15 Ekim 2012 Pazartesi

Çocuklarınız hayatı yavaş yaşamayı öğrensin


Bir gün farkettim ki hayatım gittikçe hızlanıyor. Artık çocukluğumdaki gibi uzun uzun hiçbir şey ile ilgilenemiyorum, uzun uzun kitap okuyamıyorum, bir işi yaparken aklımdan diğer yapacaklarımı sıralıyorum. Yerimde oturamıyorum sanki habire yetişmem, yapmam gereken bir şeyler var. Parkta çocukları bir oyuncaktan ötekine koşturuyorum, eve dönünce yıkanacaklar, sonra bir de yemek pişecek, akşama bir sürü ev işi… Çalışan annelerin durumu ise daha vahim. Tüm günlerini okulda geçiren çocukları evde sıkılıyor diye çeşit çeşit aktiviteye koşturan, oyun gruplarına götüren ama durmadan ardı ardına yeni programlar yapan anneler var. Aman çocuğumun gelişimi eksik kalmasın diye alınan bin türlü oyuncak, teknolojiyi takip etsin geri kalmasın diye en yeni teknoloji ürünleri...

Hiç “Yeter artık dur. Bu normal değil!” dediğiniz oldu mu? Neden hayatımızı çok dolu, karmaşık yaşamak istiyoruz? Neden diğer yandan içimizde uzaklarda her şeyden apayrı yaşama isteği uyanıyor? İçgüdülerimizi takip edecek olursak hayatımızı daha yavaş, sakin ve mutluluk dolu yaşayabiliriz.


Pazarlama cambazlarının tüketici oyunlarından bir an uzaklaşabilirsek ne kadar gereksiz şeyi hayatımıza sokup o değerli zamanımızı paylaştığımızı anlayabiliriz. Aklımızda devamlı yer tutan bir seneden fazladır kullanılmayan eşyalardan kurtulmalı, giyilmeyen kıyafetler verilmeli. Biraz daha ileri gitmek isteyenler için Dave Bruno’nun “100 Thing Challenge-100 eşyayla yaşamak” blogu ilgi çekebilir. Benzer şekilde zamanımızı alan pek çok ilişki, iş ve alışkanlık da sınırlandırılabilir. Daha az olursa, daha yavaşlayabilir, daha çok içimize dönebilir ve kendimize daha çok zaman ayırabiliriz.

Teknolojiyi kullanmak harika bir şey ama onun yüzünden daha fazla çalışıyoruz, her gün saatlerce bilgisayar başında duran anne babaları çocukları takip ediyor. Eski filmler yavaş geliyor, artık takip edemeyeceğimiz hızda filmler revaçta. Çocuklar daha hızlı ilerleyen bilgisayar oyunları oynuyorlar, bebekler bile çizgi film izliyorlar en az her 3 saniyede bir karesi değişen.

Hayatımız gerçekten de film kareleri kadar hızlı mi ilerliyor? Küçük yaştan itibaren teknolojik ekranlara maruz kalan bir jenerasyon olarak bunun beklentisi içindeyiz. Çocuklarımıza da farkında olmadan aynı yanlışları yapıyoruz.

Ne yazıkki hayat o kadar hızlı ilerlemiyor. Hatta son derece yavaş, ancak kendi hızında sabit değişimler yaşanıyor. Biraz daha sabırlı olabilen beklemeyi öğrenen çocuklar daha çok mutluluk yakalıyor,. Ama en çok da ekran bağımlısı çocuklar gerçek hayatta bocalıyor. Hayat ekranlardaki kadar hızlı aksın istiyor. Ama olmuyor! Çocuklarımızı stresten uzak tutmak için hızlı tüketimden uzak tutarak hayatı yavaş yaşamaya yönlendirmeliyiz.

İşte sizin ve çocuğunuzun hayatını yavaşlatmak ve daha fazla keyif almak için birkaç önerim:

-Doğada vakit geçirin, uzun uzun hayvanları, bitkileri, ağaçları, böcekleri, çiçekleri, yaprakları inceleyin ve üzerine konuşun. Kafanız boşalır ve doğanın gücü ile rahatlarsınız.

-Şehirdeyseniz çocuğunuz ile birlikte geri dönüş zamanını planlamadığınız bir park gezintisi planlayın. Uzun uzun kedilerle oynayın, salıncakta sallanın, kaydıraktan kayın, bir sürü yeni arkadaş ile tanışsın, oynasın.

-Kitap okumaktan hoşlanan çocuğunuzla uzun uzun kitap okuyun, ne zaman biteceğine o karar versin.

-Bir haftasonu da çocuğunuzu alışveriş merkezlerine, aktiviteden aktiviteye taşımak yerine ailecek evde oturun, birlikte oyunlar oynayın, bulmaca yapın, keyifli vakit geçirin.

-Çocuğunuz ne zaman isterse yemek yesin, uyku uyusun. Günlük planınıza sadık kalmak adına zorlama yapmayın. Çocuğunuzun içgüdülerine güvenin.

-Çocuğunuzla birlikte zaman geçirirken “geç kaldım, yetişmem lazım” gibi kelimeleri kullanmayın, günlük planınızı boşaltın.

-Bir yere yetişmeniz gerekirken çocuğunuza sanki tüm gün vaktiniz varmış gibi hissettirin, aceleye gelmeyen işler aksamaz.

-En güzel günler neşeli geçen günlerdir. Başınıza ne gelirse gelsin, çocuklarınıza daima gülümseyin, neşe ile isteklerinizi anlatmaya çalışın.

14 Ekim 2012 Pazar

Nazilik fena, ama Naziler dünya ahret kardeşimizdir


Serdar Kaya Taraf’ta her zamanki gibi akılcı, sakin bir makale yazmış. Sağolsun benim zındık olmadığıma hükmetmiş.

  • “Ancak bu durum, inançların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Buradaki ayrım, inançlar ile inanç sahipleri arasındadır. Şöyle ki, (sözgelimi) “A kişisi peygamber değildir” demek, nefret söylemi değildir. Bu argümanı detaylandırarak, “A kişisinin peygamberlik iddiasında bulunmuş olmasının nedeni, bundan kişisel menfaat sağlamak istemiş olmasıdır” demek de nefret söylemi değildir. Ancak“A kişisinin peygamber olduğuna inananlar ahmak kimselerdir” demek, nefret söylemidir.”
http://www.duzceyerelhaber.com/kose-yazi.asp?id=11045&serdar_kaya-nefret_soylemi_ve_toplum_olmak

“İnançlar” ile “gruplar” arasında yaptığı ayırım son zamanlarda hayli taraftar toplayan bir görüş. Baskın Oran da iki hafta önce buna benzer bir görüşü ifade etmişti.


Hayır, ben bu görüşe katılmıyorum.

