futbola doğru yetiştirdi. Kendisinden yaşça büyüklerle olan futbol geçmişi geçiş evrelerinde onun sarsılmamasını da sağladı.  Hasıl olan takımın kazanmasıydı zira hesap büyüktü 10 yaşını yeni yeni devirmiş Ergen Mesut için. Başta da söylediğimiz gibi başkasının ne yaptığıyla ilgilenmeyen, kibirden nasibini almamış karakter parçasını da düşündüğünüzde bugünkü Mesut’un saha içi karakterini görebilirsiniz.

Bir başka etkisi de saha içerisine oldu.

Maymun kafeslerinde taç atışı olmaz zira sahanın tamamı oyunun içerisinde dahildir. Topun sekmesini, kenarlara çarptıktan sonra şiddetinin ne ölçüde artacağını ve izleyeceği yolu da hesap etmek zorunda kalması oyun zekasını da geliştirdiğiniz söylemeliyiz. Aşağıdaki analizde Mesut ileriye doğru hamle yaparken topun Klose'den gelmesini bekliyor ama kafeste de sıklıkla kenarlardan çarpıp sekmesini hesap edip hamle yapardı gibi. Kahn çok daha iyi analiz etmişti.


Oyun Zekası

Almanya formasıyla oynadığı 3. Milli maç sonrası Almanların efsane kalecisi Mesut'u analiz etmişti. Oliver Kahn’ın maçın hemen sonrasında yaptığı bu muazzam analizi görünce “ha dedim, yorumcu budur yorum da budur”.

Oliver Kahn “ Futbol yeteneğinin ve tekniğinin dışında Mesut'un oyun zekası inanılmaz. 2-0 öncesi bu pozisyonda görebilirsiniz. Boş alana yaptığı koşu ve bu pozisyon. Schweinsteiger burada Klose’ye veriyor ama istese Mesut da bu pası alabilirdi ama o bilerek topu Klose’ye bırakıyor ve onun bir sonraki hamlesi için ileriye koşuyu gerçekleştiriyor. Top Klose’ye gelince o da Mesut’u görüyor. Buradaki Mesut’un oyun görüşü harika..”

Burada olduğu gibi maç içerisinde pek çok kez onun saha içi muazzam dolaşımı ve içgüdüsel gezintileri en önemli meziyetleri arasında yer alır ve fakat asistleri kadar çok konuşulmaz. Doğru noktaya sadece topu değil kendisini de hareketlendiriyor. Muhtemelen bunu ona sorsanız çok içerikli cevaplar dahi alamazsınız zira içgüdüsel bir artısı. Ona serbestlik verdiğiniz ölçüde Mesut takımın eksik bölgesinin her daim tamamlayıcısı olur.


Kusurları..

Savunmasının yetersizliğini skorer olduğu ölçüde sorun olmasa dahi "kusur" olarak ilk sıraya yazılması gerekir. Benzerleri (Reus, Götze, Draxler) bu konuda çok fazla mesafe kat etti. Sağ ayağı çok zayıf. Bu onu öyle kötü etkiliyor ki alan ve zamanın oyununda çok önemli etkisi olduğunu düşünürseniz topu bazen soluyla almak zorunda kalması kaç tane asistini çöpe atıyor görebilirsiniz. Bazen önündeki oyuncuyu sağ kenarda olabildiğince güzel bir şekilde geçtiğinde sağ ayağıyla o final pasını atmak zorunda kalması sıklıkla yine daha başarılı olmasının önüne geçmiştir. Son dönemde gol sayısında bir artış olsa da gole olan tutkusunun azlığı -Misal bu Burak Yılmaz'da oyununa zarar verici düzeydedir- pek çok pozisyona hazırlıksız yakalanmasına neden oluyor ve haliyle basit bir vuruşla atacağı golleri de kaçırıyor. Nihayetinde "daha az skorer" olmasına sebebiyet veriyor. Savunması ile beraber golcülüğünün yeterli seviyede olmaması en önemli kusurları.

Terim'in Sneijder ve Kaka tercihinde de belirtmiştik. Sneijder'da da var olan-Misal Kaka'da olmayan- önündeki adamı geçme konusunda meziyet eksikliği "kusur" olarak da gözükebilir. Mesut ayağındaki topu koruma saklama konusunda son derece iyi olduğu için bu eksikliği oyun içerisinde ona daha fazla sorun yaşatmasının önüne geçiyor zira Mesut ve Sneijder topu kendilerinde tutup atağı öldürseler de rakibe topu vermedikleri için çok büyük sorun olmuyor. Misal Reus ve Götze için bu gibi ayrıntılar söz konusu olduğunda çok daha iyi olduklarının altını çizelim.

