10 Mart 2011 Perşembe

HEİDİ BİZ GELDİK! AÇ KAPIYI HAYDİ!

Çocukluğumun unutulmaz çizgi filmi Heidi…
Kısacık saçlarıyla hep gülen, etekleri rüzgârda uçuşan; Dedesiyle, keçileriyle ve iki arkadaşı ile paylaştığı hayatında mutlu olmanın uzaklarda değil yanı başımızda olduğunu bize öğreten Heidi…

Kimden 10 Mar 2011

İsviçre'ye gitmişken evini görmeden uğrayıp bir taze sütünü içmeden olur muydu hiç?

IMG_7583

Güneşli mi güneşli bir hava ancak kar toplayan bir soğuk var...
DSC04509

Arabayı park edip güneşli havayı değerlendirelim, yürüyerek çıkalım bundan sonrasında diyoruz ama bizim eleman yürümemekte ısrarcı. Çocuk arabasını bu yolculukta yanımıza almadığımızdan mecburen ya kucağımızda ya da sırtımızda yapıyor çoğu yolculuğunu Can… Ben çok yoruldum diyerek başlıyor yürümeye başlar başlamaz…
IMG_7560

Tabelayı takip ederek yürüyoruz mekana doğru...
DSC04530-2_resize

Heidi'nin keçileri karşılıyor bizi... Dışarda değil içerdeler, sabah yolculuklarını yapıp gelmişler belki de...

IMG_7606

Tavuklar ise etrafta özgür dolaşıyorlar...
DSC04538

Çeşme de akıyor gürül gürül..
IMG_7590_resize

Evi de orada işte ama Heidi yok!!!
Meğer Kasım sonundan Mart Sonuna kadar evinde olmazmış, herhalde çizgifilmde de olduğu üzere Klara'nın yanına gitti diye düşünmek istiyorum. Bir teselli gibisinden. Güzel Klara ile birlikte dönecekler baharda ve bu kırlarda ilk adımlarını atacak Klara yıllar sonra yeniden yürümeye başlayacak tekerlekli sandalyesinden kurtularak...
DSC04521

Heidi hakkında biraz daha bilgi için bir not bırakmışlar dışarıya... Teselliye devam okuyoruz...
DSC04526


Heidi'nin bu fotoğrafı da bir sonraki yazının ipucu olsun:))

Kimden 10 Mar 2011

Denizcilerde pijama giyer.

Yuva bulduk!3-6 ay arası..bir tulum ve bir pijama..Bana atacağınız mailin konusuna denizciler de pijama giyer derseniz harika olur.İlk mail atana gider.

Badikara geliyooor

Yuva bulduk!0-3 ay arası iki body, biri gap ve organik, diğeri uyduruk marka ama çok işe yarar.Konuya bakikara geliyor yazarsanız benim için kolaylık olur.İlk mail atana gider.

Tediiiii

3-6 ayarası pijamaaaa.Konuya Tedi yazarsanız sevinirim.İlk mail atana gider.

Hindistan dönüşümüz muhteşem...

Biz geldik..anlatmakla tadına doyulamayacak bir seyahat yaptık..dinlendik..arındık..annemle keyifli zamanlar geçirdik..olanla dünyanın en güzel yoga ve meditasyonlarını yaptık..bir diş çıkardık..dal..masala ..çapati harici hiç birşey yemedik ve geldik...Az laf çok fotoğrafla Hindistan yavaştan kendini sevdirir..ben zaten sevdalısıyım da..annem de çok sevdi..

9 Mart 2011 Çarşamba

PEYNİR VE ÇİKOLATA FABRİKASI GEZİSİ

İsviçre deyince ilk akla gelen ürünler nelerdir?
Hani genel bir halk anketi olsa ilk sırada akla gelecek şey “Saat” olur muhtemelen. Dünyaca ünlü bütün saatlerde Swiss made damgası olduğu gibi, modacılar da tasarladıkları saatlerini İsviçre’de imal ettirmeyi tercih ederler. Yeni bir saat alacak olduğunuz vakit de gözler doğal olarak hep saatin içinde Swiss Made yazısını arar…
IMG_8204

