siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2013 Perşembe

Halk Partisi nasıl kazanır?

Neden CHP ile BDP seçimlerde işbirliği yapmasın? Neden İstanbul Büyükşehir’de Sırrı Süreyya CHP-BDP ortak adayı olmasın?

CHP’nin kemik tabanı bellidir, bunlar küser alınır gider diyorsun. Peki nereye gidecekler? Ak Partiye mi oy verecekler? MHP’ye mi kaçacaklar? Boş oy mu verecekler? En kötü ihtimalle biraz homurdanıp yine eve dönerler.

Postalcılık desen, Ergenekon davasından sonra o politikanın inandırıcılığı kalmadı. Ölmüş ata kim oynar? Ulusalcılık desen, Kürt barışından sonra ulusalcılığın ne anlamı kalacak, ne amacı olacak, belli değil. Atatürk desen, Gezi’den sonra paşanın da piyasası fena halde düşüşte deniyor. CHP tabanı 12 Eylül rejimini sevmez. Beynelmilel filmiyle, 12 Eylül’ün en şahane eleştirisini yapan adamı neden bağırlarına basmasınlar?

*
1983’ten bu yana sekiz genel seçim yapılmış. CHP ve muhtelif şubelerinin (Sodep ve DSP dahil) aldığı toplam oy oranına bak: 30, 33, 31, 27, 31, 21, 21, 26. Önümüzdeki seçimde sonucun farklı çıkması için bir sebep görüyor musun?  De ki parti kodamanlarından birini yahut Sarıgül’ü yahut Antep’in eskisini aday yaptılar. Partinin mevcut (ve feci surette başarısız) markasını bir kere daha pekiştirmekten başka ne işe yarar? “Omaygad, vermezdim ama madem bu adamı çıkardılar bu sefer oyum CHP’ye” diyecek kaç kişi tanıyorsun?

Bir parti kendi sabit tabanını memnun ederek değil, dışarıdan oy alarak büyür. Şimdi sor: Sırrı Süreyya mı daha çok yeni oy getirir, partinin kırk yıllık gediklileri mi?

*
Kürt illerinde Ak Parti ile BDP rakiptir, aşağı yukarı aynı oy tabanına hitap ederler. CHP ile BDP ise rakip değildir – çünkü oralarda CHP diye bir parti yok. CHP’nin Diyarbakır’daki yüzde ikibuçuk oyundan feragat etmesi CHP’ye bir şey kaybettirmez, ama BDP’yi az da olsa sevindirir.

İstanbul’da BDP’nin yüzde beş ila yedi, İzmir’de belki dört ila beş oyu var. Bugün için bu oylar ziyandır, oysa CHP’ye eklenince siyasi tabloyu altüst edecek olan eşiği bulabilirler. İki tane marjinal bağımsız için kendini yırtacağına çekil seçimden, karşılığında birkaç tane kontenjan milletvekilliği iste, yahut ne bileyim, Tunceli veya Antep veya Kars gibi sınır illerinde kim ne alacak pazarlığı yap, iki taraf da kârlı çıksın.

*
Genç Türkiye başka bir âlem. 1980 sonrası doğan, az çok üniversite okumuş, bilgisayarla yetişmiş, muazzam dinamik, canlı bir kütle var orada. Ak Parti bunlara belli ölçülerde ulaşabiliyor. Ötekiler hiç ulaşamıyor. Oysa gençliğin çok büyük bir kesimi iktidar partisine tepkili, arayış içinde, seçenek açlığı çekiyor. Gezi olaylarının esas nedeni bu insanların kapıldığı çaresizlik duygusu değil miydi?

Şimdi düşün ki CHP yönetimi, kendi kokmuş dengelerini, bezgin önyargılarını, tozlu tabularını bir yana bırakıp, geleceğin kuşaklarına doğru cüretkâr bir adım atmış. Parti içinden ciyak ciyak bağıranlar olacaktır, Kağızman ilçe örgütünden istifalar olacaktır, tamam. Ama parti liderliği bununla başa çıkamayacak kadar zayıf mıdır? Herkesin şikâyet ettiği lider sultası büsbütün mü yalan? Kemal Bey’den başbakan çıkmayacağı belli. Ama partide düzgün bir liderliğin yolunu açsa bakarsın beş on sene sonra ödül diye cumhurbaşkanı filan yaparlar, fena mı?

De ki Sırrı Süreyya’yı aday çıkarmakla yetinmedi, Ak Parti’nin gidişinden huzursuz olan tüm kesimlere barış elini uzattı. Mehmet Ali Alabora’yı kampanya direktörü yaptı, Baskın Oran’ı Bodrum elçisi atadı, Anti-Kapitalist Müslümanlara davetiye gönderdi. Kırk yıldan beri CHP’ye oy vermemiş olmakla öğünen ben bile “bir kerecikten bir şey olmaz” deyip şerit değiştirmez miyim?

