24 Mayıs 2014 Cumartesi

24 Mayıs 2014

İşte battaniyemin yerindeki görünüşü. Yetmiş iki tane motiften oluşuyor. Kenarları için biraz daha kalın farklı bir iş yapmayı düşünürken işin sonuna geldiğimde hayli yorgun ve bitkin düşüyor insan, elimde kalan ipini saklayıp ilerleyen bir vakitte kenarlarına rötuş yapmayı düşünüyorum.
Cuma akşam üzeri müthiş bir yağmur vardı Ankara'da. İzlemesi güzeldi, haftasonu aralıklı yağışlı ve kapalı görünüyor belki arada bir göz kırpıp kaçacak güneş o kadar.
Şemsiye gibi, küçük kırmızı dut ağaçlarını bilirsiniz belki. Çocukluğumda doyasıya yediğim, yüzüm ellerim kapkara boyanmış halde çıktığım en güzel evcilik oyun mekanımızdı kırmızı dut ağacımız. Çınar'ın da o ağaçtan boyalara bulanıp yemesini çok isterdim. Şu an kendi ağacımız durmasa da başka ağaçlara rastlıyoruz arasıra, geçmişten gelip de tadının bozulmadığı yediğimiz anda beni taa o günlere götüren değişmemiş tek şey oluşu mutlu edici.

23 Mayıs 2014 Cuma

The FT takes on Piketty

The Financial Times headline: Piketty findings undercut by errors.
Update: Piketty responds to the FT.

İlm-i Siyaset Sohbetleri - 3

Başkanlığın Faydaları

Geçen yazıda başkanlık sistemine dair iki teze değindik:

1. Yürütmenin başının özerkliği artar.

2.”Kutsal devlet”e karşı “milli irade” güçlenir. Bunlar ilk bakışta cazip tezlerdir. Doğruluk kırıntıları da taşıyabilirler. Ama yakından bakarsan fazla su tutmazlar.

Buna rağmen başkanlık sistemi iyidir diyeceğim. Üç sebeple.

1. Sistemin en belirleyici özelliği ne? Yürütmenin başı ile meclis parti grubu arasındaki bağı koparması. Başkan, meclis üyesi değildir, parti grubunun başı değildir, dolayısıyla kağıt üstünde parti lideri de olsa fiilen partiyi kontrol edemez. Çoğu örnekte, bakanlar meclis dışından seçilir. Böylece, parti grubu üzerindeki en önemli kontrol mekanizması Başkan’ın elinden alınmıştır.

Bunun birinci sonucu, yürütme ile yasamanın zıtlaşmasıdır. Tüm başkanlık rejimlerinde, Başkan ile meclis kavga eder. Ölçüsünde tutulabilirse, son derece etkili bir denetim mekanizmasıdır. ABD’de son devirde olduğu gibi ölçüsü kaçarsa, sistemi kilitleyebilir.

İkinci sonuç, Türk demokrasinin başının belası olan lider sultasının giderilmesidir. Başkan velev ki kendi sahasında padişahlığa bile soyunsa, parti grubunda kendini süreklileştiren türde bir hakimiyeti kolay kolay kuramaz. En kötü ihtimalle bir veya iki dönem borusunu öttürür, sonra emekli edilir. Kırk yıllık İnönü saltanatı, 36 yıllık Demirel saltanatı, yirmi küsur yıllık Bahçeli saltanatı gibi vakalara başkanlık rejimlerinde rastlanmaz. Bu saltanatların etrafında midye yığınları gibi biriken parti oligarşileri de nispeten daha mülayim şekil alır.

Ararsan istisnaları bulabilirsin şüphesiz. Ama temel dinamikte yanıldığımı sanmıyorum. Mekanizmanın ince ayarı elbette gerekecektir. Meclis grubunu gerçek anlamda özerkleştirmek için dar bölge seçim sistemi şartı mı, değil mi? Bakanlar meclisle bağını tamamen koparmalı mı? Başkanlık süresi 2x4 yıl mı, 1x7 yıl mı olmalı? Bütçe yetkisini Başkan’a kaptırmamak için hangi tedbirler alınmalı? Al sana tartışacak konu, bu yazının çerçevesini aşar.

2. Başkanlık sistemi (ve onun bence tamamlayıcısı olan dar bölge sistemi), kemikleşmiş parti oligarşileri dışındaki tiplerin kestirme yoldan yükselmesine fırsat tanır.

Parti oligarşilerinin serpilme sahası getto politikasıdır. Arkanı yüzde onluk, beşlik bir çıkar grubuna dayarsın, hayat boyu koltuk sahibi olursun. Oysa %50+1 almaya mecbur olduğun bir seçimde, bir şekilde herkese hitap etmek zorundasın. Parti örgütçüsü isen, çıkaracağın adayın yalnız kendi örgütüne değil, herkese cazip geldiğinden emin olmak zorundasın. Gece gündüz taze surat araman gerekir.

Brezilya’daki eski başkan Lula ile şimdiki başkan Dilma Rousseff’i biliyor musunuz? Ya da Uruguay’daki eski terörist, şimdi filozof olan Jose Mujica’yı? Şili’deki  Michelle Bachelet’yi? Dördü de profesyonel siyasetçi tipinin çok dışında, alabildiğine “insan” insanlar. Klasik parti hiyerarşileri içinden oraya gelmeleri düşünülmeyecek kişiler. Varlıkları, dünya için bir talihtir.

Türkiye’de şu kırk gün içinde ortaya atılan, az ya da çok ciddiyetle tartışılan isimlere bakın, Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan allah muhafaza, İlber Ortaylı’sına kadar. Başkanlık sisteminin iyi bir şey olduğuna yeterli delil değil mi?

