20 Ekim 2010 Çarşamba

DOĞAÇLAMA HAVUÇLU MUFFIN, ÇİKOLATALI KURABİYE VE YENİ ARKADAŞLAR

Pazar günü, güneşli havanın son demlerini içmeye mekanımızdaydık…

Yanımızda havuçlu muffinler ve çikolatalı kurabiyeler…
Kahveler işin ustasından…
IMG_2523
Havuçlu muffinler tamamen doğaçlama…
Semt pazarından kilo kilo aldığım havuçları sıkmaya fırsat olmayınca kek içinde bir kısmını kullanmak iyi fikirdi, en az bir 5-6 tanesi rende olarak yer aldılar. Gerisi bilindik kek malzemeleri; 3 yumurta, 1 su bardağı toz şeker, 1 su bardağına yakın sıvıyağ, kabartma tozu, şifalı baharat karışımı(zencefil, zerdeçal, tarçın, muskat)…

Seviyorum kek yapmasını, artık tarifsiz sadece el&göz kararı ile çırpıp, ondan bundan gönlümce ekleyerek mutlu sonuçlara ulaştığım pofuduk lezzet benim için… İster kelepçeli kalıpta, ister muffin kağıtlarında ister baton kalıpta...
Baharatları kullandıkça da mutlu oluyorum. Aldıklarımı kullanıyor, bayatlamadan tüketiyor olmak çok güzel…

Yakında bu kurabiyeyi de tarife hiç göz atmadan yapar hale geleceğim….
Bu sefer ki kakaomuz melez çıktığından açık renk aldılar. Bir sonraki yapışta keçiboynuzu tozu ile yapılacaklar. Faydasını biliyordum da toz halinin kakao yerine kullanılabildiğini bilmiyordum.
Seviyorum bilen bildiren insanları. Teşekkürler Ayça, Berceste

IMG_2519IMG_2525

Mekânın Pazar günkü güzelliği çocuklu ailelerin yoğun olarak tercihi olması…
Can’a arkadaş demek bu…
IMG_2617

Çekingenliğin “Ç” sinden haberi olmayan Can hemen kendi akranlarını bulur…
IMG_2534

Son 3-5 ayda başladı bu durum. Öncesinde yaşıtları görünmez adamcıklardı onun için sanki…
Şimdi ise nerede görse hemen seçip arkadaşa koşar oldu…
IMG_2527IMG_2610

Bisikleti ya da scooterı farklı, cafcaflı olanlar gözdesi her zaman:)


Çikolatalı Cevizli Kurabiye:
(Chocolate chips cookie)

IMG_2506
Malzemeler:
125 gr tereyağ(dışarıda beklemiş, yumuşamış)
120 gr toz şeker
15 gr kakao(koyu renk tercih edin)
100 gr ceviz içi (iri kırıklar halinde)
125 gr Damla çikolata(Madlen çikolata kırıkları da olur)
1 Yumurta
Aldığı kadar Un

Yapılışı:
Tereyağı ve toz şekeri çırpın. Yumurtayı ilave edip yedirin. Diğer bütün malzemeleri ekleyerek karıştırın. Ele yapışmayan katı bir hamur yapıp buzdolabına yarım saat beklemeye kaldırın. Yarım saat sonra buzdolabından çıkarıp dondurma kaşığı ile parçalar koparıp elinizle şekil verip 180 dereceli fırında 10-15 dakika pişirin.

17 Ekim 2010 Pazar

BLOG DOSTLARI BULUŞTU: HÜNERLİ MÜGEDEYİZ...

İple çekilen buluşma günleri...
Bir sabrın sonu daha şahane bir günle mükafatlandı...
Hünerli Mügemiz evsahibesiydi bu kez...
Harika bir sofra oluştu. Lezzetlerin uyumu ahengi kararı sunumlara da yansıdı...
Yenilenlerin lezzetine doyulamadığı gibi fotoğraf çekmeye de doyulamayan bir gün oldu...
Sofradaki herşey o kadar güzeldi ki...

Herkes bir çeşit yapsın diyerek yol almıştık... Evsahibi Mügemiz iki lezzet birden katmıştı sofraya... Her buluşmada vazgeçilmez olan Kısır ve yeni bir lezzet Karaköy Böreği...
IMG_2330IMG_2268

IMG_2361IMG_2359

Karaköy böreği tek tuzlu hamur işi değildi sofrada...
Sofraya fırından çıkıp dumanı üstünde en son katılan, assolist misali bir Dalyan Ekmeğimiz vardı, Yasemin'den...

IMG_2366

IMG_2375

Selen'den yeni bir lezzet Etimekli Tavuklu Salata... Tavuklu salataya olan önyargım tamamen değişti buluşmalarımız sayesinde...
IMG_2354

Müge'ye en geç gelen olarak, bu sofra karşıladı beni...
Kalp atışlarımın hızlandığı andı o an, deklanşöre bastıkça kendime geldiğim...
IMG_2345

Lezzetlere devam...
Münevver Abladan leziz Zeytinyağlı Yaprak Sarmalar.... IMG_2333

Tatlılar köşesinde ise hemen tarifini isteten bir Tahinli Cevizli Rulo duruyordu Müge'den gelen. Pratik oluşu ile iyice cezbolup notumu aldım...
IMG_2252

Neslihan'dan sonraki evsahibemiz olacak olan Esra'nın şekerparesi...
1,5 kişi idiler buluşmada...
IMG_2335

Sofranın tek pastası bu kez hakkettiği yeri buldu... Damla Sakızlı Cheesecake Neslihan'dan...
IMG_2309

Sofraya son bir ek Patlıcanlı Salata...
Bu kez benden...
Her buluşmada hakettiği yeri her seferinde mutlaka bulan patlıcanlı salatayı üstlenerek kendimi de garantiye almış oldum:) Üstad Münevver Ablamız... Tarifi burada...
IMG_2352

Rengarenk lezzetlerle dolu, ahenkli uyumlu soframızda yapılanlar tabaklarda yanyanalar....
Tıpkı bu lezzetleri yapanların bu uyumu ahengi yıllar önce yakalayıp birbirlerini hiç bırakmamaları, yanyana olmaları gibi...
Yıllar geçmeye devam etsin ve bizim güzel buluşma sebeplerimiz/bahanelerimiz hiç bitmesin...

