Dün kısa bir şey paylaşmıştım. Bir sürü yorum gelince, bugün birkaç tane not ekledim.
*
Dünkü:
"Muhammed, her toplumda dönem dönem çıkanlar cinsinden bir dini liderdi (bkz. Martin Luther, Jean Calvin, Mormonluğun kurucusu Joseph Smith, Bahailiğin kurucusu Bahaullah, Sikh dininin kurucusu Guru Nanak, Koreli Reverend Moon, Yezidiliğin kurucusu Şeyh Adi b. Müsafir, Dürziliğin kurucusu Muhammed el-Derzi, Said Nursi, Fethullah Gülen, Adnan Oktar vb.). Ötekilerden daha ilginç ya da "hakiki" bir özelliğini göremiyorum.
Uluslararası konjonktürün uygun olması nedeniyle, takipçileri çok kısa zamanda muazzam bir askeri-ekonomik başarıya ulaştılar. Medeni dünyanın yarısını silah zoruyla zaptettiler. Muazzam bir nüfus üzerinde, haraç ve cizyeye dayalı bir sömürü düzeni kurdular.
Muhammed'in "din kurucusu" diye kutsanması bu olayın sebebi değil SONUCUDUR. Muhammed 7. yy'da yaşadı. Fetih hadisesi olmasa, Ortadoğulu onbinlerce dini reformcudan biri olarak kalır, unutulur giderdi. Fetihten yüz yıl sonra, 8. yy sonu ile 9. yy başında, resmi tarih yeniden yazıldı, Muhammed "son peygamber" ilan edildi.
Ne demek son peygamber? "Bundan sonra her isteyen dini önderliğe soyunamaz, bizden ruhsat alması lazım" demek. O kadar."
*
İlave notlar:
1) Dini liderler… On tane isim saymışım, kılçık olsun diye eklediğim Adnan Oktar’a takılmanın manası yok. İsterseniz emsalinden elli tane daha ekleyeyim, Aziz Francis, Jan Hus, Kardinal Newman, Jonathan Edwards, Hasan Sabbah, Haydar ve Cüneyd, Hacı Bektaş, Sabetay Zvi…. Entelektüel seviyelerinin ya da tarihi önemlerinin eşit olduğunu söyleyen yok. Ama dini-karizmatik lider tipinin gayet belirgin ortak noktaları olduğunu görmezlikten gelemezsin. [Mario Vargas Llosa, Dünyanın Son Ucundaki Savaş, bu konuda okuduğum en etkileyici kitaptı. Brezilya taşrasında 19 yy’da zuhur eden bir Mehdi’yi anlatır.]
“Oktar’la Muhammed’i aynı nefeste sayamazsın” diyenlere… Esas Luther’le Muhammed’i aynı nefeste sayamazsın. Luther derin bir kültürün ve muazzam bir tefekkürün temsilcisidir. Muhammed’de böyle bir derinliğin izlerini göremiyorum. Buna karşılık kişilik özellikleri ve yaşam tarzı bakımından, Oktar’ı andıran yönleri yok değil.
2) Uluslararası konjonktür… İslam’dan önceki yüz yılda medeni dünyanın ekonomik ve kültürel ağırlık merkezi Ortadoğu’ya kaydı. İki büyük imparatorluğa bölünmüş Süryani/Arami kültürünün biti kanlandı, yeni siyasi arayışlara girdiler. İki imparatorluğun marjında yaşayan Araplar güçlendi, etkinleşti. En önemlisi, 602-630 arası iki imparatorluk arasında müthiş travmatik bir “dünya savaşı” yaşandı. Ortadoğu’da egemen olan iki Hıristiyan mezhebinin (ve sanırım Yahudilerin) bu yüzden pusulası kaydı, yeni tekliflere açık hale geldiler.
3) Sömürü... Arap istilası tarihin en büyük soygun operasyonlarından biridir. Suriye çölündeki Emevi saraylarından bir ikisini görsen, servet aktarımının boyutu hakkında fikir edinirsin. Abbasi devleti kurulurken, Ortadoğu dünyanın en mamur, en medeni, en şehirleşmiş bölgesi idi. Nüfusun üçte ikisi, belki daha fazlası Hıristiyandı. Ödedikleri cizyenin miktarını hesapla, dudağın uçuklar. 9. yy’da Araplar o denli parlak bir kültürel yaşama kavuştularsa bedavadan mı oldu sanıyorsun?
4) Ama Batılılar…. Peki, diyelim ki son ikiyüz yılda Müslümanlar durmadan dayak yiyor, onlara da yazık, günah. Peki ama bunun 7. yahut 9. yüzyılda olanlarla ne ilgisi var? Bugün dayak yiyorlar diye, geçmişteki soygunu ve onun üzerine kurulmuş soygun ideolojisini yok mu sayacağız?
5) Hz. Muhammed’in öz hakiki İslamını Emevilerle Abbasiler bozdu… Hikâyedir. Kaç defa yazdım, anlattım. Gerek Kuran’ın nihai metni, gerekse onlarsız Kuran metninin hiçbir anlam ifade etmeyeceği biyografi ve hukuk çerçevesi, Emevi ve Abbasi devrinde şekillenmiştir. Muhammed’in mesajını, eğer gerçekten Muhammed’in ise, ancak Emevi ve Abbasi kaynaklarından öğrenebiliyoruz. Siyeri, hadisi, tabakatı ve fıkıh mezheplerini çıkar, geriye İslam kalmaz, hava kalır.
M 632-800 arasında gerçekleşen İslam fethi, tarihin en büyük siyasi devrimlerinden ve en müthiş iktidar kaymalarından biridir. Tastamam bu zaman aralığında şekillenen İslam dinini, bu muazzam siyasi-sosyal olaya bir ideolojik, ahlaki ve mitolojik kılıf uydurma hadisesi olarak oku. Bak nasıl aydınlanıyor her taraf.
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Temmuz 2013 Cuma
13 Mayıs 2013 Pazartesi
İslam tarihine giriş: Resmi Tarih öğretisi
Resmi Tarih oluşturma süreci her çağda ve her kültürde aşağı yukarı aynıdır.
Bir, sivilceler temizlenir. Kahramanımızın yenilgileri, yanlışları, ahlaken savunulması zor eylemleri unutulur. Mesela 1918 Suriye hezimeti hafızalardan silinir. Dersim katliamı küçük, belirsiz bir dipnota indirgenir. Troçki eski fotoğraflardan kaybolur.
İki, gri ile grinin savaşı siyah ve beyaza dönüştürülür. Gerçek hayatta yüzde yüz kötülük, yüzde yüz kahramanlık, yüzde yüz haklılık, yüzde yüz düşmanlık yoktur. Oysa Resmi Tarihte bir taraf daima hain, kalleş, korkak ve art niyetlidir; diğer taraf cömert ve cesurdur, uzun vadede daima doğru kararları verir. Tereddüt tarihten kovulur. Aklı başında bir sürü insan neden Amerikan mandasını savundu? Londra konferansında barış yapılsa daha mı iyiydi? İngilizlerin Malta sürgünü kararı hangi akla hizmet etti? İyi ile Kötü’nün kozmik savaşında bu tür kafa karıştırıcı detaylara yer yoktur.
Dolayısıyla, üç, mutlaka bir Kötü Vezir gerekir. Kahramanın yanlışları ve kararsızlıkları bununla açıklanır. Hazret mutlak iyiydi, haşa hatası yoktu, ama en yakınına kadar sızmış soysuzlar onu (kısa bir süre) yanılttılar. Gazi büyüktü, ama İnönü kötü. Fatih büyük adamdı ama Çandarlı hainlik yaptı. Muhammed temizdi ama ashab ve ahlaf onu anlamadılar.
Olmamış bir şeyi olmuş göstermek anlamında pozitif yalana Resmi Tarihte pek rastlamazsın. Yalan tarih icat etmek zordur. Olayları yaşamış olanlar veya onların çocukları ve öğrencileri, Resmi Tarihin üretildiği süreçte çoğu zaman hayattadır. Kutsal saydıkları – üstelik sayesinde itibar ve mevki sahibi oldukları – anılarına ihanet etmezler, ettirmezler.
Binde bir, belki “komünizm Türk milletinin düşmanıdır, her görüldüğü yerde başı ezilmelidir” gibisinden birkaç uydurma hadis çıkabilir.[1] Ama onların da akla mülayim olması, Hazret bilfiil söylemediyse bile söyleyebilirdi ve söylese iyi olurdu cinsinden şeyler olması gerekir. Yoksa Kutsal Anı Bekçileri öyle bir yaygara koparırlar ki, maazallah Hazret’in anısına hakaretten kellen gider.
*
İslamın kuruluş yıllarına ait bildiğimiz her şey, Hicretten 100 ila 200 yıl sonrasına ait Resmi Tarih mahsulüdür derken işte böyle bir süreci kastediyorum.
Yalan var mı? Zannetmem. Varsa bile tablonun bütününü kökten etkileyecek boyutta değildir. Kaldı ki İslam’ın resmi tarihinin oluşturulduğu devir, emsallerine oranla sofistike, eleştirel düşünceye açık, metin analizi tekniklerine vakıf bir çağdı. Elde sağlam delil olmadıkça bir şey aktarmış olmaları zor.
Peki doğru mu? Şimdi kafanızı karıştırmış gibi olmayayım ama, ona da hayır diyeceğim. Griyi siyah beyaza çevirince doğruyu söylemiş olmazsın. İnsani gerçekliği destani gerçekliğe çevirmiş olursun. Mitolojize etmiş olursun. Kuşkulardan, tesadüflerden, çelişkilerden, yalanlardan, kalleşliklerden, güzelliklerden, aptallıklardan örülmüş alelade bir insan hikâyesini kozmik bir drama dönüştürmüş olursun. Bunun neresi doğru?
*
Elimizdeki kaynaklar şöyle.
Bir, Kuran. Muhammed’in çeşitli tarihlerde telaffuz ettiği birtakım mantralar, ölümünden yirmi ila otuz yıl sonra sözlü hafızaya istinaden yazıya dökülmüş. Diyorlar. Amma, elimizdeki en eski yazılı metin parçaları bu tarihe değil, Muhammed’in ölümünden yaklaşık 90 yıl sonrasına ait. Metnin Osman zamanında şu veya bu yöntemle derlendiğine dair rivayetler ise ancak bir 90 yıl daha da sonra kaydedilmiş. Hem üstelik, tesadüfe bak, “elimizdeki Kuran aslı değil yanlış” diyen seslerin ayyuka çıktığı bir devirde kaydedilmiş, faydalı bir siyasi konjonktüre denk gelmiş.