3. Dönelim bu yazı dizisinin başlangıcındaki CHP meselesine. %50+1’i şart koşan, ikinciliği ödüllendirmeyen seçim sistemlerinde getto partileri yaşayamaz. (Pardon, yaşayabilir, ama kimsenin umrunda olmaz. ABD’de Sosyalist Parti de var.) Erzurum’da %1 alıp ayakta kalamazsın. Ya Erzurum’da daeli yüzü düzgün oy alacak adayları bulacaksın, ya da öyle adayları bulan paritye yanaşıp onun koltuğu altına gireceksin, ya da eriyeceksin. Başka çaren yok.

Dar bölge ile takviye edilmiş bir başkanlık sisteminde, bügünkü haliyle CHP’nin varlığını sürdürmesine imkan yoktur. Ya çoğunluğa hitap edebilecek şekilde kendini dönüştürecek, ya da çoğunluğa hitap edebilecek bir koalisyonun şemsiyesi altına girecek. Türk siyasetinde olup olabilecek en büyük reform buymuş gibi geliyor bana.

“Dar bölge olursa AKP milyon sandalye alır” diye hesap yapanları da gülümseyerek karşılamak lazım. AKP cin de karşısındakiler o kadar aptal mı? Gettonun konforlu rehavetine ayarlanmış alışkanlıklarını, zoru görünce üç günde değiştirmezler mi?

Her iki tarafın %45-55 parantezinde oynadığı iki kutuplu sistemde, her iki tarafın da tek seçeneği karşı bloktan oy koparmaktır. Her iki taraf, ortadaki kararsız seçmene oynamak zorundadır. Öyle olunca uçtaki radikalleri kim dinler? De ki memleketin Kaidecisi, Selefisi, taşra yobazı, din elden gidiyor’cusu husursuz oldu, kopup kendi partisini kurdu. Peki, dananın kuyruğunun koptuğu gün kime oy verecekler? Gidebilecekleri başka yer yoksa, bunlara sempatik görünmek için liderin bin türlü şaklabanlık yapmasına gerek var mı?

Bana sorarsanız ülkeyi on yıllardan beri zehirleyen siyasi söylemleri ıslah etmek için öyle devasa sosyolojik dönüşümlere, kültür devrimlerine filan gerek yok. Seçim ve yönetim sisteminde bir-iki ciddi düzeltmeyle epey yol almak mümkün.

İlm-i Siyaset Sohbetleri - 2

Başkanlık padişahlık mı?

Başkanlık sisteminin siyasi sonuçları üzerinde ciddi bir şekilde düşünmeye otuz küsur yıl önce, üniversitedeyken başladım. İstikrarsız rejimlerde siyasi parti davranışlarına ilişkin doktora tezimi yazarken, Güney Amerika’nın birkaç ülkesinde sistemin işleyişini epey yakından izleme şansı buldum. 1986’da askerdeyken Ali Nesin’le bu konuyu uzun uzun tartıştık. O zamandan beri, başkanlık sisteminin Türkiye için en hayırlı seçenek olduğu düşüncesinden çok uzaklaşmadım.

Tayyip Erdoğan adını o zamanlar duymamıştım. Turgut Özal’a da hiçbir zaman çok sempatim olmadı. Yani mesele kişiler değil. Erdoğan ya da Özal’ın padişahlığından ürküntü duyacak kadar aklım başımda çok şükür.

Rejim tercihi, memleketin geleceğini kuşaklar boyu etkileyecek bir tercihtir. Tayyip Erdoğan’ın 60 sene başta kalacağını sanmam. Hatta itiraf edeyim, isterseniz alay edin, bir kerecik bile başkanlığı tadacağına ihtimal vermiyorum. %50+1 gerektiren bir seçimde %43’le nasıl maç alınır, benim matematik bilgimi aşan bir mevzu.

Zayıf tezler
Başkanlık sistemini savunanlar genellikle sistemin iki niteliği üzerinde duruyorlar. İkisi de, lehte ve aleyhte, sonsuza dek tartışılabilecek şeylerdir. Eskiden önemserdim. Şimdi ikisi de bana pek belirleyici gelmiyor. Omuz silkmekten başka bir tepki veremiyorum.

1. Deniyor ki, parlamenter rejimin başbakanına oranla Başkan’ın eli daha rahattır, daha cesur kararlar alabilir, daha cüretkar projeleri hayata geçirebilir. Kimine göre iyi bir şeydir, reformlara kapı açar. Kimine göre kötüdür, Tek Adam’cılığa meyledebilir.

Heyhat, gerçek dünya ne böyle bir korkuyu, ne böyle bir umudu destekliyor. ABD Başkanı’nın yahut Fransa Cumhurbaşkanı’nın, mesela Almanya veya Britanya Başbakanı’ndan daha etkin veya daha cesur olduklarına dair bir belirti yok. Başkanlık sistemine sahip G.Korede başkanın, parlamenter oligarşinin şahı Japonya Başbakanı’ndan daha güçlü biri olduğu duyulmadı. Türkiye’de de meclis çoğunluğuna hükmeden başbakanların, ellerini korkak alıştırdığına tanık olmadık.

De Gaulle’ün “monarşik” Cumhurbaşlanlığı’nın ilk yılları belki karşı örnek olarak ileri sürülebilir. Ama öyle anlaşılıyor ki her sistem, kendi iç dengelerini kısa sürede kuruyor. Kimseye kolay kolay açık çek vermiyorlar. Garibim Pompidou, bir tane sanat merkezinden başka neye imza atabildi? Thatcher başbakandı, kimden korktu?

2. Devletin başının halk tarafından seçilip nihai egemenlik yetkileriyle donatılması daha demokratiktir diyenler var. Bizde kod adı “milli irade”dir. “Kutsal devlet” zırhına bürünen bürokratik egemenliğe karşı etkili bir çare olduğu ileri sürlür. Bilhassa bu ülkenin 60 küsur yıl boyunca başının belası olan asker sultasını gidermenin en kestirme yolunun bu olacağı savunulur. Savunulur-du. Biz de yıllarca bunu savunduk.

