8 Ocak 2013 Salı

Süper Lig İstatistikleri


Sevgili Arkadaşım Murat Fevzi Tanırlı'nın SKY TURK'deki "Orta Saha" programı için hazırladığı muhteşem istatistikler üzerine bir ilk yarı değerlendirmesi yapmak istedim.


Burada dikkatimi çeken iki ayrıntı söz konusu.  Umut, Necati, Burak ve  Asist sıralamasında en sonda bulunan Ömer Can ile Aydın'ı çıkardığınızda gol ve asistlerin büyük çoğunluğunun yabancı futbolcular tarafından atılmış olması.  ikincisi ise Merkez forvet ya da Santrfor gollerinin fazlalığı. Bundesliga analizinde bu gollerin azaldığını belirtirken burada da fazlalaştığını söylemiştim. 


Oldukça ilginç bir ayrıntı. 89.dakikada atılan 24 gol.. 76-90 arası en fazla gollerin atıldığı zaman dilimi. Bu da aslında "kazanma" ya da "kaybetmeme" baskısının takımları nasıl iteklediğinin en net göstergesi.  Türkiye'de bu motivasyon belki de en önemli belirleyici faktör olsa gerek..


Ligin en fazla gol yiyen takımı olan Kayserispor'un aynı zamanda en fazla pozisyon üreten takımların başında olması aslında anlaşılır bir durum. Lakin en çok pozisyon veren takımlar arasında Kayserispor'un olmayışı, az pozisyona çok gol düşürecek şekilde oyun oynaması savunma konusunda yapılan hataları öne çıkarır.  Keza bu sezon en büyük sıkıntısının "gol" olduğu Trabzonspor'da en fazla ofsayta düşen takımlar arasında  olması Karadeniz ekibinin hücum hattının oyun zekasının yeterince iyi olmadığının göstergesi.  Galatasaray'ın en fazla faul yapanlar arasında olup ligin en centilmen takımı olması, en sarı kart gören ekibi olarak kayıtlara geçmesi de enterasan..



En çok top kaybedenlerin arasında Trabzonspor'un olması ilginç. Bu ayrıntıya rağmen az gol yemeleri de savunması ve kalecilerin kalitesi olsa gerek. 


Benim en çok üzerinde durduğum konu daha çok bu ayrıntıydı. Almanya'da Umschaltspiel olarak adlandırılan "rakibi hücumda hazırlıksız yakala" prensibini işleten takımların genel başarısı hücumda topla az oynayıp çok gol atmak ya da efektif olma becerisinin günden güne geliştirilmesi. Bundesliga analizinde kaleye çekilen şutların son 20 yılın en azı olduğunu belirtirken aynı zamanda atılan gol sayısının da arttığını belirtmiştik. Bu önemli ve beceri isteyen, plan ve programın ön alanda işlerliğini en net gösteren tablodur.

Beşiktaş hücum karakteri öne çıkan bir oyun anlayışına sahipti ama gol başına topla oynama oranı ileride en az olan takım. Bu da orta sahada planlı bir şekilde basıp rakibi sıklıkla hücum pozisyonunda yakalaması, geniş alanda etkili hücum geliştirmesinin en net göstergesi ki Holosko'yu da parlatan bu oyun stilidir.  

Öte yandan geçen seneye göre Galatasaray'ın değişen futbol karakterinin bir başka ayrıntısı da buradadır. Rakibi boğan, sürekli topla önde oynayan takım olmaktan çıkan Galatasaray Şampiyonlar Ligi'nde onu başarılı kılan kontratak futboluna benzer oyun anlayışının getirisidir tabloda üçüncü sırada olması. 

Fenerbahçe ise neredeyse Beşiktaş'ın iki katı pas yapması gerekiyor ön alanda gole ulaşması için. Bu da hem Belhandavari transferi zorunlu kılıyor ve aynı zamanda hücum kurgunun yetersizliğinin net bir göstergesi. Sola Kuyt'u attınız, ortaya Sow'u diğer kenara da Caner veya Stoch'u koydunuz. Lakin bu oyuncuların hücum setleri bu tabloya göre zararsız olarak adlediliyor. Antrenör bunu başaramıyorsa Magath'ın takımlarında  olduğu gibi bir on numara burada işi çözecektir..  Teknik direktörün oyun zekası ve yönetmenliği nedeniyle en büyük yardımcılarıdır..  Alex eleştirilerinin temel noktası işte burasıdır.  

İddia edilenin aksine ben Sow ve Kuyt'un olduğu bir takımda hücum oyuncusu eksikliği çekildiğini düşünmüyorum. Bir yönetmene ihtiyacı var bu takımın. Lakin bugünkü kadro içerisinde de gerçekleştirilebilirdi. Organize hücumların "organize edilememesi" sorunu daha çok öne çıkıyor.


Devam edersek kaliteli ayakların hücumda topu gezdirme konusunda sıkıntısı yok Fenerbahçe'nin. "Efektif olma" ya da etkili hücum girişimleri konusunda sorun var. Bu yüzden Belhandavari bir on numara burada kaçınılmaz olandır. Yardımcı teknik direktör olarak bakabilirsiniz bu oyuncuya. İşi kolaylaştıracaktır..  Galatasaray diğer rakiplerine göre özellikle bu sene ceza sahası çevresinde daha az bulunduğunu söyleyebiliriz. Bursaspor pek çok takımdan çok daha iyi kurguya sahip ve topu birinci bölgeden en uca taşıma konusunda çok net bir fikir sahibi takım. Muazzam da uyguluyorlar ve fakat takımın içerisinde var olan hücumcuya göre bir plan yapılmamış. Ezbere bir sistem geliştirildi. Çok maçı "çok iyi oynuyor" görüntüsü veriyor ve fakat ilieri uç oyuncuları takımın hücumlarına eklemlenemiyor ve kısır maçlar oynamak durumunda kaldılar oyunları Beşiktaş ve Eskişehir ile beraber en iyi olanlar arasında yer alsa da..