Peki bu rivayetler yalan mı? Zannetmem, bakınız bu yazının başı. Ama süreçte hangi sivilceler temizlenmiş, hangi bulanıklıklar siyah beyaz edilmiş, hangi tuhaflıklar “Hazret olsa olsa şunu kastetmiştir” hesabıyla editlenmiş, incelemeye değer bir mevzumuş gibi geliyor bana.
M 629 yılına ait bir Rum propaganda risalesinin tartışmasını “vahiy” diye kabul eden bir derlemenin[2] saf ve bakir bir aktarım metni olduğuna kimse inandıramaz beni.
*
İki, hadis. Peygambere atfedilen sözler derlemesi, hepsi 30 bin tane kadar. Hicretin 150 küsuruncu yılında derlenmeye başlamış, ama elimizdeki büyük koleksiyonlar Hicri 220 ila 250 yıllarına ait.
Yalanı var mı? Vardır belki, bazı hadisler 3. yüzyılın siyasi ve hukuki tartışmalarına kuşku uyandıracak ölçüde “cuk oturuyor”. Nitekim kendi çağında da her birinin otantikliği sorgulanmış. Kuşkuları gidermek için hayret edilecek ölçüde – hatta bugünün Türkiye’sinin entelektüel seviyesini birkaç gömlek aşan bir ölçüde – sofistike bir analiz ve eleştiri mekanizması kurulmuş. Bu mekanizmanın sistemli bir bias, bir tür ışık kırılması doğurmuş olması mümkün, hatta muhtemel. Ama saf palavraya çok geçit vermiş olabileceğini sanmam.
Üç, siyer. Peygamberin biyografisine dair bildiğimiz hemen her şey Taberi’nin Tarih’inden[3] geliyor, Hicri 270 küsur yılında yazılmış. Taberi anlatısının esas kaynağı İbn İshak, H 150 civarında ölmüş, yıllarca Medine’de kalıp peygambere dair anekdotlar toplamış, çoğunu bu işin piri sayılan İbn Şihab’dan (ö. H 120) aktarmış, o zat-ı muhterem de Peygamberi tanıyanların rahlesinde ders gören Urve b. Züheyr’den (ö. H 90) feyiz almış. Ama bunların hiç birinin orijinali elimizde yok. Taberi var.
Taberi ciddi ve titiz bir tarihçidir. Herhangi çağ ve medeniyette yaşasa “büyük tarihçi” unvanını hakedecek biridir. Delilsiz konuşmaz; yargı ile önyargının farkını bilir; muazzam bir analitik zekâsı vardır. Yani yalan haber aktarmış olması zor. Ama şu da basit bir gerçek ki, Muhammed hakkında bugün ne biliyorsan Taberi aktardığı için biliyorsun. Aktarmadığı eğer varsa, onları bilmiyorsun.
Troçki eğer fotoğraftan silindiyse Troçki’yi unut, geri getirmene imkân yok.
Dört, hukuk. Ebu Hanife Hicri 150’de, Melik b. Enes 180’de vefat etmiş. Ama bugün bildiğimiz anlamda dört Sünni mezhebinin şekillenmesi H 200 ila 250 döneminin eseri. Hukuk muhafazakâr bir disiplindir; hangi hukukçuya sorsan yeni icat çıkardığını kabul etmez, varolan içtihatlardan akıl yürüttüğünü söyler. Nitekim dört mezhebin dördü de öyle yapmış. Müthiş bir kararlılıkla, Kuran’dan, hadisten ve peygamberi tanımış olanların geleneğinden bir hukuk içtihatları sistemi türetmişler.
“Kafadan atmışlar” demek densizlik olur. Ayrıca, diyen kişinin dönemin tartışmalarının kalitesinden habersiz olduğunu gösterir. Ancak, dünyanın en eski medeniyet merkezlerine hâkim bir dünya imparatorluğunun hukuk sistemini Arabistan’daki bir çöl reisinin ad hoc[4] uygulamalarından türetebileceğini düşünmek de, sanırım inandırıcılık sınırlarını zorlar.
*
Özetle diyorum ki, İslam dini dediğin şey Hicreti izleyen 200 küsur yılda şekillenmiş, Abbasi devletinde billurlaşmış bir Resmi Tarih öğretisidir. Hicri 0 yılı hakkında, Bağdat’ın prizmasından geçmemiş olan hiçbir şey bilmiyorsun. Bilmene de imkân yok.
“Nemo propheta in patria”, eski Plinius’un meşhur sözüdür: kimse kendi vatanında peygamber olamaz. Çünkü yemezler. Bugün biri peygamberim diye çıksa kim ne tepki verirse o tepkiyi verirler. Misal: Cumhuriyetin kurucusu da, kendi çağdaşları için, kısa boylu, tiz sesli bir politikacıydı. Hayat boyu “Hazretin yarın ayağı kaysa ne olur ve bizim başımıza ne gelir” hesabıyla yaşadılar. Peygamberlik mertebesine ulaşması Resmi Tarih’in başarısıdır. Öbürü de o hesap.
*
O halde sorulacak olan esas ilginç soru şudur. Hicreti izleyen 200 yılda bir Menkıbe, bir Kahraman, bir Kitap ve bir Din üretirken esas dertleri neydi? Hangi kaygılarla hareket ettiler? Hangi – siyasi, sosyal, ideolojik, felsefi – problemi çözmeye çalıştılar? Neden böyle bir anlatıya gerek duydular?
Daha net soralım. Babil’in, İran’ın, Mısır’ın, Şam’ın binlerce yıllık medeniyetinin varisi olan koca koca adamlar, neden Arabistan çölündeki birtakım çete savaşlarının hikâyesini tarihin merkezine oturtan bir anlatıyı kurguladılar?
Bak soruyu böyle sorunca ne kadar ilginçleşiyor konu.
![]() |
| Hz. Lenin, aşağıda sağda ashabdan Troçki ve Kamenev, 1920 |
![]() |
| Aynı resim, Resmi Tarih versiyonu |
[1] Atatürk’e atfedilen bu sözün yalan olduğunu ve galiba 1960’larda uydurulduğunu Mete Tunçay bir makalesinde anlatmıştı. Şimdi bulamadım.
[2] Bkz. Zülkarneyn hakkındaki yazım, http://nisanyan1.blogspot.com/2013/01/bari-dipnot-ver-birader.html
[3] Tarih el-Rüsûl vel-Mülûk, İngilizce çevirisi 40 cilt, 9000 sayfa. Muhammed’e dair 6-7-8 ile Bağdat’ın ilk dönemine dair 28 ve 29’u okudum. Tarih sevenler için nefis bir eser.
[4] “Zemine ve zamana göre anlık kararla oluşmuş, doğaçlama” demek. Vallahi tatmin edici bir Türkçe karşılığını bulamadım.
5 Mayıs 2013 Pazar
Ebussuud Efendi Fetvaları: Hangi kilise yıkılmalı?
İslam hukukunun birincil kaynaklarına dair Batı dillerinde olsun, Türkçede olsun dişe gelir malzeme bulmak imkânsız gibi. Yüzyıllarca Hanefi hukukuna göre yönetilmiş bir ülkede, Hanefi mezhebinin temel eserlerinden hiç birinin çevirisi yok. Ne Ebu Yusuf, Kitabül Harac, ne Şeybanî, Kitabül Asl veya Camiül Kebir veya Camiül Sağir. Türkçesinin olmaması hadi doğal diyelim, buralarda cehalet imanın birinci şartı sayılır. İşin tuhafı Almancası yahut İngilizcesi de yok. Berlin Kütüphanesinde, hayrettir, Arapçaları bile yok. Şafii hukuku keza. İmam Şafii’nin Risale’sinin Lowry çevirisi mevcut, ama Kitabül Ümm’ün aslını veya çevirisini ara ki bulasın.
Dolayısıyla ikincil kaynaklarla, ansiklopedi maddeleriyle falanla yetinmek zorundayız. Bunların ne kadar güvenilmez şeyler olduklarını insan zamanla öğreniyor, hayret ediyor. Bir kere yerliler baştan aşağı tevil ve riya, hakikati bulmak diye bir kaygı bunların semtine uğramamış, tek bildikleri şey kasaba tüccarı mantığıyla İslam pazarlamak. Yabancılar biraz daha düzgün, ama onlarda da kulaktan dolma, sorgulanmadan aktarılmış basmakalıp yargılar çok.
[Tuhaftır, İslam ülkelerinde gayrimüslimlerin statüsüne dair en çok ve en ciddi yayın 20. yüzyılın ilk yarısında Hindistan’da çıkmış. Anlaşılan yeni Hindistan hukukunu oluşturma çalışmalarının bir parçasıymış. Ama orada da maksat dinlerarası barış dostluk ve kardeşliği tesis etmek olduğundan, kimse netameli konulara fazla girmek istememiş.]
*
Geçen gün aktardığım Ömer Ahitnamesini, Batılı kaynakların bazıları, ihtiyat kaydıyla, Ömer bin Hattap’a değil ama Halife II. Ömer’e (ö. M 720) atfediyorlar. Zimmilerin devlet hizmetinden topyekûn kovulmaları ve kıyafet kısıtlamaları ilk bu halife döneminde kaydedilmiş. Elimizdeki metin büyük olasılıkla bu dönemde yapılmış bir veya birkaç sözleşme üzerinden, yüz yıl kadar sonra derlenmiş bir belge. [Metnin çeşitli yazma versiyonları arasında da farklar var. Mesela bazılarında “zimmiler köle ve cariye edinemez” derken, bazılarında “Müslüman köle ve cariye edinemez” diyor.]
8. yy sonlarına dek oldukça esnek ve birbiriyle çelişen uygulamalar var. Belki bu yüzden, Ebu Hanife’nin (ö. 767) konuya dair yargıları nispeten daha yumuşak iken, sonraki iki kuşakta, Maliki mezhebinin kurucusu olan Malik b. Enes (ö. 795) ve Şafii mezhebinin kurucusu İmam Şafii (ö. 820) çok daha katı kurallar getirmişler. İslam ülkesinde yeni kilise inşa etme yasağı en geç Harunürreşid (786-809) devrinde norm haline gelmiş görünüyor. Daha önce bu kural vardı da eksik mi uygulanıyordu, yoksa sonradan mı oluşturuldu? O devir hukukçularının bile diyalektik becerisini zorlayan böyle bir konuyu bugün çözmek mümkün değil sanırım.
