27 Mart 2012 Salı

Bana Kemalistler cinayet işledi dedirtemezsin, Nalan


“Memleketteki her kötülüğün sebebi Kemalistler mi yani” diye itiraz ediyorlar bazen. Kötü arıyorsan daha faşistler var, dinciler var, Cemaat var, MİT var, CIA var, o var, bu var. “Bir bebekten katil yaratan karanlığı” sadece Kemalistlere yüklemek reva mı? Kaç senedir iktidarda bile değil garibanlar!

Bu arkadaşlar belli ki başka ülkede yaşıyorlar. Hayatlarında TC'nin bir devlet dairesine gitmemişler. Ortaokul müdürünün bayrak töreninde ağzından tükürük saça saça yaptığı konuşmayı dinlememişler. Herhangi bir valiliğin cehalet ve arsızlıkla dolup taşan web sitesinde gezinmemişler. Askerde “gece eğitimi” adı altında verilen alçaklık derslerine denk gelmemişler. Adli yıl açılış töreni görmemişler. Ondokuz Mayıslarda çocukların yaptığı Nazi özentisi figürleri spor zannetmişler. “Türkiye Türklerindir” gazetesinin başlığına dikkatle bakmamışlar. Ardahan’ın Kurtuluşu töreninde en önde taşıdıkları şeyi fark etmemişler. 12 Eylül anayasasını okumamışlar. Ogün Samast’ın o meşhur bayraklı pozunda, jandarma temsilcisinin kafasının arkasından sırıtan imzayı görmemişler. Geçen gün paylaştığım o Nevruz fotoğrafındaki zevatın – ve onların kardeşlerinin – yakasındaki rozet ilgilerini çekmemiş.

Yoksa memleketin ruhuna sinmiş olan karanlığı tanımamazlık etmezlerdi.

*  
Saydıklarımın hepsinde ortak bir unsur var, farkındasınız değil mi? Bir tür ikonadır, kutsal işarettir. Sergiledikleri ritüel vahşete, ritüel cehalete, ritüel yalancılığa kutsallık kazandıran simgedir. O ikonanın gölgesine sığındığın zaman hiç tanımadığın birtakım insanları vatan haini soysuz düşman diye damgalayabilirsin, “terk et benim ülkemi” diye babalanabilirsin. Oysa ikonanın huzurunda değilken muhtemelen mülayim bir adamsındır, bir yerde kürtle yahut ermeniyle yahut Cemaatçiyle tanışsan az buçuk utanarak arkadaş olmaya çalışırsın. İkonanın işaret ettiği yolda, tarihe ve dünyaya dair kör cehaletin bir gurur vesilesine dönüşür. Dünyaya bedel olan Türkler ve Horasandan gelme atalar hakkında atıp tutarsın, aksini söyleyeni kahretme gücünü kendinde görürsün. İkonanın mevzubahis olduğu yerde hakikat teferruattır, vicdan teferruattır, hakkaniyet ve dürüstlük teferruattır, espri yoktur, alçakgönüllülük yoktur, kuşku ve merak yoktur. İnsanlığını paranteze alırsın.

Şimdi elinizi kalbinize koyup beş dakika düşünün. Devlet dairesindeki Atatürk portresinin ANLAMI nedir? Sadist ortaokul müdürü sabah içtimasında neden Atatürk diye haykırır? Hürriyet gazetesinin başlığında neden Atatürk silueti vardır? Ardahan’da temsilî Ermenileri süngülerken neden Atatürk büstü taşırlar? Vatan sevgisi filan diye saçmalamayın allahaşkına. Sebebini gayet iyi biliyorsunuz. “Ben şimdi kötülük yapacağım, şimdi yalan konuşacağım, şimdi saçmalayacağım, ama arkamda YÜCE GÜÇ var” der o resim, “beni sakın ayıplamayın!” Aslında kalbinin yarısıyla kendi de bilir ahlaksızlığını, yalancılığını. Ama riya dünyasında yaşamaya alışmıştır. Kalbindeki yarayı Atatürkle örter.

Bu memlekette gerçekten alçakça olan, insanı burada yaşamaktan tiksindiren şeyleri listeleyin kafanızda. Milliyetçi isteri. Yalnız ve farklı olanı ezme hırsı. Hürriyet gazetesi. Yargıtay. 6-7 Eylül. Göt gibi konuşan genelkurmay başkanları. Bürokratik hayasızlık. Kürt düşmanlığı. Soykırım inkârcılığı. Ogün Samast. Devlet Bahçeli. Türk Tarih Kurumu. Uzat uzatabildiğin kadar. Hepsinin, ama HEPSİNİN referansı aynı kutsal figürdür. Cinayet ruhsatnamesi gibi bir şey mübarek.