Ama, işte, öyle olmadı. Askeri vesayet parlamenter sistem dahilinde yenildi. Hem de fazla zorlanmadan yenildi. A.Necdet Sezer zamanında veto yiyen reformların hepsi iyi kötü yürürlüğe konabildi. Başkanlık tezinin dayanağı kalmadı.

Üstelik karşı tez, yabana atılamayacak bir ağırlık kazandı. Memleketin üstüne çökmüş bir gücü bertaraf etmek için bir karşı-güç odağının oluşturulması lazım. Peki. Ama o karşı-gücü kim dengeleyecek?

Memleketi yeniçeriden kurtardık diyelim. Kurtarıcıdan kim kurtaracak?

2010’dan beri ülke gündemine oturan bu sorulara kimsenin henüz tatmin edici bir cevap verebildiğini sanmıyorum.

İlm-i Siyaset Sohbetleri - 1

Derdimiz CHP

“Türkiye’nin en temel ve en acil siyasi problemi CHP’dir” derken, hayır, CHP’nin ideolojisini yahut duruşunu beğenmediğimden ya da beyaz Türklere gıcık kaptığımdan öyle demiyorum. Onlar da var gerçi, ama 32 senedir bu görüşte ısrar etmemin esas nedeni onlar değil, başka bir şey. CHP’nin getto partisi olması ve görünür gelecekte öyle kalacak olması.

Bu parti ve türevleri, (istisna olan 1977’yi ayrı tutarsan) 1960’tan beri %33 ile %21 arasında oynamış. 1983’ten bu yana uzun vadelieğilim düşüş yönünde. Eğilimin tersine döneceğine ilişkin bir belirti yok. On yıl önce de yoktu, yirmi yıl önce de yoktu. Bu ne demek?

1. Sağ hegemonyadan rahatsız olan seçmen, demokrasiden umudunu kesmek zorunda demek. “Devrimcilik”, askercilik, “Atam gelbizi kurtar”cılık, Gezi’cilik, Satayım memleketi, Kanada’ya göçeyim”cilik arasında yalpalamaları ondandır.

2. Ebedi iktidara mahkum olan sağın güç sarhoşluğuna düşmesi “rakibim yok istediğim gibi at koştururum” hezeyanına kapılması demek.

3. Üçüncüsü pek üzerinde durulmamış bir mevzu. Obezleşen sağın, radikal marj partileri üretmesi demek. Bkz:MNP-MSP, MHP, BBP, Saadet vs.

Sağ iktidar, soldan değil, kendi sağından sürekli tehdit hissederse ne olur? Basit, retoriğini sağa göre ayarlamaya mecbur olur. Ortadan ve soldan seçmen avlamak yerine kendi yumuşak karnını oluşturan aşırı sağ seçmene göre pozisyon almak zorunda kalır. Demirel’in de, Özal’ın da, Erdoğan’ın da trajedisi oradadır. Üçü de aslında pekala aklı başında, modern kafalı adamlar iken saçma sapan bir “vatan, millet, düşman, peygamber” edebiyatına meyletmelerinin sebebi budur. Memleketin ruhunu kurutan facialardandır.

Şok tedavisi

Aşağı yukarı 1982’den beri kafam bu konuda net. “Türk demokrasisi nasıl düze çıkar?” sorusunu, “CHP nasıl ıslah ve/veya tasfiye edilir?” sorusundan ayrı düşünemiyorum.

Efendim, parti rformu yapılsın, lider değişsin, anket yapılsın, yeni sol parti kurulsun, halka inilsin, başörtülülere kapı açılsın... bunları geçin bir kalem. Benim ilkokulda olduğum 1960’lardan beri bunlar tartışılır.  (Kasım Gülek vardı, hatırlar mısınız?) Bir şey çıkmaz. Elli küsur yılda tek ciddi çıkış denemesi Ecevit popülizmi idi, o da fiyaskoyla sonuçlandı.

Benim görebildiğim tek bir çözüm vardır. O da başkanlık sistemi ve bence onun mütemmim cüzü olan dar bölge sistemidir. İkisinin de özü, tüm siyasi aktörleri “%50+1 veya hiç” ikilemine mahkum etmeleridir. İkinciliğin ödülünü sıfırlamalarıdır. Şok tedavisidir. Gettolara sıkışmış partilerin yüreğine “ya seçim kazanırız ya ölürüz” ateşini düşürme yöntemidir. Ani etkidir.

CB seçiminin konuşulmaya başladığı şu kırk gün içinde CHP’nin geldiği yere bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. Doksan senelik parti, galiba tarihinde ilk kez ciddi ciddi seçim kazanmaya odaklanmış bulunuyor. Ve eski getto refleksleri nüksetmez de, Metin Feyzioğlu yahut Baykal veya hanım profesör gibi çıkmaz yollara çarpmazlarsa, bana sanki kazanma şansları hiç de zannedildiği veya zannettirildiği kadar zayıf değilmiş gibi geliyor.

David Autor on Inequality

From a recent interview of the MIT economist (discussing this article):
Q. You are focused on inequality among the so-called “99 percent,” not between the 1 percent and the 99 percent. Why?
A. There’s a real national debate about the significance and causes of inequality. This public debate is dominated by the discussion of the top 1 percent. And the top 1 percent is important, but focusing on the top 1 percent conveys the message that the game is all rigged, that if you’re not in the elite stratum, there’s nothing to shoot for. And that’s just not the case. The growth of skill differentials among the other 99 percent is arguably even more consequential than the rise of the 1 percent for the welfare of most citizens. 
Here’s a concrete way to see it: The earnings gap between the median college-educated two-income family and the median high school-educated two-income family rose by $28,000 between 1979 and 2012. This [shift] — which excludes the top 1 percent, since we’re focusing on medians — is four times as large as the redistribution that has taken place from the bottom 99 percent to the top 1 percent of households in the same period.