Milli Mücadele neyin mücadelesi - 1

Peki, sonradan “Kurtuluş Savaşı” adını taktıkları Milli Mücadele neydi? “Emperyalizm”e karşı halkların şahlanışı filan olmadığı belli de, ne?

1994’te Yanlış Cumhuriyet’i yazarken cevabı biliyordum, ama kibarlık ettim, yuvarlak anlattım, göte göt demekten imtina ettim. Korktum da diyebilirsiniz, kabul. Şimdi artık memlekette az da olsa demokrasi var, daha açık konuşalım.

Bir, mal kavgasıydı. İki, iktidar kavgasıydı. Üç, İslam kavgasıydı. O kadar.

Mal kavgasıydı. Ermeni tehciri katliam mıydı, soykırım mıydı, müstahak mıydılar, değil miydiler tartışmasını bırak bir yana. Sen memleket nüfusunun %11 yahut 13’ünü oluşturan bir zümreyi, üstelik ekonomik etkinlik olarak daha verimli ve daha sermaye-yoğun olan bir zümreyi, yaka paça sürgün etmişsin. Bunların bin küsur köyü, birkaç yüz bin tarlası, davarı, evi, dükkânı, fabrikası, banka hesabı, ev eşyası, cariye edilecek kızı, köle edilecek ergen oğlanı var. Bunlara afiyetle konmuşsun. Haramzade Hüseyin Bey, Koçerolardan Hasan Ağa hesabıyla pay etmişsin. Sonra savaşta yenilmişsin. Galip devletler tutturmuş, bunlardan hayatta kalanlar geri gelecek, mallarını geri alacak, tazminat olarak da bazı vilayetler bunlara verilecek diye planlar yapmaya başlamışlar. Barış konferansı daha başlamadan bu mevzu ayyuka çıkmış.

Şimdi sen olsan, bir tane Erzurum Kongresi toplayıp “bu gâvurlara nasıl direneceğiz” diye konuşmaz mısın?

Gerek Erzurum ve Sivas Kongrelerine, gerek Ankara Meclisine katılanların hemen hemen hepsinin, Gazi Paşaları dahil olmak üzere, tehcirde mal mülk, köle ve cariye edinmiş adamlar olması sizce tesadüf müdür?

Olay yalnız Ermeniler değil. Ege ve Marmara’da Rum tehciri 1913’te başladı. Menemen, Çeşme ve Urla Rumlarının iki hafta içinde nasıl boşaltıldığını merak ediyorsanız mesela sonradan CHP genel sekreteri olan Hilmi Uran’ın anılarını okuyabilirsiniz. Bursa’nın, Makri/Fethiye’nin Rumları da o dönemde gitmiş. Karadeniz Rumlarını 1918’in ilk aylarından itibaren temizlemişler. Lozan’da protokole bağlanan mübadele planı gerçekte çok önceden yürürlüğe konmuş.

Giden Rumların malı mülkü ne oldu sanıyorsunuz?

İttihat-Terakki’nin resmi rakamlarına göre 1914’te Anadolu’nun Rum nüfusu %12. Gerçek rakam bundan bir hayli daha yüksektir, %15-17 olmalı. Rum-Ermeni toplamı kabaca %25 desen, memleketin toplam mal varlığının nereden baksan üçte biri 1913-1922 arasında el değiştirmiş demektir. Sizce uğruna – en Millisinden – Mücadele etmeye değecek bir tutar değil mi?

Emperyalist abiler ne yapmış?

Adamların tek muhatabı Türkler değil. Ermeniler bastırıyor, Yunanlılar bastırıyor, kendi kamu oyları tepkili. Bunlara tazminat ödensin demişler. Anadolu Rumlarına güvenlik içinde yaşayacakları bir yer olsun diye belki, şimdilik, İzmir’i verelim, sonra bakarız. Ermenilere de verelim şuradan üç beş vilayet, yaramaz yerler zaten, zararı yok. Ama bir yandan da tereddütte kalmışlar. Türkler mühim, güç ve önem bakımından Yunana da Ermeniye de fark atarlar. Rusya’daki durum malum, geçinmek lazım. Başbakan Lloyd George’un İzmir’i Yunanlılara verme projesine koalisyonun büyük ortağı olan Muhafazakâr Parti şiddetle karşı çıkmış. Ermenileri memnun etme işini de nasıl olsa hayalperesttir, kimse ciddiye almaz diye ABD’nin siyaseten tükenmiş başkanı Wilson’a paslamışlar. Sonuçta Türkler Yunanı da, Ermeniyi de tepeleyince, doğrusunu istersen, hiç gözyaşı dökmemişler. Bir taşla üç kuş: Yunanla Ermeniye bir şey verirmiş gibi görünüp vermedin, kendi kamuoyundaki vicdan kumkumalarını yatıştırdın, Türklere de bedavadan sıkı bir dayak attın, sana karşı Dünya Harbine girmenin cezasını ödettin. Şık.