Kutsal ikonanın boy göstermediği sahalara bakarsanız, halbuki, başka bir tablo görürsünüz. Evlere bak. Köylere, manava, meyhaneye, plaja, aerobik kulübüne, oto sanayi sitesine, modern sektörün büyük şirketlerine bak. Bir arada yaşamakla ciddi bir sorunu olmayan, biraz ürkek, biraz cahil, mütevazı, başka memleketlere kıyasla hayli terbiyeli, “ayıp” duygusu kuvvetli, Devlet söylemini kişisel yaşamına bulaştırmamaya çalışan 75 milyon normal insan!

* 
Cumhuriyetin kurucusu böyle bir kaderi hak etmiş midir, bakın o ayrı mevzu.  Karikatürleştirilmiş ikonasından çok farklı bir insandı şüphesiz; bu anlamda, başına gelen şey trajiktir. Ama bence gene de o sonucu hak etmiştir. Sebeplerini başka zaman konuşalım.

“Kemalizm” denilen şeyle alıp veremediğim işte budur. O ikona devrilmeden bu memlekete medeniyet gelmez derken kastettiğim de budur.

Yoksa Cumhuriyet Gazetesinde yazan üç beş bunağı yahut İzmir’in Gündoğdu meydanında dekolte göstermeye çıkan cici kızları memleketin en ciddi meselesi zannetmeyecek kadar aklım başımda çok şükür. 

26 Mart 2012 Pazartesi

Casette ve Civic duty

Her haftasonu olduğugibi caddedeki Casette mağazasına uğradım,hem Gözde ile hoşbeş edeyim, hem de yeni ayakkaplar gelmiş mi bakayım diye, aman yarabbim dükkana girince birde ne göreyim? Civic Duty, böyle dediğime bakmayın bildiğiniz kağıttan pabuç yapmışlar, belirli modellerindeki karın %100'ünü bu seneki proje olan New Orleans'taki şu projeye bağışlıyorlar, bu projeler her sene

25 Mart 2012 Pazar

Adaptasyon

Merhaba şekerler nasılsınız? Ben Moskova'ya adımımı attığımdan beri gamzeli prensimle aşk tazeliyip aradaki açığı kapatmaya çalıştım bu yüzden blogumda arada kaynayıverdi ehh bu kadarcık ihmalkarlığa göz yumabiliriz öyle di mi ;)
Geldiğim gün Moskova'da günlük güneşlik bir hava vardı ama ertesi gün manzara bu şekildeydi :P Siz bahara geçtiniz bile ama gördüğünüz gibi biz hala kıştan çıkamadık! Kışa kışttt demek istiyorum izninizle!
Buzda kayma tehlikesine karşı dışarı çıktığımda bebek adımları atarak yürüyorum... Yağan kara rağmen neyse ki hava sıcaklığı normal seyrediyor, buna da şükür diyorum tabii... 
Yoldan geçen pembe renkli hummer limuzinler, kaldırımda yürüyen birbirinden renkli yavruşkalar... 5 aylık arada bu renk cümbüşünü gerçekten özlediğimi farkettim ;)
Tabii özlediğim mekanlar, tatlar ve dostlar da vardı burada! Şimdi sırada onlar var ;)
İlk etapta Moskova'daki en sevdiğim mağazalardan biri olan Diva'ya adımımı attım... 
Bu şirin manikür setini sepete attım ;)
Nisan ayı çekilişi için de herkesin ilgisini çekecek cici bir ürün seçtim ama şimdilik sürpriz olarak kalsın ;)
Hafta sonu da bebişimiz için piyasa araştırması yapalım dedik ama kafamız epey karıştı doğrusu! Özellikle bebek arabaları konusunda kararsız kaldık...
Chicco, Maclaren ya da Peg-Perego? En kalitelisi hangisi?
3 tekerlekli bir bebek arabası mı? Yoksa klasik 4 tekerlek mi?
Moskova soğuğuna uygun kapalı bir puset mi?
Yoksa daha hafif ve kullanımı pratik olan baston tipi mi?
Bu konuda ciddi anlamda tavsiyelere ihtiyacım var :(
 
Hepinize şimdiden harika bir hafta, bizlere de azıcık güneş diliyorum!

Kapitalizm ne demek?


Sevgili Serdar Kaya Taraf'ta bugün düşündürücü bir yazı yazmış. Beğendim, ama bir noktada eksik buldum. "'Kapitalizm" diye bir şeyin varolduğuna inanıyor musun sen' diye mail attım. Sonra hızımı alamadım, şöyle devam ettim:

Bazı ülkelerde kişi hakları - kişi otonomisi - güçlü bir geleneğe sahiptir. Dolayısıyla devletin tecavüz alanı kısıtlıdır. Bu ülkelerde büyük üretim kombinalarının bir kısmını, bu yüzden, bireyler veya bağımsız (kamu müstahdemi olmayan) topluluklar oluşturmuştur. Bu ülkelere "kapitalist" denir.