Aptalca olduğunu düşündüğün bir fikri yerin dibine batırmakla “buna inananlar aptaldır” demek arasında net bir ayırım yapılabileceğini sanmıyorum. “Nazilik iğrenç bir düşüncedir ama Nazilere laf yok, duyguları incinmesin?” “Komünizmi lanetliyoruz ama komünistler dünya ahret kardeşimizdir??” “Hutu’lara saygımız sonsuz, ama Hutu’culuk bölücü ve isyankâr bir terör ideolojisidir???” I-ıh. Olmuyor.

“Nefret söylemini” kriminalize edeceksek eğer, mutlak surette a) söyleyenle mağduriyet iddia eden arasındaki güç dengesine, ve b) fiilî, somut, gerçek zarar görme potansiyeline bakmak lazım. Söyleme maruz kalan kişi veya zümrenin hak ve özgürlükleri bu söylemden ötürü hakiki bir zarar görür mü? Sorulacak soru budur. En ufak bir şüphe varsa özgürlükten yana karar vermeli derim.

Birtakım fikirlerden ve o fikirleri benimseyenlerden nefret etme hakkını kısıtlayamazsın, bu bir. İkincisi, belirli insan zümrelerinden nefret etme duygusu da temel bir insanî içgüdüdür; bunu yasa yoluyla ortadan kaldırabileceğini düşünmek ham hayal olur. Sonuçta bazı insanlar Ermenilerden (zencilerden, eşcinsellerden, Almanlardan vb.) nefret ediyor ve etmeye devam edecek. Onların duygu ve düşüncelerini serbestçe dile getirmelerini hangi hakka – hangi üstün ahlaka, hangi tartışılmaz dünya görüşüne – istinaden yasaklayabilirsin?

En basit çözüm şudur sanırım:

1. Devlet erkini elinde tutanların nefret söylemini şiddetle kovuştur. Devlet erki büyük ve tehlikeli bir güçtür. Bu erki kullanan, bazı kısıtlamaları göze almak zorundadır.(Tercümesi: Vatandaş Ermenilere gıcık kapıyorsa kendi bileceği iştir. Ama bakan yahut devlet başkanı çıkıp nefret kusarsa sürüm sürüm süründüreceksin pezevengi.)  

2. Nefret söylemine maruz kalan topluluğun, bu söylemden ötürü devlet otoritesi karşısında çaresiz ve zebun kalma ihtimali varsa nefret söylemini kovuştur. (Mesela eşcinseller, Mormonlar veya hippiler, egemen pislik söyleminden ötürü mahkemede, poliste, vergi dairesinde, tapu dairesinde hakkını arayamayacak duruma düşüyorsa buna dur demek gerekir.)

3. Nefret söylemi sonucunda halk kitlelerinin galeyana gelip tahrip ve tecavüz eylemlerine girme ihtimali varsa nefret söylemini – en azından risk geçinceye kadar – önle. (Maraş ve Sivas’taki gibi olayların kontrolden çıkmasına izin verme. Ama tansiyon düştükten sonra da işi çok uzatma. Alevi vatandaşın can ve mal emniyetini korumak devletin görevidir; duygusal konforunu korumak devletin görevi değildir. Üstüne vazife olmayan işlere girişirsen nefreti azaltmazsın, çoğaltırsın.)

Hepsi bu kadar. Basit. Sade.

İnan bana böylesi bir arada yaşama, karşılıklı saygı sevgi vs. zımbırtısına daha uygundur. Daha pratiktir. Toplumsal tansiyonu düşürmeye daha müsaittir.

Yoksa, “nefret söylemi” kavramını fazla geniş tutarsan gün gelir İslam dinini yasaklaman gerekebilir, iyi olmaz.

Müşriklerin, münafıkların, putperestlerin de hassas duyguları yok mudur sence? İncinmezler mi?

Lüzumlu bir not

“A kişisinin peygamberlik iddiasında bulunmuş olmasının nedeni, bundan kişisel menfaat sağlamak istemiş olmasıdır” sözü bana ait değildir, belirtmiş olayım. “Peygamberlik iddia etti VE bundan menfaat sağladı” cümlesinde teleolojik nedensellik yoktur. Bir insan çok çeşitli ve karmaşık nedenlerle peygamberlik iddia edebilir. Misal, bunun insanlığın hayrına bir iş olduğuna inanabilir. Sonra da bu iddianın birtakım yan nimetlerinden yararlanabilir – milleti dörtle sınırlayıp, kendine peygamberlik kontenjanından 11 tane alır, mesela. Hiç şüphesiz maksat 11 eş almak olsaydı, sırf bu yüzden peygamberlik iddia etmek çok fantazi bir yol olurdu. 

12 Ekim 2012 Cuma

Zındıklardan bir demet



Tanınmış birkaç düşünür ve yazarın İslam peygamberi hakkındaki görüşlerini ele alalım. Baştan belirtelim ki bunlar BENİM görüşlerim değildir, sadece sahiplerini bağlar.
*

İlk yazarımız Moşe Maimonides, [1] ortaçağın büyük filozofları arasında adı İbn Rüşd ve Thomas Aquinas ile bir nefeste anılacaklardan biri. İslami İspanya’da doğmuş, Fas’ta medrese tahsili görmüş, Arap ve Yunan klasiklerini okumuş. Arapça olan üç ciltlik Delâlet-ül Hâ’irin (Guide for the Perplexed, Kafası Karışık olanlar için Yol Gösterici) adlı eserinde tanrının bilinebilirliği, yaratılış, irade-i cüziye, kötülüğün ahlaki kökenleri gibi konularla cedelleşmiş. Yahudi fıkhının temel eserlerinden biri olan 14 ciltlik Mişna Tora’yı kaleme almış. “Bir masumun haksız yere cezalandırılmasından ise, bin suçlunun cezasız kalması evladır” gibi insancıl yaklaşımları var. Ayrıca tıp ve mantık üzerine eserler vermiş.

1172’de yazdığı Yemen Risalesi’nde [2] Muhammed’den Yalancı Peygamber ve Deli (meşugga משוגע) sıfatlarıyla söz ediyor. Hakiki dini bozmak ve insanların yüreğine nifak sokmak amacıyla gelenlerin ilki, Maimonides’e göre, adı lanetle anılan İsa’dır. “Din ulularımız” (r.a.) ona layık olduğu cezayı vermişlerdir. Muhammed onun izinden gelmiştir. İsa’dan farklı olarak, dünyevî iktidarı ve insanlara zorla boyun eğdirmeyi hedeflemiştir. Sadece “cahil bir budala”, onun getirdiği öğretinin gerçek bir tanrısal din olduğunu zannedebilir.