Improving Econ 101

Noah Smith says introductory economics needs to be more empirical. I understand his argument, and have some sympathy with it, but I wonder if the substantial change he seems to be proposing is practical.  Economists usually do empirical work with statistical tools that most college freshmen have not yet learned. 

We teachers of introductory economics can and should explain where and why economists disagree. That is part of helping students develop their critical thinking skills.  But I doubt students are in a position to try to evaluate the competing empirical work that shapes the differing views.

In the end, introductory economics is just that: an introduction to the economist's way of thinking.  That means giving students basic concepts--comparative advantage, supply and demand, market efficiency and market failure--that will make them more perceptive readers of the newspaper.

In Inequality Back to the 1920s Level?

Not really, says Gary Burtless, though some pundits would have you think otherwise.

22 Mayıs 2014 Perşembe

22 Mayıs 2014

Battaniye bitti sayılır son sırasını örüyorum, öyle yatak ebatında değil ama ona çok yakın oldu. Örgünün çok büyüğü hem yıkama hem kurutma hemde dolaba yerleştirmede sıkıntı olduğu için ideal boyutta yapmaya çalıştım. Bunalmışlık ve stres bazen elişine yüklenince bir nebze azalıyor sanki. Yüklendim bende örgüme.
Takip ettiğim bir bloğu okurken çok hoşuma gitti bu söz, alıntıdan alıntı oldu benimki;  "Ahbapça bir selam ve temiz bir gülüş... ve ben dünyanın en zengin adamıyım. " belki bende okumalıyım bu kitabı.
Haftasonu geldi çattı yine, okulların tatile girişine de geriye sayım başladı. Bekliyoruz özlemle..

A Defense of High Frequency Traders

By Cliff Asness et al.  Very cogent, in my view.  The bottom line:
In summary, we don't believe HFT profits are excessive or excessively consistent. We censure illegal front running as strongly as anyone, but it has near nothing to do with HFT per se. Canceling orders in the process of providing liquidity is key to any sort of market making, whether HFT or not. We support the right of HFTs, or anyone, to try to guess the direction of the market, using order flow or any other public information. We not only support the right, we celebrate the successful exercise of that right as it adds to public welfare by making markets more efficient and lowering the cost of investing. Lastly, we believe markets are "rigged" in favor of, not against, retail investors.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

YÜREĞİMİ BIRAKIPTA DÖNDÜM BEN... DİYARBAKIR

Üç gün neye yeter ki...
Nasıl kalmaz yüreğim oralarda...
Fotoğraflara bakınca sanki haftalarca gezmişiz gibi duruyor...
Oysa sadece üç gün, iki çocuk ile üstelik...
Ama yine de dolu dolu...
Başka diyarlar bambaşka bir soluk...
Anlatmam mümkün değil... İlla ki gitmeli görmeli solumalısınız oraların havasını...

Eşimin de benim de dimağımızda o kadar güzel kalmış ki bu gezimiz, her hatırlayıp da birbirimize söylediğimizde, aynı hislerde olduğumuzu fark edip mutlu oluyoruz... Üzerinden tam bir yıl geçmiş olsa da anlatmadan olmaz. 25 Mayıs 2013 ün gezisini senesine günler kala anlatmalıyım yazmalıyım mutlaka. Zaman, daha fazla anıyı notları alıp götürmeden zihnimden...

Diyarbakır a uçağımız gece yarısından sonra olunca akşam can aile dostlarımızla şahane bir şekilde geçirdik önce...
Hazırlanan sofranın güzelliği ile geziye nasıl da güzel başlamışız... Elleri dert görmesin canım arkadaşımın...
Harika bir balık sofrası ve ardından çok sevdiğim fırında helva...
1-IMG_2648 (2)1-IMG_2652 (2)

Artık gece yarısını geçince bize müsaade deyip yol aldık havalimanına... Güzel bir uçuştan sonra Diyarbakır Havalimanına vardık. Kiraladığımız arabayı teslim alıp başladık arabanın içinde uyumaya:) Çünkü daha sabaha 3-4 saat var. Bizden erken uyanan çocuklarla şehri dolaşalım dedik araba içinde ama etrafta kimsecikler yok gibi. Uzun bir süre erkek görüp bayan hiç görmedik etrafta. Biraz tedirgin hissettik bu kısımda kendimizi. 1-ARM_1997

Ama saat ilerledikçe etraftaki insan kalabalığı artınca tamam dedik artık gidip kendimize kahvaltı edecek bir yer bulalım. Burada bunun için en ideal yer Hasanpaşa Hanı içerisindeki kahvaltı mekanları... 1-DSC05439

Masayı yöresel kahvaltılık malzemelerle donatıyorlar ki bu da bizim istediğimiz şey... Hanın avlusuna bakan yerlerde boş masa bulamıyoruz. Meğer herkes gelmiş almış yerini, gençlik handa toplanmış. Biz de çocuklarla en rahat edeceğimiz içteki odalara geçip bekledik kahvaltının gelmesini önden gelen çaylarımızı içerken...
1-ARM_2024

Bu üç günlük gezi boyunca en unutamadığım beni duygulandıran unsurlardan biri dinlediğimiz müziklerdi. Her yerde çalan güzelim Türküler... Biz de arabada sürekli TRT Gap Radyo yu dinlemiştik diye hatırlıyorum. En sık çalan Türküler; Mardin Kapısı, Diyarbakır Güzel Bağlar... olunca gezimiz bir başka anlam bulmuştu sanki... Dilimde hep bu Türküler vardı zaten yolculuk boyu... Sonra aynısına radyoda da rast gelmek çok anlamlıydı, çok başkaydı tadı...
1-IMG_2677

Kahvaltı geldiğinde tanıdık lezzetlerin dışında farklı lezzetler de vardı... Un kavurması bunlardan biriydi...