Bazı ülkelerde kişi otonomisi geleneği güçsüzdür veya tarihi felaketler sonucu çökmüştür. Bu ülkelerde büyük üretim kombinalarını kurma gücü sadece devlete aittir. Bu ülkelere eskiden "Sosyalist" denirdi. Şimdi daha ziyade "Çapulcu Devletler" deniyor.

Bazı ülkelerde kişi otonomisi geleneği olmadığı gibi devlet de ciddi boyutlu işlere girişmekten acizdir. Bu ülkelerde büyük üretim kombinalarını yabancı devletler veya şirketler kurar. Bu ülkelere "Afrika" denir.

Dikkat edersen günümüz dünyasında büyük üretim kombinalarının yapısı, işleyiş biçimi, finansman yöntemleri, işçi istihdam biçimleri, çalışma koşulları, sosyal güvenlik politikaları vs. arasında ciddi bir fark yoktur. Sadece nihai mülkiyetin kompozisyonu farklıdır.

Yine dikkat edersen, küçük işletmelerin yapısı açısından da ülkeler arasında fark yoktur. Sovyetlerin çöküşünden beri bütün dünyada özel mülkiyete ve özel girişime dayalı aşağı yukarı aynı dükkân-atölye-çarşı-pazar modeli geçerlidir.

Dolayısıyla bugün dünya ülkeleri arasında "üretim biçimi" açısından farklar olduğunu iddia etmek abesle iştigaldir.

24 Mart 2012 Cumartesi

The Cemaat


Arasıra burada siyasi görüşler serdettikçe, körün fili tarifi gibi, çeşitli insanların kâh orama kâh burama kulp taktığını görüp üzülüyorum. Şöyle derli toplu bir şey yazayım, körlere ışık tutayım diye niyetlendim. Bu birincisi. Bugün yarın iki üç tane daha gelir inşallah. 

*
1. The Cemaat

Fethullah Gülen cemaatinin yaptığı işlerle ciddi anlamda ilk tanışmam 2008’de idi. Afrika’nın üç ayrı yerinde okul açan ve yöneten birkaç kişiyle Hartum havaalanında tesadüfen birkaç saat vakit geçirdim. Hayran oldum. Çarpıldım. Tek kelimeyle olağanüstü bir iş yaptıkları kanısına vardım. İdealizmlerine ve azimlerine şapka çıkardım.

Muhtemelen sokakta karşılaşsam burun kıvıracağım insanlardı. Mensup oldukları kültürün kısıtlayıcı çerçevesini aşmaktaki başarıları bana neredeyse mucizevi geldi. Sen kalk Denizli’den veya Yozgat’tan oralara git, yalnız başına Afrika’nın kör taşrasında bina yaptır, öğrenci topla, velileri ikna et, çapulcu bürokratlarla başa çık, usta bul, tamirci bul, öğretmen bul… Bunları yapan insan ermiştir. Başlangıçtaki ideolojik çerçevesi, önyargıları ne olursa olsun fark etmez. Kölelikle özgürlük arasındaki aşılmaz sınırı aşmıştır. Büyük işler yapabilecek biridir.

Cemaatin bizim ilçedeki sorumlusu olan bir genç adamla neredeyse on yıla dayanan bir arkadaşlığım vardır. Onbeş günde bir oturur çay içeriz, memleket meselelerini konuşuruz. Dini inançlarını paylaşmıyorum, hayır. Paylaşmamanın ötesinde, bunların zararlı inançlar olduğuna ve tarih boyunca insanlığa faydadan çok zarar getirdiklerine inanıyorum. Bu böyle. Ama bu genç adamın, Türkiye taşrasının boğucu ortamında kendine ve etrafındakilere bir nefes kapısı açma mücadelesini hayranlıkla – ve sevgiyle – izlediğimi söyleyebilirim.

Gülen hareketinin Hıristiyan dünyasında 1560’larda ortaya çıkan Cizvit (Jesuit) hareketiyle olağanüstü bir benzerliği olduğunu düşünüyorum. Bu görüşü 3-4 yıldan beri çeşitli ortamlarda savundum. Cizvitler de, inançların tehlikeye düştüğü bir dünyada dine yeni bir örgütsel yapı getirme amacıyla yola çıkmıştır. Geleneksel tarikatlerin kapalı dünyasına karşı gelmiştir. Dünyanın her yerinde okullar açıp büluğ çağındaki gençlerin eğitimiyle ilgilenmiştir. O yaştaki insanların psikolojisi üzerinde ihtisas yapmıştır. Çin’de, Hint’te, Güney Amerika’da açtıkları okullarda doğrudan din propagandasına girişmemiş, bir ahlaki ideali telkin etmeyi tercih etmişlerdir. İkiyüz sene boyunca Katolik devletler hem Cizvitlerin örgütsel gücünden yararlanmış hem onlardan paranoyaya varan bir korku duymuşlardır.