*
Dante insanlık tarihinin en büyük şairlerden biri; aynı zamanda ciddi bir düşünür, tarihçi ve siyasi aktivist. İlahi Komedya’da dinî düşüncenin ve ahlak felsefesinin en temel konuları hakkında derin bir vizyonu ortaya koymuş. Yaşadığı devirde İtalya’nın güneyinde henüz İslam kültürünün ciddi kalıntıları vardır; yazarın İslami düşünceye dair en azından birkaç önemli eser okumuş olduğunu biliyoruz. Yani İslam dininden habersiz biri değildir. Başta Selahaddin Eyyubi olmak üzere bazı Müslümanlar, Komedya’nın ahlaki evreninde birçok Hıristiyandan daha yüksekte yer alırlar.

Dante Cehennem’in en dibinden bir önceki katmanında Hz. Muhammed ile karşılaşır. "Şirk ve nifak tohumu ekenlerle" aynı kaderi paylaşan Muhammed kötü durumdadır: (Inferno, Kanto 28.25 v.d.).

Bacakları arasından sarkıyordu bağırsakları; iç organları ortadaydı, yenilenlerden bok (merda) yapan zavallı keseyle birlikte.
Onu görmek için olanca dikkatimi verince, bana baktı, göğsünü açtı elleriyle, “Bak nasıl yarıyorum kendimi” dedi,
“Bak Muhammed nasıl paramparça edildi! Önümde ağlayarak giden Ali, alnından çenesine dek yüzü kesili.
Burada gördüğün öteki kişiler de yeryüzünde şirk ve nifak tohumları ektiler (seminator di scandalo e di scisma), bu nedenle ikiye bölündüler.” [3]

*

Protestan reformunun öncüsü olan Martin Luther öncekilere oranla daha mutaassıp bir din adamıdır. Dili çoğu zaman saldırgan ve dogmatiktir. Buna karşılık iman (inanç) hakkındaki düşünceleri, Augustinus’tan bu yana çok az düşünürün yakınına yaklaşabildiği bir felsefî derinlik – ve duygu zenginliği – gösterir. Boş bir adam değildir yani.

Muhammed’e ve İslam dinine ilişkin görüşleri 1528 ve 1530’da kaleme aldığı Vom Kriege wider die Türken ve Heerespredigt wider die Türken adlı iki vaazda yer alır. İkisi de sert metinlerdir. Türkçeye çevirildiklerini veya çevirilebileceklerini sanmıyorum. [4]

Muhammed’e yönelik eleştirileri üç noktada toplanır. İlk nokta sevap öğretisidir; tanrıyla bir tür çıkar pazarlığına dayalı selamet anlayışını Luther ahlaksız ve imansız bulur. İkinci nokta silah zoruyla (yazarın deyimiyle “cinayet ve yağma” yoluyla) din yayma fikridir. Üçüncü nokta, İslam dininin çok eşlilik ve cariyeliğe izin vermesidir. Her üç noktada Luther İslam peygamberinin kişisel ahlakını lanetler. “İğrenç ve utanç verici bir kitap” olarak tanımladığı Kuran’ı herkesin tanıması için (auff das yderman sehe welch ein faul schendlich buch es ist) vakit bulduğunda Almancaya çevirmeyi vaat eder.

*
Voltaire 18. yüzyıl akılcılığının büyük temsilcisidir. Tarihçi, filozof, romancı ve şairdir. Başta Katolik Kilisesi olmak üzere müesses dinlerin amansız düşmanıdır. İnandığı şeyler uğruna rahatını ve hayatını defalarca tehlikeye atmıştır. Zekâsı nefes kesici keskinliktedir. Alaycıdır. Antipatiktir. Ama kişiliğinin gücünden etkilenmeyecek kimse düşünemiyorum.

Mahomet ou le Fanatisme [5]  isimli beş perdelik trajedisi, Muhammed’in tarihi kişiliğinden ziyade genel anlamda dinî fanatizmi ve ikiyüzlülüğü konu edinir. Hikâye Muhammed’in evlatlığı Zeyd b. Harisa ve onun eşi iken ayrılıp kendisiyle evlenen Zeyneb bt. Cahş olayı üzerine kuruludur. Muhammed entrikacı, zalim ve kadın düşkünü biri olarak gösterilmiştir. Zeyd’in Zeyneb’e ilgisini kıskanır. Zeyd’i Mekke ileri gelenlerinden birine suikast düzenlemekle görevlendirir. Zeyd adamı öldürür. Ancak adamın, çocuk yaşta köle edilen Zeyd ve Zeyneb’in babası olduğu ortaya çıkar. Zeyneb intihar eder. Muhammed ölüm döşeğinde vicdan muhasebesi yaparak günahlarını itiraf eder.

*
Hindu cephesinden de bir örnek verelim, eksik kalmasın.

Swami Dayananda Saraswati 19. yüzyıl sonlarında Hindu dininde büyük bir reform başlatan Arya Samac hareketinin manevi lideridir. Puta tapıcılığa, türbe ziyaretlerine, atalara tapmaya, hayvan kurban etmeye, rahipçiliğe, kast sistemine, çocuk evliliklerine karşı çıkmış, Hinduizmi evrensel bir ahlaki öğreti olarak canlandırmaya çalışmıştır. Zahid ve alimdir. Hindistan’ın bağımsızlığı fikrini ilk ortaya atanlardan biridir. Rabindranath Tagore’un ilham kaynağıdır.

En önemli eseri olan Satyarth Prakaş’ın [6] 14. bölümü, Kuran’a ve İslam dinine karşı acımasız bir polemiktir. 70 küsur sayfada Kuran’daki çelişki ve mantıksızlıklar, olağanüstü akılcı ve berrak bir dille ortaya konur. Kuran’da dile getirilen tanrı fikrinin ahlaki zaafları ve cahilliği dile getirilir. Hz. Muhammed'in “sahtekâr” olduğu savunulur.

Yukarıda saydığım dört yazara oranla, en okumaya değer olanı budur.

*

Tekrar edelim. Bunlar BENİM düşüncelerim değil. Çoğuna katılmıyorum. Montgomery Watt’ın teslimiyetçiliğini onaylamasam da, hiçbir büyük inanç hareketinin, hiçbir büyük sosyal olayın, bu derece tek yanlı bir reddiyeyi hak etmediğini düşünüyorum. Nöldeke’nin veya Margoliuth’un kritik zekâsı, Rodinson’un sosyal gerçekçiliği bana bunlardan daha yakın geliyor.

Ama soru benim bu görüşlere katılmam veya katılmamam değildir. İsteyen katılır, isteyen katılmaz. Bana ne? Sana ne?

Soru şudur: birtakım kara kalabalıkların duyguları incinecek diye Maimonides, Dante, Luther, Voltaire ve Saraswati okumaktan – ve yayımlamaktan – vaz geçecek miyiz? Geçmeyecek miyiz?