Böyle bir istatistikte oyunu geride kabul etmeyen takımlarda yazılması gereken ilk oyuncu bir bek olmalıdır aslında. Biraz da taktik ve sistemlerle ilgili. İki stopere takımlar hangi dizilimle  sahaya çıkarsa çıksın sıklıkla iki forvet oyuncu baskısı olur ve savunma dizilimi genelde 4-4-2 olur. Bu da beklerin açılımıyla topun ileriye taşınmasını sağlar.  Gençlerbirliği'nde Tosic, Beşiktaş'ta Hilbert, Fenerbahçe'de Gökhan, Es-es'te Dede gibi olağan sonuçlar vardır. Karabük ve Kasımpaşa gibi geride oyunu kabul edenlerde durum farklı olsa da genel tablo bu şekilde olur. Galatasaray'da ise iki bekin de bu pozisyonda olmaması iki açığın topu taşımada öne çıkması yine geçen seneye göre değişen futbol karakterinin göstergesi.


Erman ve Eneramo ile beraber iki  Sivaslı oyuncunun en çok şut çeken dört isimden ikisi olması üzerinde düşünülebilir.

Alt-Üst









Kim bilebilirdi bu şehre böyle ansızın veda edeceğimi... 7 aylık hamileyken ayrıldığım bu şehirden kucağımda bebişimle döneceğimi sanıyordum ama planlarımız birden alt üst oldu. İzmir dönüşü minik prensesim uçakta krize girdi, morarana kadar ağladı, kulakları tıkanmasın diye kalkışta verdiğim biberon, meme ve emziklerin hiçbiri işe yaramadı, o ağladı ben ağladım ve 45 dakikalık uçuş bize cehennem gibi geldi! Miniğimizin yine böyle bir travma yaşamaması için Moskova uçuşumuzu iptal ettik. Artık buradayız, prensimiz sık sık gidip gelecek. Her işte bir hayır vardır diyoruz... Zaten Rusya'daki son 4 ayımıza girmiştik, bu süreyi prensimizin yolunu gözleyerek geçireceğiz. Moskova'nın soğuk ve karlı havasını düşününce belki böylesi daha iyi oldu diyorum. Hoş şimdi İstanbul da karlı ama asla Moskova ile kıyas kabul edilemez. Moskova'da kışın -25'leri bile görmüştük! Soğuk havasını olmasa da ben bu şehri gerçekten özleyeceğim. 2 güzel sene geçirdim, çok güzel dostluklar edindim, yeni yerler keşfettim, harika fotoğraflar çektim ve her zaman tebessümle hatırlayacağım anılar biriktirdim. Bir insan yurt dışı deneyiminden başka ne ister öyle di mi?


Dasvidanya Moskova!


7 Ocak 2013 Pazartesi

Taraftarlık!


Bazen üzülüyorum artık..  isyan etmekten  vazgeçiyor, sadece üzülüyorsun bir başka yerdeki güzelliği keşfettiğinde!

Almanya'da Kulüpler Birliği patlayıcı yasa maddesine dananarak statlardaki şiddeti azaltmak için bir dizi güvenlik önlemi aldı. Ayrıntılar inanın bana önemli değil. Her iki tarafın da haklı yönleri var.  

Değinmek istediğim konu şudur:

Tüm kulüpler ortaklaşa eylem gerçekleştirdi. Sanırım yarın gerçekleşecek olan yetkililerle taraftar sözcüleri arasında bir buluşma var. Şu resimdeki pankart eyleme geçiyor yani. Ne diyor orası:

 " Taraftarlarla diyalog, hemen! Her yerde!"

Taraftar temsilcisi diyor ki bu tüm statlarda gerçekleştirilen 12:12 eylemi olmasaydı bu buluşma da olmazdı. Şimdi ortak bir payda bulacaklar zira hak ettiler bunu. Muazzam eylemler gerçekleştirdiler v.s. 

Ortak bir yol bulunur.

Peki bizde?

Yahu çok daha temel bir problem olan deplasman yasağı için kim nasıl bir araya gelmiş, ne tepki koymuş?

Almanya'da yetkililer zorunlu bırakılmıştır taraftarlarla konuşup anlaşmaya.. Bunun modernlikle, medeniyetle ilgisi yok. Röportajı okuyorum ve şu cümle çok net:

"Ohne die Proteste hätte es keine Gespräche gegeben."

"Protesto olmsaydı böyle bir buluşma gerçekleşmezdi"

Haklarını deyim yerindeyse söke söke alacaklar..