İlk akla gelen ürünler listesinde saat oyların büyük çoğunluğunu aldıktan sonra sırayı Peynir ve Çikolata paylaşır…
IMG_7202
Şimdiye kadar o kadar gelmişiz de bir gidip görmek aklımıza gelmemiş bu iki lezzetin yapıldığı yerleri güzelim Masal ülkesinde…
Bu sefer kader bizi bir peynir fabrikasına taşıdı önce, Appenzel köyüne gidecek iken yol üstünde gördüğümüz kahverengi tabelada yazan “Käserei“ ifadesini görür görmez süper Almancam ile bir peynir fabrikası bu hadi gidelim dedim. İyi ki tabela karşımıza çıkmış, bulmuşuz burayı. Buradaki broşürler sayesinde de çikolata fabrikasına ulaştık çünkü.

Appenzel, orjinal İsviçre’yi doyasıya soluyacağız bir mekan, gübre kokularını doyasıya ciğerlerinize çekeceğiniz, nehirlerinden neredeyse süt akacak kadar ineği otu yeşili bol, dolayısıyla da peyniri bol, yöresel peyniri ile ünlü bir mekan. Burada imal edilen peynirler ülkenin dört bir yanına dağılıyor.

Mekanda üretim modern yöntemlerle yapılıyor. Gönül ister yüzyıllardır yapılan eski yöntemlerle peynirin yapıldığını görelim ama bu da başka bir geziye kısmet olsun mümkünse:) Bunun için dağ köylerine çıkıp konaklamamız gerekiyor. Karavan ile dağlar arasında ki bir göl kenarında kamp yapmak bir başka hevesimiz… Bunu da yazdım wish listime. Mekanı da yazdım gitti; Sisikon...

Peynir fabrikasına döner isek kocaman bir fabrikayı getirmeyin aklınıza, tek bir hatunun bütün fabrikayı idare ettiği, insan gücünün maksimum verimlilikte kullandılığı bir yer burası.
DSC04398

Dokunup test edebileceğiniz, taze peyniri tadabileceğiniz, peynirin yapım aşamalarını, içerik bilgilerini ve daha peynirle ilgili bir çok şeyi görüp deneyimleyebileceğiniz bir mekan…

Fabrikanın etrafını çevreleyen camekandan gördüğümüz haliyle peynir fabrikası. Fotoğrafın çekildiği aşamada maya süte karıştırılmış, süte nüfuz edip belli bir sıcaklıkta koyulaşması bekleniyor. İlgili testten geçtikten sonra buradan kalıplara aktarılıyor. Kalıplarda belli süre bekleyip suyunu kaybettikten sonra da taze peynir ortaya çıkmış oluyor. Fotoğrafın alt kısmındaki yuvalarda kalıplarda bulunan taze peynir makinelerin yardımıyla ters çevrilip bekleme odasına alınıyor.
DSC04397

Esas peynirin yenilebilir hale gelmesi ise aylar aylar sürüyor, her peynir türüne göre farklı farklı süreler var. Siyah ambalajıyla satılan peynirimiz 6 ay bekliyormuş. Gümüş ambalajıyla ilk sırada yer alan peynirimiz ise 3 ay, altın rengi ambalajında olanı ise 4 aylık bekleme süresine sahip….
Aromalar da doğal olarak değişiyor peynirler arasında…
IMG_7239_resize

Peynirler vakitlerini doldurmayı bekler iken...
IMG_7175
IMG_7229

Peynirlere eklenen baharatların da türleri var. Üç çeşidini deney yoluyla koklayabiliyorsunuz, her düğmeye basışta farklı rayihalar uçup geliyor burnunuza içerdeki fanın çalışmasıyla birlikte… Ben birinde bergamut kokusunu yoğun aldım mesela…
IMG_7232IMG_7186_resize
IMG_7183

Kullanılan bitkiler de tanıtılmıştı….