Bu memlekette insanlar biraz burunlarını güncel kavgaların bok çukurundan çıkarıp tarihe merak sarsa öğrenilecek, araştırılacak o kadar çok konu var ki!

Peki Cemaatçi miyim? Destekçisi veya şakşakçısı mıyım? Hayır değilim.

Bir, dindar değilim. Din denilen şeyin saçma sapan bir hurafeler yığını olduğu kanısındayım. Özellikle Müslümanlığın, tarih boyunca topluma faydadan çok zarar getiren bir inanç sistemi olduğunu düşünüyorum. Bireysel ahlak ve vicdanla dini inanç arasında herhangi bir mantıkî veya ampirik ilişki bulunduğuna inanmıyorum. Bu anlamda Ahmet Altan’ın vıcık vıcık riya kokan dindarlık sevgisinden çok daha radikal bir yerdeyim. Hayat boyu tanıdığım ateistlerin, ortalama dindardan kat be kat daha ahlaklı, daha vicdanlı, daha akıllı ve daha güzel insanlar olduklarını gözlemledim. (İstisnalar kendini bilir.)

İki, örgütsel yapısı şeffaf olmayan bir topluluğun aşırı güçlenmesinde tehlike görüyorum. Şefi ve yönetim kurulu belli olmayan, sözcüsü ve kurultayı bulunmayan, mali kaynakları bilinmeyen bir yapılanma, sivil toplum düzeyinde kaldığı sürece bence zararsızdır. Kamunun gidişini etkileyebilecek bir güce ulaştığında işler değişir. Örgütün kapsamı bulanıklaşır. Ne idüğü belirsiz insanlar “rical-i gaybin” gücünü referans göstererek olmadık işlere girişebilir.

Şu an Cemaatin gerçek gücünün ne olduğuna dair sağlıklı bir fikrim yok. “Cemaate” atfedilen eylem ve örgütlenmelerin ne kadarının gerçek, ne kadarının paranoya mahsulü olduğunu bilmiyorum. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Beni, Ahmet Altan’ı, Baskın Hocayı, onu, bunu “Cemaatçi” ilan eden gerizekâlıların kol gezdiği bir ülkede şu polis şefinin veya o savcının veya bu köşeyazarının “Cemaatçi” olduğuna dair her türlü rivayeti ihtiyatla karşılıyorum.

Özetle, Cemaatin örgütsel yapısını düzene koyması halinde, belki etkinliğinden bir miktar kaybedeceğine, ama toplumda daha olumlu bir rol oynayacağına inanıyorum.

“Cemaatçi” televizyonlara çıkma meselesine gelince, hiç şüpheniz olmasın, kim çağırırsa giderim. Hiç kimseyle örgütsel bağım yok. Korkacak bir şeyim de yok. PKK’nin gazetesine de defalarca demeç verdim. Fatih Altaylı’ya, Tuncay Özkan’a da çıktım. Solcusuyla da konuşurum, Atatürkçüsüyle de konuşurum. Taşnakçısıyla da konuşurum. Hürriyet hariç hangi basın ve yayın organı bana değer verip fikrimi sorsa elimden geldiğince dürüst olmaya çalışarak cevap veririm.

Özlem Albayrak söyleşisinde fazla mı taviz verdim? Tabii verdim. Adamların dükkânında misafirsin. Karşında çakal sürüsü yok, güleryüzle ve anlayışla sohbet eden sevimli bir insan var. Neden kavga edeyim? Neden ortak zemini bulmaya çalışmayayım?

23 Mart 2012 Cuma

Platon'un Devleti

Ders çalışıyorum, Platon'un Devlet'ini. Okurken bir bölüm ilgimi çekti, benzer yanlar var sanki dedim, paylaşayım istedim. Biraz uzun ama idare ediverin."Bir gemi düşünelim; bu geminin de hali vakti yerinde, ama gözleri görmeyen, kulakları işitmeyen ve üstelik gemicilikten de bihaber bir sahibi olsun. Sonra, bu geminin kaptanı olmaya çalışan bir dolu tayfa düşünelim. Kaptanlık sanatını bilmeyen

22 Mart 2012 Perşembe

Sapanca Gölü Kıyısında Bir Gün...