Beni bırak, bugünlerde nerede durduğunu şaşırmış görünen Cemaat bile, İstanbul Büyükşehir seçimlerinde, “acaba” duygusuna kapılmaz mı?

*
Bizde Duverger ekolü hakimdir. Ben ise siyaset bilimini Amerikan mektebinde okudum, o yüzden siyasi partileri sosyolojik bir fenomen olarak değil, daha çok stratejik birer ittifak olarak görme eğilimindeyim. Huylar, alışkanlıklar, duygusal safralar vardır elbette, birçok şeyi de onlar belirler. Ama aklın ve çıkar hesabının hiç mi rolü yok siyasi kararlarda, allahaşkına?

“Belediye rant kapısıdır, yabancıya yedirmezler” diye hemen omuz da silkmeyin lütfen. Parti gediklileriyle meydana çıksan İstanbul’da alacağın oy belli, taş çatlasa yüzde otuzyedibuçuk, alacağın rant da belli, sıfır. E, seçim kazanabilecek birini oraya koyup rantın bir kısmına razı olmak daha akıllı değil mi sizce? 


14 Ağustos 2013 Çarşamba

Ergenekon muhasebesi

Ergenekon davası siyasi bir hesaplaşmaydı. Devlete kim egemen olacak kavgası verildi; bir taraf kazandı, öbür taraf kaybetti. Kuralsız sahada oynanan bu tür iktidar oyunları tarihin her döneminde kanlı olmuştur. İdam cezası kaldırılmamış olsa şüphesiz idamlar da verilirdi; muhtemelen infaz da edilirdi. Ya öbür taraf kazansaydı? Daha merhametli olacaklarını hiç sanmıyorum. Genelkurmay tayfasının 2007’deki cumhurbaşkanlığı gambiti başarılı olsaydı bugün Erdoğan, Gül ve Arınç nerede olurdu, düşünebiliyor musunuz?

*
Bu kavgada ben açıkça taraf tuttum. Fikirlerine değer verdiğim, sağduyusuna güvendiğim arkadaşlarımın ezici çoğunluğu da benle aynı tarafı tuttu. Askercilerin yenilmesine sevindik. Halâ da –her şeye rağmen – ben seviniyorum.

Neden, ah neden? diye soruyor bazı arkadaşlar. Başbuğ yahut Balbay, mesela Bekir Bozdağ’dan daha mı bozuk adamlardı? İzmir’in Gündoğdu meydanında bayrak töreni yapan cici kızlar Kazlıçeşme’de Tayyip için şehadet andı içenlerden daha mı fena? Türklüğe hakaretten sana açtıkları davayla, Türklerin peygamberine hakaretten açtıkları dava arasında ne fark var?

Pis sorular bunlar, evet. Ama cevabım var. Buyur anlatayım.

Sevindik, çünkü:

Bir: Daha önceki üç darbede uyguladıkları ahmakça, sadistçe zulüm hafızalardan çıkmamıştı. Bu sefer daha akıllı veya daha mülayim olacaklarına kimse inanmadı. Darbe ile gelen illa ahmak ve sadist mi olur? Bilmiyorum. Emin değilim. Ama üç denemenin skoru ortadayken, ben şahsen o riski almak istemezdim.

İki: Temsil ettikleri ideoloji kabak tadı vermişti. Yalanı, riyakârlığı, lime lime dökülmeye başlamıştı. Omzunun kalabalığıyla beyninin parıltısı orantısız birtakım generaller her ağzını açtığında, o ideolojinin yıldızı biraz daha soldu. Miadı elli sene önce dolmuş bir hurafeler sistemi milletin boğazına tıkıldıkça gına geldi. Miadı bin sene önce dolmuş bir başka hurafeler sisteminden bile, bazı insanlar, medet ummaya başladılar.

Üç:  Uzun süreden beri iktidarda olmalarının getirdiği yozlaşma ve kibir, tahammül edilmez bir seviyeye varmıştı. Yollarına çıkanı böcek gibi ezeceklerine inanıyorlardı. Bunu hak görüyorlardı. İşledikleri cinayetlerde insanların kanını donduran şey, cinayetin kendisinden ziyade, ardındaki pervasızlık ve şımarıklıktı sanırım. Ogün Samast’tan ziyade Kemal Kerinçsiz’di tiksindirici olan – “Biz hakikatin sahibiyiz, dolayısıyla gerekirse öldürürüz” diyen o iğrenç sırıtış!

Dört: Memleketin temel sorunları karşısında acizdiler. Kürt sorununda, Ermeni sorununda, Kıbrıs sorununda, AB ilişkileri konusunda, denenmiş ve tükenmiş bir zihniyetin temsilcisi idiler. Sunabilecekleri bir çözüm umudu yoktu.