Bizde GS-FB geyiği sürer gider.. Bu rakip takımları aşağılama üzerine bir pazar kuruldu ve buradan beslenen, bununla var olan devasa bir kitle oluştu. Sadece diğerini aşağılayarak kendi fanatik grubuna şirin gözüküp varlıklarını bu yaşattığı nefretin üzerine kurdular. Kendi takımlarına dahil güzel ayrıntıları dahi diğerini yıpratmak, aşağılamak üzere ancak gündemine alıyor.  Herhangi iki grup herhangi bir olayda bir araya gelse diğerinin eksikliğini ortaya çıkarıp bununla yine varlığını sürdürme peşindeler.. Bu yüzden birlik olmak zor ve inanın bana yerel lige dair bu yüzden futbol konuşmak da bu ülkede günden güne zorlaşıyor.

 

Weah!!


Az önce okuyunca güldürdü sağolsun. Konu neydi hocam derseniz  eğer kısaca anlatayım.

1997'de FİFA yılın oyuncusu olarak "gerçek" Ronaldo'yu seçer, Weah da ikinci olur. Lakin FİFA aynı zamanda Weah'yı fair play ödülüne layık görür. 

Bu ödülü almaya ise Liberyalı efsane gidemez.

Neden?

Fair Play ödülünün Weah'ya verileceğinin açıklamasından bir kaç hafta sonra şöyle bir olay gerekleşir. Porto'lu oyuncu Jorge Costa maç içerisinde kasti olarak Weah'ya girdiği için çıkışta George Weah intikamını alır güzel bir kafayla. Sonuç: Jorge Costa'nın burnu kırılır.. Fair Play ödülüne layık görülen Weah ise Lizbon'da gerçekleştirilen ödül törenine  Portekiz'de cezai yaptırım uygulanma riskini göze alamadığı için gidemez.

. Ödülü yerine bir başkası almak zorunda kalır.

Fair Play ödülüne layık görülen adam bir futbolcunun burnunu kafayla kırması sonucu cezai işlem göreceği korkusuyla alamıyor. İroni dedikleri şey bu olsa gerek..

Afellay Farkı!


Afellay iki ay yok. Ve inanın bana Galatasaray için en güzel haber budur.

Görünürde olan şu ki Schalke'nin en önemli problemi forvet arkası ve takımın bütün hücum noktalarını birleştiren Lewis Holtby ile 9 numara rolüyle oynun merkezinde bulunan Huntelaar'ın yedeğinin olmaması.

 Lakin "gizli sorun" işte Afellay..

Şöyle tepeden baktığınızda Schalke'nin birden fazla kaliteli kenar oyuncusuna sahip olduğunu görürsünüz .
 Barnetta, Farfan, Draxler, Obasi

ve Afellay.

Afellay'ın ise bunlardan farkı mevcut.

Dikkat ederseniz eğer Schalke'nin düşüşü 11.Haftada Afellay'ın sakatlanmasıyla başlar. O günden sonra Afellay forma giymemiş ve Schalke de devrenin sonuna kadar üç puana hasret kalmıştır.

Schalke'de temel sorun forvet arkası oynayan Holtby'nin istikrarsızlığı. Eğer Holtby oyunda yoksa Schalke hücumu  tamamen bekler vasıtasıyla ileriye doğru Farfan'a ulaştırılan topun kenardan etkili atak yapmasına indirgeniyor. Farfan da bu konuda inanılmaz iyi, durdurulması çok zor bir oyuncu. Diğer kenarda bek Fuchs'un bireysel başarısı ve o çoook ünlü muz ortalarına kalıyor.  Afellay sonrası tek alternatif olan Julian Draxler ise bir çizgi oyuncusu. Podolski'nin biraz değişik versiyonu. Asla ve asla bir Afellay değil. 

Afellay harici bir oyuncu Holtby ile iletişime geçecek karaktere sahip değil.  Aynı zamanda Holtby'nin görünürdeki tek alternatifiydi zira saha içerisinde zaman zaman Holtby kenara geçer, Afellay'la yer değiştirirdi. On numara da oynayabilir oluşu onu değerli kılıyordu. Draxler genç yetenek ve çok iyi bir kenar forvet. İçeriye girer, şutunu çeker, çizgiye iner v.s. Lakin Draxler'in takımın merkezine yönelik oyun anlayışı yeterli değil. Santrforla kurduğu ilişki zayıf. İstatistiklere göre Afellay ile kıyasladığınızda Draxler'in hatalı pas sayısı Hollandalı oyuncunun iki katı. Keza daha az süre alan Afellay'a yapılan faullerde de fark Draxler'e göre yine iki katı olacak şekilde.. 

Draxler tipik bir kenar forvet. Holtby ile yer değiştiremez, Afellay değiştirir. Huntelaar ile ilişkisi zorunlu olarak ceza sahasının dışında ve az gerçekleşir, Afellay içeriye girebiliyor Holtby vasıtasıyla. Draxler sadece beki çalıştırıyor, Afellay takımın üç merkeziyle de ilişki kurabiliyor.

Merkezde Holtby'i düşünün. Kenara verir ve Farfan oradan çok klasik kanat adamı rolünü oynar. Ya işini bitirir ya da kaybeder topu ama geri dönüşümü yok. Draxler keza öyle. Afellay burada tek alternatifti. Onun yokluğunda Holtby yalnızlaşıyor, etkisizleşiyor ve daha doğru tercih olan 4-4-2'ye takım zorunlu olarak dönüyor, Marica'nın formuna bağlıyor umudunu.

Transfer olmazsa Schalke 4-4-2'ye zorunludur bu kadro içerisinde.