Bahar geldi…
Özlemişiz gökyüzünde parlayarak kendini gösteren güneşi, rüzgârsız durgun havayı…
Kızarmayı günün sonunda güneşin etkisiyle ve sıcağında birazcık da olsa terlemeyi belki de…

Bu Pazar böylesi günlerden biriydi…

DSC03144-1


Sapanca gölünün kenarında bizden tam puan alan bir mekan ve kahvaltı eşliğinde…

DSC03149-1


Esas güzellik mekan ve nefis kahvaltı değil de bu kahvaltıyı üniversite arkadaşlarımızla yapmış olmaktı belki de… Ya da çocuklarla göl kenarında açık havada vakit geçirmiş olmak, kahvaltı sonrası yürüyüş, salıncakta sallanmak, tahterevalliye binmek hep birlikte, bir tarafında baba-oğul, bir tarafında ana-kız…

IMG_2819-1IMG_2855-1


Ya da esas güzellik İstanbul’un dışına çıkmış olmaktı, gezmiş olmaktı kim bilir…

Hepsi birbirinden güzeldi ve hepsi aynı günün içindeydi...
Gün sonunda mükemmelliğin kıyısında bir gün geçirmenin verdiği mutluluk, dinginlik vardı…

IMG_2859-1


Ve güzel bir açılış yapmış olduğumuzu düşünmek…
Hani vardı ya şu yazıda…
Her hafta sonuna bir gezi bahar mevsimini bekleyen…

Sapanca göl kıyısı hiç hesapta olmayan bir geziydi ama ilk sırayı aldı…

Pek plan yapmamak gerekirmiş bazen ama plansız da olmuyor...

İstemekle başlıyor herşey, planlar bunun için var...

İstiyoruz çok hem de...

IMG_2789-1



Kumrular gibi.

Hof..uzun, karlı ve soğuk geçen bir kış mevsimi bitip bahar ufaktan bana göz kırparken bugün şu aşağıdaki ayakkapları ayağıma geçirmemle kendimi ofiste buldum. Aslolan çorapları atmaktır ey Tanya! İşte o zaman bahar gelmiş demektir.Ve bu postumu baharı bekleyen kumrulara ithaf ediyorum.

21 Mart 2012 Çarşamba

Deniz amı


Marianna Yerasimos, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Yemek Kültürü. Müthiş keyifli bir kitap. Çıkalı üç dört ay oldu, o zamandan beri döne döne okuyorum.

Dün gözüme çarpan bir detay. Çelebi galiba Giritlilerin yemek alışkanlıklarından söz ediyor, “Hatta denizde yüzer gezer deniz amını dahı yerler kim anda asla kandan bir katre eser yokdur.”

Deniz anasını kastettiği hemen hemen kesin. Yumuşak, kaygan, içbükey, daha ne olsun? Sonra düşünüyorsun: ‘deniz anası’ bunun kibarlaştırılmış biçimi olmalı, tabii ya! Çocukluğumdan beri aklıma takılan konudur, başka türlü açıklaması yok. Neyin anası? Kel alaka?

Hiçbir sözlükte geçmiyor, geçecek gibi de değil zaten. Ama ona bakarsan ‘deniz anası’ da 20. yüzyıldan önce kaydedilmemiş.

*
Yazıyı buraya koyduktan sonra Murat Gülsaçan arayıp ek malzeme bulmuş, ancak bu kadar cuk oturabilir. Venedik lehçesinde cón ("deniz anası") < Lat cunnus ("am"). Güney İtalyanın Kalabriya lehçesinde sticchi mari ("deniz amı = deniz anası").

19 Mart 2012 Pazartesi

Bodrum


Tatilkenti olan Bodrum’un adı Petrium’dan gelir, zira oradaki meşhur kale Aziz Petrus kalesidir diye ilk önce kim atmış ortaya bilmiyorum, George Bean olabilir mi? Kırk yıldır yazılan her kitap ve her broşürde bu bilgi kutsal mantra gibi tekrarlanmış; ben bile kanmışım, turistik mahiyetteki kitaplarımda aynen böyle aktarmışım.

Halbuki insan bir düşünür. O kalenin Aziz Petrus’a adandığına dair bir belge, bir yazıt var mı, yok. Kalelerin aziz kişilere adandığı görülmüş şey mi, pek değil. 15. yüzyılın çapulcu şövalyesi yahut oranın yerli halkı neden Latince isim kullansın, belli değil. Aziz adından neden +ium ekiyle bina adı inşa etsin, o da hiç belli değil. Sanpietro olur, Aypetro olur, ama Petrium olmaz.

Geçenlerde Evliya Çelebi’de başka bir şey ararken jeton düştü. Bizim Efes harabelerinin Çelebi zamanındaki adı neymiş? Bodrum! Bak bunu bilmiyordum. Peki başka nerede var Bodrum? Adana civarındaki Hierapolis Kastabala harabesinin yerli adı Bodrumkale’dir. Anamur’da varmış bir Bodrum, gene harabeli bir yer.