1-ARM_2040

Artık Diyarbakır çarşısında gezme vaktiydi...

Yeni kahvaltı etmemize rağmen gözümüz yine hep farklı yiyeceklerdeydi...

Çocukluğumda yediğimizi hatırladığım taze nohut bunlardan biriydi...
1-IMG_2664 (2)

Eşimin ise alalım diye çok ısrar ettiği ama kova ebatlarının büyüklüğünden alamadığımız yoğurtlar... Keşke turistler için de ufak boylarda yapılabilse...
1-DSC05446

Diyarbakır deyince en çok aklıma gelen lezzetlerden biri Diyarbakır Burma Kadayıfı... Belki baklavadan dahi çok severim ben...
1-IMG_26791-IMG_2611

Fotoğraflarını çekeyim derken zılgıtı yediğim yoğurt satan teyzeler:)

1-ARM_2014

ve artık tarihi mekanlara yol alma zamanı, vakit çok yoktu ama biz bu mekanların hepsini de gezebildik Mardin Kapısı haricinde... 1-IMG_2666 (2)

Unutamayacağım bir kişi var benim Diyarbakır da... Mar Petyun Keldani Kilisesinde bekçilik yapan lacivert göz rengindeki yaşlı amca... Bizim çocuklara o gün ki kahvaltısı tek keteyi ikram edişini... Kilisenin yan bahçesinde yetiştirdiği sebzeliği... Bunun üzerine konuşmamızı... Onun o sakinliği, duruluğu... Kilisenin tarihçesini anlatışı, sorularımızı yanıtlayışı, diğer kiliseler hakkında bilgi verişi... Çok fazla konuşmanıza da gerek olmaz bazen birini anlamak için... Yazarken bile gözlerim doluyor nedense... Tam bu anda mesaj geldi instagramda ki Vildan Aktaş arkadaşımızdan nasıl garip oldu yüreğim hiç ortada bir resim yayın olmamasına rağmen nasıl da bir an'da buluşuverdik... Vildan arkadaşım şöyle yazmıştı... @pinarmy keldani kilisesinin sorumlusu o amca, ben 2 yildir Diyarbakır da yasiyorum, o kiliseye her gidişimde bende aynı sizin gibi hissediyorum. Nasil güzel bakan gözleri var...

Demek ki bir ben değilim bu hissi alan...

1-ARM_2001


Vaktimiz fazla olmadığından daha da fazla kalmak istediğim Diyarbakır da kalamadık maalesef, yolumuz Mardin'e idi... Ama çıkmadan da bir hana daha girelim dedik ve iyi ki öyle yapmışız. Yoksa ömrümüzde içtiğimiz en lezzetli unutulmayan o kahveyi içemeyecektik. Kahve taş fırında pişirilmiş, Mekan Sülüklü Han, hafızaya yazılsın... Adisyon fişi bile bölgenin filolojisine uygun hem Kürtçe hem Türkçe idi... Eşim ile bu taş fırını biz de yapamaz mıyız kendi evimizin bahçesine diye de konuşacak kadar beğenmiş idik kahveyi... Daha fazla ne diyeyim...


1-ARM_21181-ARM_2108

Diyarbakır ı ancak bu kadarıyla gezebildik ama gezemediğimiz bana göre de çok şey kaldı geriye. En başta çok ama çok sevdiğim, şiirlerini kendi sesinden bıkmadan usanmadan gün boyu dinlediğim şair Ahmed Arif in müzesini gezemedik. Sonradan öğrendiğim Cahit Sıtkı Tarancı ya ait de gezilecek bir mekan varmış ama olmadı bu sefer. Ve tabi ki Diyarbakır Kalesi... Diyarbakır surları...
Kısmet ömrümüzü tamamlamadan yeniden gitmeye görmeye olsun... O lacivert gözlü amcayı da yine görebilmek, o kahveyi aynı ağız tadıyla içebilmek ümidiyle...

21 Mayıs 2014

Günler geçiyor, elimizden gelmeyen herşey için sakin ve umutlu olmaya çalışmak zor gerçekten...

20 Mayıs 2014 Salı

Hediye: Nerolinn yüz bakım setini kim almış?

Sevgili blog takipçileri,
Nerolinn tarafından anneler gününe özel  anti-ageing yüz bakım seti hediyesi sahibini buluyor. Tekrarlanan yorumlar ve benim yorumlarım dışında kalan 28 yorum arasından hediyeyi alacak şanslı kişi aşağıda. İki tane de yedek var. Eğer 3 gün içinde hediyeyi alacak kişiye attığım maile geri dönüş alamazsam, hediye setini 1. yedek alacak.

Hediye alan kişi:
Merve Damla Akçara

1. yedek:
Müge Erkmen

2. yedek:
Tülin Akçin

Başka hediyeler için blogumu takip etmeye devam edin. Ana sayfada yukarıda Hediyeler sayfasında verilen tüm hediyeleri görebilirsiniz. Lütfen son yazılarım ve hediyelerden haberdar olmak için e-bültene kaydolun.

Doğal ve ekolojik yaşam ile kalın.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Toumani & Sidiki Diabaté - Toumani & Sidiki

Babadan oğula, genetik bir hüznün devamı... Koca bir ömrün Kora tellerinde yaşanması. Toumani Diabaté'yi en çokta "Ismael Drame" ile hatırlarız değil mi? Babasından aldığı görevi oğlu ile pekiştiren Toumani, 2014 çıkışlı Toumani & Sidiki albümü her zamanki gibi dinlediğimizde bizi başka diyarlara alıp götürüyor.