*


Siyasi iktidar kavgası ile İslam kavgasını da sonra anlatayım, şimdi işim var.

3 Kasım 2013

Haftasonu yine günlük güneşlik olduğu için mutluyum. Kapalı havalar şu ara asla bana göre değil. Günün ilk ışıklarıyla kendiliğinden uyanabilmek de ayrı güzeldi, tabi sonrasında kuzuyu kıyamayıp yanına kıvrılmasaydım,
Evde eşyalar belirli aralıklarla taranıp, fazla olduğunu, kullanmadığımı düşündüklerimi ortadan kaldırırım. Bu bana inanılmaz bir rahatlama ve hafiflik hissi verir.Sadece işime yarayanlar ya da çok sevdiklerim kalsın isterim, kalabalığa hiç tahammülüm yok. Bu arada hobi dolabı da elden geçti ve birkaç parça eşya ayırdım, ilgilenenler "blogdaki satılık ürünler" etiketinden ulaşabilirsiniz veya buraya tıklayın.
Haftasonu bitti, yeni haftanız gönlünüzce olsun.... benimki de..

1 Kasım 2013 Cuma

Emperyalizmi nasıl denize döktük?

“Emperyalist”ten kasıt genellikle Büyük Britanya’dır. O yüzden Fransa’yı, Amerika’yı bir yana bırakıp oraya yoğunlaşalım.

Ordu mevcudu. Britanya ve kolonilerinin 1918 yazında silah altındaki toplam asker sayısı 5 milyon civarında.[1]  Bunun 70 bini Filistin’de, galiba 30 bin kadarı Irak’ta Osmanlı’ya karşı savaşıyor. Gerisi başka yerde. Savaş bittikten sonra, gerekirse bir kısmı Türk cephesine aktarılabilir.

Savaşın son demlerinde Osmanlı’nın Filistin cephesindeki mevcudu 28.000.[2]Irak cephesi bundan bir hayli daha az. Halil Paşa kumandasında Kafkasya fethine çıkan ordu Liman von Sanders’e göre 50 küsur bin,[3]ama gerçekte muhtemelen daha az. Trakya ve Ege cephelerinde muhtemel bir taarruza karşı bekletilen 100.000 asker var deniyor, ama bunun ne kadarı gerçek, ne kadarı hayal belli değil. Toplam 150.000 kabul edelim. Oran 5000:150, yani 33’e 1.

Donanmanın durumu şöyle. Harp sonu itibariyle Büyük Britanya donanmasında 33’ü dretnot sınıfından olmak üzere 50 muhrip, 9 muhrip-kruvazör, 109 kruvazör, 407 destroyer, 137 denizaltı, 13 uçak gemisi mevcut. Toplam tonaj (yardımcı gemiler hariç) 3.247.078 ton.[4]Osmanlı donanması, her ikisi de Almanlardan ödünç alınmış iki muhrip, bir kruvazör, beş destroyer.[5]Bunlara da mütarekeden hemen sonra müttefikler el koyacak. Tonaj hakkında kesin bilgi yok; eşdeğer sınıftaki İngiliz gemileriyle aynı çaptaysa yaklaşık 60.000 olmalı. Orantı: 54’e 1.

Donanmanın önemini Diplomacy® oyunu oynayanlar bilir. Denizlere egemen olan, askeri birliklerini dilediği yere sevkedebilir.

Büyük Britanya’nın savunma bütçesi 1915’te 439 milyon, 1916’da 1.401 milyon, 1917’de 1.974 milyon, 1918’de 2.404 milyon sterlin. Bu rakamlara koloniler dahil mi bilmiyorum. Genel bütçe harcamalarının aşağı yukarı yarısı savunmaya gitmiş.

Osmanlı Devletinin 1914-1915 mali yılı bütçe geliri 34 milyon lira, yani 1914 kurundan yaklaşık 31 milyon sterlin. Bunun içinde harbiye ve bahriye payı 1914-1915 mali yılında 7,29 milyon lira, yani yaklaşık 6,62 milyon sterlin.[6]1915 itibariyle oranlar, genel bütçede 50’ye 1, savunma bütçesinde 66’ya 1.