Yıllar önce Yunanistan’daki Delfi harabeleri hakkında bir şey yazarken ilgimi çekmişti, oradaki köyün halk arasındaki adı Marmárion, yani “mermerlik”; yahut Pétrion, yani “taşlık”. Mantık basit, vatandaş onca kesme taşı bir arada görünce “vay kültürüm geldi, müzeye haber vereyim, arkeolog abiler sebeplensin” diyecek hali yok elbet. Taş madeni mübarek diye düşünmesi daha akla yakın –  Allahın nimeti, sök sök kullan. Bodrum kalesi de öyle değil mi? Antik yapıları talan edip taşıyla dağ gibi kale yapmışlar.

Yunanca adın başındaki /p/ Türkçede hemen hemen istisnasız /b/ olur, mesela Pírgos > Burgaz, Muğla’daki Paleopólis > Bellibol, başbakanın köyü olan Potamiá > Bodomya, Giresun’da Pentehória > Bendehur, bir sürü yerde Paláti > Balat, Bursa’da Palatianós > Biladıyunus vesaire. B sesindeki dudak büzme hareketinin etkisiyle onu izleyen seslinin yuvarlanıp /o/ya dönmesi de doğal. Yani Rumun petrion’u Türkçede kolaylıklabodriyun olur. Ama sondaki /m/ nereden çıkmış bilemedim.

Evlerin altında olan bodrum da esasen “taşlık” demek, ne zannettiniz?

16 Mart 2012 Cuma

Paket Servisi

Oliver Wendell Holmes "Sevdiğimiz yer evimizdir, ayaklarımız uzaklaşsa da kalplerimiz asla." demiş... Benim de kalbim uzun süredir Moskova'daydı, çok şükür kalplerin buluşma anı geldi! Bana bir asır gibi gelen 2 aylık ayrılıktan sonra bugün prensime kavuşuyorum, içim içime sığmıyor doğrusu! İçime sığmayan tek şey prensime kavuşma mutluluğum değil tabii ;) Gün geçtikçe kendini daha çok belli eden kızımla kendimi bir güzel paketledim, teslimata hazırım şimdi ;)
Muhtemelen birkaç saat sonra böyle kırıtıyor olacağım ;)
Dasvidanyaaaa!

BAZEN

Bazen inanması güç oluyor…
Sabah yatağımda bir bebek ve bir çocuk görüyor gözlerim
Görüyor ama inanamıyorum bir süre…
İnanmaya başladıktan sonra yüzüme bir gülümseme konuyor…
Bebek çocuğun elindeki oyuncağa azimle uzanmaya çalışıyor. Çocuk, oyuncağından bebeği uzaklaştırmaya çalışıyor.
Bebek kıkırdıyor bu duruma, hoşuna gidiyor bu oyun belli…
Bense uzaktan seyrediyorum…
Bir manzarayı keyifle seyreder gibi…

Bu çocuklar benim mi? İki çocuk annesi miyim ben şimdi…
Daha dün gibi değil mi dershanede deneme sınavları, üniversiteye kayıt, hatta o gün yemekhanede yediğim menü bugün gibi aklımda…
Aynalı yemekhane ne de hoşuma gitmişti.
Yayla Çorbası, Tavuk Şnitzel, Peynirli Spagettive Kavun… Yediğim en lezzetli yemekti sanki…

Fakülteye giderken çıkılan Maçka yokuşu, Maslak kampüsünde her köşeden çıkıveren, yurdun önünde bekleyen köpeklerimiz…
Ödev proje koşturmacası, etüd salonunda sabahlamak, ya da sabah ezanla birlikte oda arkadaşlarımı uyandırmadan etüd salonuna doğru şıpıdık şıpıdık terliklerle yol almak
Gözlerimi dinlendirmek için Levent gökdelenlerini seyre dalmak… 



Staj sonrası iş telaşı… O kısma geçmek istemiyorum nedense, ömrümün kalanı da çalışan biri olarak geçeceğinden, ben o değerli 4 yıla odaklanmak istiyorum… Üniversite yıllarıma…
Özlemle anıyorum ne güzel, güzeldi, hatırlaması da yad etmesi de ayrı güzel…
Üniversiteme gidip içini şöyle bir arabayla dolaşıp çıkmak hoşuma gidiyor

Bazen durup düşünüyor, dalıyor insan...
Bir yumak haline dönüşüveriyor herşey
Hüzün, mutluluk, huzur, özlem...
Bir yumak oluveriyor...
Bazen...

15 Mart 2012 Perşembe

Baba oğul.