Bunlar da Ermeni ve Kıbrıs meselelerinde fosladılar, evet, AB meselesinde de foslamanın eşiğindeler. Ama en azından denediler. Kürt sorununda belki bir şeyler başardılar da.

Beş: Türkiye’de parlamenter rejimin bekası, oy çokluğuna sahip olan tarafın galip gelmesini gerektiriyordu. Karşı taraf seçim kazandı diye oyunun kurallarını değiştirmeye kalksan o rejimden hayır gelmez. Parlamenter rejimin bekası bizim buralarda kimsenin umurunda mıdır? Doğrusu pek  emin değilim. Ama Batılı dostlarımız, kendilerince haklı birtakım nedenlerle, bu konuya önem veriyordu. Onların tercihi, bizim de eğilimlerimize bir şekilde yansımıştır muhtemelen.

*
Lafı uzatmaya ne hacet? “Darbe suçtur, cezalandırılmalıdır” demek yetmez mi?

Affınıza sığınarak itiraf edeyim, darbe konusu beni o kadar heyecanlandırmıyor. Siyasi rekabetin normlarının oturmamış olduğu bir ülkede darbe, siyasetin opsiyonlarından biridir. Olmasa daha iyi, tabii. Ama sonuçta ülkenin nasıl yönetildiği mi daha önemli, yönetenlerin oraya hangi usulle geldiği mi?

Demokrasi diye, siyasi iktidarın rutin ve düzenli bir şekilde el değiştirebildiği rejime derler. Sen eğer kalabalıkların gücüne dayanarak ebedi iktidar hesabı yapabiliyorsan, birileri de elbette, ya kolordu hesabıyla, ya saray entrikasıyla, ya polis ve istihbarat operasyonuyla o iktidardan parça koparmaya çalışacaktır. Eşyanın tabiatıdır. Memleket kirliyse elbet oyuncular da kirli olacak: “senin elin daha kirli” diye birilerine çıkışmanın çok da fazla anlamı yok.

*
Peki sonuç iyi mi oldu? “Al birini vur ötekine”den daha hayırlı bir yerde miyiz şimdi?

Evet, perspektife koyduğunda iyi oldu bence.

Yanlış anlamayın: Gelenlerin gidenlerden daha ahlaklı olduklarını düşünmüyorum, düşünmedim. Sadece daha zayıftılar. Dolayısıyla daha az yozlaşmışlardı. İktidarı pervasızca kullanmayı henüz bilmedikleri ve beceremedikleri için, daha edepli duruyorlar, daha utangaç gülümsüyorlardı. İktidara alıştıklarında neler yapabileceklerini daha göreceğiz.

Yine de, ve her şeye rağmen, sanki bunların zararı öbürlerinden daha az olacakmış gibi geliyor bana. İdeolojik zemini öbürküler ölçüsünde işgal etmeleri mümkün görünmüyor. Bütün devlet dairelerine kendi kutsal ikonlarını henüz asamadılar, ve muhtemelen asamayacaklar. Tüm kaleleri zapt edemeyecekler, tüm tersanelere giremeyecekler. Çünkü temsil ettikleri ideoloji, bu toplumun büyük ve önemli bir kesimini asla razı edemeyecek bir ideolojidir. Ülke içinde ve dışında doğal sınırları vardır. Ve dünya, 1930’ların dünyası değildir.

Memleketin en okumuş, en zengin ve en rabıtalı kesimlerini karşına alarak nereye kadar gidebilirsin? Memleketin hamilerinin, bütün dünyada, kaygı ile izlediği bir rotayı nereye kadar sürdürebilirsin?

Kazandılar, zafer sarhoşu oldular, ve bana sorarsanız, inişe geçtiler bile.

2 Haziran 2013 Pazar

Her başbakan istifayı tadacaktır.

Bu hükümetin memlekete büyük hizmetleri dokundu dedim. Açımlayayım.

BİR: Memleketi yeniçeri işgalinden kurtardı. Dünya durdukça hayırla yadedilecek bir iştir. Ülkeye yapılabilecek en büyük hizmetti. Allah kendilerinden razı olsun.

İKİ: Milli geliri üçe katladı. Evet konjonktür iyiydi, temelleri de Kemal Derviş attı, kabul. Ama bu hükümet de cesur ve büyük adımlar attı, bürokrat korkaklığına teslim olmadı. En önemlisi: yatırımdan korkmadı. Viyk viyk öten entel takımına çok kulak asmaması da iyidir bence. Yumurta kırmadan omlet yapılmaz.