Senden ve benden bir hayli daha derin düşüncelere sahip olan bu adamlara – bazı fikirlerine katılmasak da – saygı gösterecek miyiz? Göstermeyip onları cühelanın öfkesine kurban edecek miyiz?

Başkalarının gündemi neyse ne. BENİM ne zamandır tartıştığım konu budur. Ve bu açıdan bakınca, Etyen Mahcupyan gibi birinci sınıf bir düşünürün bile konu hakkında söyledikleri bana o kadar alakasız, o kadar tanjant geliyor ki tarif edemem!



Notlar

[1] Arapçada cari olan adıyla Ebu İmran Musa bin Meymun bin Ubeydullah el-Kurtubî.

[3] Inferno, Kanto 28.25 ve devamı:
Tra le gambe pendevan le minugia;
la corata pareva e ’l tristo sacco
che merda fa di quel che si trangugia.

Mentre che tutto in lui veder m'attacco,
guardommi e con le man s'aperse il petto,
dicendo: "Or vedi com'io mi dilacco!

vedi come storpiato è Mäometto!
Dinanzi a me sen va piangendo Alì,
fesso nel volto dal mento al ciuffetto.

E tutti li altri che tu vedi qui,
seminator di scandalo e di scisma
fuor vivi, e però son fessi così.

[4] Dileyen http://www.lutherdansk.dk/WA%2030%20II/WA%2030%20II1.htm sayfasından orijinal metinlere bakabilir.


DOĞUMGÜNÜ PARTİLERİ İÇİN EĞLENCELİ FİKİRLER


Bazı insanlar şanslı doğuyorJ Biri de eşim sanırım.
Doğumgünü yıllar boyu hiç sektirilmeden kutlanır. Hem de öyle ufak çapta değil, maaile toplanılarak.
Abisi ya da eşi olarak ben deniz aynı şansa sahip değiliz meselaJ Lakin bu sene kaderimi kendi ellerimle değiştirdim ve İpek’in doğumgünü partisine ortak çıktım aynı ay içinde doğmuş olmaktan sebepJ

5 yıl önce karnım burnumda, Can’ın doğumuna 3 gün kala yine kutlamıştık eşimin doğumgününü… Hiç sekmedi… Yalnız artık bu doğumgünü işine renk katmak gerekiyordu.

Geçtiğimiz 2 sene kutlamayacağız bu sene artık sadece Can’ınkini kutlayacağız deyip sürprizler yaptık, kutladık. Filmlerde olanı gerçek yapmaya çalıştım. Eve geldiğinde salona saklanmış misafirler,
Dışarıda bir kafeye iş çıkışı geldiğinde bekleyen aynı kalabalıkJ
Artık bu duruma da alışılmıştı.

Bu sene kutlanacağını söyledim ancak içeriğini bilmiyordu. Ben gizliden hazırlıklarımı yürüttümJ

Ona özel bir sürpriz hazırladım.

“Armağan’ın ne kadar tanıyorsunuz” anketi düzenledim. Onun resminin olduğu bir fonda soruları sordumJ
1-DSC03772

Hepsini doğru bileni ise ödül bekliyordu…
20 küsur misafir arasından 3 kişi tüm soruları da doğru yanıtladı. Diğer iki kişi abisi ve babası olup aileden olunca ödülü 3. kişi olan arkadaşına vermeye karar verdikJ

Anket kâğıtlarının arkasına ise de Armağan’ı üç kelimeyle tanımlamalarını istedim. 

Aynısını Can için yapmadım. Onun süprizi hediyesiydi, ayrılırken herkes ağacından yaş kurabiyesini alarak ayrıldı…

Ama keşke daha çok yarışma organize etseymişim dedim. Bir tane olması bana yetmediJ
Zira bu tür yarışmalar heyecan ve dolayısıyla keyif katıyor partilere…

Bir sonraki parti davetimde bu alternatifleri ve ödüllerini çoğaltmaya karar verdimJ

Aklımda bir sürü fikir dolanıp duruyor şimdiJ


11 Ekim 2012 Perşembe

Bugün günlerden Behzat Ç.

İlk başlarda çok gıcık oldum.

Türkçesi ne fena dedim, sevgiliye sorup durdum" ne dedi ne dedi?" diye. Dördüncü bölümün sonunda biraz biraz alıştım la! demelerine, ellerinden birayı bırakamayan cinayet büro elemenlarına, siyah çorapla sevişebilen amirime, hep bakımlı cumhuriyet savcıma, mercedese binen narkotikçilere.

Sonra ne mi oldu? Hastası olduk, tüm yaz boyunca kaçırdığımız ilk sezonu ve

10 Ekim 2012 Çarşamba

İLK DİŞLER...


Bir diş buğdayı daha yapmak lazım
Ama İpek’e değil, artık onun düzinelerce dişi var, partisini yapalı çok oldu.

Diş buğdayını Can’a yapmak lazımJ

İlk dişleri çıktı çünkü
İlk kalıcı dişleri…

Can’ın yeni dişini ilk fark ettiğimde tatildeydik ve kocaman bir “Aaaaa, Caaan dişin çıkmış senin!” tepkim oldu.
Hiç beklemiyordum, ilkokula başlar o zaman çıkar benim bildiğim çünkü.
Fark ettiğimde hala sağlam süt dişleri vardı. Arka arkaya iki diş modundaydı.
Tatilden döndük ve Can sert bir şey yediğinde dişinin ağrıdığını sallandığını söyledi.
Hemen olaya el atan bakıcımız dişçiye gitmemize fırsat vermeden bir ip operasyonu ile yeni gelen dişlere yer açtıJ
Ve o arkadan çıkan dış öndeki süt dişin yerine hemen sahip çıkıp onun yerini aldı hızlıca.
Derken yandaki dişin arkasında 2. kalıcı diş belirdi. O da kısa bir süre sonra havuç yerken rahatsız etti Can’ı ve yine bir ip operasyonuJ
1-IMG_0974

Hızla uzuyor ve yerini alıyor o da öndekinin. Ama o yerini alma ve uzama faslında o eski güzel gülüşün yerini bir süre eksik dişli bir gülüş alıyorJ

Sizin de dişiniz hiç iple çekildi miJ

Mohsen Namjoo - 13/8

Albümdeki Şarkılar:

1. Tehran
2. Biyaid
3. Bigah Shod
4. Khat Bekesh
5. Zan Yar
6. 13/8
7. Ro Sar Beneh
8. Sanama

8 Ekim 2012 Pazartesi

Sonbaharda Orman - I -

Geçtiğimiz pazar sonbaharın ilk orman yürüyüşünü gerçekleştirdik.


Öyle böyle değil, cümbür cemaat…
Amca, babanne, dede, yeni doğmuş 20 günlük kuzen, diğer kuzen, üstüne arkadaşlarımız...