IMG_7180

Peynirlere yapılan son işlem mumlanması oluyor, iyice parlatılıp fırçası ile satışa hazır hale geliyorlar…
IMG_7182_resize

Peynir fabrikasından çıkmayı ne ben ne de Can istedi. Çocuklar için yapılan oyun parkları burada çok çok güzel... Nasıl bıraksın çocuk bunları, ben ise her başımı çevirişte farklı bir şey daha görüp okuyorum. Burada birçok broşür edindik, gezilecek görülebilecek başka yerler... Bize hem yakın olması hem de maaile ilgimizi çeken bir ürün olması dolayısıyle Çikolata fabrikasında karar kıldık. Yarın ki güzergahımız belli olmuştu.
Ertesi gün ki gezide maalesef fabrika içinde fotoğraf çekimi yasaktı, o yüzden sadece Can’ın bantlardan akan çikolatalara hayran hayran bakışlarını, fabrika çıkışındaki tanıtımları ve ufak müzeyi çekebildim.

Bantta ilerleyen çeşit çeşit çikolatalar sebebiyle Can’ın „anne oraya gidelim“ sözlerine sebep bir gezi oldu:) Neyse ki fabrikanın girişinde çikolatalardan satışa sunuluyordu. Bu şekilde iknamız kolaydı...
DSC04495

Ufak müzeyi gezerken bizi şaşırtan fabrikanın çoğu yerine yayılmış Türkiye’den gelen fındık çuvallarını görmek idi. Halen saklıyorlar ve sergiliyorlar.
DSC04488

Eskiden çikolatalar bu aletlerle yapılır imiş.
DSC04478
Biraz görüntü ürkünç burda sanki...
DSC04474

İşte çikolata yapımının aşamaları...
Her tür çikolatanın yapım aşaması birbirinden farklı, Tavşan çikolatayı merak edip inceledim ben.
DSC04477DSC04476DSC04475

Çıkışta çikolatalarımızı almış mutlu mesut fabrikadan çıkarken şimdi nereye gitsek arayışlarıyla dolu bir fotoğraf…
Heidi sanki iyi bir seçenek gibi ne dersiniz? :)
DSC04498

BEYAZIN GETİRDİĞİ...

Bu sabah fark ettim, bir konuda çok şanslı saydım kendimi. Herkes benim gibi bu müthiş huzuru hissediyor mudur acaba yağan karı seyrederken, bunun için çok şanslı sayabilir miyim kendimi?

Blogspot kapanmışmış, ben bu yazımı görüntüleyemiyormuşum bile umurumda değil:) Hiç engelim olamaz bu güzelliği yaşamama...
Çok güzel yağıyor çok...

İstanbul’da kar ince bir tabaka halinde kaplı sadece, yollarda o da yok. Kardan adamı ancak minyatür halde yapacak kadar kar var. Ama yağdı gerçekten, sokak lambasının önünden savura savura uçuştular, mola verdiler, gene uçtular, sabah kalktım beyazdı, demek ki geceleyin daha çok yağdı, ben uykuya yenik düşmeseydim daha da seyredebilecektim. Şimdi yine yağıyor dışarıda ne güzel ne huzur verici…

Dün akşam Can ile pencere kenarına oturduk, birer sandalye çektik kendimize, ışıkları kapatıp mum yaktık, önce dışarı pencere önüne koyduk mumu, 3 kez söndü rüzgara dayanamayıp sonra onu içeri aldık içerde bizimle birlikte caddeyi seyretti o da… Dışarıda üşüyen kuşlardan köpeklerden bahsettik Can ile, yoldan geçen arabaların markalarını bildik, tek tük geçen insanlara baktık. Sonra mum kardeşe kendimizi anlatmaya karar verdik. Ailemizi anlattık mum kardeşe, kardeşini anlattık. Kardeşi gelince ona Can ile birlikte nasıl bakacağımızdan, Can ile birlikte dün akşam ne güzel puding yaptığımızdan, bu akşam zeytinli ekmeği birlikte yapışımızdan, yıkanıp kurumuş çamaşırları birlikte katlayışımızdan, Can’ın dedelerinden büyükannelerinden ağabeylerinden bahsettik. Işığı kapatıp ana oğul geçirdiğimiz bu yarım saat belki o kadar çok hoşuma gitti ki… Sonra mısır patlattı bendeniz tencerede. Onu kağıt külahlara doldurup yedik…