Her halükârda Mütevekkil zamanında (847-861) çıkarılan bir kararnameyle İslam fethinden sonra yapılmış olan bütün kiliselerin yıkılması emredilmiş. Zimmilerin ata binmemesine, kılıç taşıyamamasına ve sarı cübbe ve zünnar giymesine ilişkin kurallar da ilk bu tarihte net olarak kayıtlara geçmiş.
*
Dört mezhebin ortak içtihadına göre İslam ülkesinde yeni kilise kurmak (ihdas etmek) kesinlikle yasak görünüyor. Ancak uygulamada bu genel ilkenin ince nüansları var. İslam ülkesi ne demek? Yeni ne demek? Kilise ne demek? Kurmak ne demek?
Bakalım Ebussuud Efendi hangi sorularla cedelleşmiş?
Mes’ele: Bir kilise hîn-i fetihte müslümanlar malik olduktan sonra, nasara iştirâ edip geri kilise eylemeye kadir olurlar mı?
Elcevap: Olmazlar, mümkin değildir.(sf. 128)
Bir kilise fetihten sonra Müslümanların mülkü olmuşsa, Hıristiyanlar parasıyla satın alıp yeniden kilise edebilirler mi? Edemezler, ihdas sayılır.
Mes’ele: Hind-i zimmiye mahrûsa-i Konstantiniyye’de Amr-i Müslimden iştirâ eylediği kilise-i mu’attalasını kilise ittihaz edip, vakfiye yazdırıp, kilise-i merkumu ibadet-i nasara üzere vakf eyleyip, teslim ilel-mütevelli edip, lüzumuna hükm olunup, hükkâm-ı ehl-i islamdan bazıları imza eyleseler, zikr olunan vakıfname ma’mulün bihâ olur mu?
Elcevap: Vakıfname bâtıl-ı mahzdır. Emsâr-ı müslimînde kilise bina etmek nice nameşru ise, memluke olan kilise-i muattalayı kilise ittihaz etmek nameşru idüğü kütüb-i fetâvâda mestûr iken, anı bilmemeğe binaen yazılmışdır ve imza olunmuşdur.
Hıristiyan kadın İstanbul’da Müslüman kimseden satın aldığı terkedilmiş kiliseyi yeniden kilise etse, islam hukukuna uygun olarak Hıristiyan ibadetine vakfetse, mütevelliye teslim etse, islam mahkemesinden bunun geçerli olduğuna dair imzalı mühürlü hüküm alsa o vakıfnameye göre iş görülür mü? Vakıfname geçersizdir, çünkü İslam ülkelerinde? kentlerinde? (emsâr-ı müslimînde)kilise inşa etmek nameşru olduğu gibi, mülk haline gelmiş başıboş kiliseyi kilise edinmek de nameşrudur. Fetva kitapları böyle yazar. Hakim bunu bilmediğinden imzalamıştır.
Cevapta gizli hinlik emsâr sözcüğündedir. Misr, çoğulu emsâr أمصار, Arapçada hem ülke hem kent anlamına gelir. Halbuki gerek Hanefi doktrininde, gerek Osmanlı uygulamasında temel uyuşmazlık noktalarından biri tam da buradadır. İslam ülkesinde kilise yapımı topyekûn yasak mıdır? Yoksa Hıristiyan köylerinde yeni kilise yapılabilir mi?
Mes’ele: Padişah-ı islam fethettiği kalenin varoşunda kilise olmayıp, badehu kefere gelip mütemekkin olup “evvelden bizim bunda kilisemiz var idi” deyu kiliseler ihdas etseler, müslümanlar kal’ ettirmeğe şer’an kadir olurlar mı?
Elcevap: Olurlar, kalede Cum’a kılınırsa.(sf. 129)
Burada varsayılan genel ilke, İslam KENTİNDE yeni kilise yapılamayacağıdır. İslam kenti demek, cuma camii olan yerleşim demektir. Peki, Rumeli vilayetlerinin genel usulü gereği, kale fethedilip müslümanlarca iskân edildikten sonra, hıristiyanlar kale dışına (varoşa) yerleşip orada yeni kilise yaparlarsa müslümanlar bunları yıktırabilir mi? Cevap: Yıktırabilir. Gizli varsayım: çünkü varoş ayrı kent sayılmaz, müslüman kentidir.
Mes’ele: Müslümanlar ve zimmiler mahlut olan karyede, zimmiler ihdas ettiği kiliseyi hakim-üş-şer’ yıktırmağa kadir olur mu?
Elcevap: Mescid var ise olur.
Müslümanlarla zimmilerin karışık olduğu bir köyde zimmilerin yeni inşa ettiği kiliseyi hakim yıktırabilir mi? Mescit varsa yıktırabilir. Aynı ilke. Ama bu sefer cum’a dememiş, mescidi yeterli saymış.
Mes’ele: Cum’a namazı kılınıp, mekteb olan ve Kuran-ı azim ta’lim olunan kasabada, zimmîler bir hadis kilise ihdas eyleseler kal’ı lazım olur mu?
Elcevap: Olur.
Mes’ele: Keferenin kiliseyi tamirine muavenet eden müslümanlara ne lazım olur?
Elcevap: Kıdemine mu’tekidler ise nesne lazım olmaz. Hudûsuna mu’tekidler ise ta’zîr-i şedîd lazımdır.
Bu sefer alabildiğine net ve kapsamlı. Hıristiyanların kilise yapmasına yardımcı olan müslümanlar eğer kilisenin eski olduğu inancıyla yapmışlarsa sorun yok, yeni olduğuna inanarak yapmışlarsa sıkı sopa (ta’zîr-i şedîd)gerekir.
Mes’ele: Bir kasabada bir kilisenin avlusu küçücek iken, kefere bir mikdar yer alıp tevsi’a kadir olurlar mı?
Elcevap: Şimdiye değin iktifâ etmişler, min ba’din dahi iktifâ ederler.
Yeni kilise yapamazlar peki, avlusunu büyütebilirler mi? Cevap kaçamaklı: şimdiye kadar yetinmişler, bundan sonra da yetinirler. Kural koymaktan kaçınmış.
Mes’ele: Bir şehirde kefere kiliselerinde, evvelden yok iken, keşişler sakin olacak bazı odalar ihdas eyleseler, müslümanlar marifet-i hakim ile yıktırmağa kadir olurlar mı?
Elcevap: Olurlar, kiliseye muttasıl ise.
Kilise inşa edemezler peki, ama kilisenin yanına keşiş hücreleri ekleyebilirler mi? Kiliseye bitişik ise ekleyemezler. (Demek ki, bitişik değilse ekleyebilirler. Bitişik ise kiliseyi büyütmek anlamına gelir, doktrine aykırıdır.)
Mes’ele: Bir müslüman şehrinde olan kefere mahallesi kilisesi ile yandıktan sonra Zeyd-i zimmî kiliseyi vaz’-ı aslîsine muhalif, taş ve kerpiç ile bina ettikte, müfettiş kadısı mezbur kilisenin yıkılmasına toprak kadısına Amr ile gönderdiği mektubu Amr hıfz edip kadıya göstermese, ve şehrin eimme ve hutebası dahi kilise-i mezburenin yıkılmasına sa’y etmese, şer’an Amr’a ve eimme ve hutebaya ne lazım olur?
Elcevap: Amr’a ta’zîr-i şedid ve hapis lazımdır. Sairlerine azil lazımdır. Kilise hedm olunup evvelki gibi bina ettirilir.
Hıristiyan mahallesi ile birlikte kilise yansa, Zeyd bunun yerine taş ve kerpiçten yeni kilise inşa etse, teftiş hakimi yerel hakime kilisenin yıktırılması için yazı yazıp Amr ile gönderse, Amr yazıyı saklasa, şehrin imam ve hatipleri kiliseyi yıktırmak için çaba göstermese ne olur? Amr’a sopa ve hapis gerekir, imam ve hatipler azledilir, kilise yıktırılır ve eskisi gibi bina ettirilir.
*
Demokrasilerde çare tükenmez. Ne yapmışlar biliyor musunuz? Hıristiyan mahallesine yeni kilise yapmak gerektiğinde sözüne güvenilir yedi mi, oniki mi şahit bulup uygun bir yeri eşelemişler, orada eski kilise kalıntısı bulduklarına dair tutanak ve bilirkişi raporu düzenlemişler, tamir izni almışlar. Bizim Şirincenin kilisesi öyledir mesela. 1790’larda köy iskân edilmiş. 1805’te kiliseyi bitirip “burada bulunan eski kiliseyi Allahın izni ve padişahın himmetiyle tamir ettik” diye kapısına yazıt yazdırmışlar. Var mıymış orada eski kilise? Vallahi ben yemem, yemek isteyen yer.
Etrafınızdaki kiliselere (kalmışsa) bakın bakalım, neden Osmanlı ülkesinde bütün kiliselerin tamirat yazıtı vardır da ilk yapım yazıtı asla yoktur, çözebilecek misiniz?
Tabii ben yemiyorsam, yemeyen başkaları da çıkar. İş olup bittikten yüz sene sonra eski dosyaları açarlar, Halife Mütevekkil öyle yaptırmıştı, Ebussikim’in fetvası da var, yıkın bakalım diye kapısına dayanırlar. İşin yoksa kadıyı besle, valiye hediye yap, sancakbeyine sus payı ver, bir sonraki vartaya kadar zaman kazan.
Şüpheniz olmasın, zihniyet halâ aynı zihniyettir, sistem de aynı sistem. 1400 senelik zehir bu, tedavisi kolay değil.
26 Nisan 2013 Cuma
Ebussuud Efendi fetvaları: Tanıklık yasağı
Sünni İslam hukukunun dört mezhebinin ittifakla kabulüne göre, gayrımüslimin mahkemede müslime karşı şehadeti geçersizdir.
Nüfusun büyük bir bölümünün hukukî kişiliğini yok sayma anlamına gelen bu uygulamanın, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 6. ve 7. maddelerine aykırılığı şüphe götürmez.
Madde 6: Herkes, nerede olursa olsun, hukuk [yargı] önünde bir kişi olarak tanınma hakkına sahiptir.
Madde 7: Herkes hukuk [yargı] önünde eşittir ve herhangi bir ayrım olmaksızın hukukun [yargının] eşit koruması altındadır.
Madde 7: Herkes hukuk [yargı] önünde eşittir ve herhangi bir ayrım olmaksızın hukukun [yargının] eşit koruması altındadır.
Belirtelim ki, ABD’de ırk ayrımcılığının en kötü döneminde bile zencilerin mahkemede tanıklık etme hakkına yönelik yasal bir kısıtlama görülmemiştir. Güney eyaletlerinde zencilerin oy hakkına ilişkin kısıtlamalar dolaylı ve fiili uygulamalardan ibaret kalmış, açık bir yasal düzenleme yapılmamıştır. Ancak Nazi Almanyasında Yahudilerin kamu yönetimine katılma, belli meslekleri icra etme ve yasanın eşit korumasından yararlanma hakları, 15 Eylül 1935 tarihli Reichsbürgergesetz ve ona bağlı yönetmeliklerle kaldırılmıştır.
Tanıklık yasağı
Tanıklık yasağı sadece sembolik bir aşağılama değildir, ciddi hukuki sonuçları vardır. Misal:
Mes’ele: Bir kâfir köyünde asla Müslüman olmasa, Zeyd-i müslim Amr-i zimmîyi vurup katl eylese, merkum karye halkının şehadeti Zeyd üzerine geçer mi?
Elcevap: Geçmez, müslim idüğü muhakkak ise. (sf. 120)
Meali: Hıristiyan köyüne musallat olan bir Müslüman haydudun işlediği cinayet, Müslüman tanık bulunmadıkça mahkemede kanıtlanamaz. Ancak Zeyd’in müslimliğinin “muhakkak” olması, yani tahkik edilerek doğrulanmış olması gerekir. Yoksa cinayet işleyen her Hıristiyan “ben aslında müslümanım” deyip paçayı kurtarabilir.
Anadolu taşrasının neden ve nasıl Müslümanlaştığını, bu tek örnekten kolayca çıkarsayabiliriz.
Mes’ele: Bir zimmî fevt olup, varisi kalmayıp, beytülmalci metrukatını talep ettikte Amr-i zimmî “ben satın aldım” deyu dava edip bazı zimmî şahitler ikame eylese, beytülmalci müslim olsa anların şehadetleri mesmu’a olur mu?
Elcevap: Müslüman şahid lazım olur. (sf. 120)
Meali: Gayrımüslim kişi varissiz ölse, mallarını sağlığında falancaya sattığına dair Hıristiyan şahitler çıksa bunların şahitliği dinlenmez; mallara devlet el koyar. Yazılı kanıta itibar etmeyen ve fiş-fatura tanımayan bir hukuk sisteminde bu uygulamanın anlamı şudur: varisi olmayan bir gayrımüslimin yaşamının son döneminde yaptığı tüm satış işlemleri sorgulanabilir.
Yabancı gayrımüslimlerin statüsü
Zimmînin müslümana karşı şahitliği geçersiz olduğu gibi, harbînin şahitliği büsbütün geçersizdir.
Mes’ele: Emanla gelen harbîler Amr-i zimmî üzerine bir hususta şehadet eyleseler, padişah-ı âlem penah “harbîlerin zimmî üzerine şehadetleri tutula” deyu ellerinde temessükleri olucak, mezburların üzerine şehadetleri kabul olunur mu?
Elcevap: Asla olunmaz, ahidnamelerinde ol kaydı cehele-i küttâb yazmışlardır, nâmeşrû olan nesneye emr-i sultanî olmaz. (sf. 119)
Meali: Elin yabancısının yerli Ermeniye karşı tanıklığı geçersizdir. Elinde padişah fermanı da olsa geçersizdir, çünkü hukuka aykırı padişah emri olmaz, cahil bürokratların (cehele-i küttâb) halt yemesidir.
Mes’ele: Zeyd-i zimmî darül İslamdan kat’ı alaka edip darül harbde mütemekkin oldukta, Amr-i zimmî varıp hile ile bir miktar altının alıp gelse, badehu Zeyd ardınca gelse altının almağa kadir olur mu?
Elcevap: Zeyd harbî olucak darül harbde malı masum değildir. Amr’dan alamaz. Amma hîle ile almağın Amr’a helal olmaz. Fukaraya üleştirip yahud beytülmal-ı müslimîne teslim etmek lazımdır. (sf. 122)
Yerli gayrımüslim yurt dışında birini dolandırdı, yabancı kişi hak talep edebilir mi? Cevap: edemez. Ancak yerli hilebaz kazancını fukaraya dağıtsa akıllılık eder, yoksa devlet paraya el koyabilir.
Kapitülasyonların neden gerektiği, Osmanlı’da dış ticaretin 400 sene boyunca neden kapitülasyonlar sayesinde ayakta kalabildiği anlaşılıyor mu? Kapitülasyon dediğin şey, Türkiye’de iş yapan yabancı özel şahıslara tanınan birtakım ekstra-legal hukuki güvencelerdir. Şer’i hukuka aykırıdır, o yüzden Müftü Efendi bunları cehele-i küttâbın eseri saymaktadır. Kapitülasyonları kaldırdığın gün şer’i hukuku da lağvedip Medeni Kanunu kabul etmen gerekir. Yoksa batarsın, ya da Motorola davasındaki gibi öyle bir dayak yersin ki feleğin şaşar.
Miras ve vesayet
Gayrımüslimin müslime varis olması yasaktır. Gayrımüslimin müslime vasi olması da, Kuran’ın açık hükmü gereği, yasaktır. Uygulamada bu ilke içinden çıkılmaz durumlar yaratır.
Mes’ele: Hind-i zimmiyenin zevci müslim fevt oldukta, Hind mehrini alır mı, yoksa irs tarîkiyle dahi nesne alır mı?
Elcevap: Heman mehrin alır. (sf. 113)
Meali: Nikâh sözleşmesi gereği kocanın ölümü halinde ödenmesi gereken bir mihr varsa o ödenir, ama Müslüman kocanın mirasından gayrımüslim zevceye pay düşmez.
Mes’ele: Zeyd-i müslim Hind-i kâfireyi nikâhlayıp, veled geldikten sonra Zeyd fevt olsa, badehu Hind Amr-i kâfire tezevvüc etmek caiz olur mu?
Elcevap: Olur, ba’d-el iddet. (sf. 113)
Garimüslim kadın, Müslim olan ilk kocası öldükten sonra gayrimüslim kocaya varabilir mi? Varır. Peki, ilk kocadan doğan küçük çocuğun vesayeti, gayrımüslim olan ikinci kocada olabilir mi?
Mes’ele: Zeyd-i zimmî, zevcesi Hind-i zimmiyenin müteveffâ zevci Amr-i müslimden olan evlâd-ı sigârına vasî caiz olur mu?
Elcevap: Olmaz.
Sonuç
Bak “hoşgörü” yapmışlar, ibadetlerini serbestçe yapmalarına izin vermişler, daha halâ ne istersin be adam?
24 Nisan 2013 Çarşamba
Ebussuud Efendi fetvaları: İrtidat
İslamdan dönme – irtidat – fiilinin cezası, Sünni hukuk okullarından Şafii, Hanbeli ve Maliki mezheplerine göre ölümdür. “Hoşgörüsü” ile meşhur olan Hanefi mezhebine gelince, fail erkek ise idam edilir, ancak kadın ise hapisle yetinilir. Her durumda cezaya hükmetmeden önce faile, İslam’a dönmesi için şans tanınır.
Şer’i öğretinin dayanağı peygambere atfedilen bir dizi hadistir. En ünlüsü Buhari no. 2171 ve Muslim no. 4152’de hemen hemen aynı sözcüklerle aktarılan hadis. Abdullah b. Mes’uddan nakledildiğine göre Rasulallah, “la ilahe” vs. diyen bir Müslümanı katletmenin ancak üç koşulda helal olduğunu belirtmiş: kısas, zina ve irtidat. Kuran’da Nisa suresi 89 “hicret ettikten sonra Allahın yolundan dönenlerin” “yakalanıp öldürülmesini” emretmiş. Ancak Kuran’daki hemen her ayet gibi bunun da anlamı tartışmaya müsait. Ve nitekim tartışılmış.
Sonuçta Sünni içtihat ve Sünni uygulama yeterince net. Hadislerin sıhhati meselesine girmeye burada gerek yok: Hadisleri reddedip Müslüman olmak belki mümkün, ama Sünni Müslüman olmak mantıken mümkün görünmüyor.
*
Şeyhülislam Ebussuud Efendi, Osmanlının parlak çağının en önemli hukukçusu sayılır. Kanuni devrinin baş müftüsüdür. Genelde esnek ve akılcı yorumları övülür. Bugün ve önümüzdeki günlerde onun fetvalarından bazı örnekler vermek istiyorum. Ertuğrul Düzdağ’ın yayımladığı Ebussuud Efendi Fetvaları kitabından yararlandım. (Yeni basım Kapı Yayınları 2012; sayfa numaraları bu basıma aittir.) Akademik açıdan sağlıklı bir kaynak sayılmaz gerçi, ama birincil kaynaklara başvuracak imkânım ve vaktim yok maalesef.
Bilmeyenler için hatırlatayım. Birincisi fetva kaza değildir, re’ydir, yani görüş. Fetva makamı işin teorik doğrusunu bildirir, pratik dünyada yargıcın ne karar verdiğini fetvadan çıkartamayız. İkincisi, fetva sahibi kişisel görüş ifade etmez, varolan literatürden ilmî bir çıkarım yapar. En azından teoride böyledir. Yani burada söylenenler Ebussuud Efendinin şahsi görüşleri değildir; zamanın akademik kabulüne göre, Hanefî fıkhının değişmez hükümleridir.
Tüm olaylar soyut düzeyde ele alınmıştır. Erkek kişi daima Zeyd, Amr ve Bekr, kadın ise Hind ve Zeyneb adıyla anılır. Bugün olsa X, Y ve Z kullanılırdı sanırım.
Hoşgörü Dinine Giriş
Mes’ele: Müslüman olduktan sonra yine kâfir olan Zeyd-i zimmîye şer’an ne lazım olur?
Elcevap: İslam’a cebr olunur, gelmezse katl olunur. (sf. 109)
Genel ilke, ama Osmanlı’nın can alıcı yerine uygulanmış. Dönme dönmelikten dönerse ne yapacaksın? Basit bir tümdengelim gibi görünüyor, ama değil. Herkesin Müslüman olduğu bir toplumda irtidadın cezası ancak aleme meydan okumayı göze alan üç-beş cüretkârı ilgilendirir. Ama sonradan Müslüman olmuş kişi için, hayat boyu idam tehdidi var burada. Az sonra daha somutlaşacak.
Unutma ki o tarihte şehirli Osmanlı İslam nüfusunun belki yarıdan fazlası son bir veya iki kuşak içinde Müslüman olmuş insanlardı. Marjinal bir konu değil yani.
“İslamda zorlama yoktur” efsanesini de analım bu arada.
Mes’ele: Hind-i zimmiye İslam’a geldikten sonra mürted olup, irtidadı üzere musırr olsa katl lazım olur mu?
Elcevap: Olmaz, ama zindandan asla çıkarılmaz, dünya yüzü gösterilmez, ölüp gidinceye değin. (sf. 109)
Hanefi fıkhının ilkesi. Gayrımüslim kadın Müslüman olduktan sonra vaz geçer ve ısrarcı olursa katline lüzum yoktur, ama ağırlaştırılmış müebbede mahkûm edilir diyor.
Peki ya kadın kaçırılmış ve zorla Müslüman edilmişse? Yahut aşk uğruna gözünü karartıp dinden çıkmış ve sonradan pişman olmuşsa? Yahut eltisine gıcık kapıp, sırf inadına “lailahe” vs. demişse? Yahut kafası karışıkken iki Müslüman tanık huzurunda sonradan hatırlamadığı veya hatırlamak istemediği bir şeyler söylemişse? (Bu Müslüman tanık meselesine tekrar döneceğiz, sabır buyurun.)
Mes’ele: Zeyd-i zimmî şurbi hamr edip lâ ya’kıl iken “Lâilahe illallah Muhammedun rasulallah” deyu “Müslüman oldum” dese, şer’an İslamına hükm olunur mu?
Elcevap: Re’yi hakimle olunur. “Küfrden döndüm” dedi ise bilâ şüphe hükm olunur. (sf. 107)
Mes’ele: Bir kâfir tağyir-i libas edip, “Müslüman mısın kâfir misin” deyu sual olundukta, havfından “müslümanım” dese ol kâfire ne lazım olur?
Elcevap: Müslüman olur. (sf. 108)
Mes'ele: Zeyd-i zimmî beşer altışar yaşında olan evladını Amr'ı müslimin evinde emanet koyup, Amr mezburlara İslam telkin ile İslamlarına hükm olunur mu?
Elcevap: Olunur, din ta'akkul ederler idi ise. (sf. 108)
Mes'ele: Zeyd-i zimmî beşer altışar yaşında olan evladını Amr'ı müslimin evinde emanet koyup, Amr mezburlara İslam telkin ile İslamlarına hükm olunur mu?
Elcevap: Olunur, din ta'akkul ederler idi ise. (sf. 108)
Birinci soru: Gayrımüslim kişi şarap içip aklı başında değilken kelimei şehadet getirse müslüman olmuş sayılır mı? Cevap: Hakim karar verir, ama “küfrden döndüm” dediyse şüphe kalmaz.
İkinci soru: Gayrımüslim kişi Müslüman giysisi giyse, yakalandığında korkusundan “müslümanım” dese Müslüman olmuş olur mu? Cevap: olur. Dolayısıyla: Vaz geçerse katli vaciptir.
Üçüncü soru: Gayrımüslim kişinin beş altı yaşındaki çocukları emaneten bir Müslümanın evinde kalırken telkin üzerine Müslümanlığı kabul ederlerse bu geçerli midir? Cevap: akılları dine eriyorsa geçerlidir. Dolayısıyla: yandı gülüm keten helva, anne baba avucunu yalar.
Üçüncü soru: Gayrımüslim kişinin beş altı yaşındaki çocukları emaneten bir Müslümanın evinde kalırken telkin üzerine Müslümanlığı kabul ederlerse bu geçerli midir? Cevap: akılları dine eriyorsa geçerlidir. Dolayısıyla: yandı gülüm keten helva, anne baba avucunu yalar.
*
Bir gayrımüslimi müslümana yeğ tutmak, yeri geldiğinde idamlık suç olabilir.
Mes’ele: Zeyd-i yeniçeri Amr-ı müslime “Bekr-i zimmî senden yeğdir” dese şer’an ne lazım olur?
Elcevap: Eğer “anın kâfirliği senin müslimliğinden yeğdir” der ise kâfir olur. Eğer “anın konşulığı senin konşulığından yeğdir” der ise, gerçek ise nesne lazım gelmez. (sf. 111)
İkinci şıktaki “gerçek ise” kaydında saklı olan tehdit gözümüzden kaçmıyor. Tut ki hakim “Amr aslında fena adam değil, sen yalan söylüyorsun” dedi, o zaman ne olacak?
Düşün ki Zeyd-i yeniçeri ihtiyarlığında nostalji yaptı, "benim adım Kirkor, dedem iyi adamdı, her pazar kiliseye giderdi, Müslimlerde görmedim öyle biri" diye içlendi. Yahut Mimar Sinan Kayseri'nin Ağırnas köyündeki Hıristiyan akrabalarının bulaştığı pis bir kavgada onların tarafını tutmak zorunda kaldı. Ebussuud Efendinin hakim olduğu bir mahkemede başına neler gelebileceğini bir düşün bakalım.
Düşün ki Zeyd-i yeniçeri ihtiyarlığında nostalji yaptı, "benim adım Kirkor, dedem iyi adamdı, her pazar kiliseye giderdi, Müslimlerde görmedim öyle biri" diye içlendi. Yahut Mimar Sinan Kayseri'nin Ağırnas köyündeki Hıristiyan akrabalarının bulaştığı pis bir kavgada onların tarafını tutmak zorunda kaldı. Ebussuud Efendinin hakim olduğu bir mahkemede başına neler gelebileceğini bir düşün bakalım.
Bu bölümün sonucu
Sünni İslam öğretisinin bu noktada İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 18. maddesiyle çeliştiği açıktır:
Madde 18: Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, dinini ya da inancını değiştirme özgürlüğünü … de içerir.
Açık çelişki karşısında, ne yardan ne serden vaz geçmek istemeyenin seçebileceği tek yol, “gerçek İslam bu değil” stratejisidir. Sünni fıkıhçılar bizi bağlamaz, çünkü “gerçek İslam bu değil”. Peki hadis? Hadis bizi bağlamaz, uydurmadır, “gerçek İslam bu değil”. Ya Kuran? Medine’de söyledikleri bizi bağlamaz, günün koşulları öyleydi, “gerçek İslam bu değil”. Yahut: Onu kastetmemişti, bir sonraki ayet başka şey söylüyor. Yahut: Arap dilcileri o cümleyi yanlış okuyor, onu kastetmiş olamaz. Çünkü “gerçek İslam bu değil.”
Bunun, mantıken tutarlı bir yol olabileceğini kabul edelim. Sonuçta hakikat, kalabalığın kanaatinden bağımsız bir veridir. Ebu Hanife ve ebu bilmemkim ve tüm cemaat başka türlü düşünse de hakikat böyle olabilir. Tarihte milyarlarca insanın topluca yanılmasının bir sürü örneği vardır. Tarihî metinleri illa iyiye yorma gayreti dilbilimcinin sabrını zorlar gerçi, ama maksat eğer vicdana ve hakkaniyete uygun bir sonuç çıkarmak ise neden olmasın?
Velakin bana öyle geliyor ki bu yolu seçenler, seçimlerinin mantıki sonuçlarıyla gerçekten yüzleşmeye henüz zannettikleri kadar hazır değildir.
Eğer “gerçek İslam bu değil” ise, Müslümanlığı, tarihî gelenekten bağımsız bir soyut ilke sayıyoruz demektir. Bu da demektir ki, Müslüman geleneğine ait olmayan lalettayin bir toplum, mesela Eskimolar veya İsveçliler, tarihî süreçte Müslümanlık iddia eden bir toplumdan, mesela Suudi Arabistan ahalisinden veya Filistinlilerden daha “gerçek Müslüman” olabilir.
Bu görüşü tutarlı olarak savunan kimse var mıdır? Cemaat ve aidiyet duygusundan bu denli soyutlanan bir din gerçek dünyada kaç kişiyi tatmin eder? Doğrusu emin değilim.
16 Aralık 2012 Pazar
Swami Saraswati'nin İslam eleştirisi (kısım 6)
[[Madde numaraları (107. ve devamı) Saraswati'nin Satyarth Prakaş (Hakikatin Zaferi) adlı kitabındaki konu başlıklarıdır. İtalik dizili olanlar Kuran ayetleridir. Parantez içinde sure ve ayet numarası (19.15 ve devamı) gösterilmiştir. www.kuranmeali.org adresinde her ayetin Türkçede yayımlanmış otuz ayrı çevirisi karşılaştırılabilir. Cevap başlığı altında, 19. yüzyılda yaşamış bir Hindu derviş ve alimi olan Swami Dayananda Saraswati'nin itirazları verilmiştir. Cevapları Hintçe aslının İngilizce tercümesinden Türkçeye çevirdim. Gerekli gördüğüm yerlerde SN notu başlığı altında kendi yorumlarımı ekledim.]]
...............
...............
107. “Kuran kitabında Meryem’in hikâyesini hatırla. (…) Ruhumuz Cebrail’i ona gönderdik ve Cebrail olan kusursuz (tam) bir erkek olarak göründü. O, Cebrail’e “Senden Allah’a sığınırım, beni senden korusun. Allah’tan korkuyorsan bana yaklaşma” dedi. Cebrail, “Ben Rabbinin habercisiyim ve sana mukaddes bir oğul vermek için gönderildim” dedi. Meryem “Erkek eli bana değmediğine ve zina işlemediğime göre nasıl oğul doğurayım?” dedi. Böylece ona hamile kaldı, ve karnında bebeğiyle beraber uzak bir yere (ormana) çekildi.” (19.15-19 ve 21)
Cevap: Melekler eğer Allah’ın ruhu ise ondan ayrı olamazlar; akıl sahibi bir insan öncelikle bunu düşünür.
Bakire bir kız olan Meryem’in, bir erkekle temas etmek istemediği halde hamile bırakılması haksızlıktır. Melek eğer onu Allah’ın emriyle hamile bırakmışsa, o halde Allah’ın davranışı adalete aykırıdır. Buradaki diğer uygunsuz şeylerden söz etmemek daha doğru olur.
108. “Kâfirleri günah işlemeye kışkırtmak için onlara şeytanları gönderdiğimizi bilmiyor musun?” (19.81)
Cevap: Eğer Allah kâfirleri günaha kışkırtmak için şeytanlar gönderiyorsa, o günahlardan kâfirler sorumlu değildir. Ne onlar, ne de şeytanlar bundan ötürü cezalandırılabilir, çünkü emri veren Allah’tır; dolayısıyla sonuçlarından da Allah sorumludur. Eğer Allah’ın adaleti varsa, günahın cezasını kendi çekmesi gerekir; dolayısıyla cehenneme gitmelidir. Eğer Allah’ın adalet kaygısı yoksa o halde Allah zalim bir zorbadır; dolayısıyla günahkârdır, zira adaletsizlik ve zorbalık günahtır.
109. “Tövbe edip inanan ve salih amel ettiği için hidayete (doğru yola) erdirilenlere karşı elbette affediciyim.” (20.82)
Cevap: Kuran’ın savunduğu tövbe ve af öğretisi özellikle cüretkâr ve pervasız insanları günaha teşvik edicidir. Dolayısıyla bu kitap, dünyada kötülüğü ve günahı artırıcı bir etkiye sahiptir. Böyle bir kitap tanrının eseri olamaz.
110. “Yeryüzü yerinden oynamasın diye (onun üzerine) sağlam dağları yerleştirdik; (insanlar) gidecekleri yere varsın diye onlara yollar açtık.” (21.31)
Cevap: Yeryüzünün hareketleri hakkında bilgisi olsa Kuran yazarı böyle cahilce şeyler yazmazdı. Dağların ağırlığı olmasa dünyanın yerinden oynayacağını kim düşünebilir? Dağların ağırlığına rağmen depremlerde yer nasıl yerinden oynuyor?
SN notu: Birçok edebî eserde buna benzer fantastik imgelere yer verilmiştir. Kuran şayet bir edebi eser ise, bu tür ifadeler şüphesiz hoş görülebilir, hatta beğenilebilir. Ancak edebi eserler a) bilgi kaynağı ve b) hukuk metni olarak değerlendirilemez. Eğer Kuran bir sanat eseri ise, dokunulmazlık ve eleştirilmezlik zırhına sığınması da doğru değildir.
111. “Mahrem yerini koruyan o kıza (Meryem’e) ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu alemler için bir mucize kıldık.” (21.91)
Cevap: Edep sahibi bir insan böyle bir müstehcenliği kitabına yazmaz; hele Allah’a böyle sözler atfedilmesi büsbütün utanç vericidir. İnsanlar arasında dahi anılması uygun olmayan sözlerin, tanrısal sayılan bir kitapta yeri ne?
SN notu: أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا ifadesi, “dişilik organını koruyan, ona el değdirtmeyen” demektir. Ferc sözcüğü Türkçeye genellikle am olarak çevrilir. Ancak inceleyebildiğim Türkçe Kuran mealleri burada “ırzını korumak” veya “iffet ve namusunu korumak” ifadelerini tercih etmiştir. Sadece eski Diyanet İşleri meali “mahrem yerini korumak” deyimini kullanır.
Kısım 46
112a. “Şüphesiz Allah iman edip salih amel edenleri içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar altın bilezikler ve incilerle bezenecek, giysileri ipekten olacaktır.” (22.23)
Cevap: Altın bilezikleri ve incileri ve ipekten giysileri olan bu cennet ne kadar bayağı bir hedeftir! Bu cennetin bildiğimiz raca saraylarından ne farkı var?
SN notu: Aksi kanıtlanmadıkça herkesin sözünü düz anlamıyla kabul etmek zorundayız. Aynı şey Kuran için de geçerlidir. Kuran’ın cennete ilişkin bize sunduğu hayli ilkel vizyonun mecazi olduğunu savunanlar, yalnız bu iddialarını ispat etmekle değil, ayrıca Kuran’ın diğer ifadelerinin mecazi OLMADIĞINI da ispat etmekle mükelleftir. Cennet eğer mecaz ise, mesela domuz eti yasağı veya oruç farizası veya Allah ve peygamber neden mecaz değildir?
112b. “Bana hiç kimseyi ortak koşma; benim evimi, tavaf edenler (…) ve secde edenler için temizle. (…) Belirli günlerde orada Allah’ın adını ansınlar (kurban kessinler), onlara rızk olarak verilen hayvanları yesinler ve yoksulları doyursunlar. Sonra bedenlerini temizlesinler, adaklarını adasınlar ve Eski Ev’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler.” (22.25-29)
Cevap: Allah’ın evi varsa o evde oturuyor olması gerekir. O zaman bu putperestlik değil midir? Buna inanan Müslümanlar başkalarının putperestliğini nasıl eleştirir?
Eğer Allah adak kabul ediyor, ziyaretçilerin evini tavaf etmesini emrediyor ve yemeleri için kurban kesmelerine izin veriyorsa, Yunan tapınaklarının tanrılarından veya Tanrıça Durga’dan bir farkı yoktur. Kâbe adı verilen tapınak, öbür putlardan daha büyük bir puttur. Purana’lara inananlar ve Jainler eğer küçük putperest ise, Muslümanlar büyük putperesttir.
SN notu: Tanrının herhangi bir maddi varlıkla özel olarak irtibatlandırılması, putperestliğin esasını oluşturur. Bu varlığın İslamiyetteki gibi bir yapı (Kâbe) veya bir meteorit (haceri esved), Hıristiyanlıktaki gibi bir insan (İsa), veya Hindu kültlerindeki gibi insan veya hayvan şeklinde bir tasvir olması arasında prensipte fark bulunmaz.
Bizans geleneğindeki ikon tartışmaları bu konuya dair zengin teorik malzeme içerir. İkon savunucularına göre kutsal tasvirler, ruhun soyut ve sonsuz olana yoğunlaşmasına yardım eden birer “yol göstericidir”. Nitekim εικών sözcüğü “gösterge” anlamına gelir.
113. “Sonradan siz kıyamet gününde diriltileceksiniz.”(23.16)
Cevap: Ölüler kıyamet gününe dek mezarda mı kalacak, yoksa başka bir yere mi gidecektir? Eğer mezarda kalacaksa, çürümüş ve kokmuş bir bedende kalmaktan dolayı iyiler de günahkârlar kadar acı çekecek demektir. Bu da adaletsizliktir. Kokmuş ve çürümüş bedenlerin çoğalması salgın hastalıklara sebep olursa, Müslümanlar bunun doğuracağı acılardan ve kötülüklerden de sorumludur.
SN notu: Yazar Hindu geleneği uyarınca ölülerin yakılması taraftarıdır. Müslümanlar gibi ceset gömmenin hastalıklara yol açacağı kanısındadır.
115a. “Allah bütün canlıları sudan yarattı. Bunlardan kimi karnı üzerinde, kini iki ayak, kimi dört ayak üzerinde yürür.”(24.45)
Cevap: Canlı varlıkların yapısında sudan başka birçok başka madde vardır. O halde “sudan yarattı” demenin anlamı nedir? Sudan yarattığı kadar topraktan, etten, kemikten ve başka maddelerden yaratmıştır.
115b. “Kim Allah’a ve resulüne itaat ederse (…) onlar mutluluğu tadacaktır.” (24.52) “Allah’a ve resulüne itaat edin.” (24.54) “Namaz kılın, zekât verin ve resule itaat edin ki size merhamet gösterilsin.”(24.56)
Cevap: Allah’a ek olarak peygamberine itaat etmek gerekiyorsa, peygamber Allah’ın ortağı olmaz mı? Öyleyse Müslümanlar neden Kuran’da bahsedilen Allah’ın ortağı (şeriki) olmadığını söylüyorlar?
SN notu: “Resul sadece Allah’ın elçisidir, dolayısıyla ona itaat etmek Allah’a itaat etmekle eş anlamlıdır,” tezi kabul edilemez. Zira kendi itikadınca tanrıya inandığı ve itaat ettiği halde Muhammed’e inanmayanlar, onun koyduğu yasa ve yasaklara uymayanlar, onun kurduğu dini ve siyasi cemaate ait olmayanlar dışlanmıştır. Dolayısıyla gerçek dünyadaki insanların büyük bir kısmı dışlanmıştır. Bu anlamda, İslam’ın “vahdet” öğretisi inandırıcılıktan yoksun bir iddiadır.
116. “Kâfirlere itaat etme, onlara karşı büyük bir cihadla cihad et.” (25.52)
Cevap: Müslümanların Kuran’ı yeryüzünde barışı bozan ve kavgayı yücelten bir kitaptır. Bilge ve hak gözeten insanların onu reddetmesinin sebebi budur.
SN notu: Kuran soyut bir dünyada yazılmış teorik veya edebi bir eser olsa, yukarıdaki ifadeyi mecaz sayıp “manevi bir mücadeleden” söz etmek mümkün olabilirdi. Ancak Muhammed’in gerçek dünyadaki kariyeri böyle bir yoruma izin vermez. Giriştiği mücahedeler, dünyevi alemin savaş ve katliamlarıyla şaşırtıcı bir benzerlik arzeder.
119. “Ey Musa, ben aziz ve hakim olan (kudretli ve bilen) Allah’ım. (…) korkma, resullerim benim huzurumda korkmazlar.” (27.9-10) “Allah’tan başka ilah yoktur; O, büyük arş’ın efendisidir.” (27.26) “Allah’a karşı (Allah’ın huzurunda) büyüklük taslamayın, ve O’na Müslim olarak (benliğinizi teslim ederek) gelin.” (27.31)
Cevap: Bu Allah devamlı olarak kendini övmekte ve kendi büyüklüğünden söz etmektedir. Bilge insanların kendi kendilerine kaside düzmesi hoş karşılanmaz. Birtakım el çabukluklarıyla ve böbürlenmeyle kendini yücelten bu tanrı, ancak medeniyetten habersiz çöl insanlarını kandırabilir.
Allah’ın huzurunda büyüklük taslamak kötüyse neden Muhammed bu kitapta devamlı olarak kendini övüyor ve böbürleniyor? İnsan öldürmek, Allah’a karşı büyüklük taslamanın en kötü biçimidir. Muhammed insan öldürmekle kendi öğretisine karşı gelmiş ve gerçek teslimiyetin ne olduğunu anlamaktan aciz olduğunu göstermiştir. Kuran adı verilen bu kitap, buna benzer çelişkilerle doludur.
SN notu: Ağır darbe.
121a. “Musa bir yumruk vurdu ve adamı öldürdü. Musa: 'Rabbim, doğrusu kendime yazık ettim, beni bağışla' dedi. Allah da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir.” (28.15-16)
Cevap: Hıristiyanların ve Müslümanların peygamberlerine bak! Musa adam öldürüyor ve tanrısı onu bağışlıyor. İkisi de hak tanımıyorlar.
121b. “Senin rabbin dilediğini yaratır ve seçer; onlar için ise seçim yoktur.” (28.68)
Cevap: Allah dilediğini dilediği gibi yaratabilir mi? Kimini kral kimini dilenci, kimini bilge kimini cahil yapmak yalnızca onun keyfine mi tabidir? Eğer öyleyse Allah adaletten yoksundur ve dolayısıyla tüm alemin tanrısı olamaz.
122. “Nuh’u kendi kavmine biz (peygamber olarak) gönderdik. Ve o, onların arasında bin yıldan elli yıl eksik kaldı.” (29.14)
Cevap: Allah dünyaya sadece peygamberleri mi gönderir? Diğer canlı yaratıkları da Allah göndermez mi? Hepsini Allah gönderdiyse peygamberlere ayrıcalık tanımasının gerekçesi nedir? Eski insanlar bin yıl yaşadıysa şimdi neden yaşamıyorlar? Bunlar yalan yanlış bilgilerdir.
SN notu: Allah tüm mahlukatın yaratıcısı ise, bunlardan bir kısmını düzeltmek için peygamber yollamasına ne gerek vardır? Peygamberleri olduran tanrı, diğer mahluklarını düzgün yaratmaktan aciz midir? Diğer mahlukları bozuk ise, peygamberlerin düzgün olduğuna nasıl güvence verebilir?
123a. “Allah önce yaratır, sonra tekrar diriltir. Sonunda ona döneceksiniz.” (30.11)
Cevap: Allah üç kere değil iki kere yaratıyorsa, ilkinden önce ve ikincisinden sonra boş duruyor demektir. Anlaşılan, gücü bu iki yaratış (diriltiş) eylemi dışında boşa gidiyor.
SN notu: Kuran’da anılan tanrının, bellibaşlı iki eylem (yaratılış ve kıyamet) dışında büyük ölçüde işlevsiz olması dikkat çekicidir. İki nokta arasında tanrı birtakım öfke krizleri, ciddi sonuç getirmeyen bazı müdahaleler ve intikam planları ile vakit geçirir.
Yaratılışın şayet tanrısal bir gerekçesi varsa Allah’ın neden yaratılışa son vermek isteyeceği ve kıyametten sonra neyle vakit geçireceği de yeterince açık değildir.
Yaratılışın şayet tanrısal bir gerekçesi varsa Allah’ın neden yaratılışa son vermek isteyeceği ve kıyametten sonra neyle vakit geçireceği de yeterince açık değildir.
123b. “İman edip iyilik yapanlar ise cennet bahçelerinde ödüllendirilirler.” (30.15)
Cevap: Müslümanların cenneti bir bahçede oturmak ve altın bilezik takmak ise, bu cennetin dünyamızdan farkı yoktur. Cennette eğer bahçeler ve bilezikler varsa, bahçıvanlar ve kuyumcuların da olması gerekir, ya da bu sanatkârların işini orada tanrı yapmaktadır. Bazılarına diğerlerinden daha az bilezik verilirse bunun sonucunda mutlaka hırsızlık da olur ve dolayısıyla suç işleyenlerin cehenneme gönderilmesi gerekir. O halde cennetin ebedi olduğunu söylemek çelişkidir.
SN notu: Cennet eğer gerçek ise, “bahçe”, “bilezik”, “ipek” ve “nehir” kavramlarının sahip olduğu mantıkî uzantılara da sahip olması gerekir. Cennet eğer mecaz ise, bunu savunanlar “Allah”ın da mecaz olup olmadığını açıklamakla mükelleftir.
124. “Bilmez misin ki Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye çevirir, ve belirlenmiş vadeye dek dönen ayı ve güneşi yönetir? Görmez misin ki gemiler denizde Allah’ın nimetiyle yürür?” (31.29-31)
Cevap: Gök cisimlerinin hareketi ve gemilerin suda yüzmesi doğanın düzeninin eseridir. Doğanın düzenini tanrının yaratmış olduğunu söyleyemeyiz, çünkü tanrı doğanın düzenine ve akla aykırı olan bir şey yapamaz. Geminin yüzmesi Allah’ın varlığına delil ise, batması Allah’ın yokluğunu mu gösterir?
SN notu: Doğa olaylarına ilişkin olarak çeşitli dinlerin tanrıya atfettiği güçler, genel olarak bilinmezliğin (bilmemenin) edebî dille anlatımından ibarettir. Gök cisimlerine, hayata, ölüme, canlılara ve fizik kurallarına ilişkin olarak (henüz) bilinmeyen her şey “Allah” isimli tanımsız bir varlığa atfedilmiştir. “Allah”, bu akılyürütmede, “bilinmiyor” deyimiyle eş anlamlıdır. Bilinmez olana bir ad ve bir irade atfetmek, bilgi dağarcığımıza bir şey katmaz. Gereksiz bir kelime oyunundan ibarettir.
Bilginin artması “Allah” tezini zamanla bazı alanlarda (mesela gemi mühendisliği alanında) gereksiz kılabilir. Ancak bilinmeyen (zorunlu olarak) daima bilinenden daha fazla olacağı için, “Allah” tezinin inananlar nezdindeki çekiciliği asla azalmayacaktır. Dolayısıyla “çağımızda bilim ilerledi o yüzden tanrıya gerek yok” minvalindeki görüşler fazlaca yüzeyseldir.
SN notu2: “Geminin yüzmesi Allah’ın varlığına delil ise, batması Allah’ın yokluğunu mu gösterir?” sorusu üzerinde düşünmekte fayda vardır. Geminin yüzmesi eğer tanrının dolaysız iradesinin eseriyse, batması mantıken YA tanrının aczini YA DA kötü niyetini kanıtlar. Yok eğer tanrının rolü doğa yasalarını tesis etmekle sınırlıysa, tanrının doğa yasalarına aykırı iş yapamayacağını, dolayısıyla doğa yasalarının tanrının iradesinden üstün olduğunu kabul etmemiz gerekir.
125a. “Gökten yere kadar tüm işleri O yürütür, sonra sizin hesabınızla bin yıla eşit olan o günde, bütün şeyler yeniden O’na yükselir. O, görüneni ve görünmeyeni bilendir.” (32.5-6)
Cevap: Eğer şeyler Allah’tan iniyor ve Allah’a çıkıyorsa, demek ki Allah sonsuz değildir, belli bir yerdedir. Yoksa inmek ve çıkmak söz konusu olmazdı. Melekler gönderdiğine göre Allah yine sınırlıdır. Kendisi her yerde olsa melek göndermek zorunda kalmazdı.
Melek rüşvet alıp adaleti bozsa veya ölmüş birini serbest bıraksa Allah bunu bilebilir mi? Allah her şeyi bilen ve her yerde varolan ise elbette bilebilir. Ama eğer öyleyse melek göndermesine ne gerek var? İnsan ancak kendi gidemeyeceği bir yere haberci veya elçi gönderir.
Allah eğer mutlak-güçlü ise, yargılaması neden bin yıl sürüyor? Neden melekler göndermekle vakit geçiriyor?
125b. “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak ve sonra Rabbinize döndürüleceksiniz. Dileseydik elbette herkesi doğru yola döndürürdük. Fakat cehennemi hem cinlerle hem insanların bir bölüğüyle dolduracağım diye söz verdim.” (32.11-13)
Cevap: Can alma görevi ölüm meleğinin ise, o melek nasıl ölecek? Melek ölümsüzdür deniyorsa demek ki ölümsüzlükte Allah’ın ortağıdır.
Acı çeken ruhlar cehennemi doldururken bunu seyretmekle yetinen bir tanrı adaletsiz, acımasız ve ruhen kötüdür. Böyle merhametsizlik gösteren kimse bilge bir insan dahi olamaz, nerede kaldı tanrı.
126. “Ey peygamberin kadınları, içinizden biri fuhş (iffetsizlik, kabahat) ederse onun cezası iki katına çıkarılacaktır. Allah için bu pek kolaydır.” (33.30)
Cevap: Kadınların iffetsizliğinden erkekler de sorumludur. Kadınları iki misli ceza görürken Muhammed de cezalandırılacak mıdır?
SN notu: Yazarın bu yorumunu tam anlamadım. Kadınların iffetsizliğinden kocaları da mı sorumlu tutulmalı? Yoksa Muhammed’in iffetsizliğine gönderme mi var?
127a. “(Ey peygamberin kadınları,) Evinizde oturun ve eski cahillik zamanındaki gibi ziynetlerinizi ortaya saçmayın. Namaz kılın, zekât verin, Allah’a ve onun resulüne itaat edin.” (33.33)
Cevap: Erkekler özgürce gezerken kadınların evde hapsedilmesi büyük adaletsizliktir. Kadınların canı da açık havada gezmeyi ve doğanın çeşitli harikalarını görüp bundan tad almayı istemez mi? Müslüman erkeklerin başıboşluğa ve şehvete olan meylinin altında yatan sebep işte bu kötü gelenektir.
Allah’ın emirleriyle peygamberinkiler bir midir, ayrı mıdır? Eğer birse “Allah’a ve onun resulüne itaat edin” demek gereksizdir. Yok eğer farklıysa, ayrıştıkları noktada birinin doğru ve diğerinin yanlış olması gerekir. Eğer biri tanrının iradesi ise, o halde diğerinin şeytanın iradesi olduğunu kabul etmek zorundayız.
SN notu: Yazar 19. yüzyılda Hindistan’da kadın hakları ve özellikle kadınların eğitimi konularında reform hareketine önderlik etmiştir.
İkinci paragrafta belirtilen konu önemsiz değildir. Peygamberin tanrıdan ayrı bir iradesi var mıdır, yok mudur? Eğer yoksa Muhammed tanrıdır. Eğer varsa, Muhammed günah işleyebilir ve şeytana uyabilir. Nitekim Ahzab 1 (“Ey nebi, Allahtan kork ve kâfirlere uyma”) bu ihtimali ima eder. Dolayısıyla Muhammed’e (kayıtsız şartsız) itaat etmek doğru değildir.
127b. “Zeyd eşinden ayrıldığında onu seninle evlendirdik, ki evlatlıklar eşlerinden ayrıldığında müminlerin onlarla evlenmesinde bir sakınca olmadığı bilinsin. Allah’ın kendisine farz kıldığı hususlarda nebi’nin sorumluluğu yoktur. (…) Muhammed, aranızdan kimsenin (hiçbir erkeğin) babası değildir.”(33.37-40)
Cevap: Ancak başkasının zararına kendi çıkarını kollayan insanlar bu tür hesaplara başvurur. Bu olay, peygamberin şehvete düşkün biri olduğunun kanıtıdır. Öyle olmasa kendi gelini konumunda olan evlatlığının eşiyle neden evlensin? Bu yetmiyormuş gibi Allah utanç verici bir işe tanık gösterilmiş ve suça ortak edilmiştir. Hiçbir toplumda bir insanın kendi gelinini baştan çıkarması iyi karşılanmaz.