Huntelaar'ın formsuzluğunun bir başka nedeni de bu sıkıntıdır. Holtby içeri giremiyor, kenar adamları forvet rolünde oynuyor. Huntelaar top almak ve kombinasyonda rol almak zorunda kalınca sıklıkla dışarı çıkmak zorunda kalıyor ve merkez boşalıyor.  Biraz daha geriye giderseniz elbette bir başka sıkıntı kaynağı olarak orta ikilinin Holtby'e olan desteğinin yetersizliğine erişiriz ama Afellay ile tüm sıkıntıların çözüm ihtimali vardı. Şimdi en az iki ay yok diyorlar.. Bu ola ki Schalke transfer yapmazsa Galatasaray için oldukça önemli bir gelişme..

E artık Schalke ile gelişmeler burada geniş bir şekilde yer alacaktır diğer takımların aksine...

Schalke!


Son dönemde bloga koyduğum fotolar arasında bence en iyisi budur..

Muazzam bir kare..

Ronaldo-İniesta-Messi


Messi ve Ronaldo arasında illa ki İniesta olacak.. Birgün bi gazeteci bu ikisini yan yana getirip"gerçek" röportaj yaparsa işte yılın bombası bu olur muhtemelen..  Üçlü basın toplantısı düzenlediler ve sıradan şeyler söylediler.. Efendim benim diğerine karşı kişisel bir savaşım yok, performansıma bakarım v.s. v.s

Gerçekte durum nedir öğrenmek kolay değil.

Basın her gün bu ikisini karşı karşıya getirecek sayısız haber üretirken tüm bu olup bitenlerden yine de bu iki insan fazla etkilenmiyor..  Mesafeliler ve fakat nefret dilinden uzak  ikisi de. 

Sabır gerekiyor.

Özellikle Ronaldo'ya.. Adamın gittiği yer yerde Messi tezahuratları yapılıyor. Onca başarısına rağmen Messi karşısındaki başarısızlığı konuşuluyor. 

Zor bir durum.. 

Messi ise hak ettiğini alıyor, ne eksiği ne fazlası. 


Messi ve Barça



Messi tarihe geçti. 4 kez üst üste bu ödülü almayı başardı. Böylesine bir ayrıcalıkla taçlandırılmlalıydı onun başarısı. Pele ve Maradona ikilisine bir yenisi daha eklenmiş oldu. Bunların dışında kalan yeteneklerin aksine Messi bu klasmana geçiş yaptı.

Farkı şudur; Çok yetenekli bir oyuncu olmasının yanı sıra en onun yeteneği kadar özel olan bir takımla buluştu. Bu fark onu zirvede kalıcı yaptı. Zira..

Messi olmadan o özel kadro bugün Messi'nin zirvede olduğu gibi tarihe geçerek Avrupa ve Dünya Şampiyonalarını üç kez üst üste kazandı. 2008 Avrupa Şampiyonu, 2010 Dünya Kupası sahibi ve 2012 Avrupa Şampiyonu İspanyası'ndan ya da Barça'dan bahsediyorum.

Barcelona..  çok özel bir takım. Yüzyıl sonra da anlatılacaktır.

Messi çok özel bir futbolcu. Yüzyıla damgasını bugünden vurmayı başardı.

Bu ikisinin buluşmasının kaçınılmaz sonucu 4 kez üst üste dünyanın en iyi futbolcusu olması anlamını taşıyor.

Ben kendi içimde sürekli olan tartışmayı sonlandırdım; Bir daha Messi gelir.. bir daha Barça gibi takım gelmez.

Snoop Dogg & Ribery

Ribery ve Snoop Dogg..

Bayern'in bence "kupa kaldırma" umududur kendisi. İki seçenek var; Ya Neuer ya da Ribery.. Bu ikisinde sadece liderlik özelliği mevcut o kadroda. Çok sağlam bir değişim geçirdi. Şakacı çocuktan lider futbolcu konumuna yükseldi. Robben'in yetenekleri daha fazladır ama Ribery'nin oyun zekası, aklı ve meydan okuyan tavrı onu iki adım öne taşıyor..

Çok da iyi bir sezon geçiriyor ve sonuna kadar hak ettikleri kupaları bu yıl kaldırmasını da temenni ediyoruz..

Boateng!


Topu dikti, sahadan çekildier. Son günlerde dozajı iyice artan ırkçılığı biraz daha gündeme taşıdı. Blatter'i sallamıyoruz ve iyi yaptı.. 

Ona destek veren arkadaşlarına da Boateng'e de helal!

Andre Schürrle


Güzel bir kombinasyon, tebrik ettim. Hele o tişört.. Süper!


Geçen Hayatım Futbol derisindeki arkadaşlarımla konuşurken birden aklıma geldi arkadaş.. Bak bugün Schürrle'ye 25 milyon veriyor Chelsea ki sezon başında satmadılar bu rakama. Efendim Holtby şu an Tottenham'a imza attı. Adam Szalai bizim ipimizi çekti, muazzam oynuyor. Kirchoff var şu an Bayern'e gidecek deniliyor. Jan Kirchhof var stoper.. Bugün Bayern'den Dortmund'a herkes peşinde.  Keza Schalke'nin yakında daha iyi tanıyacağımız sol beki Fuchs.. Hertha'ya giden Allagui..

O dönem Thomas Tuchel'in Mainz'ının muazzam bir kadrosu varmış aslında..  