Kar yağıyor halen, aynı huzur aynı mutluluk… Akşam olacak işlerden kreşten dönülecek, huzurlu evimizde buluşacağız maaile kısmetse… Dün akşam pişirdiğim pırasayı önceki günden kalan patates sulusunu ve pirinç pilavını ısıtmalı. Kayısı&üzüm kompostomuz da var. Gene mısır patlatırım belki…

Bunları bir yere de not etmeli, ilerde okumalı, akşam ajandayı bulup çıkarmalı, yazmalı bunları bir bir… Basit yaşamanın getirdiği mutluluğu hiç de azımsamamak ara sıra geri dönüp okuyup hatırlamak için ihtiyaç oldukça…

1 Mart 2011 Salı

Sık Sık Sorulan Sorular

Şirince’de çözüm nedir?
Bir, Kültür Bakanlığı Şirince kentsel sit alanının imar planını ACİLEN yenileyecek. Varolan her şey plana işlenerek yasallaştırılacak. Kötü ve çirkin olanlar da buna dahil olacak. Onları daha sonra akılla, mantıkla, dostlukla çözeceğiz.

İki, İzmir İl Özel İdaresi Şirince ÇEVRESİNİN imar planını 14 yıl gecikmeden sonra acilen hazırlayacak. Varolan her şey plana işlenerek yasallaştırılacak. Çevrede çirkin bir şey pek yok, o yüzden orada sorun olmaz.

Üç, her iki imar planında betonarme inşaat kökten yasaklanacak. Prefabrik ve hazır ahşap yapılar yasaklanacak. Köy içinde geleneksel düzene uygun bitişik nizam yapılaşma norm haline getirilecek. Bodrum katı yasaklanacak. Yapı yükseklikleri, çıkmalar, çatılar geleneksel düzene uygun olarak tanımlanacak. Çevrede %5 yapılaşma izni verilecek. Sadece Matematik Köyü gibi doğaya ve tarihi dokuya uygun eğitim ve sağlık kurumları için istisna yapılacak.

Dört, çıldırtıcı bürokratik süreci baypas etmek için hızlı karar almaya yetkili bir yerel karar organı oluşturulacak.

Beş, CHP kontrolündeki İl Genel Meclisi bu planları mesele çıkarmadan kabul edecek.

Altı, Şirince çarşı içi mıntıkasındaki kaçak ve çirkin mezbelelikleri, kimseyi incitmeden nasıl düzelteceğimizi oturup konuşacağız.


Mümkün mü?
Akıl ve sağduyunun egemen olduğu bir ülkede bir ayda biter. Türkiye’de zor!  İmkânsız hatta. 27 yıl debelendik, bir 27 yıl daha devam eder bence.


Sevan’ın yapıları “korumacılık hatası” mı?
Yaptığımız TEK bir işin geleneksel Şirince mimarisinin tarzına, şekline, dokusuna, ruhuna, ölçüsüne aykırı olduğunu, köyün ahengini ya da görüntüsünü bozduğunu, doğaya zarar verdiğini, ağaç kesildiğini, suyu kirlettiğini, birinin manzarasını kestiğini, ne bileyim, köstebeklerin doğal ekosistemini zedelediğini söylesinler. Bir tane yahu, bir tanecik! Gözümü kırpmam yıkarım.

Ben size söyleyeyim mi “korumacılık hatası” nedir?

Yeni imar planı çerçevesinde 2008-2010 arasında köyde dört veya beş tane betonarme konut yapıldı, hem de A’dan Z’ye yasal olarak. Gelin görün.

Kusarsınız!


Matematik Köyü orman alanına mı yapıldı?
Ne münasebet? Ormanın bitişiğindeki – yani dışındaki – tapulu arsamıza yapıldı. BİR TANE ağaç kesilmedi. Toplam üç tane zeytin ağacı olduğu yerden kaldırılıp biraz öteye taşındı. 500’den fazla yeni ağaç dikildi. Bir yerde iki üç tane kelek pırnal çalısını kökledim diye de Ali Nesin’den fırça yedim.

Yaz aylarında öğrenciler orman içine çadır kurduğu için bir ara orman idaresinden uyarı geldi. Konuşuldu, ona da çözüm bulundu.

Orman arazisine bina yapmak şaka mı? Asarlar adamı alimallah.