Onlar iki iyi arkadaş, iki iyi ahbap, ik iyi dost. Ve baba-oğul.Bizde gündüzleri oğlana baba bakıyor pek çok geleneksel aile tipinin karşıtı olarak. Tüm günlerini birlikte geçiriyorlar. Birlikte yemek yiyip okula gidiyorlar, birlikte oyun oynayıp birlikte müzik dinliyorlar. En önemlisi birlikte çok mutlular.Bizim bugün birbirimize evet dediğimiz gün. +1 ile mutluluğumuza mutluluk kattığımız gün.

Tek bir Evet!

Tam dört yıl önce bugün..Evet dedim ben..Aşık olduğum adama..Biricik oğlumun babasına...Sevgili Hocama..Yolumun ışığına..Hep sırtımda hissettiğim o elin sahibine..Şahane bir dosta..Hiç bitmeyen bir aşka..Hiç bitirilmeyen sevgililiğe..Her sabah hala bana notlar yazan o adama..Tek bir "EVET"..İyi ki de demişim..Seni çok seviyorum!Çok ve iyi ki!

14 Mart 2012 Çarşamba

Sedef Yılmabaşar'ın Kedili Sergisi





Blogumu gerçekten çok seviyorum çünkü burayı sadece kendi deneyim ve tavsiyelerimle değil sizlerden gelen öneriler doğrultusunda da renklendirebiliyorum. Geçen gün isimsiz bir takipçim Sedef Yılmabaşar'ın Artev Sanat Galerisi'nde sürmekte olan kedili sergisinden haberdar etti beni. Kedi olunca tabii akan sular duruyor benim için! Serginin Anadolu Yakası'nda olduğunu görünce bu fırsat kaçmaz dedim ve annemle birlikte sergiyi gezdim. Birbirinden güzel ve rengarenk kedili tablolara hayran kaldım. Ressam ve seramik sanatçısı, aynı zamanda ilk Türk kadın seramik profesörümüz Jale Yılmabaşar'ın kızı olan Sedef Yılmabaşar'ın sergisi 31 Mart'a kadar devam edecek. Bu arada Artev Sanat Galerisi'nde resim, suluboya ve akrilik atölyeleri ile fotoğraf seminerleri de düzenleniyormuş, ilgililere duyurulur ;)































































Artev Sanat Galerisi


Adres: Kumbaracılar Sok. Özlem Apt. No:17/2 Feneryolu, İstanbul


Telefon: +90 (216) 449 46 75


13 Mart 2012 Salı

Umut Dünyası

Atay Sözer

Zaman Aşımı

Atay Sözer
Sivas Madımak Oteli, kebapçı mı olsun müze mi olsun, derken sonunda olanlar oldu.
34 aydını yakanlar ellerini kollarını sallayarak dolaştıkları halde BULUNAMADI !...
Dava ZAMAN AŞIMIna uğradı ve dosya kapandı...Ancak tarihin dosyası hala açık...
Ve biliyoruz ki en doğru yargıç tarihtir... Tarihin yargısından kaçamazsınız beyler...

12 Mart 2012 Pazartesi

Kıvırcık Saçlılara Özel ;)