Lakin en çok emeği olduğu insan tartışmasız Andre Schürrle'dir. Çünkü Tuchel Mainz gençleriyle şampiyon olduğunda en iyi oyuncusu da Schürrle idi. Onunla beraber yukarı çıktı ve aynı şekilde ikisi de yükselmeye devam etti..

Bu çıkışların olabilmesi, altyapıdan oyuncuların gelebilmesi için bir başka koşul ise Thomas Tuchel'de olduğu gibi altyapı hocalarının işin başına getirilmesi. Dikkat edin Barça'da Leverkusen'de Freiburg'da ve şimdi Schalke ve Nürnberg'de bu model deneniyor ve kulüpler "uzun sü
reçte" karlı çıkıyor..  Yeteri kadar deneyimi olmayanlar ise yanına futboldan gelme bir adamı ekleyiveriyorlar.. 

Dani Alves-Thaissa


Dani Alves.. Barça futbolcusu yazmasak bir futbolcu fotoğrafı olduğuna inandırmak zor olacak. Yanındaki ise Brezilya'dan  oyuncu Thaissa Carvalho. Bu yaz başlamış beraberlik..  

E Hadi hayırlısı diyelim.

Buralar bir zaman daha boş kalacak zira iş güç olmadığı vakit farklı bir projeye -futbol dışı- zaman ayırmak durumudayım.

4 Ocak 2013 Cuma

RUHİ SU'LU VE HOMUR'LU BİR GECE

HOMUR'a Ruhi Su Derneği'den verilen Plaket
Canol Kocagöz, Karabey Aydoğan, Coşkun Göle

Ruhi Su Derneği'ne HOMUR tarafından verilen plaket
Coşkun Göle, Figen Çöloğlu

 Ruhi Su 100 etkinliklerinin son gecesinde Homur ekibi ve Ruhi Su Derneği'nden dostlar Teşvikiye Aşina Kafe'de toplandı bol bol sohbet edildi ve tabii Ruhi Su türküleri söylendi.
Karabey Aydoğan'dan Ruhi Su ezgileri

Homurcu da çala çala  mızaka çalar işte !

Homurcular ve Ruhi Su'nun dostları

3 Ocak 2013 Perşembe

Oku!


1985’te Amerika’dan Türkiye’ye döndüğümde, binbir emekle toplayıp gözüm gibi baktığım kitap koleksiyonumu bırakıp geldim. Bin küsur kitabım vardı. Birkaç yıl sonra bir daha New York’a uğradığımda bir tek Aristo’nun toplu eserleri ile Eflatun’un Diyaloglarının Jowett çevirisini çantama attım; gerisini eski eşime hibe ettim. Kim taşıyacak? Nereye sığacak?

Yeniden birikti. 1991’de hepsini kolileyip bir süre için Kuzguncuk’ta metruk bir eve bırakmam gerekti. Altı ay sonra döndüğümde birkaç yırtık fasikülden başka bir şey bulamadım. Yeller eser! Gene sıfırdan başladım.

Yeniden birikti. 2008’de evden taşınırken lüzumsuzlardan gene bir on onbeş koli sağa sola dağıttık. Bir kısmı eski evimde kaldı, kızımın odasında duruyor. Güzellerinden birkaçyüz tanesini de otelin kütüphanesine kaldırdım. Bugün saydım; gene de birikmiş evimde ikibin küsur kitap. Bir kısmını Matematiğe yaptığımız yeni kütüphaneye hibe edeceğim. Ama tereddütte kaldım. Yaramazları versem olmaz; yararları versem ben ne halt yiyeceğim burada?

*
Millet ikide bir soruyor, “hocam falan konuda ne kitap okuyalım” diye. Bu vesileyle ona baktım biraz. Öyle bir liste yapmak zor, ama son yirmi yılda benim okuyup da “vay be iyiydi” dediklerimi listeleyebilirim sanırım. 1991 öncesini hatırlamam zor, çünkü elimin altında değiller. Roman türünden okuduklarımın çoğunu da okuduktan sonra ona buna vermişim; onlardan da unuttuklarım çoktur herhalde. Gençliğinde okuyup hatmetmiş olman gereken klasiklere de pek girmedim.

Evde İngilizceden çok Türkçe kitap var. Yeni çıkanlardan 150-200 kitap alıyorum her sene. Ama yirmi yılda aklında kalan kaç tane Türkçe kitap var desen, vallahi yirmi tane ancak sayabiliyorum. Oda dolusu yakın tarih ve Osmanlı tarihi var mesela. Referans değeri olanları bir yana bırak, okuyup da “ufkum açıldı, gözümden perdeler düştü” diyebileceğim bir tane bulamadım. Moral bozucu bir şey.

O yüzden listemin yüzde sekseni İngilizce olacak maalesef. İngilizce bilmiyorsanız üzgünüm, yapacak bir şey yok. “Niye bilmiyorum” diye kendinize sorun isterseniz.     

*
Başvuru kitaplarıma girmedim; yoksa bana değme romandan daha fazla heyecan veren sözlüklerim ve kaynak kitaplarım var. Yaşamımın yarıdan fazlası onlarla geçiyor. Burada saydıklarım, gece yatakta yahut yolculukta okumaktan zevk aldıklarım.Hepsinde bir şekilde deha kıvılcımı vardır. O kıvılcım yoksa, bilgi kaynağı olarak ilginç ya da önemli de olsa burada değinmedim.