ÜÇ: Kürt meselesini hale yola koydu – gibi. Gerçi çok gecikti, yol boyu saçma sapan işler yaptı. Halâ da mevzuyu nasıl bağladıkları tam belli değil. Ama eskilerin yapamayacağı işti, bunlar yaptı görünüyor.

DÖRT: Müsaadenizle bu da bence önemli. İlk kez bir TC hükümeti bu ülkenin gayrımüslimlerine düşman esiri muamelesi yapmadı. “Biz” demeye gönülleri razı olmadı gerçi, olmaz da, ama en azından “biz dostuz yabancı” moduna geldiler. Bu da az şey değil, şükranı hak eder.

*
İki tane de ölümcül zaaf var anılması gereken.

İlki yapısal. AKP kadrolarının malul olduğu İslamcı dünya görüşü, yapısı gereği anti-demokratik ve bölücü bir ideolojidir. Çoğulculuğu içine sindirmesi güçtür; tarihin anılarını üstünden atması daha da güçtür. Çare yok, buna alışacağız. Çünkü ufukta alternatif yok. Kâh dostluk ve irşad ile, kâh diş gösterip hırlayarak, zararı asgaride tutmaya çalışmaktan başka yol görünmüyor şimdilik.

İkinci zaaf konjonktürel. Başbakanın son kullanım tarihi geçmiştir.Son iki üç yıldır sergilediği tavırlar, gerçekle bağını koparmış bir iktidar hastası tablosunu çizmektedir. Herkes için tehlikelidir. Düzelme ihtimali yoktur. Sanırım bir çare bulma zamanı gelmiştir.

“Gücünün doruğunda” demeyin bana sakın. Liderin kendinden en emin, kibrinin en şahlanmış göründüğü an, bazen en zayıf olduğu andır. Çavuşesku’nun son balkon konuşmasını anımsayın. Honecker’in Berlin Duvarında göstericilere ateş açma emrini verdiği günü düşünün. Macbeth’in ve III Richard’ın sonlarını okuyun. Aleme meydan okurken, ayakları altından toprağın kaydığını fark edemeyecek kadar körleşmişlerdi.

Dikkatle izleyin: ne kadar yalnızlaştığını görürsün. Cumhurbaşkanı ile köprüler atıldı. Zaman gazetesi muhalefete geçti. Siyasi rüzgârın her devir şaşmaz göstergesi, Nazlı Ilıcak, yön değiştirdi. Bülent Arınç kâh öyle kâh böyle konuşup araya gittikçe netleşen bir mesafe koydu. Öteki bakanlar, siyasi konularda mutlak sessizliğe gömüldü. Polisle başbakanlık arasında adı konmamış bir savaş var. Bisküvi devleri başbakanla selamı sabahı kesti. Partinin İzmir’deki tek umudu, Ertuğrul Günay, kazan kaldırdı. Taraf gazetesi kaybedildi. Cem Yılmaz’ından Baskın Oran’ına, Cemil İpekçi’sine dek dün her türlü hakareti göze alıp başbakanın yanında duran kanaat önderleri, üçer beşer, “buraya kadar” noktasına geldiler.

Sahibinin sesi kontenjanından Bekir Bozdağ hariç, yanında bir Allahın kulu kalmadıysa bu maçı nereye kadar götürebilirsin?

 *
Yalnızlaşmanın sonucu ne olur? Arz edeyim.

Suriye politikan fiyaskoya dönüşür. Reyhanlı’da dünyayı kandırmaya yeltenip başaramazsın. Düne kadar besleyip palazlandırdığın grupları “terörist” ilan etmek zorunda kalırsın. Suriye’deki adamlarına Cenevre bileti dahi aldıramazsın.

Zihnin bulanır, alkol yasası gibi bir saçmalığa imza atarsın. Toplumun bir yarısına hiçbir tatmin ve menfaat sağlamadan, öbür yarısını kudurtmayı başarırsın. Tek hamlede, Türkiye’nin yabancı sermaye nezdindeki güvenilirliğini sıfırlarsın. 

Aklın şaşar, yaptığın köprüye milletin bir yarısının Drakula saydığı birinin adını verirsin. Dostun düşmanın apışıp kalır; sen halâ marifetmiş gibi babalanmaya devam edersin. 

Taksim hadisesinde, basiretsizliğin dibini boylarsın. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın zarifane söylediği gibi, kırk yıl gelse bir araya gelemeyecek kaç tür siyasi akım varsa, LGBT’sinden BDP’sine, İslamcısından postalcısına kadar, birbiriyle buluşturursun.

Sevan Nişanyan’ı din şeysinden mahkûm ettirmenin akıl kârı olmadığını idrak edemezsin.

*

Yazık. Hiçbir zaman sevemediysek de, bir zamanlar takdir ettiğimiz bir politikacıydı halbuki.