Savaşın sonraki yıllarına ait Osmanlı bütçe rakamları inandırıcı değil. Kamu gelirlerinin 1915’ten sonra tamamen çöktüğünü tahmin edebiliyoruz. Savaşı kısmen karşılıksız para basarak, kısmen de Alman mali yardımıyla finanse etmişler. Alman yardımı beş yılda toplam 180 milyon altın lira, yani yaklaşık 162 milyon sterlin.[7] İngiliz savaş bütçesi yanında mütevazı bir rakam. Alman desteğine rağmen Osmanlı lirasının değeri değeri savaştan önceki istikrar düzeyinden, Şevket Pamuk’un hesaplarına göre dört yılda onikibuçukta bir oranına düşmüş, %1265 yani.[8]

Büyük harpte sonuç bildiğiniz gibi. Türk ordusu (ciddi Alman desteğine rağmen) perişan olmuş. Irak’ta İngilizler savaşın başında Basra’dan girmişler, 1918’de Şemdinli ve Uludere’den çıkmışlar. Öbür tarafta Süveyş’ten girip 1917’de Kudüs’e dayanmışlar. 1918’de iki adet Türk ordusunu (7. ve 8.) tüm mevcuduyla esir alıp Ürdün, Suriye ve Lübnan’ı tank gibi ezmişler. Kilis’e vardıklarında geriye kalan Türk birliğinin mevcudu bir tabur mu, üç bölük mü, öyle bir şey. Birkaç yüz kişi.

Bu yetmiyormuş gibi savaştan sonra mütareke imzalatmışlar, Türk tarafının başkentine, donanmasına, istihkâmlarına, mühimmat depolarına, sanayiinin %80’ine, limanlarına, tren hatlarına el koymuşlar. Ordusundan geri kalanı terhis edip eve göndermişler.

Şimdi bu adamları nasıl denize dökeceksin?

Sakın “iman dolu göğsüm” filan demeyin bana. Yunan ve Ermeni harplerinde Türk ordusunun verdiği şehit sayısı resmi rakama göre 9177.[9]Aynı dönemde asker kaçağı ya da “vatan haini” olduğu gerekçesiyle İstiklal Mahkemelerince idam edilenlerin sayısı da 9000 civarında tahmin ediliyor.[10]Yani Milli Mücadelede Türk ordusu Yunan ve Ermeni’ye karşı savaştığı kadar Türk halkına karşı da savaşmış. Hangi iman, hangi serhat?

Altı yıl süren savaşta perişan olmuş, ekonomisi bitmiş, ocağı batmış bir milleti limon gibi sıkıp dört yılda sıfırdan 195.000 kişilik yeni ordu kurmak bir tür başarıdır, kabul. Çökmüş bir devlete tekâlif-i milliye kanunuyla finansman sağlamak, sıfır sanayi altyapısıyla saban demirinden tüfek üretmek, o yetmeyince düne kadar düşman olduğun Fransızla anlaşıp onlardan silah temin etmek de büyük başarıdır. İrade ve vizyon gerektirir. Kabul.

Lakin daha dün dünyanın en güçlü sanayiine ve beş milyonluk orduya sahip Almanya’yı dize getiren “Emperyalizm”i denize dökmek için bu kadarı yeterli midir?

Diyorlar ki, İngilizler Türklerle çatışmaktan çekindikleri için sahaya zavallı Yunanlıları sürdüler. Onlar yenilince, napalım, çaresiz evlerine döndüler.

Buna inanan, bana sorarsanız, Süpermen’e de inanır, Zaloğlu Rüstem’in bir vuruşta 72 bin devi tepelediğine de inanır. Ama gerçek dünyada yok öyle şeyler maalesef.





[1] Statesman’s Yearbook’un 1919 nüshasında tam sayılar var. Yanlış Cumhuriyet’i yazarken onlardan yararlanmıştım; şimdi abone parası ödemek istemediğinden bakamıyorum. Ararsanız şurada: http://syb2-aux1.syb2.pm.semcs.net/. Şu sitedeki rakamlardan http://www.1914-1918.net/faq.htm(toplam askere alınan eksi ölenler ve yaralanıp cephe hizmetine dönmeyenler) 6.982.674 sonucu çıkıyor, ki savaş esirlerini ve terhisleri de çıkarınca gene 5 milyon civarı kalır.

[2] İsmet Görgülü, On Yıllık Harbin Kadrosu, TTK 1993, sf. 136.

[3] Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, Cilt III, TTK 1983, sf. 214.

[6] DİE: Osmanlı Malî İstatistikleri, Bütçeler 1841-1918 (haz. Tevfik Güran), sf. 164 vd.