DÜNYA TARİHİ
1.    Edward Gibbon, Decline and Fall of the Roman Empire, 1786. İngiliz dilinin gelmiş geçmiş en büyük şaheseridir. Ahlaki-siyasi bilgelik, olgusal titizlik ve anlatım ihtişamı sahalarında rakipsizdir. Çeviriden okumak yazık. 2700 sayfa.
2.    Charles Mackay, Extraordinary Popular Delusions and the Madness of Crowds, 1852. Tarih boyunca büyük kitlesel isteri krizleri ve kamusal aklın çöktüğü anlar. South Sea Bubble, lale çılgınlığı, cadı avı, haçlı seferleri, modern peygamberler vs.
3.    Adam Zamoyski, Holy Madness: Romantics, Patriots and Revolutionaries 1776-1871, 1999. 19. yy’da dinin bıraktığı boşlukta palazlanan devrimci-seküler Ulus dinine dair, çarpıcı bir ufuk turu.
4.    Tom Holland, Rubicon. Bundan önce mutlaka Titus Livius, veya Roma Cumhuriyetine dair klasik tipte bir kitap okumuş olmak lazım. Holland “resmi tarihin” altındaki siyasi gerçekliği büyük ustalıkla deşiyor.
5.    Jared Diamond, Collapse: How Societies Choose to Fail or Survive, 2005. Hiç umulmadık bir bakış açısından dünya tarihi. Çöken toplumlar neden ve nasıl çöktü? Aynı yazardan Guns, Germs and Steel. Uygarlıklar neden gelişir? Neden Kolomb Amerikayı fethetti de Aztekler Avrupayı fethetmedi?
6.    Mark Mazower, Salonica: City of Ghosts. Türkçesi de var. Son derece insancıl, derinlemesine bir kent tarihi. Milliyetçiliğin zararlarına dair bir klasik. Aynı yazardan The Balkans: A Short History, 2000. Kısa, öz, doğru perspektif.
7.    Anna Funder, Stasiland: Stories from Behind the Berlin Wall, 2002. Sosyalist Doğu Almanya’dan insan hikâyeleri. Ürpertici.  
8.    Felipe Fernandez-Armesto, Millennium, 1995. MS 1000 yılında dünyanın tarihçesi. Biraz verbose, ama anormal çok şey öğreniyor insan. Aynı yazardan, Truth: A History, 1997. Sıradışı bir bakış açısından felsefe tarihi. İyi.
9.    Bernard Lewis, The Muslim Discovery of the West. İslam dünyasının Batı ile başa çıkamayarak batağa saplanmasının hikâyesi. Lewis Şarkçı/İslamcı/Üçüncü Dünyacı klişelerin acımasız avcısıdır. Tüm kitapları okumaya değer. What Went Wrong, 2002, yukarıdakinin biraz basitleştirilmiş özeti. The Multiple Identities of the Middle East, Ortadoğuda kimlik sorununa dair esaslı analiz. Race and Slavery in the Middle East, İslam dünyasında ırkçılık ve köleliğe dair, tokat gibi.
10. Niall Ferguson, The Ascent of Money, 2008. Para ekonomisinin tarihi. Ferguson cilası fazla olan tarihçilerdendir, beni sinir eder, ama konu ilginç. Belki hiçbir şey bilmiyordum ondan. Yine aynı yazardan, Empire: How Britain Made the Modern World, 2003. İngiliz imparatorluğuna tarafsız bir bakış denemesi, ne övgü, ne sövgü. Bestseller olmaya çalışmasaydı daha iyi bir kitap olabilirdi.
11. Norman Davies, Vanished Kingdoms: The History of Half-Forgotten Europe, 2011. Avrupa tarihinde adı sanı unutulmuş 15 devletin hikâyesi. Bazıları zayıf, ama Strathclyde krallığı ya da Tolosa Vizigot devleti hakkında başka nerede bilgi bulacaksın?
12. Ervand Aprahamian, A History of Modern Iran, 2008. Ülkeyi derinlemesine bilen ve seven bir tarihçiden, her türlü klişeden uzak, sağlam ve güzel anlatımlı bir tarih.
13. Carl Schorske, Fin-de-Siècle Vienna, 1983. Modern çağın Viyana’da doğumu, 20. yy başı. Derin ve özgün bir kitap.

FELSEFE, DİN, TEORİ
14. C. S. Lewis, Studies in Words. İlk basım 1960. Mütevazı kisve altında, medeniyet tarihinin birkaç temel kavramının derinlemesine analizi. Şaşırtıcı.
15. Karl Popper, Objective Knowledge: An Evolutionary Approach, 1972. Özellikle ilk makalesi, Conjectural Knowledge, My solution to the Problem of Induction. 20. yüzyılın herhalde en önemli felsefi devrimi. Daha derine inmek isteyenler için The Logic of Scientific Discovery (1935), ağırdır.
16. Allan Bloom, The Closing of the American Mind. Eğitimde liberalizme karşı güçlü ve tutarlı bir polemik.
17. Robert Wright, The Evolution of God, 2009. “Tanrı” kavramının evrimine dair, son derece akılcı, geniş açılı, kuvvetli ve beliğ bir tarih.
18. Christopher Hitchens, ed., The Portable Atheist: Essential Readings for the Nonbeliever, 2007. Anti-dinci düşüncenin öncülerinden elli kadar kuvvetli polemik yazısı. Bazıları şaheser.
19. Pascal Boyer, Religion Explained: The Evolutionary Origins of Religious Thought, 2001. Bir antropologun bakış açısından, din konusunda son yılların en önemli eseri.
20. William James, The Varieties of Religious Experience, 1902. Dini inancın psikolojik ve patolojik kökenlerine dair, çağ değiştiren bir klasik.
21. John Vincent, History, 1995. Tarihçilik mesleği ve teorisi konusunda bugüne dek okuduğum en iyi metin. Keskin zekâ, berrak kafa. Çok “İngiliz”.