IMG_2297

15 Ekim 2010 Cuma

HOMUR ikinci kez Çekmeköy Gönüllüleri Derneği'nde çocuklarla



Bilindiği gibi, Homur Mizah Grubu'ndan Canol Kocagöz, Vahit Akça, Asuman Küçükkantarcı ve Kadir Yasa, İstanbul Kültür Formu projelerinden ilkini gerçekleştirmek üzere 2010 Şubat başlarında Çekmeköy Gönüllüleri Derneği'nin konuğu olmuşlardı... Bu buluşmada karikatür atölyesi çalışması yapılmış, çocukların karikatürle tanışması sağlanmış ve karikatüre bakış açıları oluşturulmaya çalışılmıştı. Buluşmanın ikincisi Ekim ayının ilk haftası gerçekleştirildi. Vahit Akça ve Asuman Küçükkantarcı, bizleri unutmayan kardeşlerimizle ikinci kez biraraya geldiler. İlk gittiğimizdeki gruptan bir çok kardeşimiz yine bizimleydi... Yine karikatür konuşuldu, öyküler anlatıldı, İstanbul üzerine güzel sohbetler oluştu... Bu buluşmamızda, ilkinde yaptığımız serbest karikatür çalışmasından farklı olarak İstanbul konulu çalışmalar yapıldı... Çocuklar önce istanbul hakkındaki düşüncelerini anlattılar.. İstanbul'un kendilerine ne ifade ettiğini, İstanbul deyince akıllarına neler geldiğini söylediler. Biz de tahtaya listeledik:Kız Kulesi, tarih, savaş, barış, Osmanlı İmparatorluğu, çevre, trafik, kalabalık, kültür, mimari, gezi, bayrak, güzellik, müzeler, aşk... Liste uzayıp gitti. Şimdi sıra akıllarındaki İstanbul'u çizmeye gelmişti. Kağıtlar, kalemler çıkarıldı... Kimi hızla başladı işe, kimi düşündü birazcık daha. Bazılarının aklına yine de bir şey gelemedi ama akan zaman için de onlar da kolektif çalışmanın keyifli ritmine kaptırdılar kendilerini... Arada sorular soruldu, acabalar yanıtlandı. Ufak tefek tereddütlere, azıcık müdahale edildi... Sonunda bembeyaz kağıtlar, tertemiz düşlerle işlenmiş nakışlara dönüştüler... Mayıs, 'Muz Kulesi' olarak yorumladığı Kız Kulesi'ni çizdi kağıda, Eren, Aşk'ı anlattı tahtaya:Yarın güzel olacakÖnce yağmur yağacakSonra gökkuşağı parlayacakAltından geçen âşıklarBir olacakİstanbul bir bir çocukların düşlerinde canlandı. Tertemiz dimağlar ve kalem yakışan eller hareketlendi.. Öyküler, çizgiler, şiirler dile geldi çocukların düşlerinde.. İşte bu çalışmaların sonunda, kendilerini anlatacakları bir kitap, yine onların yapacağı bu kitabın kapağıyla mutlandıracak bizleri... Biz de, paylaşmanın keyfiyle düşerken dönüş yoluna, "çocukların kırmızı elmalar gibi gülüşü"nü bıraksak da ardımızda, ileride onları bizden çok ama çok önde göreceğimizin inancı ve heyecanıyla umutlandık bir kez daha...Teşekkürler çocuklar.. Güzel elleriniz, güzel düşleriniz ve gülüşleriniz için...Sizi hiç unutmayacak, yine severek buluşacağız. Sizlere birşeyler öğretmek kadar sizlerden de birşeyler öğrenmeye, güzellikleri paylaşmaya devam edeceğiz... Bizlere çok yardımcı olan Canan ve Mine öğretmenlerimize içten teşekkürlerimizi de unutmadan...

13 Ekim 2010 Çarşamba

YENİ CİCİLER ve ZİNCİRİN HALKALARI

Kimden KLUBEM
Bu sabahtan görüntüler...

Yeni cicilerimiz var bizim...

Salonda beyaz kitaplık, göz ağrım benim...

Sonunda gerçek oldu, kitaplarımız artık salonda hep bizimle...

Sıradaki isteğim okuma koltuğu hemen onun yanı başına bir de lamba, gözleri yormayanından...


Resimdeki diğer yeni cici; Can'ın yağmur çizmeleri

Dün alındı, T....'dan. Eve geldiğimde uyuya kalmıştı çoktan, sabah İstanbul'daki yağmurda giymek vardı...

Büyük geldiğinden yürüyemiyor ama o mutlu :)

Kimden KLUBEM
O mutlu, biz mutlu... Kopmaz bir zincir bu... Biz de halkaları...

BİR KİTAP ÖNERİSİ...


3-6 yaş arası çocuk büyütenlerin(anne, baba, öğretmen, bakıcı...) şöyle sağlam bir temel atmak üzere okumaları güzel olacak bir kitap...

Şöyle bir kaç konuya bakayım derken baştan sona kendini okutturan bu kitabın bana ulaşan nüshasının sarı yaprakları var. 1996 yılı , 20. baskısı... İlk basım yılı ise 1978!!!

İnternetten yenisinin fotoğrafını ararken 30.baskıyı gördüm... Aradan geçen 14 yılda 10 baskı daha yapmış...

1996 baskısının üzerinde yazan fiatı 1.550.000 TL...

Ne bol sıfırlar vardı hayatımızda bir ara..


Kitap güzel...
Çocuklarımızın yerine kendimizi koyup o gözle bakmak...
Bu kitap tam bu iş için...
"Anne bu ne" sorusunun 101.sini de cevapsız bırakmamak için bu gözle bakmayı öğrenmek gerek...

Bazı yanlışları düzelttim kendi içimde, bazı yanlışlıkları da önledim yine...

Çok net yazılmış bir kitap. Gereksiz tekrarlar yok. İkilemler yok...

Ara ara öz Türkçe kelimeler okumak da hoşuma gitti...
Erinç: Huzur
Katlanısı: Sabır

Kitabın sonunda "Pulsuz Dilekçe" başlığı altında bir çocuğun ağzından yazılmış mektup ise bütün kitabı çok güzel özetliyor... Kitabı okumaya fırsatınız olmasa bile 2.5 sayfalık bu mektubu okuyun mutlaka...

Yazarının ağzından kitabı ise şu şekilde;

"Bu kitabı, ana-baba, öğretmenlerin çocukları daha iyi tanımlamalarına yardımcı olmak amacıyla yazdım. Dönem dönem ruhsal gelişimi izleyerek, çocuğun kişilik oluşumunu belirleyen olumlu ve olumsuz tüm etkenleri tartıştım. "

Doğru zamanda okunmuş bir kitap olarak rafa kalkan bu kitaba gerekirse ara ara yine göz atılacak... Çünkü tam bir Başucu Kitabı...

7 Ekim 2010 Perşembe

Anayasa Sohbetleri 2 - Din

Ne anlam ifade ettiği artık belli olmayan “laiklik” kelimesine bence Anayasada yer verilmemelidir. “Ay şekerim bu Müslümanlar da çok oluyor artık” dışında bir anlamı kalmış mıdır bu terimin? Sanmıyorum. Öyleyse at. Taze bir şey söyle. Mesela:

MADDE: Kamu hizmetinde herhangi bir din veya mezhebe ayrıcalık tanınamaz. Toplumca tanınan din ve mezheplerden herhangi birinin ifade ve ibadeti kısıtlanamaz. Bu din ve mezheplerin mensupları, inanç ve geleneklerine aykırı davranmaya zorlanamaz.

İşin özü birinci cümlededir. Devlet, bir din veya mezhebe ayrıcalık tanıyamaz, o kadar. Müslümanlığa da tanıyamaz. Devlet görevlisi kalkıp “elhamdülillah hepimiz Müslümanız” diyemez; diyememesi gerekir. Çünkü “hepimiz” Müslüman değiliz. Ben değilim mesela. Benim bu memleketteki hakkım Müslümanınkinden az veya fazla değildir.

Devlet ceketini üstünde taşımadıktan sonra git istediğin dini savun, istediğini tebliğ istediğini irşad et, kendi bileceğin iş. Bana söz düşmez. Devlete de düşmez.

Din ve mezheplerin yalnız ibadetini değil, ifadesini de kısıtlayamazsın. “İbadetini serbestçe yapmana izin veriyoruz daha ne, sus otur,” ikiyüzlülüğünü aşmanın zamanı gelmiştir. Dinine inanıyorsan bunu – edep dairesinde – anlatıp savunma hakkın olması gerekir. Protestan da olsan. Hatta Müslüman bile olsan.

İnsanları dinî inanç ve geleneklerine aykırı davranmaya zorlayamazsın. Misal, papazın sakalını kestiremezsin. Müslümanların geleneği eğer başını örtmeyi gerektiriyorsa yasak edemezsin. Yahudi de isterse şabat günü bölük eğitimine çıkmasın, kime ne zararı var?

“İnanç ve geleneğin” ne olduğuna zor durumlarda mahkeme karar verir, mesele biter. Bunda da içtihadı mümkün olduğunca geniş tutmak gerekir. Vatandaş muska taşımayı veya kadın eli sıkmamayı dinin gereği sayıyor olabilir. Aynı görüşü paylaşan yeterli sayıda insan varsa veya muteber birkaç hoca bunu savunmuşsa “Peki” deyip geçeceksin. Onların inanıyor olması başkalarını bağlamaz. “Aykırı davranmaya zorlanamaz” demek “herkes buna uymak zorundadır” demek değildir. Alakası yok.

Dinsizlik hakkından da burada söz etmeli mi? Sanmıyorum, hayır. Gereksiz yere ortamı kaşır, başka şeye yaramaz. Zaten yazıldığı haliyle madde yeterli özgürlük alanı bırakıyor.
*
İkinci cümlede ince bir ayrım var, dikkat edin. “Toplumca tanınan din veya mezhepler” demiş. Osmanlı hukukunda “maruf edyan ve mezahib” diye geçer, Cumhuriyet döneminde terkedilen bir kavramdır. Alman hukukunda da öffentlich-rechtlich anerkannten Religionen var, “kamu hukukunca tanınan dinler” anlamında, o da bunun gibi, tam olmasa da.

Bu ayrımı yapmak lazım, yoksa iş çığrından çıkar. Satanizm de sonuçta dindir. Kaliforniya’da The Church of Monday Night Football diye bir din var, gayet ciddi. Ayrıca peygamberlik ve tanrılık ilan etmek ruhsata tabi değil; Kuran’ın “son peygamber” iddiası da sadece Müslümanları bağlar.

Bence yeni dinler olsun; sakıncası yok. Ama toplumda derin tarihi kökleri olan dinlerle aynı statüde değerlendirilmeleri uygun olmaz. “Maruf” dinlerin inanç ve geleneklerinin, binlerce senelik süreçte toplum tarafından iyi kötü test edilip onaylanmış olduğunu kabul etmek ve dolayısıyla hürmet göstermek gerekir. Yeni çıkanlar hele genel hukuk çerçevesinde meramlarını anlatmayı denesinler, yeter.

MADDE: Dini kuruluşlara kamu bütçesinden ayrılan pay, o din veya mezhep mensuplarının genel nüfusa oranından daha düşük veya daha yüksek olamaz.

Hayır, devlet, dinî kurum ve hizmetlerden elini büsbütün çekemez, unutun onu. Burası Fransa değil, devletin karşısında devlet kadar örgütlü ve güçlü bir Katolik Kilisesi yok ki işi ona devredip piyasadan çekilesin. Fransız laiklerini Türkçeye tercüme etmekle iş bitmiyor.

Dini toplum hayatından silme işini koca Stalin becerememiş, bırak senin yarım gönüllü Tek Partini. O maceraya bir daha girmeyeceksen eğer, özellikle İslam dinine ait hizmetleri kim nasıl örgütleyecek, bir çare bulmak zorundasın.

Bugünkü yapısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı “Devlet bir din veya mezhebe ayrıcalık tanıyamaz” ilkesine aykırıdır, nokta. Ama lağv da edemezsin, onca cami var, imam var, onlar ne olacak? İster istemez devletin BİRAZ dışına itip, devletin değil “Müslümanların” diyanet işleri kurumudur demek zorundasın. Vurgu değişsin, şimdilik yeter. Yok biz bunu istemeyiz, tanımayız diyen Aleviler varsa, ister istemez onların da eşdeğer bir kurum oluşturmasına izin verip onu da tanımak zorundasın.

Nazar boncuğu niyetine Ermenilere, Süryanilere, Yahudilere nüfuslarıyla orantılı birer bahşiş dağıtsan o garipler de sevinir. Devletin kendi devletleri DE olduğuna inanırlar. Doksan senelik sahte laikliğin gerçek laikliğe doğru bir ufak adım atar.

MADDE: Kamu okullarında yeter sayıda öğrencinin talebi üzerine seçmeli din dersi verilir. Din dersi öğretmenleri, mensup oldukları din veya mezhebin kurum veya cemaatlerinin onayıyla seçilir.

Gerçek anlamda dinlerüstü bir “din kültürü” dersi verebilecek hoca sayısı bu memlekette bir elin parmaklarını geçmez, onun için hayal kurmaya gerek yok. Din dersi deyince ibadet ve itikat anlatılacak.

Bana sorarsanız din dersi hepten ilga edilmeli derim. Ama toplumun büyük kesimi için bu eğitimin en az öbür eğitim kadar önemli olduğunu kabul etmek lazım. Öyle olunca da devlet illa bu işe sırtını dönmeli, yokmuş gibi davranmalı demenin mantığını göremiyorum. Bırakın öğrensinler, bırakın öğretsinler.

Dinî öğretinin içeriğini devletin belirlemesi uygun olmaz, o yüzden bırakın her din ve mezhep kendi hocalarını seçsin veya en azından onaylasın, kendi dininin nasıl öğretileceğine karar versin. Dersi evde yahut dergâhta değil okul binasında verirsen en azından ne olup bittiğini izleme şansın olur, bir denetim payın kalır.

Din dersi istemeyen çocuklar o saatte top oynar, mutlu olur. Cemaatler de büsbütün akılsız değillerse müşteri çekmek için hoca kalitesini artırmak zorunda kalırlar.

*
“Kurum veya cemaat onaylar” demiş. Bakın bunun sonucu ne olur.

Müslümanlarda böyle bir kurum yok. İster istemez hocaları seçmek için cemaat bir şekilde istişare etmek, kendi içinde pazarlığa girmek zorunda kalacaktır. Bundan kurumlaşma doğar, iyi bir şeydir.

Bizde kilise var. Çocukların eğitimi gibi yakıcı bir konuda ister istemez kilise, cemaatle daha yakın diyaloğa girmek, toplumsal taleplere duyarlı olmak zorunda kalacaktır. Bundan demokratikleşme doğar, iyi bir şeydir.

Diyelim ki cemaat içindeki Falancılarla Filancılar hoca meselesinde anlaşamadı, inatlaştı, o zaman ne olacak? Mevzii bir anlaşmazlıksa bir şey olmaz, bir türlü çözülür. Ama sistematik bir anlaşmazlıksa ne olacağı bellidir. Bir süre sonra taraflar ayrı birer cemaat olarak resmen tanınıp ayrı hoca seçmek isteyeceklerdir. Bundan çoğulculuk doğar, ÇOK iyi bir şeydir.

Amerikan Yahudilerinde öyle oldu, 20. yüzyıl başında Reform, Konservatif ve Ortodoks diye üçe bölündüler. Hiç fena olmadı bana sorarsanız. Yahudilik fakirleşmedi, zenginleşti.

CAN KREŞTE&ÇİKOLATALILAR &MAYALI ÇÖREKLER

3 yaşını dolduran oğlum kreşe başlayalı 1 ay oldu bile… İlk gün 2 saat, sonraki gün 3 saat, üçüncü gün yine 3 saat, sonraki günler yarım gün…
Bir ay sonrasında ise artık tam gün… Daha önce kreşe hiç gitmemişti de yeni başlamıştı sanki benim için. Oyundu o yarım gün gidişler sanki, şimdi ise tam mesaili bir kreş öğrencisiydi…
İlk haftamızı da bu şekilde tamamladık neredeyse…

İlk veli toplantımızı da yaptık.

Hemen gider gelirim derken 3 saat süren toplantı&diğer velilerle ve öğretmenlerle tanışma-görüşme&durum değerlendirmesi… Mutfağı seven tek veli ben değilmişim…
Can’ın sınıfının velileri ile ayrı bir sınıfa geçip ayrıca görüştük. Her gün bir veli bir çeşit kek, poğaça, kurabiye türünden yapıp okula gönderebilir, kahvaltı ya da ikindi kahvaltısına alternatif olur fikri çıktı biranda… Çünkü Can dahil birçok çocuk okuldaki sabah ve ikindi kahvaltısını sevmiyordu, reçelli ekmeği yemiyorlardı mesela, Can evinde de hiç yemedi. Zeytini hiç yemedi, beyaz peyniri de ağzına sürmez.
Fikir güzel geldi, hemen bir programa bağlayıp ilk sırayı alan bendeniz yine de kafasındaki sorularla geri döndü evine… Can kreşe gitmeye hazır mıydı? İyi mi yaptık?

Her annenin çocuğunu kreşe ilk verdiğinde duyduğu, sorularla gidip gelen vicdan muhasebesi…
Henüz erken mi? Daha çok küçük… Nasıl bakıyor başının çaresine? Öğretmeni yeteri kadar ilgi gösterebiliyor mu? Kendi kendine yiyebiliyor mu? Şimdiye kadar çatalı kullanmıştı ama kaşıkla hiç çorba içmemişti mesela… En ufak detayına kadar her şey birer soru işareti?
Bir yerde defteri denkleştirip dürüp kaldırmam gerekiyor artık. Zaman gerek bunun için sanırım.

Akşama doğru gelen dostun ziyaretiyle mutlu olup kendime geldim biraz. Kafamdaki sorular rafa kalktı…
Yemek sonrasında yeşil çay yanında limonlu tartlar yenildi. Havaların soğumasıyla çayın tadı daha bir güzeldi sanki…

Cumartesiyi böyle kapattıktan sonra pazar sabahı artık dem vuramaz olduğum hamur yoğurma isteğimi dindirdim bir nebze…

Uzun süredir aklımda olan Münevver Ablamın açmaları iki ölçü olarak piştiler.
Bir ölçüsü Can’ın kreşi için…
IMG_2011

Açmaları Münevver Ablaya ilk gidişimde yaklaşık 2 yıl önce yemiş ve lezzetine vurulmuştum o vakit... Gel zaman git zaman derken düğme bisküviler gibi açmalar da ancak yapılabildiler.
İç kullanmayıp sade yaptım riske girmeyip. Can’ın mercimek yemediği aşikar, patatesli olabilirdi ama vakit de yoktu, öğle buluşmasına yapılacak tart bekliyordu daha sırayı, sonra buluşmaya yetişme telaşı… Belki buluşmadan sonra bize geçilir diyerek ortalığın toparlanışı, sürekli bir ev toparlama haliyle geçiyor evdeki vakitlerim, sürekli ya mutfak toparlanıyor, ya salon, ya diğer odalar, ya yıkanmış çamaşırlar, ya ütülenmişler, ya Can’ın oyuncakları, dağılmış kitapları… Sürekli bir toparla(n)ma…

Hepsi yetişti, buluşmaya da vakitlice gidildi…

Pazar buluşmasından dönüşte bir saat kadar da parkta vakit geçirdik Can ile… Eve girmek istemedi bir türlü… Güneşin son demleriydi, sınırlamadım, ne onu ne kendimi… Sonbaharın tadını çıkardık…
IMG_2124
IMG_2131

En sonunda ikna olup eve geçtikten sonra, Can uykuya daldı, ben yeniden mutfakta yerimi aldım. Bu kez de;

-Güzel bir insanın doğumgünü için çikolatalı kapkekleri
-Can’ın bisküvi kutusunun üstünden gösterip gösterip “Anne ben bundan iste” dediği çikolatalı kurabiyeleri pişirmek için…
IMG_2148

Acele ediyorum, pişecekler ve daha fotoğraf çekeceğim güneş elini ayağını çekmeden ama mümkün olmuyor. Kapkekler ve kurabiyeler hazır olduğunda güneş gitmiş oluyor artık…
Flash ile haşir neşir olmam gerekiyor mecburen içime sinmeden hiç…

Daha öncede pişirdiğim kapkeklerin fotoğrafları var neyse ki… Tarifi de burada
IMG_8123_resize

Ancak kurabiyeler daha önce de çok defa pişmesine rağmen hiç fotoğraflanmamışlar. Tarifi de eklememişim dolayısıyla..
En iyisi fotoğraf çekme işini de tarifi yazmayı da bir başka sefere bırakmak dedim… Ancak elde olan flashlı çekimlerle de olsa yer alsınlar şimdilik
IMG_2158
Kapkekler 1.5 ölçü pişirildi, yarım ölçüsü ev halkı için, 1 ölçüsü güzel insanın doğumgünü için paketlenip hazır edildi… Güzel bir süprizin tadı oldular…
Herkes ne var bunun içinde böyle diye sorarken aslında bir o kadar sade bir tarifti, tuzdu belki lezzetleri bu kadar keskinleştiren ve güzelleştiren..

Kurabiyeler ise Can’ın kreşi için yine… Açmalarla yan yana kutularda yerlerini aldılar ertesi gün için.
IMG_2180
Açmaların tarifi Münevver Ablanın sayfasından aynen uygulandı. Arşiv olması için buraya da ekliyorum. Malzemeler bir ölçü için.
IMG_2017
Malzemeler:
-2 1/2 - 3 Bardak un ( 240 ml.lik bardak)
-2 yumurta
-1/3 paket yaş maya, ya da 1 tatlı kaşığı instant maya (Tepeleme)
-60 gr yumuşak tereyağ
-1/2 çay bardağı zeytinyağ ( Daha da az olabilir)
-1 çay bardağı ılık süt
-2 çorba kaşığı toz şeker,
-1,5 tatlı kaşığı tuz,
- 1 çorba kaşığı mahlep
-Üzeri için 1 yumurta sarısı ( Biraz sütle inceltilmiş)

İç Malzeme:
alternatif 1:
Haşlanmış yeşil mercimek,
1 tane kuru soğan, 3-4 dal taze soğan
Maydanoz, kekik, tuz, karabiber, pul biber, kimyon
alternatif 2:
Haşlanmış patates
1-2 kuru soğan
Tuz, karabiber, muskat rendesi,pul biber

Yapılışı:
Siz benim gibi yapmayıp mayalı hamurları akşamdan yoğurup buzdolabına kaldırın. Ertesi sabah da içinin hazırlanıp, pişirilmesi kısa sürede olur. Yaş maya kullanılıyorsa, ılık süt ve şekerle birlikte 10 dk. kadar kabarması sağlanır. Instant maya ise elenmiş unun ortasına konur. Kenarlara tuz, şeker, mahlep serpiştirilir. Ilık süt, yumurta, zeytinyağ ilavesiyle yoğurulur. Burada ele yapışıyor diye fazladan un koymayın. Yoğurdukça ele yapışmaz olur. Kıvamı geldiğinde yumuşak yağı ilave edip, yine yoğurulur. Üzeri örtülüp buzdolabına kaldırılır. Mayalanma uzun sürede ve yavaş yavaş olur böylece
Sabah, hamur çıkarılır. Oda ısısına gelmesi için mevsim kışsa sıcak bir yerde ( kalorifer üzeri gibi) bekletilir.
Soğanı ince doğrayıp, çok az su ile pişirin. Daha sonra çok az zeytinyağ ile mercimek ya da patates eklenir, diğer malzemeler karıştırılır. İçler sıcak, hazır bekletilir.
İyice kabaran hamur yine yoğurulur. Küçük parçalar kopartılıp, merdane ile açılır. İç konup istenilen şekil verilir. Münevver Abla mercimeklileri ay şeklinde, patateslileri ise, hamuru rulu yapıp, kendi etrafında döndürerek,uçlarını alta sakladığı şekilde yapmıştı.
Bu arada fırın 180 derecede ısıtılır.
Şekil verilen hamurlar, yağlı kağıt konulmuş tepsiye dizilir. Biraz daha mayalandırılır. Zaten iç sıcak olduğu için kısa surede kabarırlar.
Üzerine sütle inceltilen yımurta sarısı sürülür, haşhaş, susam, çörekotu serpilir.
Üzeri kızarıncaya kadar, 15-20 dk. pişirilir.
İlk sıcaklık geçince, büyükçe bir kap içinde, kağıt havlular arasında, kapağı kapatılarak servise kadar ılık halde bekletilir.

5 Ekim 2010 Salı

LİMON SELİ & KAHVE TUTKUSU

Zerdeçallı limonlu kremayla hızlıca yapılmış pratik tartlar…
IMG_1942IMG_1960
Pratik oluşu mini tart tabanlarının hazır oluşundan…

İncecik tart tabanı o kadar lezzetli ki… İçinde tatlı ya da tuzlu ne ekleseniz nefis olacağa benzer…

Limonlu mini tartlar gibi…

IMG_1973

Krema tarifi Yasemin’den…
Fazladan 1 çay kaşığı zerdeçal tozu eklendi sadece…
Safran sarısı rengini aldı böylece…

Limonlu Krema:

Malzemeler:
3 su bardağı süt (600 ml süt)
2 türk kahvesi fincanı toz şeker
1 türk kahvesi fincanı un
3 tatlı kaşığı nişasta(buğday,mısır, patates)
1 limon kabuğu rendesi
1 çay kaşığı toz zerdeçal

Hepsi ufak bir tencerede karıştırılarak koyu muhallebi kıvamına gelene dek pişirilir. Ocağın altını kapatıp ardından mikserle çırparak hem soğutulmuş olur hem kıvamını alması sağlanır. Krema ılıdıktan sonra mini tartlara paylaştırılır.

Dilerseniz büyük bir turta da yapabilirsiniz bu kremayla… Tıpkı bu turta gibi…
IMG_2111IMG_2101
Yine pratik, çünkü tabanı hazır olarak satılıyor. Dokusu, kıvamı, pastabanlar gibi, kek kıvamında yumuşak süngerimsi… Kaynağı yine İsviçre, mini tartlar da öyle… Turta tabanları kek kıvamında olduğu için bir süredir buzdolabının dondurucu kısmında bekliyorlardı, yaz sıcaklarından korundular böylece. Şimdi son kalan tart tabanımı nasıl değerlendireceğimi düşünüyorum. Kurtarıcım o benim… Dar vakitlerde nefis bir turta olup çıkıyor karşıma, her seferinde farklı bir krema farklı bir meyve teması ile…

Bu kez zerdeçal olmadan sade olarak pişti. Pazar öğlen buluşması için hazırlanan limonlu turtanın kreması oldu… Açık havada kahve yanında uyumun güzelliğini gösterdi bize…

Üniversiteden arkadaşlarımla ve eşleriyle bir araya gelip soğuk havada içimizi ısıtan bir kahve söyleşisinin ardından pay oldular…

Nasıl oldu bu kahve söyleşisi peki…

Yanından yakınından geçerken kokusuyla çarpan, daha derin nefesler almamıza sebep olan kahve mekanı dedi ki;

Kahve deneyimini ve uzmanlığını misafirleri ile paylaşmak üzere mağazalarında düzenli olarak sürdürdüğü özel bir etkinliğimiz var: Kahve Sohbetleri
Keyifli atmosferimizde gerçekleştirilen sohbetlere katılan misafirler; kahvenin tarihçesi, nasıl yetiştirildiği, hangi aşamalardan geçip mağazalarımızda servis edilmeye uygun hale geldiği, hangi kahve ile hangi yiyeceklerin tercih edilmesinin uygun olacağı konusuna kadar her türlü bilgiye sahip olabiliyor.


Mekanımızdaki mağazasına haber verdim sadece. İki barista, koca bir kahve presiyle dolu kahve ve ikramlarıyla beliriverdiler. Biraz sonra bir koca pres dolusu daha… Sade ve sade kahve...
IMG_2047
Güzel bir anlatım, bilgilendirme…
IMG_2082

Sorular cevapları, sorular cevapları takip etti…
Öncesinden görüşüp bu söyleşiye katılmak istiyoruz derken bu kadar keyifli güzel ilgili cömert bir söyleşi olacağını düşünmemiştim hiç.

Gönlümüzü fena kazandılar…
IMG_2053

3 dilim de onlara ikram oldu limonlu turtadan…
IMG_2062

Limonlu Keklerinin sırrını sordum en sonunda, ama maalesef tarifi yoktu onlarda, sadece içinde ki malzeme bilgisi vardı, bunu paylaştılar… 3 farklı firmadan geliyordu menülerindeki lezzetler…
Limonlu kek için denemelere devam…


Sıradaki yazıda Can'ın kreşinin veli toplantısı, alınan kararlar ve bu kararların ardından pişen çikolatalılar ve açmalar:)

4 Ekim 2010 Pazartesi

BEREKETLİ HAFTASONU...

Bu haftasonu çok bereketliydi çoook…
Dolu dolu üstelik…

Bir limon ve çikolata seli vardı mutfakta…
IMG_1962IMG_2099IMG_2167IMG_8129_resize

Sonra mahlep kokusu eve her girişimizde bizi karşılayan, sinmiş her köşeye…

IMG_2015IMG_2011

Ve güzel havanın son demleriyle sonbaharı karşılayış...

IMG_2116

Ve bir Kahve şöyleşisi...

IMG_2047IMG_2072

Ve bir veli toplantısı, bizim için bir ilk :)

IMG_2125IMG_2124
Hepsi ve daha fazlası, tarifler ve notlarla pek yakında:)

1 Ekim 2010 Cuma

Anayasa Sohbetleri 1 - Dil

  • MADDE: Ulusal Dil Türkçedir. Yeterli düzeyde Türkçe bilmeyen kimse orta öğrenim diploması alamaz.
  • MADDE: Herhangi bir dilin yazılı ve sözlü kullanımı ile bu dilde yayın yapma ve eğitim verme özgürlüğü kısıtlanamaz.
Bundan beş on yıl öncesine dek sanırım işin ideali bu iki maddeden ibaretti. Basit, net.

Bir kere, bütünleştirici bir dilin olması lazım ki kanunların, tüzüklerin, sözleşmelerin bir standardı olsun. Sonra memleketin bir ucunda doğan insan öbür ucunda kolayca iş tutabilsin, eşit koşullarda kamu hizmetine girebilsin, hastalandığında doktora derdini anlatabilsin.

Tabii kimseyi zorlayamazsın, zorlayamaman gerekir. Öğrenmek istemiyorsa öğrenmez, “sana ne” der geçer. Kırk senedir Kanada’da oturduğu halde kırk kelime İngilizce bilmeyen Çinliler var; pekala güzel insanlar. Aç da kalmıyorlar.

Ama eğitim gerektiren bir meslek veya sanat icra edecekse Türkçe bilmesi iyidir, faydalıdır, hatta pratikte zorunludur. Dolayısıyla doğru dürüst Türkçe öğrenmeden lise diploması alamaması gerekir.

İkinci madde öyle temel bir ilke ki, aslında Anayasaya yazılması bile ayıptır. Dilediği dili konuşmak, dilediği dilde yazmak ve çocuklarını dilediği dilde eğitmek, Devletin anayasayla, manayasayla ihsan ettiği bir şey değildir; insanın insan olmasından ileri gelen bir haktır. Ha bunu Anayasaya yazmışsın, ha insanların yemek yemesi yahut işemesi yasaklanamaz yazmışsın, arada pek fark yok.

Ama bu memleketin evveliyatı gözönüne alındığında, belki anlamayan olur diye açıkça bir kere daha yazmanın zararı olmaz diyelim.

Klasik özgürlükçü bakış açısından işin özü bu kadardır. Başka söze gerek yoktur.