Sevan’ın yapıları tapu dışına mı taşmış?
Bu da bir başka sahtekârlıktır. Anlatayım.

Bir, bu köyün kadastrosu 1950’lerde yapılmış. Rumdan kalan eski evleri aynen tapuya işlemişler, ama onların etrafında Türklerin sonradan yaptığı avluları, ağılları, kümesleri, müştemilatları işlememişler. O yüzden haritada köy boşluğu veya sokak görünen yerlerin çoğu gerçekte 70-80 yıldan beri özel mülktür, köylünün yaşam alanıdır, müştemilat yapılmıştır, oda yapılmıştır, lokanta yapılmıştır. Teorik olarak tapu dışına taşmamış hane yok gibi bir şeydir.

Bizim Kerevetli Evi 1997’de aldığımızda da öyleydi. Evin üç yanı tahminen 1920’lerde örülmüş taş duvarlı avlu ile çevriliydi. Biz bunu aynen koruduk. Hatta sokağa çirkin bir çıkıntı yapan avlu duvarını indirip biraz geri çektik, güzel olsun diye. Bahçedeki müstakil helâyı da yıkıp evin kendisine ekledik, 80 santime 2,90 ebadında bir çıkıntı oluştu. Müzeciler derhal gelip tutanak tuttu. O çıkıntının mahkemesi beş sene sürdü. Hasbelkader beraat ettim. Şimdi yık diyorlar. Ben de memnuniyetle yıkarım, ama köydeki 400’e yakın emsaliyle beraber diyorum.

İkinci bir sorun var o daha büyük rezalet. 2002’de uydu bilmemnesiyle ölçünce ortaya çıktı ki köyün güneydoğu kesiminin kadastro paftası 7 derecelik bir açıyla kayıkmış. Bunun sonucunda, 200 senelik Rum evleri bir metreye varan pasta dilimi gibi bir açıyla tapu dışına taşık görünüyorlarmış. Vaktiyle bizden önceki sahipleri zamanında ruhsatlı projeli inşa edilen, kırk defa kadastro ölçümünden geçen bizim Köşk de aynen 7 derece taşıkmış!

Dediler, ya yıkacaksın, ya da o yedi derecelik dilimi hazineden satın alacaksın. Mimar tuttuk, çizimler yaptırdık, Anıtlar Kurulu’na başvurduk, Milli Emlak’e sevkedildik, Yüksek Kurula yazılar yazıldı, oradan Alçak Kurula havale edildi, 20-30 bin lira gibi bir para gitti. Sonunda o kıymetli dosyayı tuttuğum gibi ocağa attım, yaktım, kurtuldum.

Şimdi – dokuzuncu zafer senesinin sonunda – sayın Kültür Bakanlığı durumun vahametine uyanmış, köyün kadastrosunu yeniden yaptıracakmış!

Kendilerine bonjur diyoruz. İşte Etkin Devlet! Yıldırım Bayezid maşallah! diyerek tebrik ve teşci ediyoruz. Beş on senede çözerler inşallah.


Şirince’de yıkılması gereken ucube yapılar var mı?
Var. Hem de çok var. Çarşı içi bir felaket. Kaçak katlar, briketten müştemilatlar, görgüsüz eklentiler her yerde. Evet köy göz göre göre elden gidiyor. Hatta gitti.

27 yıl boyunca Devlet bunları “asarım keserim yıkarım” tehdidiyle önlemeye çalıştı. Yapamadı. Yapamadığı tekrar tekrar görüldü. Fos çıkan her tehditte itibarı, inandırıcılığı biraz daha zedelendi. Zedelendikçe daha beter köpürdü, “asarım keserim yıkarım” diye haykırmaya devam etti.

Tıpkı 29 sene boyunca “dağdaki son terörist temizleninceye kadar” cart curt edip fos çıkan başka birileri gibi.

Oysa azıcık aklı olan insan durur düşünür, farklı bir yöntem dener değil mi?


O ucubeleri yapanlar Sevan’ın kanuntanımazlığından mı cüret aldılar?
El insaf!