DİLBİLİM
22. John McWorther, The Power of Babel.Dillerin evrimine dair, parıltılı zekâ mahsulü, okuması kolay. Çok beğenirseniz aynı yazardan Our Magnificent Bastard Tongue; İngilizcenin tarihine put kırıcı bir yaklaşım.
23. J.L. Trask: Why Do Languages Change? Karşılaştırmalı Dilbilime giriş. Kısa, öz, son derece anlaşılır dille yazılmış, teorik altyapısı sağlam bir eser.
24. Nicholas Ostler, Empires of the Word. İmparatorluk dillerinin yükseliş ve düşüşü: Yunanca, Latince, Sanskrit, Arapça, Portekizce, İngilizce. Ostler heyecansız bir yazar, ama konu zengin.
25. Bill Bryson, Made in America: An Informal History of the English Language in the United States, 1994. Son derece keyifli bir kültür tarihi. Kolay okunur, müthiş bilgilendirici. Aynı yazardan At Home: A Short History of Private Life, gündelik nesne ve kurumların tarihine dair, çok eğlenceli.
26. Winfred Lehmann, Theoretical Bases of Indo-European Linguistics, 1993. Hintavrupa araştırmalarının 200 yıllık tarihine dair en kapsamlı özet. Hayli teorik, zor, ama değer.
27. Steven Pinker, The Language Instinct, 1994. Adam gıcık, şovcu, ama son 30 yılın en etkili kitaplarından biri. Dil olgusuna biyolojik/evrimci açıdan bakış.
28. Hermann Hirt, Etymologie der Neuhochdeutschen Sprache, 1920. Ders kitabı, ama bu kadar mı mükemmel olabilir. Almanca.

BİYOGRAFİ
29. Maxime Rodinson, Muhammad. Marksist ve sekülarist bir Yahudiden, alabildiğine soğukkanlı, objektif, belki haddinden fazla “saygılı” bir yaşam öyküsü. Mevcutların en iyisi.
30. Ernest Renan, Vie de Jésus, 1863. (İng Life of Jesus; Türkçesi de var). Geleneksel dinin inandırıcılığını yitirdiği bir çağda, İsa’yı iyi bir adam ve ahlak filozofu olarak anlama denemesi. Etkileyici bir anlatıdır, ama son yıllarda okuduğum eleştirel İncil analizleri (ör: Bart Ehrman, Jesus Interrupted) daha sarsıcı.
31. G. I. Gurdjieff, Encounters with Remarkable Men, 1963. Gürciyef esoterikçi ve mistiktir, ama gençliğinde karşılaştığı sıra dışı insanlara dair kitabı olağanüstü bir gözlem gücü ve ruh zenginliği yansıtır. Türkçe çevirisi var.
32. Takuhi Tovmasyan, Sofranız Şen Olsun: Ninelerimin Mutfağından Damağımda, Aklımda Kalanlar 2005. Anı artı tarih artı yemek kitabı. Tadından yenmez.
33. Fethiye Çetin, Anneannem, 2004. Türklüğün perde arkasını aralayan müthiş bir “keşif” öyküsü. Baskın Oran’ın yayımladığı, M. K. Adlı Çocuğun Tehcir Anıları’nı (2008) bunun peşinden okumak lazım.
34. Kenize Mourad, De la part de la princesse morte, 1989. Türkçesi Saraydan Sürgüne, İsis Y. 1990. V. Murad soyundan bir Osmanlı prensesinin anıları. Trajik, duygulu. Ali Vasıb Efendi, Bir Şehzadenin Anıları (2007), yine Osmanlı hanedan mensuplarının sürgünü hakkında, farklı bir perspektif. Köksüzlüklerini ve çaresizliklerini bunda daha iyi hissettim sanki.
35. William Manchester, The Last Lion, 1989. Churchill’in yaşam öyküsü, iki cilt, 1800 küsur sayfa. Manchester vasat bir anlatıcı, ama konu muhteşem. Churchill’i bilmeden 20. yüzyılı anlamak mümkün değil.
36.  Katherine Frank, Indira: The Life of Indira N. Gandhi, 2002. Zeki, duygulu ve dürüst bir kadının iktidarda körleşmesinin hikâyesi. 560 sayfayı nefes almadan okumuştum.
37. Tuba Çandar, Hrant (2010). Etkileyici bir adamın etkileyici bir şekilde anlatılmış hikâyesi.