Ama günümüz koşullarında artık bunun yeterli olacağını hiç sanmıyorum. Atı alan, bırak Üsküdar’ı, Fırat’ı geçmiştir. Devletin kurucu unsurunun bir değil iki olduğunu iddia edenler vardır; memleket sathının beşte biri gibi bir alanda net siyasi üstünlüğü ele geçirmişlerdir. Onları yok sayarak yola devam edersen, yarın öbür gün hiç sevimli olmayan durumlarla karşılaşma ihtimalin olur. O yüzden:
  • MADDE: Kürtçe Bölgesel Dildir. Yerel yönetim birimlerinde halk oylamasıyla belirlenen diller, yasayla Yerel Dil ilan edilebilir.
“Oha” dediğinizi duyar gibiyim. Demeyin. Alışacaksınız.

Kürtçenin adını anmadan sadece ikinci cümledeki “yerel dil” uygulamasıyla problem çözülebilir mi? Hiç sanmıyorum. Bugün geldiğimiz noktada Kürtçeyi adıyla sanıyla anmadan herkesin sevip bağrına basacağı bir Anayasa yapma imkânı kalmamıştır. Kaldı ki, 10 ila 20 milyonun dili olan Kürtçe ile, en kabadayısı yüzbin kişilik enklav’ları ilgilendiren Arapçayı, Lazcayı, Çerkezceyi vesaireyi aynı kefeye koymak doğru olmaz.

Üstelik laf aramızda kalsın, burada yapılan bölgesel/yerel dil ayrımı, mesela Bingöl’de Zazaların yahut Siirt’te Arapların bölgesel dil Kürtçeye karşı ayakta durabilmelerine de bir nebze yardımcı olabilir.

“Yerel yönetim birimi” dediğim şey belediyedir. Ama bugünkünden daha boylu poslu, daha etkin bir tür belediye. Ona da sıra gelecek, sabır buyurunuz.

Nasıl olacak bu bölgesel ve yerel dil?
  • MADDE: Kamu hizmetleri, talep üzerine, Türkçenin yanısıra Bölgesel ve Yerel Dilde verilir. Kamu kurumları, Bölgesel veya Yerel Dili bilen yeterli sayıda personel ve tercüman istihdam etmekle mükelleftir. 
Yani vatandaş Diyarbakır’da hastanede, postanede, tapu dairesinde, karakolda, mahkemede “ben Kürtçe isterim” derse karşısında Kürtçe konuşan (ve yazan) memur bulacak; o şimdilik yoksa tercümanla işini halledecek. Ama Türkçe isterse o da olacak, yoksa yarın öbür gün tam tersi sıkıntılar doğar, hoş olmaz.

Merak etmeyin, hiç olmayacak iş değil. İsviçre’de, Kanada’da, İspanya’da, Hindistan’da, Güney Afrika Cumhuriyetinde pekala işliyor. Bizim İngiltere zannettiğimiz Wales ülkesinde 80’lerin sonunda her köye İngilizce ve Welsh’çe ayrı ayrı ilkokul kurmayı mecbur ettiler, üç-beş sene içinde sistem tıkır tıkır işlemeye başladı. İskoçya’ya önceki sene gittim, en büyük dertleri neydi biliyor musunuz? Ada vapurlarında iskele anonsu ÖNCE İngilizce mi, yerel Gaelik dilinde mi yapılacak, o.

Eğitim konusu daha zor. Bu maddeyi yazarken tereddüde düştüm, on defa yazıp bozdum. Ama en doğrusu galiba şöyle.
  • MADDE: Tüm kamu okulları, yeter sayıda öğrencinin talebi üzerine Kürtçe seçmeli dil dersi vermek zorundadır. Kürt Dili Bölgesinde ilk ve orta öğretimde Kürtçe dil dersi zorunludur.
İlk cümle bütün Türkiye’yi ilgilendiriyor. Batıda yaşayan bir sürü Kürt var. Ayrıca Kürt nüfusu hakim olduğu halde belki “Bölge”ye katılmayacak, Haymana gibi, Refahiye gibi, Kilis gibi yerler olabilir. Daha da ayrıca, Kürt filan olmadığı halde, memleketin o köşesine Fransız kalmayayım, yarın gidip orada iş tutarım belki deyip çocuklarına Kürtçe öğretmek isteyen olabilir. Bir okul bölgesinde bunların sayısı mesela yirmi kişiden fazlaysa dilekçe verirler, çocukları için seçmeli dil dersi açılır. Kolay.

İkinci cümle daha zor. Kürtçenin bölgesel dil olduğu alanda Kürt dili öğrenmek seçmeli mi olacak, mecburi mi olacak? Mecburiyse sadece resmi okullarda mı olacak, özel okullarda da olacak mı? Temel dersler Kürtçe mi verilecek Türkçe mi? Kararı yerel yönetime mi bırakmalı acaba?

Bana sorarsanız ben bölgedeki tüm okullarda dil dersi zorunlu olsun derim. O memlekette yaşayacaksan zaten dili bilmen gerekecektir. Yok, babanın memuriyeti yüzünden oradaysan ve gelecek sene Sinop’a döneceksen gene de dil öğrenmende zarar yoktur, fayda vardır. Bir dil bir insan, iki dil iki insan diye boşuna dememişler.

Temel eğitim dili yerel yönetimin kararına bırakılabilir. Fiziği kimyayı bence Türkçe görsünler. Hatta varsa hoca İngilizce görsünler, daha iyi.
  • MADDE: Silahlı Kuvvetler, Bölgesel ve Yerel Dilde hizmet kuralından muaftır. 
Zorunlu bir taviz. Tartışmaya gerek yok. Tarihin her döneminde de aşağı yukarı böyle olmuş. Roma İmparatorluğunda bile kırk türlü dil konuşulurmuş, ama ordu dili Latince.

[Bir okurum hatırlattı, tabii jandarmanın silahlı kuvvetlerden tamamen ayrıldığını varsayıyoruz.]