Köyde çirkin yapılaşma furyası 1990’ların başında başladı. Ayda bir birileri dozeri dayayıp eski evini yıktı, yerine garabet bir gecekondu, kümesten bozma gözleme bahçesi, rant manyağı bir dükkân inşa etti. Güzelim ahşap tavanları söküp lambri yaptı. Şiir gibi bahçe duvarlarını indirip yerine ferforje çit çevirdi. O güzelim Rum okulunu sözde “restora” edip, Kültür Bakanlığına satış mağazası yaptılar, neon ışıkları taktılar.

Sevan bundan kahrolduğu için, daha önce hayatta inşaat yapmamışken 1998’de restorasyonculuğa soyundu. Devletmemuru genlerine sahip olmadığından “yasaklansın, yıkılsın” demenin çözüm olmadığını kolayca kavradı. Adabıyla ev onarmanın hem mümkün, hem kolay, hem ekonomik anlamda yapılabilir olduğunu, hem üstelik daha iyi gelir getirdiğini köylülere ispat etmeye çalıştı. Aylarca kafa patlatıp köyün eski mimarisini inceledi; yapı ustaları için restorasyon el kitapçığı yazdı. Sırf köye iyi örnek olsun diye dertsiz başına dert alıp turizmciliğe başladı. Boktan işler yapan komşularını azarlayıp kötü adam olmayı göze aldı. Doldur-boşalt turizmciliği yapan acentelere savaş açtı. “Yolu genişletelim daha çok otobüs gelsin” diyerek köye iyilik yaptığını zanneden cahil memur ve politikacılara karşı tek kişilik mücadele verdi.

Yetmedi, Türkiye’nin dört bir yanında bu işi doğru yapan kimler vardır acaba diye merak edip Küçük Oteller Kitabı’nı çıkardı.

Daha yetmedi, dünyada bu işin iyi örnekleri nasıl oluyor öğrenmek için gitti Yunanistan’ı, Kıbrıs’ı, İtalya’yı dolaştı, belediye başkanlarıyla, turizm plancılarıyla konuştu. İnsana saygılı, girişimciyi teşvik eden bir koruma modeli bulmaya çalıştı.

Türkiye’nin dört köşesinden insanlar yaptığı işi takdir ettiler, gel bize de anlat dediler. Üşenmeyip gitti, Karaburun’da, Çanakkale’de, Bolu’da, Trabzon’da, Mardin’de, Antalya’da, Çeşme’de, Bursa’da, Kars’ta konferanslar verdi. İnsani boyutlu turizmi, toprağın sesine kulak vermeyi, geleneğe saygı göstermeyi, eski evlerin ruhunu, alçakgönüllülüğün erdemini, ölmekte olan köylerin nasıl canlandırılacağını, Türk kültüründe neden konukseverliğin profesyonellikten daha başarılı sonuç verdiğini anlattı. Bu yönde en ufak bir istidadı görülen insanları buldu, teşvik etti, fikir verdi, ayaküstü plan çizdi, malzeme önerdi, usta buldu, yöntem öğretti, tanıttı, reklamını yaptı.

Peki yüce Devletimiz ne yaptı buna karşı?

Size anlatayım. Sözde Kültür Bakanlığının kokuşmuş birtakım memurları linç kampanyası açtılar, “bu adam Şirince’de Ermeni köyü kuruyor, misyonerlik yapıyor, arkasında Amerika var” diye. Alçakça dedikodular yaydılar “rant peşindedir, köyü ele geçirecek” diye. Üç ayda 9 tane ceza davası açtılar. 1999-2002 arasında onardığı beş tane evin yıkım kararını aldılar. (Anlattığım eski hikâye, son dönemdekiler ayrı.)

Şu kadarını söyleyeyim yetsin. Bu köyde yıkım kararlarının İLK BEŞİ Sevan Nişanyan’ın evlerine aittir. “Çökertiriz Ermeniyi” diye hesap yaptılar. Hesap tutmadı. Ellerinde patladı. Şimdi köyün yarısını yıkmak zorundalar sırf Ermeniyi çökertmek için.

Bir de utanmadan taviz istiyorlar. Hadi birkaç şeyi yık da seni affedelim diyorlar.

Avuçlarını yalarlar.