Enstrumanın kimyasından mıdır yoksa Diabetelerden mi emin değilim fakat mistik bir tınısı var, sadece gözlerinizi kapatıp kulak vermeniz yeterli dingin bir yolculuğun başlaması için.

Soma'nın acısıyla buruk bir bayram..


18 Mayıs 2014 Pazar

Buruk Anma...








Bu sene bahar çiçekler açarak gelmedi ne yazık ki... Hepimizin yüreğine kömür karası sindi... Soma'da hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, geride kalan sevdiklerine sabırlar diliyorum :( Hepimizin başı sağolsun...


(19 de Mayo) "HD" (ESPAÑOL LATINO) EP.#8
- Click en la imagen para ver o descargar el episodio -


Krktr


İçeriği belli. Yazıyorlar ama sadece yazıp çiziyorlar, hareket yok pek diye bir eleştiri. Çok anlamsız, hele Gezi örneği ortada dururken..

Öyle ilginç ki bizzat eleştirilen insanlar bu karikatürü paylaşıyor. Benim fikrim ise sosyal medya hareket ettirici olarak da görevini fazlasıyla iyi yapıyor.

Gezi'yi düşünelim.

80 ile yayılan eylemlerin çıkış kaynağı önce pc başında olup biteni anlatmakla ve anlamakla başlamadı mı?

Teknolojinin geldiği noktayı da dikkate alırsak eskiden olduğu gibi masa bilgisayarının başından yazmak zorunda değil kimse. Alanlardan pek çoğu hareket halinde iken "bir şeyler yapmalı" diye mesajını atıyor.

Bizim ülkemizde sosyal medyanın asli görevi her tarafı kuşatılmış olan basının yazmadıklarını, çizmediklerini yazıp çizerek halkı bilinçlendirmek.. Bu bilinçlendirme ve haber alma özgürlüğünü savunmasının sonrasında hareket kendiliğinden gelir.. Gezi'de de Soma'da da geldiği gibi...


15 Mayıs 2014 Perşembe

Milli İradeye Saygı








Fotoğraflar Welt gazetesinden alınmıştır.



Haşmet Abi'me..


Haşmet abi selam. 

Televizyona bakamıyorum. Bende laf aramızda bir hastalık var, ne zaman birisi bir şey anlatsa içeriğinden bağımsız kendimi anlatılan hikayenin içerisinde buluveriyorum. Son günlerde ölen insanların sayılarından ziyade ölüme doğru ne şekilde gittikleriyle meşgulüm. Bunu yapmak işkence ama gel gör ki kaçamıyorum. Biraz nefes almak için sana mektup yazmaya karar verdim. Son günlerde malum çok güzel şeyler yazıyorsun. Siyasen bir kesime bindirdikçe bindiriyor, giydirdikçe giydiriyorsun. Bugünkü yazında mesela abi muhalefette yer alan kesimin bir dönemin solcularına hayatı zindan eden kitle olduğunu belirtmişsin ya içimin yağları eridi. Çok doğru yere parmak bastın abi, kutluyorum ve alkışlıyorum seni..  Başka açıdan kutlayamadığım ayrıntılar da mevcut. Nihayetinde ben senin gibi her tarafı kuşatılmış, tek bir kesime yönelik çıkarımlar yapmak zorunda değilim. Bu tespitine katıldığım gibi sana yakıştıramadığım ayrıntıları da buraya yazmak istiyorum, izin verirsen.

Seni son günlerde okuduğumda hep bir şeyler eksikmiş gibi geliyor abi.  Bu basit yazıyı da bu yüzden yazıyorum. Yani sanki memleketin tamamının farkında olduğu gerçek yokmuşcasına kendinden bihaber yazı yazıyorsun. O kadar onurlu, şerefli, özgür ve mağrur.. değilsin abi.  Laf aramızda bunu herkes biliyor. Sen bugün yazdığın gazetede iktidara yönelik en ufak bir eleştiri yapma hakkına sahip değilsin. Abi benden duymuş olma da seni zincirlemişler. Üç beş kuruşa tek bir konuya hapsetmişler. Abi iktidarın dahi bu yaşanılan acıda özeleştiri yapma mecburiyetini hissettiği yerde  sen yalakalık yapmak zorundasın. 

Örnek vermek gerekirse siyasi tespitlerine kurban olduğum abim memleketin başbakanının danışmanı olsun koruması olsun bizzat hatta başbakan olsun acılı bir halkın doğal tepkisi karşısında yörenin insanlarına dayak atıyor, üstelik delikanlılıktan nasibini almamış bu korkaklar ordusu ikiye üçe bir girip halkın ağzını burnunu kırıyor. Sen ki bu hayatta kimsesiz bir kedinin derdini kendisine dert edinmiş, yağan yağmurun altında duygulanmaktan bitap düşmüş içli bir yazarsın, bu görüntüler karşısında sesinin çıkmaması mümkün mü abi? Bugün senin sesini kesmişler,hapsetmişler abi, gözünü seveyim sağa sola ayar vermeye kalkışmadan önce dön bak aynaya?  Bu konular üzerine sen tek bir satır yazamazsın abiciğim, farkında değil misin? ROK'tan hallice olan konumunla kime ne diyorsun sen allahaşkına sakalına kurban olduğum abicim.. üzülüyorum.