3 bebek + 3 çocuk + 9 yetişkin birlikte başlayıp birlikte tamamladık parkuru...

En büyük bebek İpekti, her trekkingin en küçük üyesiyken bu kez en büyük bebek oydu. Kendinden küçük iki gezgin daha vardı:) 20 günlük kuzeni ve 6 aylık arkadaşı ile...
1-IMG_0947

Yürüyüş öncesi kahvaltı edildi önce ormanda...
Sabah hızlıca hazırladım çantamızı
termosta çay
peynir, kaşar, bal, ceviz, fındık ezmesi, zeytin, labne, meyve suyu...
daha ne olsun
Simitler ve ekmekler en tazesinden güzelinden Bahçeköy’deki Taddoy fırınından...

Grup tamamlandı ve kalabalık yürüyüşümüz başladı...
1-IMG_1007


Ormanda kestane zamanıydı, gözlerimiz kestane aradı yerlerde ve buldu da:)
İncecik kabuğundan ayırıp taze kestane tüketmek çok güzeldi... 
Kestane avındaki ekibimiz:)
1-DSC03797 

Kestaneleri kirpiye benzer yuvasından çıkarmak için ayağınızın ucuyla eşeliyorsunuz. Kabuktan ayrılıp ortaya dökülüveriyorlar. Kestanelerin bir kısmını da eve sakladık. 250 gr kadar kestanemiz oldu sanırım:) 1-IMG_0939


Mantarlar vardı çeşit çeşit yol boyu ancak bilmediğimizden hangisi yenilir hangisi yenilmez uzak durduk sadece fotoğrafları çekildi..


1-IMG_09581-DSC03809

Ormanda yol şaşırıp kendimizi hiç bilmediğimiz yerlerde bulduk, dere tepe aştık…

1-IMG_10501-IMG_1041


Yolu uzatıp 8 km sonra başladığımız noktaya döndük velhasıl… 

Ama çok eğlendik, keyif aldık, tadında bir yorgunluk vardı… 

1-IMG_10771-IMG_1009


En büyük alkış 20 günlük Sarp kuzene ve annesine...
Sezeryan doğuma rağmen 8 kmyi şikayetsiz tamamladılar ana oğul. Hem kendini hem bebeğini taşıdı taze annemiz...

Babalar da bebeler de mutluydu:) 
1-IMG_1030

Ormandan en çok keyif alan bebeler ve çocuklar sanırım. 8 km yi koşa-yürüye bitirdi çocuklar. Arada tek mırın kırın eden Can'dı:) 

Böylece sonbaharın ilk orman yürüyüşünü yapmış olduk.
1-IMG_1082 

Dileğimiz son olmayıp iki elin parmak sayısını tamamlamak bahara kadar:)

6 Ekim 2012 Cumartesi

Tık Tık Tık





Huuu huuu kimse var mı? Beni unutmadınız di mi? Ben kendimi unuttum deeeermişim :) Bilgisayarımı en son ne zaman açtım inanın hatırlamıyorum! Nil'imin uzun süredir geçmeyen ishali beni perişan etti. Yavrucağım önceleri kakasını yapamıyordu sonra bir yaptı pir yaptı, ortasını bulamadı bir türlü! Özel hastanelerin "tamamen duygusal" yaklaşımı ile tahlil üstüne tahlil yaptırdık. Ataşehir Memorial'ın pediatri bölümüne burdan selamlarımı gönderiyorum!!! Bir daha kapısından geçmem. İstediğim anda ulaşamadığım çocuk doktoru mu desem, yanlış teşhiste bulunan gastro doktoru mu desem, yanlış bilgi verip tahlil sonucunu geciktiren laboratuvar hemşiresi mi desem, yoksa telefonu bağlarken üfleyip püfleyen desk çalışanı mı desem hangi birini söylesem! Bir de şu tahlil yapılsın bakalım bilmem ne virüsünden mi değil mi anlarız diye diye bizi kaz gibi yoldular sağolsunlar. Hadi yolunmayı geçtim işin en vahim tarafı bebeğimin süte alerjisi yokken nasıl olduysa alerji teşhisi koydular, alerji maması verip bebişimi daha beter hasta ettiler! Neyseki imdadıma canım Evom yetişti de bizi buradan kurtardı, kendi doktoru ile tanıştırdı. Şimdi bebeğim emin ellerde ve çok şükür (tahtalara vurayım!) kendini toparladı. Memorial'ın pediatri hizmetinden memnun kalan anneler olabilir ama ne yazık ki bizim tecrübemiz pek acı oldu...




Hastane maceramızın yanında bir de izinsiz fotoğraf kullananlar ile uğraştım. Blog takipçilerime burdan kocaman teşekkürlerimi gönderiyorum, ben herşeyden bihaber iken onlar sayesinde bu tip hırsızlıklardan haberdar oluyorum. Daha önceden profilinde benim fotoğrafımı kullanıp facebook'ta sahte hesap açan biri çıkmıştı. Şikayet edip hesabını sildirmiştim. Bu sefer de Kadınlar Kulübü diye bir sitenin bir önceki yazımda yer alan Nille ikimizin fotoğrafını izinsiz bir şekilde kendi sitelerinde emziren anne diyeti başlığı altında kullandıklarını öğrendim. Tabii hemen kendilerine mail attım ve fotoğrafı kaldırmazlarsa yasal yollara başvuracağımı söyledim. Kısa süre içinde fotoğrafı kaldırdılar. İzin almadan, kaynak göstermeden birinin fotoğrafını bu kadar rahat kullanabilmelerine şaşıyorum doğrusu! Bu tip şeyler yüzünden bloguma fotoğraf koymaktan artık korkar oldum. İşin kötüsü bu durum beni blog tutmaktan da soğutuyor... Umarım herkesin birbirine saygı duyduğu günler gelir!