Benim gibi kıvırcık saçlı olan yavriler ne zamandır benden saçımla ilgili hangi ürünleri kullandığım, ne kadar sıklıkla taradığım, ne tip tokalar kullandığım gibi önerilerden oluşan bir post bekliyordu, bu isteğin balık hafızama kurban gitmemesi için hemen kolları sıvadım ve tüm kıvırlara yönelik bir post hazırladım ;)
Ahhh kıvırcık saçlı olmak ahhh! Bu konuda ben çok dertliyim, ilkokulda saçlarım yüzünden oğlanlar benimle hep kıvırcık salata ve merinos koyunu diye dalga geçtiler, genç kız oldum şekle sokmak için tüm harçlığımı jöle ve saç köpüklerine yatırdım, yıllar geçti ama saçlarım hep aynı zorlukta kaldı... Hımmm bir de ne kadar şekle sokmuş olursam olayım ertesi sabah yataktan bir Afrodit değil dişi Orçun olarak uyanmam var tabii :) Vallahi sabahları aynaya bakmaktan tırsıyorum korku filmi gibi! Bu gerçeği kabullenmek ne zor bilemezsiniz!
Bir dokun bin ah işit gibi oldu biraz, şimdi ağlanmayı bırakalım ve çözümlere bakalım... Benim saçlarım yıkanmadan şekle girebilen bir saç değil bu nedenle eğer o gün saçlarımı açacaksam mutlaka yıkamam veya en azından ıslatmam gerekiyor. Kıvırcık saçlara özel çok çeşitli şampuanlar kullandım ama saçıma en iyi geleni Amway'den almış olduğum Protique oldu... Fakat benim saçımın şöyle bir özelliği var, bir şampuan saçıma ne kadar iyi gelmiş olursa olsun uzun süre aynı ürünü kullanınca etkisini yitiriyor, bu nedenle arada farklı şampuanlar kullanıyorum... Şu sıralar kuaförümün önerdiği Kerastase'nin Oleo Curl şampuanını kullandım, fena değil ama saçta öyle harikalar yarattığı da yok doğrusu...
Fırçalara dokunmak yok cıssss!
Bana göre kıvırcık saçın altın kurallarından biri fırçadan uzak durulması... Ben saçlarıma asla fırça sürmüyorum. Sadece haftada 1 defa duş alırken seyrek dişli bir tarakla tarıyorum...
Duştan sonra saçımın çok fazla kurumasını beklemeden saç köpüklerime yöneliyorum. Amway'den almış olduğum Satinique saç köpüğünden gayet memnunum. Bir de geçenlerde Fruit Kicks'in kıvırcık saçlar için olan köpüğünden kullandım, ondan da memnun kaldım... Loreal, Taft, Nivea, Sebastian ve diğer markaları da denedim ama pek iyi sonuç alamadım. Kuaförüm saç köpüğü yerine wax kullanmamı önerdi ama wax'ın saçta yarattığı o yapış yapış durumu ben sevmediğim için tercih etmedim. Bir de o minnacık kutu benim bonus kafama ancak iki gün yetebilir, hiç hesaplı değil doğrusu hiççç :)
Bugünkü saç şekillendiricim olarak Fruit Kicks'in köpüğünü tercih ettim... Tabii üstte görmüş olduğunuz köpük saçımın sadece bir tutamına yetti, o yüzden bu köpük işlemini birkaç kez daha saçıma uyguladım...
Köpüğü saçlarımın tamamına uyguladıktan sonra bir Bond kızı edasıyla saçlarımı kurutma faslına geçtim... Kurutma makinesinin ucuna dalgalı saçlara yönelik olan taraklı difüzörü takıp saçlarımı kuruttum.
Bana göre işin en eğlenceli kısmı bu; acaba bugün hangi saç aksesuarımı kullansam? Çiçekli bir toka mı, sade bir taç mı, bant mı yoksa kıskaçlı bir toka mı?
İlk olarak açık saç ile başlayalım ;) Eğer o gün heyheyler üstümde değilse, buklelerimin gözüme girmesi beni rahatsız etmeyecek ise saçlarımı açıp bu şekilde öne alıyorum.  Ben buna Rihanna stili diyorum ;) Aslında bu model ne kadar kabarık olursa o kadar güzel duruyor ama hamileliğimden ötürü saçlarımı şekle sokmam biraz daha zor olduğu için ben ancak bu kadar kabartabildim...
Eğer o gün romantik bir havamda isem elimi mutlaka çiçekli tokalarıma atıyorum, çok seviyorum böyle büyük çiçekli tokaları...
1920'lerın ruhuyla güne merhaba demişsem saç bantlarımı takıyorum. Bu tip bantlar saçın hepsini geriye atıp da kullanılabilir ama o model bana pek gitmiyor...
Aloha :) Bazı günler de saçlarımı öne alıp tokalarımı böyle yana iliştiriyorum... 
Büyük çiçekler değil de daha küçük tokalara yöneleceksem kelebekli taraklarımı tercih ediyorum...
Eğer vaktim yoksa veya saçlarıma açık şekilde tahammül edemeyeceksem kıskaçlı bir toka ile çok sıkı olmayan bir topuz yapıyorum, çalışırken en çok tercih ettiğim model buydu...
Bu modeli aslında pek sevmem ama alternatif olması açısından böyle de topladım. Aşağıda toplanmış bir at kuyruğu benim kafa yapıma pek gitmeyen bir modeldir ama o gün şapka veya bere takacaksam saçlarımı bu şekilde toplarım...
Bu da mahcup kız modeli :) Saçlarım uzunken bu modeli çok sık tercih ediyordum, saç hem açık oluyor hem de devamlı öne düşüp rahatsızlık vermiyor...
Evet bu aralar en sık tercih ettiğim model de bu, saçlarım artık kısa olduğu için çok rahat at kuyruğu yapabiliyorum. Ama bu modelde kendime bir not düştüm asla ama asla kancalı lastik tokalardan kullanmıyorum, bir keresinde girdiğim mağazada dolaşırken kanca çat diye fırlayıp Bonus kafam ceööö diye ortaya çıkınca çalışanlar neye uğradığını şaşırmıştı hee hee :) Bu yüzden tercihim kopma riski olmayan havlu tokalardan yana ;)
Evet benim saçımla ilgili önerilerim ve kullandığım saç modelleri bu şekilde... Tabii kıvırcık saçlar da kendi içlerinde çok farklı yapıda olabiliyor... Buklelerinizin şekline, saçınızın cinsine göre bu modeller ve ürünler sizlerde farklılık gösterebilir. Tüm kıvırlar beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim :)