musa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
musa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2013 Cumartesi

Peygamberlik konusuna devam

Peygamberlik mevzuu şu açıdan can alıcı.

“Tanrı(lar) var mı, yok mu” meselesi nihayetinde teorik bir soru. Varsa vardır, yoksa yoktur, nasıl yorumladığına bakar. Zeus var mı? Noel Baba var mı? Kürdistan var mı? Aşk var mı? Var diyorsan vardır, zararı yok.

Lakin, var dediğin tanrı(lar)ın meramını nereden bileceğiz? Peki var olsunlar, ama niyetleri ne? Tercihleri ne? Neden hoşlanır, neye uyuz olurlar? Oruç bozdum diye bana kızgınlar mı? Günahkâr kızımızı linç etmemizi isterler mi? Lider’imizi tutuyorlar mı? O Arab’ın yazdığı kitabı gerçekten onlar mı yazdırdı?

Herkesin içinde vardır bir duygu, Allah şöyle istedi böyle istemedi gibi bir şey. Ama emin olamazsın, çünkü Allah kimseye direkt konuşmaz. O zaman, ah ne iyi olurdu, seçkin bazı kişilere direkt konuşsa, biz de sorsak öğrensek, içimiz rahat etse. Gelsin nebiler, evliyalar! Onlar konuşmuş, elbet bilirler.

Ama hayır, bu da yetmez. Bugünün nebisine asla güvenemezsin. Elle tutabileceğin adamın, öbür eliyle Allah’a değdiğine sahiden inanabilir misin? De ki on kişi kuşkusunu bastırıp inandı, inanmak iyi geldi; bin kişi inanmaz, dalga geçer, “bırak o şarlatanı” deyip yoluna devam eder.  Hoştur “O, bulmuş” diye hikâye anlatmak. “Ya kardeş, çok kuvvetli hocaymış, hatta bir gün…” Ama içten içe inanmazsın, tezgâh olduğunu bilirsin. Allahı kim kaybetmiş ki Falan Hoca bulsun?

BUGÜN peygamber olmaz. Ama DÜN? Masalların zaman içinde nasıl hakikat kazandığını bilirsin. İnsanlar masal dinlemeyi ve masal aktarmayı sever. Anlattıkça o masal ete kemiğe bürünür, kuşkudan arınır. Eski zaman dünyası zaten bugünkünden farklı bir dünyadır. Orada doğa yasaları işlemez; bugünün küçük insanları o zamanın devleri yanında hiç kalır. Evet, bugün tanrı(lar) insanlara konuşmuyor pek, ama geçmişte mutlaka konuşmuş olmalı.

Eskiden de konuşmamışlarsa zaten boku yedik, hakikatin zahmetli yolunda yapayalnızız demek!

*
Yahudistan’da tanrıyla kontak kurma işini nebîler üstlenmiş dedik. O geleneği sanırım İlyas başlatmış, MÖ 850 gibi bir tarih, sonra el verme yoluyla halifesine aktarmış, nebilik kurumsallaşmış, meslek olmuş, nebi nüfusu artmış. Sayı artınca da, doğal olarak, itibarları düşmüş. Tevrat’taki gerçek zamana (yaklaşık MÖ 600’e) yakın nebilerin hepsi loser tipler. Halk ve kral tarafından pek ciddiye alınmamışlar, onlar da köpürüp bela okumuşlar.

Bütün nebilerden üstün bir eski zaman nebisi ihtiyacı belli ki o zaman doğmuş. Yasa yapacaksın, kurban nasıl kesilir, rahip nasıl seçilir, ölüm cezası kime verilir, Şabat günü kölenden bir bardak su istemek caiz midir, belirleyeceksin. Bunu alelade bir nebi haber verse olmaz, tartışma çıkar. Oysa Musa Hoca öyle mi? Şimdiki nebiler tanrıyı ancak rüyalarında görür, ya da ıssız bir yerde perde ardından vahiy alırlar. Oysa Musa farklı, Hazretle bizzat yüz yüze görüşmüş mü? Görüşmüş. Bitti.

Musa var mıydı? Belki vardı, bilemem. Belki Dede Korkut veya Akşemsettin kadar vardı, meselleri halk arasında anlatılırdı. Fakat kesin bildiğimiz birkaç şey var,

1) Yahudiler Mısır’dan çıkıp İsrail’e göçmediler, izi bile yok.

2) Tevrat’tan 500 veya 700 yıl önce Tek Tanrı düşüncesi olmaz. Bırak onu, Tevrat’ın ana gövdesinden 100 yıl önce yazılmış Amos ve Hosea kitaplarında bile Tek Tanrı’nın izine rastlanmaz.

3) İbrani yazısının icadından yüzlerce yıl önce yazıldığı iddia edilen yasaların bugüne nasıl aktarıldığı belli değildir. On Emir’i Sina Dağından indirdiyse hangi yazıyla indirdi? Kim okudu?

4) Ayrıca Kızıldeniz yarılmaz, mümkün değil. 

Masallarda yarılır belki. Anlatması da, dinlemesi de güzeldir. Çok anlatırsan sonunda anlattığına inananlar bile çıkabilir. Ama gerçek dünyada yok öyle şey maalesef.

6 Aralık 2013 Cuma

Peygamberlik mesleğine dair

İbranice nabî (geç dönem telaffuzu navi, נָבִיא), peygamber. “Söylemek, konuşmak” anlamına gelen N-B-A kökünden, esasen “sözcü” demek. Nitekim Eski Yunanca prophêtaπροφήτα, aynı şekilde, phêmi(söylemek) fiilinden, “sözcü, başkası adına söz söyleyen.” Tanrıdan geldiği farz edilen sözü/ilhamı insanlara iletme işini üstlenmişler.

Antik Yunanda prophêta nispeten düşük prestijli biri, bir tür şaman. Didim’deki Apollon tapınağının prophêta’sı mesela, okuryazar olmayan, yarı-deli bir kadınmış. Muhtemelen birtakım maddeler kullanıp trans haline girer, tanrı Apollon’un mesajlarını dile getirirmiş. Mesajı yorumlayıp ölçülü vezinli beyit haline koymak, kentin en itibarlı ailelerinden seçilen Rahip’lerin işi.

Tevrat’ta da Rahipler (kohanim) sınıfı ile Nebi’lerin ayrı, hatta rakip iki zümre olduğu anlaşılıyor. Rahiplik babadan oğula geçen, kuralları yasa ile tanımlanmış bir meslek. Kurban kesmek, belli törenleri yönetmek onların işi. Nebiler daha arızalı tipler; rahipler ve bilicilerle sık sık çatışma içindeler. Kral danışmanlığı gibi bir işlevleri olduğu anlaşılıyor. Sırası gelince kralla çatışmaktan da pek çekinmemişler. Sanki Türk Oğuzname’lerindeki Dede Korkut’u anımsatan bir konumları var. Nasıl seçildiklerine ilişkin yeterli bilgimiz yok; Elîşa’nın peygamberliği İlyas’tan devralışı hadisesinden anlaşıldığı kadarıyla (II Krallar 2.15) belki bir tür “el verme” yoluyla halife tayin etmişler.

Yeremya 29.26’da “deliler ve nebiler” bir arada anılmışlar. Deli olmasalar da, muhalifleri tarafından bazen öyle suçlandıkları anlaşılıyor. Yeremya 29.1’de Babilliler tüm rahipleri ve nebi’leri toplayıp götürüyor; demek ki aynı anda çok sayıda nebi varmış. I Krallar 18.22’den öğrendiğimize göre Öz Hakiki Tanrı’nın peygamberlerinin yanısıra, kötü tanrı Baal’in de 450 tane nebi’si bulunuyormuş. İlyas peygamberlik yarışında onları yenmiş, sonra hepsini öldürtmüş.

*

Krallık düzeniyle birlikte ortaya çıkmış ve krallıkla birlikte ortadan kalkmış bir kurum olduğu şüphesiz.

Tevrat’ta nebiler zincirinin ilki olarak adı geçen kişi Samuel, gerçi krallıktan öncesine ait, hatta İsrailoğullarına Allah’ın emriyle ilk kral seçtiren kişi (I Samuel 9 v.d.).[1]Ama orada can alıcı bir ayrıntı var: “Eskiden İsrail’de biri Allah’a bir şey sormak istediğinde “haydi biliciye gidelim” derdi. Çünkü bugün peygamber (nabî) denilene o vakit bilici (הָרֹאֶה, kâhin, müneccim) denirdi” (I Samuel 9.9).  “Bugün” den kasıt MÖ 7. yy sonu, Tevrat’ın ana tarih anlatısının derlendiği devir. “Eskiden” dediği bundan 300-400 yıl önceki yarı-efsane çağı. “Bugüne” ait bir terim, eski zamana yansıtılmış. Nitekim aynı hikâyenin alternatif anlatımı olan Tarihler (Chronicles) kitabında Samuel’den “nebî” değil, “bilici” diye söz ediliyor (I Tarihler 9.22).

Samuel neden nebîlik mertebesine yükseltilmiş, anlamak çok zor değil. 7. yy’ın sert siyasi ortamında belli ki nebîlerin kraldan eski ve kraldan yüksek bir makama sahip olduklarının vurgulanması istenmiş. O yüzden ilk kraldan öncegelen, ve Allah’tan aldığı talimatla kralı takdis eden bir nebî gerekmiş. Keza Samuel’den sonraki Nathan ve Oded nebîlerin de kral Davut ile Süleyman’ı bazen takdis, bazen ikaz ettikleri vurgulanmış. Davut ve Süleyman’ın büyük ölçüde mitolojik şahsiyetler olduğu göz önüne alındığında, anlatılan şeyin siyasî anlamı daha net görülüyor.

*

Gerçek bir tarih dönemiyle ve tarihi şahsiyetlerle bağdaştırılabilen ilk nebî İlyas. Kuzey (İsra’el) Krallığında, y. MÖ 870-850 yıllarında hüküm süren kral Ahab zamanında zuhur etmiş. Kralın çok-tanrıcılık eğilimleriyle mücadele etmiş; belki de ilk kez Yahve inancını güçlü bir şekilde öne sürmüş. (Eliyâhu אֱלִיָּהוּ adı “Rabbim Yahve’dir” demek; isimden çok slogan gibi.) Bana öyle geliyor ki nebîlik makamını bir kurum ve kavram olarak ilk tanımlayanlar, İlyas ve halifesi Elîşa. Sonraki nebîler esas olarak onları model almışlar.[2]

Sözleri kitaplaştırılıp Tevrat’a dahil edilen ilk nebi’ler Hoseave Amos. Onlar da kuzeyli, 700’lü yıllarda yaşamışlar. Tevrat derlemesini oluşturan metinlerin en eskileri muhtemelen bunlar. Her ikisi de henüz Tek Tanrı kavramından çok uzak. Çeşitli tanrılar arasında Yahve’nin en güçlü ve gazabı en müthiş tanrı olduğunu kanıtlamaya çalışmışlar.

Güney (Yahud) Krallığında adı geçen ilk nebi İşaya, 7. yy başı. Onu, tüm nebilerin en karakteristiği olan Yeremya izlemiş (7. yy sonu). Babil esareti zamanında ve hemen sonrasında Ezekielve Zekeriya nebilik etmişler. Kraliyetin çöküşü MÖ 587, nebîler silsilesinin tükenmesi yaklaşık 530 veya 500. Aradaki iki üç kuşak, belli ki kraliyetin geri gelmesi umuduyla eski alışkanlıkları sürdürmüş. Babil dönüşünden ve İkinci Tapınağın inşaından sonraki devirde ise artık nebilerin adı geçmiyor. Mesela MÖ 448 dolayında Yahudi dini yasalarına son şeklini veren ve Tevrat’a dahil iki önemli kitaba konu olan Ezra ve Nehemya nebî değiller. Ezra (Uzeyr) Tevrat’ta sadece Alim (sofer, “molla?”) ve Rahip (kohen) olarak anılıyor (Ezra 7:11, Nehemya 8:9). Nehemya ise Vali ya da Yönetmen (Nehemya 12:26).

*

Musa'nın peygamberliği konusu biraz daha karışık.

Tevrat’taki Musa hikâyesinin en az iki ayrı kalemden çıktığını biliyoruz. Daha eski olanı İkinci Yasa (Deuteronomy), 7. yy sonlarına ait. Diğeri Çıkış, Leviler ve Sayım kitapları, daha geç.

İkinci Yasa yazarının peygamberlik konusuna yaklaşımı tuhaf. 13. babda peygamberlerin (nabiim) “rüya görücü” olduğu, yalan söylediği, ve Allahın onları kahredeceği birkaç kez vurgulanmış. 18. babda ise, İsrailoğulları arasında Allah’ın gerçek sözcüsü olan bir peygamberin (nabî) çıkacağı müjdelenmiş. Bu kişinin Musa olduğu ima ediliyor, ama açıkça söylenmemiş. Nihayet, sonradan eklenmiş izlenimi veren son paragrafta (34.11) “o günden bu yana İsrail’de Musa gibi Tanrı ile yüz yüze görüşen bir peygamber çıkmadı” denilmiş. Bu cümle muğlak, çünkü Musa’nın nabî mi, yoksa tüm nabîlerden üstün başka bir şey mi olduğu anlaşılmıyor.

Çıkış (Exodus) ve Sayım (Numbers) yazarının tavrı daha net. Çıkış 7.1’de Musa’nın değil kardeşi Harun’un peygamber (nabî) olduğu açıkça belirtilmiş. Çıkış 15.20’e göre kızkardeşleri Miriyam da peygamber (nabiyya). Buna karşılık Musa peygamber değil, daha üstün bir şey. Sayım 12:6-8 bu konuda net. Allah nabi’lerle rüyada konuşur, oysa Musa ile “açıkça, yüz yüze” görüşmüştür.

Bundan ne sonuç çıkaracağız?

Bence şöyle bir şey. 1) Tevrat’ın yazıldığı devirde (MÖ 7. ve 6. yy’larda) nebilerin düzinesi beş paraydı. 2) Tanrıdan direkt mesaj alma tekeli onlara aitti. 3) Nebilerin genellikle yalancı olduğuna dair bir düşünce vardı. 4) Eski zamanda şimdiki nebiler gibi olmayan, tanrıya farklı bir boyutta ulaşmış bir figür lazım oldu. 5) Musa bu göreve uygun bulundu.

Tesadüfen tam bu sırada, Tapınağın bir odasında, Musa Yasalarını içeren eski bir elyazması bulunuverdi (II Krallar 23:24). Yine tesadüfen, bu yasalar kral Yosiah (MÖ 641-609) ile başrahibi Hilkiyah’ın siyasi-dini programına tam denk gelmekteydi. Doğal olarak, o yasaların müellifi olan Musa’nın normal peygamberlerden ayrı bir yere oturtulması gerekti. Oturtuldu.

*

Tevrat’ta Nuh, Yakup, Yusuf, Davut ve Süleyman peygamber değildir. İlk üçü Atalar (aboth, patriarchs) kategorisinde sayılır, son ikisi sadece kraldır. İbrahim’den sadece bir yerde (Yaratılış 20:7) nabî diye söz edilir, orada da kastedilen “nefesi kuvvetli hoca” ya da “evliya” gibi bir şey görünüyor.

Öte yandan, tanrı ile direkt hattan görüşmek eğer nebîlere mahsus bir şey ise, eski zamanların fantastik aleminde tanrı(lar)la yüzgöz olan kişilerin tümünün mantıken nebî sayılması gerektiği rahatlıkla iddia edilebilir. Adem ile Havva sık sık Patronla muhatap olmuşlar; Yakup güreş tutmuş; Nuh gemi yapım ve zooloji koleksiyonculuğu talimatı almış. Nebilerden neleri eksik?

Nitekim Tevrat’ta bu yönde hiçbir ifade olmadığı halde, sonraki devirde, yani Hıristiyanlığın doğumu ile Talmud’un oluşumu arasındaki dönemde, nebi kavramının kontrolsüz olarak genişleme eğilimine girdiği anlaşılıyor.

Misal: Tevrat’ta Yônah (Yunus) Amittai adlı bir nebînin oğludur, ama kendisine nebî adı verilmez (II Krallar 14.25). Buna karşılık, hikâyenin ilk anlatımından yaklaşık 700 yıl sonra yazılan Matta İncilinde (12:39, 16:4) Yunus “prophêta” olarak anılır. Tevrat’taki DanielBabil’de yaşamış bir efsane kahramanıdır; oysa yine Matta 24:15 ve Markos 13:14’e göre Daniel peygamberdir.

*

İncil’deki peygamberlik konusu da hayli sürprizlidir. Ama onu da başka zaman anlatayım.





[1] Samuel Kuran’da Bakara 247’de anılan isimsiz nebîdir. Samuel’in takdis ettiği ilk İsrail kralı Şaûl, Kuran’da Tâlût adıyla anılır. İbraniçe /ş/ harfinin Aramice /t/ halini alması tipiktir. +ût Aramice çoğul ekidir. Tâlût “Şaul’lar” anlamına gelir.

[2] Bugünkü İsrail’in kuzey yarısında Ahab ve babası Omri zamanında (MÖ 900 ve devamı) merkezî bir krallığın ortaya çıktığı, arkeolojik bulgularla desteklenen bir bilgi. Buna karşılık, bunlardan yüz yıl kadar önce Kudüs’te (güneyde) hüküm sürdüğü rivayet edilen Davut ve Süleyman’a ilişkin arkeolojik iz yok. Bu dönemde Kudüs’ün birkaç haneden oluşan bir yarı-göçebe yerleşimi olduğu biliniyor. Güneyde kentleşme ve krallık kurumları ancak MÖ 650’ler dolayında belirmiş. Zengin ve müreffeh Kuzey devletinden daha eski ve daha güçlü bir Güney krallığı efsanesi, hiç şüphesiz 7. yy’ın siyasi gerekleriyle açıklanması gereken bir  

2 Aralık 2013 Pazartesi

Firavun

Mısır firavunları zamanın öteki hükümdarlarına (mesela Asur kralına veya İran şahına) oranla daha mı zorbaydı? Monarşik kibir veya putperestlik liglerinde daha mı üste oynarlardı? Hiç sanmıyorum.

Adamların kötü propaganda kurbanı oluşunun esas kaynağı şüphesiz Tevrat. Kuran’ın anti-firavuncu söylemi direkt oradan kopya. Peki Tevrat hangi bağlamda firavun kötülemiş? Belli başlı iki bağlam görünüyor.

Musa ile Firavun

Birincisi, Musa’nın Mısır’dan çıkışı hikâyesi. Tevrat’ın ikinci kitabı olan Çıkış’ta (Exodus) anlatılıyor. Büyük bölümü, alimlerin Deuteronomist (D) adını verdiği kalemden çıkma, yani kral Yosiah (Josiah) zamanında, MÖ 639 ile 609 arasında yazıya dökülmüş.[1]

Bekgraund şöyle: Mısır, Asur devletinin dağılmasının doğurduğu iktidar boşluğundan bilistifade, Filistin ve Ortadoğu’ya yönelik bir genişleme politikasına girmiş. Kudüs buna direniyor, boyunu aşan bir meydan okuma tavrına giriyor. Sonunda firavun Necho’nun ordusu 609’da Yahudistan’ı istila edip Yosiah’ı öldürecek.

Böyle bir çatışmanın gölgesinde Resmi Tarih yazdıracak olsan, Mısır’ın padişahını yerin dibine batırmaz mısın? Bunlar bir zamanlar senin atalarını esir etmeye kalkıştığında senin Tanrı’n onların başına kaç çeşit bela getirmiş, ballandıra ballandıra anlatmaz mısın? “Ben küçüğüm ama Baba’m büyük, bana dokanma fena döver, Nil nehrini kana bular, gökten kurbağa yağdırır, erkek çocuklarını öldürür” diye saydırmaz mısın? Düşün bak: Anlattığın şey ne kadar akıl dışıysa inandırıcılığı o kadar fazladır. Akılcı analizde şansın yok: Mısır’ın yanında bir ufacık noktasın. Akla sığmaz bir hikâye anlatmalısın ki karşı taraf kuşkuya düşsün, “normalde biz bunları yeriz, ama ya bunların tanrısı doğa yasalarını tersine çevirse?” diye kaygılansın.

Yusuf ile Firavun

İkincisi, Yaradılış (Genesis) kitabındaki Yusuf hikâyesi ile yine aynı kitapta Mısır’a değinen diğer detaylar. Akademik kabule göre bunlar daha geç bir tarihte, Rahip (Priestly, P) adı verilen yazar tarafından kaleme alınmış. Babil esaretinden dönüşün ertesi, bir ihtimal MÖ 539’dan hemen sonra, ama daha güçlü olasılıkla peygamber Ezra (Arapçası Uzeyr) ve halefi Nehemya zamanında, MÖ 448-440 dolayı.

Bu sefer dünyaya İranlılar hakim. Kudüs’ün ruhban sınıfı Pers devletinin sadık tebaası, Ezra ile Nehemya ise doğrudan İran şahının görevli memuru. Mısır gene düşman, İran’ın başının belası.[2] Hatta muhtemel ki İran’ın Yahudi politikasının özü, sınır boyundaki bu stratejik halkın Mısır’a kaymasını önlemekten ibaret. Tesadüfe bak: İran yandaşı rahiplerin kaleme aldığı Nuh ve İbrahim hikâyelerinde İran devletine tabi kavimlerin hepsi İsrailoğullarının akrabası ve kardeşi görünürken, İran’ın düşmanları (Mısırlılar, Yunanlılar, Kafkasötesi kavimleri) hep uzak akraba, kötü adamın çocukları.

Yusuf hikâyesini de istersen “bak Mısır’a kanma, seni vezir yapar, sonra çocuklarını köleleştirir” diye okuyabilirsin.

*

Peki “gerçekte” Yusuf ve Musa var mıydı?

Şöyle özetleyeyim. MÖ 1200 veya 1000 gibi bir tarihte İsrailoğulları veya benzeri bir kavmin Mısır’dan çıkıp Yahudistan’ı fethettiğine dair hiçbir arkeolojik bulgu yok. Mısır’ın zengin arşivlerinde böyle bir olayın izine rastlanmıyor.  Yahudilerin MÖ 600’lerden önce tek ulusal tanrı inancına sahip olduklarına dair bir belirti yok. Hikâyede geçen yer ve kişi adları Orta Krallık döneminde bilinmeyen, MÖ 600’lere ait adlar.[3]

Şüphesiz Mısır’a çulsuz bir sığınmacı olarak gidip orada şansı ve becerileri sayesinde vezir olan bir Yusuf’un hikâyesi mevcuttu. Hemen her kültürde böyle hikâyeler sevilir.

Belki Mısırlı Musa Hoca’nın bir tarihte gelip atalarımıza edep ve kanun öğrettiği de söylenmekteydi. Anadolu’nun hangi kasabasına gitsen buna benzer bir şeyler anlatırlar.

Mısır’daki göçmen işçilere çok eziyet edildiğinde Allahın Mısırlıları kahretmesi de normal; tipik Almancı geyiği.

Halk arasında popüler olan bu hikâyeleri toparlayıp ulusal bir efsaneye dönüştürmek ise, halkın veya Allahın değil, saray ve tapınak propagandacılarının işiymiş gibi görünüyor.




[1] Tevrat’ın anonim yazarlarını J, E, D ve P olarak ilk tasnif eden 1883’te Alman şarkiyatçı ve İncil alimi Julius Wellhausen’dır. Ayrıca bkz. R. Elliott Friedman, Who Wrote the Bible (1987) ve Robert Wright, The Evolution of God (2009).
[2] 525’te Mısır yenilip İran yönetimine girecek, fakat ardarda gelen isyanlardan sonra 460’ta yeniden bağımsızlığını kazanacak.
[3] Finkelstein & Silberman, The Bible Unearthed (2002), sf. 58-71.