Ay neyse tatsız konuları bırakıyım biraz pamuk şekerime dalıyım :) Ben çiçeği burnunda ve de sabırsız bir anne olaraktan kızımın doğum günü elbisesini şimdiden hazır ettim hii hii :) Bağdat Caddesi'ndeki Chic Frog mağazasına her gittiğimde bu kıyafet gözüme çarpıyordu dayanamadım aldım :) Nil'imin bunu giyebilmesi için kocaaa bir 10 ay beklemek durumundayım benim gibi sabırsız bir anneye yapılır mı bu pöffsss :)




Nil'im 2 aylık oldu bile! İnanamıyorum zaman ne çabuk geçiyor. Çocuğu olan herkes bunu söylerdi, gerçekten doğruymuş, zaman su gibi akıp geçiyormuş! Hızlı ama bir o kadar da zor. İlk ayda yanımda prensim vardı, işim çok kolaydı. İkinci ayda o Moskova'ya döndü, ardından Nilim hastalandı, ben grip oldum, tek başıma herşeyin altından kalkarım güçlüyüm oyum buyum diye hava atan ben (ve sevgili sinir sistemim) isyan bayrağını çekti. Canım annem babam imdadıma koştular sağolsunlar, onlar sayesinde toparladım kendimi... Annelik konusunda oldukça toyum ve iyi bir anne olmayı ben de yeni yeni onunla öğreniyorum... Bu süre zarfında kızımı her yere ama her yere taşımayı iyi öğrendim ama ;) Mobil aile olduk diyebilirim! Havalar güzel gidiyorken, yaz bitmemişken bu günlerin tadını birlikte çıkartalım istiyorum. Zaten Nil de evden çok dışarıda durmaya bayılıyor, anası gibi gezenti olacak belli ki ;) Sokaklarda iyi fink atıyoruz da bu kilolar olduğu gibi duruyor ayol! Tartı 66 ile 68 arasında gidip geliyor daha 65'i görmüş değiliz böhüüü! Doğum yapalı 2 ay oldu, belki kilo konusunda biraz aceleci davranıyor olabilirim (size sabırsız bir yavri olduğumu az önce söylemiştim!) ama yine de şu çıkık göbek canımı sıkıyor. Anneannem geçenlerde ay tombişim benimmm diyordu ben Nil'e diyor sandım meğer o tombiş benmişim fırk fırk :,( Prensi de yolladım Moskova'ya oranın çiroz yavruşkalarından sonra gözüne kesin daha bir ekstra large görüneceğim!


Bu yazıyı hızlı hızlı yazarken gözüm de bir yandan Nil'de... Zaten herşeyi o kadar çabuk o kadar seri yapıyorum ki ben bile kendime şaşıyorum! Dolabın karşısında aheste aheste bugün ne giysem diye düşünen ben artık iki dakikada giyinir oldum. Bulaşık makinasını 2 bilemedin 3 dakkada yerleştiren biri oldum. Restoran sahibi olsam valla benim gibi birini kaçırmazdım ;) Bir yemek yiyişim var görseniz bu kız kıtlıktan yeni çıkmış dersiniz. Halbuki her an Nil uyanabilir korkusuyla yapıyorum tüm bunları :) Bu yazıyı yazarken de aynı korku sardı beni, mazallah her an uyanabilir ve ben bloga bir 15 gün daha giremeyebilirim. O yüzden ben bir an önce yayınlıyım. Anaaa vallahi uyanıyooo!







5 Ekim 2012 Cuma

KONAK BELEDİYESİ MİZAH ETKİNLİKLERİ


KONAK BELEDİYESİ NEŞE VE KARİKATÜR MÜZESİ 
EKİM 2012 ETKİNLİK PROGRAMI
 
11 EKİM 2012 PERŞEMBE
Saat: 18.00
“Porof Zihni Sinir Proceleri” Sergisi
İrfan SAYAR
Yer: Konak Belediyesi Neşe ve Karikatür Müzesi
Düzenleyen: Konak Belediyesi
İletişim: 0 232 465 31 05
 
6 EKİM 2012 CUMARTESİ
Saat: 14.00
Film gösterimi ve söyleşi
Doç.Dr. Lale Kabaday ile
“Slapstick Komedi ve Buster Keaton”
Buster Keaton Filmi : The General - GENERAL
Yer: Konak Belediyesi Neşe ve Karikatür Müzesi
Düzenleyen: Konak Belediyesi
İletişim: 0 232 465 31 05
 
12 EKİM 2012 CUMA
Saat: 18.00
“Özgürlük, Özerklik,Özgünlük ve Karikatür” üzerine söyleşi
Canol KOCAGÖZ  ile
Yer: Konak Belediyesi Neşe ve Karikatür Müzesi
Düzenleyen: Konak Belediyesi
İletişim: 0 232 465 31 05
 
13 EKİM 2012 CUMARTESİ
Saat: 14.00
Film gösterimi
 Buster Keaton Filmi : Sherlock, Jr.- Genç SHERLOCK
Yer: Konak Belediyesi Neşe ve Karikatür Müzesi
Düzenleyen: Konak Belediyesi
İletişim: 0 232 465 31 05
 
20 EKİM 2012 CUMARTESİ
Saat: 14.00
Film gösterimi
Charlie Chaplin Filmi : The City Lights- Şehir Işıkları
Yer: Konak Belediyesi Neşe ve Karikatür Müzesi
Düzenleyen: Konak Belediyesi
İletişim: 0 232 465 31 05
 
6 EKİM 2012 CUMARTESİ
Saat: 11.00- 12.30
Karikatür Atölyesi
Yer: Konak Belediyesi Neşe ve Karikatür Müzesi
İletişim: 0 232 465 31 05
Not: 2013 Mayıs ayı sonuna kadar sürecek çalışmalar Cumartesi günleri yapılacaktır. Ücretsiz katılabileceğiniz atölye için kayıt yaptırmanız şarttır.

Ağır bi dersi daha verdik!

Bence okul işi tamamdır.Ağlayarak başladığımız evde lafını bile ettirmediğimiz okula kah ben kah babası bırakıyoruz. Madame Aysun, Metreez diye koşturuyor okula.Okul eziyeti çektiğim günlerde bu havalı konuşmaları yapacağımı biliyordum. Aldığım ders annelikte daha öğrenecek çoook şeyim var.

4 Ekim 2012 Perşembe

Baki Duyarlar & Derya Türkân - Dilek (The Wish)

Türkiye’nin önemli piyanist, besteci ve eğitmenlerinden Baki Duyarlar’ın üçüncü albümü “KEMENJAZZ” Ada Müzik etiketiyle yayımlandı.

Duyarlar önceki albümlerinin aksine bu defa sözlü eserlere de yer verdiği albümünde sırasıyla "Aşk Tanrısına", ‘’Yol’’, ‘’Adem’’ (Yorumcu: Dilek Türkan), "Cambazhane’’, ’’Aşk Tanrısına’’ (Yorumcu: Azize), ‘’Dilek’’, ‘’İyi Haber’’, ‘’Gösterişten Uzak Ol’’ (Yorumcu: Dilek Türkan), ‘’Günü Aşk Etmişler’’ adlı şarkılar yer alıyor. Albümde kendisine kemençesiyle Derya Türkan, kontrabasda Erdal Akyol, davulda Cem Aksel eşlik ediyor, ayrıca projenin üç konuk müzisyeni var, yorumcu olarak İncesaz’dan tanıdığımız Dilek Türkan, sözlere de imzasını atan Azize ve trompetiyle Şenova Ülker.