[7] TC Maliye Bakanlığı SGB, Osmanlı Devleti Dış Borçları (haz. Biltekin Özdemir). Osmanlı’nın Almanya’ya borçlarının silineceği daha savaş sona ermeden İngiliz ve Amerikan hükümetlerince ilan edilmiş, bu husus gerek Sevr, gerek Lozan antlaşmalarında teyit edilmiştir.

[8] Osmanlı Malî İstatistikleri, sf 179.

[9]Genelkurmay belgelerinden aktaran Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, s. 92 vd.

[10] Prof. Dr. Ergün Aybars, Mustafa Kemaller Görev Başına, s. 65. Fanatik bir Kemalci olan Aybars’ın sayılarını minimum kabul edebiliriz.

1 Kasım 2013

Kahve tüketimim epey arttı. Keyifli sohbetler eşliğinde, bazen sonbahar yaprakları düşerken bir kafenin bahçesinde, bazen bir dostun sıcacık evinde.
Kahve tüketimini tetikleyen bir başka şeyde güzel fincanlar bana göre. Tepe home'lara yeni Green gate'ler geldi duyurulurrr.. Bir gün önce içimde inanılmaz bir istek doğdu o taraflara gitmek için, malum oldu heralde, gittim dolanıyordum ki araba araba yeni ürünler gelmiş, kutuları açıp standa yerleştiriyorlar, aman allahım, iyiki gelmişim dedim, ama o "en" olan desenler malesef biraz azdı, zevkler ve renkler tabi ama keşke o tarz daha çok olsaydı, birde beklediğim süt şişesi vardı ki o da yoktu. Her uğradığımda çalışanlara ısrarla soruyordum yeni ürünler gelecek mi? ne zaman? diye, ama sıfır bilgi, kocaman GG distribütörü yazdığı halde devamı yok gibi baştan savma ve bilmeden cevaplar verdiler bana ama işe bak ki geldiği gün daha kutular açılırken ordaydım çok sevindim.
Kahve çok içiliyorsa, gezmek tozmak çoktur, sohbet koyudur, el işlerinin pabucu dama atılır. Haftasonunuz güzel, dostlarınızla ve sevdiklerinizle keyifli zamanlarınız çok olsun..

Yumi Kurosawa - Beginning of a Journey

Papağan









Kasım ayına girdik bile! Zaman hızla geçiyor. Geçen sene bu zamanlarda annelik ile bocalıyorken şimdi kendime daha güveniyorum. Ama bu güven yine de kimi talihsiz olayları yaşamanıza engel olmuyor ne yazık ki... Canım kızım geçtiğimiz haftalarda kötü bir kaza atlattı, mama sandalyesinden çok kötü düştü ve kendimizi akşamın bir vakti kan revan içinde acilde bulduk. Hayatımın en kötü anlarından biriydi diyebilirim :( Çok şükür olayı sadece ön dişinin kırılması ile atlattık. Bu da nazar boncuğu olsun diyoruz artık... Melekler korusun tüm bebişlerimizi!




Havalar hala kuruyken açık havada fotoğraf çekme lüksünü sonuna kadar kullanacağım gibi görünüyor ;) Bu arada ben hiç gömlek insanı değilim biliyor musunuz? Eskiden iş hayatımda o kadar çok gömlek giymişim ki şimdi elim asla gömleklere gitmiyor, giydiğimde kendimi çok sıkıcı buluyorum. Papağan desenli bu gömlek ile ısınma turları atıyorum diyebilirim :)














Bu botları Marks & Spencer'da görmüş, rengini çok beğenmiş ama numaramın kalmadığını görünce boynu bükük çıkmıştım mağazadan. Ama sonra kafamda bir ampul yandı ve gidip başka bir şehirde numaramın kalıp kalmadığını sordum. Mağaza görevlisinden maalesef stoklarımızda görünmüyor cevabını aldıktan sonra omuzlarım düşük yenilmiş bir savaşçı gibi terkettim mağazayı. Ama bir türlü ikna olmadım (ne inat ne inaaat!) başka bir gün yine gidip bu sefer başka bir mağaza görevlisine sordum, bilgisayarı açınca ben de yanına gittim (ne gıcık bir müşteriyim di mi :P) ve bingo! Biliyordum iç sesim beni yanıltmamıştı, Ankara'da kalan son 37 numara beni bekliyordu işte! Bu sefer mağazadan omuzlar dik, kaşlar kalkık zafer kazanmış bir komutan edasıyla çıktığımı söylememe gerek yok sanırım :)










Harika bir hafta sonu diliyorum hepimize!





Gömlek: Marks & Spencer


Botlar: Marks & Spencer


Çanta: Six


Küpe: I Am