Türkiye Cumhuriyeti Tarihi - I

Ankara'nın Doğusundaki Türkiye adlı gezi kitabım 2005'te çıkmıştı. Bu yazı oradan. İskenderun Soğukoluk maddesi altında:


Hotel Ayvazyan
1930'larda Fransız yönetimi zamanında Jozef Ayvazyan adlı vatandaş Soğukoluk'ta Ayvazyan Oteli yapmış. Suriye'nin ve Ortadoğu'nun en güzel otel ve restoranı olarak ün kazanmış.

1938'de Ermeniler Hatay’dan gittiğinde Ayvazyan – beş-on aile ile beraber – vatanında kalmayı tercih etmiş. Yıldırmak için ellerinden geleni yapmışlar. Savaş sırasında "Alman casusu" suçlamasıyla hapis yatmış. Bir süre Hatay iline girmesi yasaklanmış. Yılmamış. Yollar yaptırmış, ağaçlar dikmiş. Halep ve İskenderun'un seçkinlerini köye getirmiş. Sekiz dil bilirmiş. 1969'da vefat etmiş.

Arada Ayvazyan'a rakip 10-15 otel, "motel," vb. açılmış. 1960'larda Soğukoluk Ortadoğu'nun önde gelen fuhuş merkezi olarak üne kavuşmuş. 70'lerde işin içine kumar ve mafya girmiş; silahlar patlamış.

12 Eylül'den sonra Uğur Dündar'la Kenan Evren elele verip bu gidişe dur demeye karar vermişler. Tesislerin hepsi kapatılmış; fuhşun kökü kurutulmuş. Boşaltılan binalara filanca bakanlığın dinlenme tesisleri, falanca kurumun miskinler yurdu yerleşmiş. Bahçeleri ot, sokakları çöp bürümüş. Ayvazyan Otel birkaç kez el değiştirdikten sonra kapatılıp mühürlenmiş. Kapısı penceresi kırık, duruyor.

Köyün adını da değiştirip Güzelyayla etmişler. Şimdi kahvede pinekleyen yaşlılara sorunca, "Ayvazyan çok kıymetli adamdı, Soğukoluk'u Soğukoluk yapan odur" diye anlatıyorlar.

26 Şubat 2011 Cumartesi

BİR KIŞ VAKTİ BİZ MASAL ÜLKESİNDEYKEN I

Binlerce fotoğraf var idi kartlarda döndüğümüz vakit, videolar onların üstüne…
Bakıp elemek, eleyip yine elemek, son haliyle aktarıp işlemek, küçültmek, bloğa ekleyecek hale getirmek bir ayı buldu...
Doğumgünleri buluşmalar araya girince öncelik onların oldu, Masal ülkesinin gezisi her zaman olduğu gibi bu kez de gecikme üstüne gecikmeyle geldi bloğa…

Bir kış vakti biz masal ülkesinde çok güzel vakit geçirdik şükürle… 4. gidişti bu ailecek, daha ilk geziden itibaren Can bize eşlik ediyordu, minik hücrelerdi o vakit varlığından habersizdik. 2. gidişte o kadar anlamasa ve hatta araba gezilerinde çokça sıkılmış olsa da 3. ve 4. geziler onu çok mutlu eden, yine gidelim İsviçre’ye dedirten geziler oldu.

Bir kez daha açtı kollarını bize Masal ülkesi, bu kez baharlık giysileriyle karşılayıp şöyle birkaç gün sonrasında beyaz giysilerine bürünerek ağırladı, uğurladı…
Ama üzmedi hiç, güneşli yüzünü de gösterdi, lapa lapa yağan karı izlemenin mutluluğunu da yaşattı…
Tek şikayetimiz günlerin erken bitiyor, saat beş civarı akşamın tez elden iniyor oluşuydu ülkeye ama bunu da sabah erkenden kalkıp yollara düşerek hissetmemeye, günü olabildiğince değerlendirmeye çalışarak kapattık kendimizce…

Daha önceki gidişlerde yapamadığımız iyi ki de yapmayıp bu geziye bıraktığımız bir çikolata ve peynir fabrikası gezilerimiz oldu. Can’ın ve benim özellikle çok keyif aldığım iki gezi oldu bunlar. Pek yakında ayrı bir yazıda…