Albümün en önemli özelliği Baki Duyarlar’ ın bestelerinin tamamının virtüöz müzisyen Derya Türkan’ın kemençesinden çıkardığı sese yazılmış olmaları. Yani bu albüm bir anlamda uzun yıllara dayanan iki müzisyen dostun üretimlerini müzik severler ile paylaşıma açıyor olmaları denilebilir. Ayrıca bu albüm, bu güne kadar sayısız uluslararası müzisyen ile farklı projeler gerçekleştiren Duyarlar’ın eserlerin besteci kimliği üzerinde vokali olan ilk albümü olma özelliğini taşıyor.

Uzun yıllara dayalı dostluklarını ‘’Kafamın içinde duyduğum müzik, genç, algıları açık, oluşturmuş oldukları kendi tarzlarının ve bilgilerinin dışında kalan müziklerin içinde de hayatta kalmayı başarabilen Türkiye'li müzisyenlerin ortaya çıkışına kadar beklemeliydi.’’

Baki Duyarlar’ın ve Derya Türkan’ın projeyi anlattıkları kendi ifadeleri şöyle:

“Bu gün birçok müzisyen kendi kültürel seslerini sanat ya da eğlence çerçevesi içinde icra etmektedir ve müzikal açıdan her iki yönde de iyi ürün çıkartmak zordur. Bir müzisyeni yönlendiren faktör meraktır ve yeni oluşan müzikal formların, seslerin içine girebilmek bilinçli bir şekilde çok dinlemeyi gerektirir. İnanıyorum ki, bu projede benimle birlikte yer alan meslekdaşlarım da bu seviyede meraklı. Şimdi hepimiz için bu merakın hak edilmiş pozitif neticesini görme zamanıdır, çünkü bu projede yer alan her müzisyen güçlü ve sarsılmaz tarzlarıyla çok farklı müzikler icra eden gruplar içerisinde yer almaktadır.

Son on yıldır Kontrabas da Erdal Akyol ve Davul da Cem Aksel ile beraber oluşturduğumuz caz trio ile Türkiye caz çevresinde biliniyoruz. Son zamanlarda tanıştığım Kemençe üstadı Derya Türkan ve eşi vokalist Dilek Turkan 'ı ve söz yazarı ve yorumcu Azize ‘yi, trompetiyle konuk olan Şenova Ülker’ i müzikteki karşılıklı duygu etkileşimini ve alışverişini bozmadan caz trio'ya dahil edip bu yeni formata yeni bir müzik yazdım.

Kendimizi Miles Davis ile Hamami Zade Dede Efendi arasında bir ayrımcılık yapmadan ifade etmek istedik, her ikisini de aynı kasede eritip bütün politikaların üstüne erişen bir beceride yorumladık”. Baki Duyarlar

“Baki ile Kemenjazz projesini çalmaya başlamadan önce, caz müziğini çok seven iyi bir dinleyici idim. Fakat bu projenin oluşması aşamasında, öğrendiklerim beni bu müziğe hayran bıraktı. Gerçekten çok şey öğrendim, teşekkür ederim sevgili dostlarım!!!” Derya Türkân

3 Ekim 2012 Çarşamba

Liän Ensemble - Pangea (2006)

Djivan Gasparyan: Duduk
Swapan Chaudhuri: Tabla
Pirayeh Pourafar:Tar
Miroslav Tadic: Guitar
Houman Pourmehdi: Tonbak
Randy Gloss: Riq

Irfan - Seraphim (2007)

Agos'tan: Ne şiş yansın ne kebap

Rober Koptaş yazmış, "denge" gözetmiş :))

http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=nisanyan-ifade-ozgurlugu-ve-otesi&haberid=2795

1) Hayır, ifade özgürlüğünü mutlaklaştıran bir tez ileri sürmedim. Yazımı okuyan görür. İfade özgürlüğünün sınırı nefret suçudur demişim. Sınır nerede çizilmeli diye akıl yürütmüşüm. Elalemin hurafeleri sınır olamaz demişim.

2) "Müslümanlara tenezzül etmiyor" lafı boş safsatadır. Kararlı bir din karşıtı olup Müslümanlarla benim kadar sabırla diyalog kuran kaç kişi biliyorsunuz? Müslüman takımı topyekün tecavüz için harekete geçmişken bunun karşısında dik durmak "sevgisizlik" ise, peki, öyleyim.

3) Hiç kuşkum yok ki bu yaptığım şey, sonuçları NE OLURSA OLSUN, dinci zorbalığa karşı durabilecek insanlara orta ve uzun vadede cesaret ve metanet verecektir.

Giordano Bruno'yu yakmışlardı. Fena mı oldu?

*

'İfade özgürlüğü bahane İslam düşmanlığı şahane’ manşetinin de korkudan başka bir açıklaması olduğunu sanmıyorum.

Hasbıhal babında


[Aslanlı Yol'dan bir bölüm. Bugünkü duruma da uygun. Şahsiyata girmem affedilir, umarım.]

Çok fazla şey öğrenmişsin. Çok çeşit insan tanımışsın, farklı hayatlara girip çıkmışsın. Bir yer gelir, karşılaştığın herkes sana eksik gelmeye başlar. Ne kadar küçüktür dünyaları! Ne kadar uyduruk varsayımlar üzerine kuruludur yargıları! Ne kadar emin görünürler kendilerinden! Kimliklerini,folklorik bir kıyafet gibi üstlerinde taşırlar. Bu: solcudur. Şu: esnaftır. O: akademiktir. Öteki: mazlum Ermenidir. Beriki: üstün dünyaların Almanıdır. Seni de kendilerinden sayarlar, bağırlarını açarlar. Oysa sen onlardan değilsindir. Gittiğin her yerde “ben burada değilim” duygusuyla yaşarsın. Feci bir yalnızlıktır.

Çok bilen çok yalınır, doğrusu bu.

Senin sırtında taşıdığın bohçayı gözleri görmez. Ne bilecekler? Sabahlara kadar Aristoteles’le mi boğuşmuşlar? Askeri mahkemede kırk sene istemiyle mi yargılanmışlar? Polonya’da paravan şirket mi kurmuşlar? İmparatorluğun yöneticileriyle kadeh mi tokuşturmuşlar? İhtilal semineri mi vermişler? Cree Kızılderililerinin barında çalışan sevgilileri mi olmuş? Bursa’da bayi toplantısı mı yapmışlar? Çekoslovakya’da mazlum Almanların izini mi sürmüşler?

Kendini farklı bir yere koyman değildir mesele. Her olduğun yerde sen sensindir. Sanki oraya aitmişsin gibi davranmayı, sanki onlardanmışsın gibi hissetmeyi bilirsin. Bilmesen zaten oralara gidemezdin, tökezlerdin. Bilgisayar satarken bilgisayarcısın, sektör muhabbetinin alasını yaparsın, bayilerin hayran olur. Akademikken akademinin dilini zorlanmadan konuşursun; bir makaleye dörtyüz dipnot atarsın, ağızları açık kalır. Solcuyken sosyalistliğin feriştahını bilirsin; jargonu paylaşırsın, onlarla aynı sigarayı ve aynı çayı içersin. Washington’ın koridorlarında da rahatsın, Varşova’da da zorluk çekmezsin.