Muhammed kimsenin babası değilse Zeyd kimin evlatlığıydı? Böyle olaya Kuran’da yer verilmesinin sebebi nedir?
127c. “Ey resul, ücretini (mihrini) ödediğin eşlerini, savaş ganimeti olarak aldığın cariyelerini, seninle hicret eden amca ve dayı ve hala ve teyze kızlarını, ve eğer dilersen kendini peygambere hibe eden o mümin kadını sana helal kıldık. Bunlar senin zorluk çekmemen içindir. Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (33.50) “Eşlerinden dilediğini yanına alır, dilediğini ertelersin. Uzak durduklarını dilediğinde yeniden yanına almanda sakınca yoktur. Onların sevinmeleri, üzülmemeleri ve senin verdiklerine razı olmaları için en uygun yol budur.” (33.51)
Cevap: Bu sözler, gemlenmez bir şehvetin ateşiyle yazılmıştır. Kendi gelinini bile eş almaktan çekinmeyen birinin, başkalarıyla da aşk oyunlarına girmemesi için elbette bir engel yoktur. Herhangi birinin eşinin, bir heves ve şehvet (gönül macerası) yüzünden evini bırakıp peygamberle evlenmesi hangi yasa meşru gösterebilir?
Peygamberin eşlerinden bazılarını dilediği zaman kendinden uzak tutabilmesi ve buna karşılık kadının ayrılma hakkının bulunmaması büyük bir haksızlık ve günahtır. Hiçbir yasa böyle bir adaletsizliği kabul edemez.
127d. “Ey müminler, size izin verilmedikçe peygamberin evlerine girmeyiniz.”(33.53)
Cevap: Nasıl kimse (şehvet duygularıyla) peygamberin evine giremez ise, kendisinin de aynı şekilde başkalarının evine girememesi gerekir. Peygamber dilediği kimsenin evine elini kolunu sallayarak girebiliyorsa halâ saygı görmesi mümkün müdür? Ancak akıl gözü körelmiş olan bir insan Kuran’ın tanrı sözü olduğuna ve bu kitabı yazan kişinin tanrının elçisi olduğuna inanabilir. Arapların ve diğer kavimlerin, akıldan ve ahlaktan yoksun bu kitaba iman etmeleri hakikaten büyük bir mucizedir!
SN notu: Yazarın son iki cümlesi, polemik bağlamından soyutlandığında, belki tahmin edilenden de daha derin bir noktaya temas eder. İman eğer aklın terk edilmesi üzerine kuruluysa, belki de Musa’nın ve Davut’un cinayetleri, İsa’nın akla seza doğumu ve ölümü, Muhammed’in Ahzab 30-53 ayetlerinde anılan kepazelikleri, belki de imanın en temel, en vazgeçilmez, bir bakıma en “mucizevî” unsurlarıdır. Akla ve edebe uygun olan şeylere kim olsa inanır; marifet aykırı olana inanabilmek mi acaba?
128a. “Allah ve resulünü incitenlere, Allah dünya ve ahrette lanet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.” (33.57) “Mümin erkek ve kadınları, yapmadıkları bir şeyden dolayı incitenler, iftira ve apaçık günah işlemişlerdir.” (33.58)
Cevap: Peygamberi incitmenin yasak olması doğrudur. Ama peygamberin de başkalarını incitmesi yasak olmalıydı. Kuran yazarının bunu düşünmemiş olması büyük eksikliktir.
İnsanların tanrıya kötü söz söylemesi tanrıyı incitir mi? Eğer incitiyorsa demek ki tanrı değildir.
Tanrıyı ve peygamberini incitmenin yasak olması, onların dilediklerini diledikleri gibi incitebileceği anlamına mı gelir? Kendilerinden olmayan herkese hakaretler yağdırmaları doğru mudur? Müslümanları ve onların kadınlarını incitmek kötü ise, Müslümanların başkalarını incitmesi de eşit derecede kötüdür. Bu hakikati kabul etmediği sürece, Kuran adı verilen bu kitabın savunduğu şey bir tarafgirlik öğretisi olmaya mahkûmdur.
128b. “(Münafıklara) lanet edilmiştir; nerede yakalanırlarsa acımasızca öldürülürler.” (33.61) “Yarabbi, onlara iki misli azap ver ve onlara büyük lanet et.” (33.69)
Cevap: Müslümanlar için “nerede yakalanırlarsa acımasızca öldürülecek” dense Müslümanlar bundan incinir mi incinmez mi? Kendi dinlerine inanmayanlara iki misli azap vermesi için dua eden insanlar ve bu duaya kulak veren bir tanrı, şüphesiz cani ruhludur. Öğretileri hak ve hakkaniyet duygusundan uzak bir tarafgirlik (hizipçilik) öğretisidir; ürkünç bir kötülükle beslenmiştir. Bu tür emirler yüzündendir ki bugün de Müslümanların bir çoğu din uğruna çeşitli kötülükler yapmaktan ve cinayetler işlemekten hicap duymuyorlar.
129. “O, cömertliğiyle, bizi ebedi (kalıcı) konutlara yerleştirdi. Orada bize yorulma yoktur, zahmet ve sıkıntı yoktur.” (35.35)
Cevap: Kısımlardan oluşmayan ev olmaz; kısımların birleşmesiyle inşa edilen hiçbir şey ise ebediyen kalıcı olamaz. Yorulmayan ve emek harcamayan beden hastalanır; eğer cennette beden varsa, emek ve yorgunluk da olmalıdır. Tek bir kadınla yaşayan insan bile ne zahmetler çekiyorsa, çok sayıda kadınla cinsel mutluluk vaat edilen kimse kim bilir ne kadar zahmet çekecektir. O halde Müslümanların cennetteki ikameti kalıcı mutluluk sunamaz.
130. “Hikmet dolu Kuran’a andolsun ki sen hakikaten doğru yolda (doğru yolu göstermek için) gönderilen resullerdensin. O, üstün güç sahibi ve rahim Allah tarafından indirildi.” (36.2-5)
Cevap: Kuran’ı yazan eğer Allah ise, kendi kitabı üzerine nasıl yemin edebilir? Kuran yazarının devamlı olarak kendini ve kitabını övmesi, pazardaki satıcı kadınlar gibidir; onlar da eriğim ekşi demezler.
Kuran’a inananların doğru yolda olduğu desteksiz bir iddiadır; zira doğru yol, hakkı (hakikati) söylemeyi, hakka (hakikate) inanmayı, tarafgirliğe taviz vermeden sadece hakka (hakikate) göre davranmayı, tüm insanlara karşı erdemli ve adil olmayı gerektirir. Oysa bu doğru yol anlayışını ne Kuran’da ne de onun tanrısında göremeyiz. Kendinden yana olmayanlara karşı hak gözetmeyen ve bilge bir insanın özelliklerinden yoksun olan biri, doğru yolun elçisi olamaz.
134. “Yeryüzü Rabbin ışığı ile aydınlanır, kitap açılır, nebiler ve şahitler getirilir, ve aralarında hak gözeterek ve haksızlık etmeyerek hüküm verilir.” (69.69)
Cevap: Allah eğer peygamberlerin ve şahitlerin tanıklığına göre karar veriyorsa mutlak-bilen ve mutlak-güçlü olamaz. Eğer hak gözeterek ve haksızlıktan kaçınarak hüküm verecekse, sadece insanların – geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki – eylemlerine göre hüküm vermelidir. Bazılarının günahlarının affedilmesi, kalplerin mühürlenmesi, doğru yolun gösterilmemesi, insanların Şeytan aracılığıyla kandırılması, yargının kıyamete dek ertelenmesi gibi adaletsizliklerden olduğu yerde adil bir hükümden söz edilemez.
137a. “Göklerin ve yerin hükümdarlığı Allah’ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız dilediğine erkek (çocuk?) verir. Veya onları erkek ve kız olarak çift yapar, dilediğini kısır eder. Şüphesiz o her şeye kadirdir.” (42.49-50)
Cevap: Bu iddiaların, bilgisiz kadınları kandırıp onları tuzağa düşürmekten başka anlamı yoktur. Allah dilediğini yaratabiliyorsa başka tanrı yaratabilir mi? Yaratamıyorsa demek ki her şeye kadir değildir. Hoşnut olduğu insanlara kız ve erkek evlat veriyorsa, tavuklara, balıklara, domuzlara ve diğer çok doğuran mahluklara yavrularını kim veriyor? (Her şeye kadir ise) cinsel ilişki olmadan neden çocuk veremiyor? Neden keyfine göre bazı kadınları kısır edip onlara mutsuz ediyor?
SN notu: a) Mantık ve b) doğa yasalarının dışına çıkamayan bir tanrıya mutlak kudret atfedilemez.
137b. “Allah hiçbir insanla konuşmaz, meğer ki vahiy yoluyla yahut bir perde arkasından. Ya da O, bir elçi göndererek, izniyle ona dilediğini vahyeder.” (42.51)
Cevap: Allah eğer aracı kullanmadan dilediğiyle dilediği gibi konuşamıyorsa mutlak-güçlü değildir, yapabileceklerinin sınırı vardır. Sadece elçilerle konuşuyorsa, o elçilere ne söylediğini başkalarının bilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla elçiler istediklerini istedikleri gibi aktarabilirler. Allah eğer mutlak-bilen ve mutlak-güçlü ise, konuşmak veya insanlar hakkında bilgi toplamak için aracılara muhtaç olması, ya da insanların edimlerini kaydetmek için defter tutması anlamsızdır. Bunları yapan biri tanrı değildir; olsa olsa becerikli bir insandır.
SN notu: Ayette geçen bi-iznihi بِإِذْنِهِ “izniyle” deyimi mantıkî bir anlam ifade etmez. Acaba doğrusu bi-uznihi بأُذْنِهِ olabilir mi? “…bir elçi göndererek, onun kulağına dilediğini vahyeder?”
139. “Onu tutun ve cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başından aşağı azap olarak kaynar su dökün. (Deyin ki:) Tat işte, hani sen güçlü ve kerim idin? İşte inanmayı reddettiğiniz şey budur.” (44.47-50)
Cevap: Merhametli ve adil olan tanrının yaptığı işlere bak! Müslümanlar da tanrıları gibi davranmaya başlarsa vay insanlığın haline!
SN notu: Burada dile getirilen intikamcı ve işkenceci ruh hali ile, siret ve hadisin anlattığı, savaş esirlerini işkence ile öldürten Muhammed arasında bir paralellik olmadığı ileri sürülemez. Karş. http://nisanyan1.blogspot.com/2012/11/sevan-nisanyandan-islami-bilgiler-nisa.html
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