Eşimin en çok keyfi aldığı gezi ise Flims-Laax kayak mekanına yaptığımız 3 günlük gezi oldu. Biz Can ile kızak kaymanın tadına vardık, eşim snowboardun… Aynı mekanda yaptığımız orman yürüyüşü ise maaile keyfimiz oldu… Pek yakında ayrı bir yazıda…

Heidi’nin köyüne ve evine yaptığımız gezi ve yürüyüş güneşli bir güne denk geldi… Heidi’yi evinde bulamadık, Clara’nın yanına gitmiş Mart ayında dönecekmiş üzüldük buna kendi açımızdan tabi ama Clara açısından da sevindim. Biz gittik görevimizi yaptık. Pek yakında ayrı bir yazıda…

Dönüşümüzden bir gün evvel Ren Nehrinin doğduğu noktaya gidip buradaki tarihi şehri gezmek, kalesine çıkmak ise bir başka güzellikti... Buz gibi bir hava ancak pek de faydası olmayan güneş, yine de bu geziyi tamamlayabilmenin keyfi ayrı bir yazıda...

Bir başka ilk olarak 2. el eşya satan dükkana gidişimiz ise ayrı... Dükkan demek küçüksemek olur, büyük bir alana yayılmış, migrosvari bir havada, tek tek sınıflanmış gruplanmış eşyalar, antikalar ayrı bir yazıda.

Raclette partisi ise ayrı bir yazıda olacak. Halen fotoğraflarına pek bakmamaya çalışıyorum. Buralarda bulup da yemesi pek mümkün olmadığından :( Bir yolunu bulup yapmaya çalışmak lazım çakması da olsa… Pek yakında apayrı bir yazıda…

Manzaralar, ormanlar, dereler, çaylar boyunca gezilerimizden çıkan fotoğraflar ile bu yazıyı kapatıp hızlı bir başlangıç yapıp atlamak istiyorum bu denize, serinin ilk yazısı gelsin…
DSC04629
DSC04593
IMG_8311
IMG_7127
IMG_7497_resize
DSC04442IMG_7393_resizeIMG_7777_resize

IMG_7351_resizeIMG_7311_resizeIMG_7804_resizeIMG_7300_2_resize

IMG_7031_resizeIMG_7005_resizeIMG_7015_resizeIMG_7708_2_resize

IMG_7685

Geçtiğimiz yaz tekne ile bu gölde gezinti yapıp sonunda bir çılgınlık ile bu şelalenin altından geçmiştik, bunu düşünüp ürperdim fotoğrafı çekerken, hava 0 derece civarı...
IMG_7817_resizeIMG_7816_resize


Burada insanlar kendilerine bir şatoyu satınalıp ev diye oturabiliyorlar kapısına da Privat yazdırıp, ya da parayı da çok bulduğundan şato görünümlü bir ev yaptırabiliyor. Bu ev için hangisi geçerli acaba?
IMG_7801_resizeIMG_7797_resize
IMG_7664IMG_7820_2_resize
Çeşit çeşit evler, çoğu orjinal ilk hallerini halen koruyorlar. Masalsı havayı daha da pekiştirmek için...
IMG_7117

Bu gezide farkettiğimiz daha önceki gezilerde muhtemelen ağaçların yeşil oluşundan farketmediğimiz bu tarz ağaç dikimi. Evi sırtlamış sanki, atıp götürecek gibi hazırolda bekliyor ağaçlar...
IMG_7465_2
IMG_7297

Hava günlük güneşti ya ilk gidişimizde...
IMG_7460

Bu da 3-5 gün sonrasından kareler...
IMG_7829
IMG_7683
IMG_7668

Kar ne demek, kardan adam nedir en güzelinden yaşadı bildi yaptı gördü Can...

İşte bizim kardanadamımız:) Beremi ödünç verdim, üşümesin:) Gözleri ve düğmeleri Türkiye'den getirdiğimiz halis sele zeytinlerden:)
IMG_7876
IMG_7873
IMG_7845

Gezdiğimiz geçtiğimiz yerlerden manzaralara devam... Kar ve köy yaşamının izleri...
IMG_7750
IMG_7722
IMG_7721