Ama o rahatlık, aynı zamanda senin çıkmazındır. Burada rahatsın evet. Ama orada da rahatsın. Her yerde rahatsın. Sıkıştın mı kaçacağın yerler vardır. Bir ayağın hep dışarıya çeker. “Tüh, ceketimi Peru’da unutmuşum, gidip alayım bari,” der gibisin. “Siz beni beklemeyin.”

İnsanlar senin kaçıcılığını sezer ve tehlikeli görürler. Senle ilgili, tanımlayamadıkları bir huzursuzluğa kapılırlar. Seni kaygan bulurlar. Başta seni ne kadar benimseyip kendilerinden saymışlarsa sonraki düş kırıklıkları o kadar büyük olur. Tüh, kandırmış bizi! Oysa kandıran filan yok, kartları baştan alabildiğine açık oynamışsın.

Yüreği daha geniş olanlar bazen cüret eder, seni kucaklamaya çalışırlar. “Gel benim yalnız ve kaypak evladım, ben seni sıkı sıkıya tutarım,” derler. Yarana merhem olmaya çalışırlar. İyi insanlardır; belki bir süre kanarsın, Kirke’nin iksirini içmeye yeltenirsin.[1] Ama çok geçmeden hafakan basar. Kucak sana dar gelir. Sen ki kaçışın binbir yolunu bilen adamsın, kendini inkâr etmeden o küçücük alana nasıl sığacaksın?

“Tek çaresi vardır bu illetin, o da aşk,” diye bazen kendini kandırırsın. Birisi seni kayıtsız şartsız sevse. O musun, bu musun diye dert etmese. Hikâyelerden ördüğün labirentin gerisinde seni çıplak halinle, hayvan halinle tanısa. Öyle bir senin var olduğuna inansa. Seni de inandırsa. Ah!

Hayaldir tabii. Hiçbir aşk, benliğini tümüyle tüketmez. O ilişkinin sınırları içinde bir yere oturursun eninde sonunda. Alışkanlıkların oluşur, huyların – ve huysuzlukların – şekillenir. Nesneleşirsin. Bir gün gelir, “İşte seni tanıdım, gizlin saklın yok benden,” derler. Tam da o gün senin kaçacağın tutar, “Tüh, ceket gene Peru’da kalmış, ben bir dolanıp geleyim.”

[1] Odysseia 10.212 v.d.

2 Ekim 2012 Salı

Daha net nasıl söylenir bilemedim


‎1) Kamuya malolmuş şahsiyetlere ilişkin ileri geri konuşma hakkı, özel kişiler hakkında konuşma hakkından çok daha geniştir. Doğru düzgün yerleşik hukuka sahip olan ülkelerde bu ayrım gözetilir. Başkan Obama için "vatan haini ahlaksız herif" dersen ABD'de ceza almazsın; ama komşunun bacanağına böyle desen ödetirler. Kişiler siyasi ve sosyal önderlik rolüne soyunmuşsa, düşmanlarının da olabileceğini hesaba katmak zorundadır.

2) Kamuya malolmuş ve uzun zaman önce ölmüş şahısları alay ve aşağılamadan koruyan herhangi bir hukuk ilkesi düşünülemez. Jül Sezar'a laf sokabiliyorsan Muhammed veya İsa'ya da sokabilmen gerekir mantıken.

3) Kişilerin bundan dolayı alınıp gocunmaları sadece kendilerini ilgilendirir. Ahmet yahut Mehmet gocunacak diye kimse hakikatleri söylemekten alıkonamaz.

4) Benim söylemimden ötürü bazı kişiler veya zümreler saldırıya uğrayacak, zulüm görecek, toplumda marjinalleşecek, zulme ve hak ihlaline karşı savunmasız kalacak ise o zaman benim söylemim nefret suçunu oluşturur. Amerika'da MüslümanLARA yönelik bir hayli nefret söylemi var maalesef. Bununla mücadele etmek gerekir. Fırsatım ve gücüm olsa ben de mücadele etmek isterim. BU ÜLKEDE başörtülü Müslüman kadınlara yönelik ayrımcılık ve hakaretle, çok şükür, elimden geldiğince mücadele ettim yıllar boyunca. Etmeye devam edeceğim.

5) MüslümanLIĞA dair görüşlerim maalesef olumlu değildir. Bu görüşlerimi de istediğim ortamda istediğim dille çatır çatır ifade etme HAKKINA sahip olduğumu düşünüyorum. Ha, bu konu aslında gündemimde baş sırada yer alıyor mu? Hayır almıyor. Ayrıca insanları üzen, rencide eden sözler söylemeyi sevmem. AMA, hoşuma gitsin gitmesin eğer başka birileri, analarının ak sütü gibi helal olan ifade özgürlüklerini kullandığı için Müslüman linç güruhlarının saldırısına uğruyorsa, o zaman işin rengi değişir. O mücadelede saf tutmayı boynumun borcu bilirim.

Milyon tane gerizekâlının hakaretine de uğrasam o borcu savsaklamayı doğru bulmam.

1 Ekim 2012 Pazartesi

Stephan Micus (Discography)

1977 Implosions
1978 Behind Eleven Deserts
1978 Till the End of Time
1981 Koan
1982 Wings Over Water
1983 Listen To The Rain
1985 East Of The Night
1986 Ocean
1987 Twilight Fields
1989 The Music Of Stones
1990 Darkness And Light
1992 To The Evening Child
1994 Athos (A Journey to the Holy Mountain)
1997 The Garden Of Mirrors
2002 Desert Poems
2002 Towards The Wind
2004 Life
2006 On The Wing
2008 Snow
2010 Bold As Light

Takım adına keyifli dinlemeler... "a benim kahve sesli, ince sızım"

Not: Albüm linkleri text dosyası içerisindedir."

Yasmin Levy - Live at The Tower Of David, Jerusalem

Yasmin Levy - Live at The Tower Of David, Jerusalem June 9, 2005

Keyifli seyirler.

Eda Zari - Statement

Lothlorien - Greenwood Side (2000)

Nicole Leonard: Vocals, Tin Whistles, Low Whistles, Fiddle, Mandolin, Keyboard, Bodhrán, Celtic Harp
Chris Lloyd: Vocals, Acoustic Guitar, Bouzouki, Mandola
Tamzin Wood: Vocals, Tin Whistles, Bodhrán, Keyboard


pass: evrenselmuzik