Bırak memleketi, okuduğum Alman gazetelerin manşetinden düşmeyen o acı olayda 300'e yakın insan ölmüş.. Gerçekte rakam 500'e yakın.  Birisi daha yeni evlenmiş abi, diğeri 19 yaşında.. Okulu için harçlık olsun diye madende işe girmiş. 19 yaşında neyin tecrübesi ile 4 km yerin dibine gitmesine izin veriyorlar?  İkizler var..  Çocukluğu da ölümü de beraber yaşamışlar. Hamileyim diye birisi ağlıyor, doğacak çocuk şimdiden yetim.. Yeni evlenmişin eşi doyamadım ben ona diyor. Düşün böyle 500 hikaye. Sen bunların hepsinden bir üzüntü çıkarır, üç yıl yazı yazardın, unuttun mu o günlerini ? Dünya çapında abi böylesine büyük ölümlü maden kazası en son 1975 de olmuş. 2014 tarihiyle ilk 10'a girdik ama diğer  9 büyük kazanın en yakın tarihlisi 1975..  Yine de seni tebrik ettim abi, yalandan üzülüyormuş gibi yapmadın, helal abime dedim, gerçekte üzülsek de üç gün sonra herkes işine gücüne gidecek, unutacaklar.. Sen belli ki gerçekten çok büyük üzüntü duyamadın ya da daha önemli mevzuları dert ettin kendine. Daha önemli konulara parmak basmak istedin.  Pek çok konu vardı üzerinde duracağın.. Misal gelecekte maden kazalarında dünya birinciliğinden biraz olsun aşağıya ya da en azından "açık ara " zirvede yer almamızın önüne geçecek şekilde kalemini oynatacak dedim.  Ne bileyim devletin ve özel sektörün işlettiği ocaklardaki ölüm oranlarını ortaya koyarsın ve iktidarı konumun gereği eleştiremeden abi gibi nasihat verircesine nelerin yapılması gerektiğini dillendirirdin.. Hatta abi iktidara yalakalık zorunluluğunu da 2004 sonrası ölümlerdeki en azından 2008'e kadar olan kısmındaki ciddi azalmayı öne çıkararak giderirdin, patronun da senin o çok önemli paranı kesmez, işinden de olmaz, arada yalakalığını da yapardın. Olmadı devletin denetiminde çıkarılan kömür ocaklarındaki ölümlerin azlığına, gizliden özelleştirmenin fazlasına çakardın? Yani abi laf yine bak ikimizin arasında, bunlar o esnada özelleştirmeyi eleştirdiğinin dahi farkında olmazlardı. 

 Peki sen ne yaptın abi? 

Yüzlerce canın gittiği bu elim kazada iktidarın alacağı olası darbeleri gögsünde yumuşatıp hafifletme derdine düştün. Bu olayın dışına çıkıp yaşanılan vehametin iktidarı sarsmak için kullanan insanlarla uğraşmak istedin. Canım abim samimiyetle söylüyorum,  seni o kadar sıkıştırıyorlar mı? Yani her yazında iktidara yaranma katsayına bakıp akşam tehditler mi alıyorsun? Öyleyse söyle, elimizden bir şey gelir belki. 

Belki abi hasta akraban vardır, hastane masraflarını karşılayamıyorsundur da mecbursundur oradan gelecek paraya.. Neden diye sormuyorum ama bu durumdan bihaber şeklinde yazı yazma kurban olduğum.. Bak ROK ve Engin Ardıç da benzer şekilde tetikçilik yapıyor ama seni onlarla bir tutmuyor, mutlaka maddi bir sorunu vardır da kalemini satmış, kalbinin bir tarafını susturmuş diye üzülüyorum. Geceleri uyuyamıyorum senin çektiğin acıları düşününce..  

Ama artık..

..muhalefetin içerisindeki o küçük azınlığa sahip kitleden birisini öne çıkarıp bütünü eleştirme kurnazlığına da girme abi. Yalakalık yapacaksan da adabınla yap.. Che ve Atatürk birleşmesine sahip cahil gençliğe değil muktedir olanın ezmişliğine, azarına, halka karşı kalkan uçan tekmesine, yumruğuna bak..

Canım abim, yine de biliyoruz ki ne iktidar ne de muhalefet her şekilde yüzde yüz doğru hareket eder. Bu yüzden zaman zaman yaptığın muhalefet eleştirilerine hayran kalıyorum. Gerçi sana hak vererek herhangi bir yere yüzde yüz bağımlı olmadığımı sana derinden hissettirip istediğimi yazma özgürlüğüne sahip olduğumu göstererek seni üzmek, ne halde olduğunu sana göstererek akşamları kendini içkiye vurmanı dertlenmeni istemem. (İçki olayı aramızda elbette) Mutlaka ki o paraya ihtiyacın var da bu satılmışlık hissi içerisinde yazılar yazmak zorunda kalıyorsun, ben seni bilmez miyim abiciğim.. ama gel gör ki tespitlerinin bazıları da muhteşem.. Aleviler konusunda devleti yarım yamalak da olsa uyarman güzeldi.  "öğreten değil öğrenen"  yaklaşımı harikaydı. Gel gör ki Haşmet abim alevileri diri diri otelde yakan insanların zaman aşımı sonrasında kurtulmasına "hayırlı olsun" diyen ve dahası Sivas katliamında insanları diri diri yakanların  avukatlığını yapanların hemen hepsi AKP'den milletvekili olduğu yerde bu çağrı çok sönük kalıyor.Biz abi senin de zaman zaman dile getirdiğin ekonomik masallarında gerçeklik payı olsa dahi kültürel açıdan her şekilde ezildiğimiz için isyankar bir ruha kavuşuyoruz. Gereksiz ama yine de "öğreten değil öğrenen" tanımlamasıyla da tebriği hak ettin. 

Yazılarında  katılmadığım bir başka  ayrıntı daha var abi. Yüzde 43'ün dışında kalan yüzde 57'yi bir bütün oluşturamadığı için suçlayıp "kaybetmiş" hissiyatı içerisinde  "haksız" kitle olarak yaftalaman.. Bu başarısızlık içerisinde tonla eleştiri.   Örnek veriyorum sevgili Kadir abinin oyları İstanbul'da bölünmüş olsa aynı oy oranına sahip Mustafa Sarıgül seçimi kazanmış da olabilirdi.  Haklı mı çıkarırdı bu oy oranı Sarıgül'ü? Yüzde 90'da alsa Mustafa Sarılgül abi o, ne haklılığı allasen.. Bu olmadığı için ne CHP ve temsil edilen görüş haksızdır ne de bu olduğu zaman Sarıgül'ün karşısında duran büyük bir kitle yanlış şeyler düşünüyor değildir. Hak hukuk ya da olması gereken abi alınan oylarla doğru orantıda olsaydı sen biliyorsun tarihteki katliamları gerçekleştirenlerin aldığı oy oranlarını.. Daha doğrusu önemli olan biraz da temsil edilen birbirlerine taban tabana zıt iki görüşün İstanbul'da varolmasıdır abi.. Başkentte kazananı yüzde birlik fark belirledi. İzmir'den bahsetmiyorum bile. Nihayetinde İzmir, kendi içerisinde bir bütün oluşturduğu ölçüde daha az dikkate alınmalı. Tehlike Ankara ve İstanbul'da. Senin gibi öngörülü ve içli bir yazar birbirlerine taban tabana zıt milyonların  birbirlerine her gün biraz daha bileylendiği bu ortamda yaşanılacak her olayda karşı karşıya gelerek sonu ölümlerle bitecek kavgalara tutuşma ihtimalini dile getiremez mi Ankara'nın yüzde biri başka bir partiye oy verdi diye yoktan saymak yerine?  İktidarı zafer sarhoşluğuna kapılmamasını ve günden güne tehlikeyi büyütecek adımlardan sakınmasını salık vermez mi onu daha da yüceltip bu halkın üzerine salmak yerine? Yakışıyor mu halkçı abime benim? Bu üç büyük şehirde var olan kitle neden kaybetmiş ya da kazanmış olsun? İstanbul'da abi Sarılgül denilen zat (Hiç sevmem kendisini) 8 milyonu temsil etme hakkına sahip olduysa bu az bir şey mi abi? Bırak abi allahaşkına bu yukarıdan bakıp ahkam keserek muktedirin oyununda soytarılık etmeyi? Her karşı duran orgeneralın kızı, bankacı müdürn oğlu değil, bundan da kurtul artık. 

Ekmeğini yedin laik elitistin de de suyunu çıkarma abi.. 

Hülasa canım abin, zor durumdasın. Belki en kötüsü de kabak gibi ortada duran zorunlu iktidar yalakalığını her sabah kalktığında görmezden gelip inkar etmen. Sanki sen gerçekten herhangi bir zaman diliminde başbakanın halkın arasındaki bir kıza yumruk attığında o başbakanı samimiyetle savunacağın  yalanına inanmak durumunda bırakılmış bir yalancısın. Her sabah kendine yalan söylemek zorundasın, başka türlü sen buna katlanamazdın, biliyorum ve üzülüyorum.. 

P.S: Gerçekte okusam da sevdiğim bir yazar hiçbir zaman olmadın.  Estetik duygusuna kapılıp yazdığın samimiyetsiz aşk yazılarının değeri neyse bugünkü siyasi yazılarının  içeriği de odur. Her şey kelimelerle oynandığında istediği yere çekilebilir gerçeği yaşamda inandığın muhtemelen tek gerçek.  Bütünden ayrı her parçaya aslını inkar edecek ölçüde şekil verilebilir, bunu öğrendiğin kötü olmuş.  Her gece seni farklı hatunla içki alemlerine götürecek samimiyetsiz yazılar  döndü dolaştı sana para getirecek siyasi yazılar oldu. Hiçbirisine inanmıyor, kelimelerle çizdiğin resmin çekici  ve etkileyici olduğunu düşünüyorsun.  Nihayetinde derdim şudur ki iktidarın gücü karşısında eğilmiş, bükülmüş ve tek yönlü yazılar yazarak özgür olmaktan çıkarı gereği vazgeçmiş bilinçli bir yazar-köle olarak  yandaşlıktan başka çaresi olmayan yazarın kendinden bihaber nutuk çekmesi midemi bulandırıyor. Futbol yorumlarını da sevmezdim ama saygım vardı kuşkusuz. Kültürel muhafazakarlık konusunda dahi seni samimi bulmadığımı belirtir, başbakanı yağlayıp yıkadığın her yazıda özüne dönmeden dolayı da bir gerçek daha kendisini buldu diye sevinirim. Ne üzülür ne de hüzünlenirim zira sen zaten abi hep buydun. 20liklere oynayıp ekmeğini yedin, içkini içtin ve şimdi de o günlerin dahi serseri ruhuna ihanet ederek büyük başlara oynayıp "ekmeğini" yine yiyorsun. Helal olsun demek düşer bize de ne olduğundan bihaber ayara kasma. Güldürüyorsun. 

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Summers on Piketty

One of the best reviews of the book I have seen.

Kömür karası değil yüzkarası

Canol Kocagöz
Canol Kocagöz
(Otobüs Oyunu çizimlerinden)
                            Değerli Dostlar

                           Bildiğiniz gibi İş kazaları ve iş cinayetlerinin en acısını son olarak
                           SOMA MADEN ocağında yaşadık.
                           İş  cinayetlerine dönen iş kazalarına karşı mücadele
                           bayrağını yükseltelim.
                         
                           Sendikalar başta olmak üzere Demokratik Kitle örgütleri,platform
                           ve siyasi partileri bu konuda göreve çağırıyoruz.
                         

                           HOMUR
                           Mizah ve Karikatür Grubu 
Canol Kocagöz




Coşkun Göle

Latuff

Latuff

Atilla Atala
Meliha Sözeri
Atay Sözer
(Otobüs Oyunu çizimlerinden)

Taner Özek

Atay Sözer

Coşkun Göle

Atay Sözer