YABANCI ROMAN
38. Benjamin Constant, Adolphe. Bunu ta eskiden okumuştum. Ama beş senede bir gene okurum. Mücevherdir.
39. Flaubert, l’Education sentimentale. “Duyguların Eğitimi” diye çevirmek gerek. Madame Bovary’den daha geniş ufuklu ve daha acımasız bence. Bunu da bin sene önce okumuştum, geçen sene baştan okudum. Hiç eskimemiş. Türkçesi varmış.
40. Gore Vidal, herhangi iki romanı. Creationmutlaka olmalı, diğeri Julian veya Empire olabilir. İktidarın ve siyasetin ruhunu daha iyi bilen ve anlatan kimse yok.
41. Mario Vargas Llosa, Conversation in the Cathedral. Gelmiş geçmiş en müthiş roman sıralamasında bence başa oynar. Beş defa baştan okutturan cinsten. Daha okuyayım derseniz La Ciudad et los perros iyidir (Kent ve Köpekler adıyla başarılı Türkçe çevirisi var). The War of the End of the World, 19. yy sonunda Brezilyada zuhur eden bir dini önder hakkında, olağanüstü. Türkçesi yok. La Casa verde, biraz Katedral gibi, ama daha zayıf (Yeşil Ev adıyla Türkçesi var, bakmadım ama). Son dönem romanları o kadar başarılı değil.
42. Gabriel Garcia Marques, Yüz Yıllık Yalnızlık. Kolombiya’da bir ailenin destanı. Şiirsel.
43. Arundhati Roy, The God of Small Things. Güney Hindistan’da azınlık olmak.
44. P. G. Wodehouse, herhangi üç romanı. Edebî komedinin zirvesidir. Özellikle Blandings ve Lord Emsworth’lu olanlar mücevherdir. Ben 20 tane filan okudum.
45. Evelyn Waugh, Black Mischief. İngiliz aristokrat mizahının uç noktası. Donuna işetir. Scoop da iyidir.
46. İrfan Orga, Bir Türk Ailesinin Romanı. Şaşırtıcı ölçüde güzel, trajik, içten. Aslı İngilizcedir, ama Türkçe çevirisi iyi.

TÜRK ROMANI
47. Latife Tekin, Sevgili Arsız Ölüm. Gabriel Garcia’nın Türkiye versiyonu. Unutulmayacak kadar sevimli ve insancıl, ışıklı. Keşki başka kitap yazmasaydı.
48. Metin Kaçan, Ağır Roman. Dil ve içerik açısından muhteşem. Keşki filmi yapılıp ayağa düşürülmeseydi.
49. Perihan Mağden, İki Genç Kızın Romanı, 2002. Çökertici. Mağden açık farkla modern Türkçenin en büyük üslupçusu bence. Abartılı duyarlılığı bu sayede tahammül sınırında kalıyor. Ali ile Ramazan (2010) da güzel. Sevmişken Yıldız Yaralanması (2012) da okunur.
50. Murat Menteş, Dublörün Dilemması, 2005. Manyak.

TÜRKİYE TARİHİ
51. İbnülemin Mahmut Kemal, Son Sadrazamlar. 3000 küsur sayfa, ağdalı Osmanlıca. Açık farkla, Yirminci yüzyılda yazılmış en iyi Türkçe kitaptır. Beş defa baştan okumaya değer. Son devir Osmanlı tarihi hakkında başka kitaba gerek yok.
52. Mete Tunçay, Türkiye’de Tek Parti Rejiminin Kuruluşu. Titiz tariihçilik. Kendi çağında devrimci bir çalışmaydı, pek çok başkalarına yol gösterdi.
53. Samet Ağaoğlu, Babamın Arkadaşları. Cumhuriyet’in kurucu kuşağına dair, son derece rafine ve duyarlı bir gözlemci. Edebi bir başyapıt.
54. Taner Akçam, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu (1992) ile başlayarak, Ermeni soykırımına dair tüm kitapları. Ermeni Sorunu Hallolunmuştur () çok iyi. Tehcir ve Taktil: Divan-ı Harb-i Örf, Zabıtları (2009) daha belgesel.
55. Philip Mansel, Constantinople: City of the World’s Desire, 1995. Piyasadaki en iyi İstanbul tarihi. Alışık olduğumuz klişelerin dışında, dışarıdan bir bakış. Türkçe çevirisi var.
55b. Erich Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi. Kısa, dengeli ve demokrat perspektifli. Lewis gibi demokrasiyi "ilerleme"ye satmıyor. Shaw gibi milli ideoloji şakşakçılığı yapmıyor. 
56. Heath Lowry, Trabzon Şehrinin İslamlaşma ve Türkleşmesi, 1461-1583. “Dönmelik” olgusu hakkında detaylı bir detektif çalışması. Ufuk açıcı.
57. Stephane Yerasimos, Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri, 1998. Tarihi metinlerin satır arası nasıl okunur? Nefes kesici bir yorum çalışması. Yerasimos’un tüm eserleri güzeldir. Milliyetler ve Sınırlar (1994) mesela.
58. Hakan Erdem, Tarih-Lenk: Kusursuz Yazarlar, Kâğıttan Metinler, 2008. Türk tarihçiliğinin sefaletine dair eleştiri yazıları. Erdem muazzam bir eğitimle zekâ ve entelektüel dürüstlüğü birleştiren bir tarihçidir. Unomastica Alla Turca (2004) romanı, Türkçü literatürün enfes bir parodisidir.
59. Bejan Matur, Dağın Ardına Bakmak, veya Özlem Yağız, Malan Barkirin. Tarih değil gazetecilik. Ama Kürt meselesi hakkında gerçekten okumaya değer pek başka şey yok.

GEZİ
60. C.S. Naipaul, Among the Believers: An Islamic Journey. 1981. (Ve devamı, Beyond Belief, 1998). İran, Pakistan, Hindistan ve Endonezya’da çağdaş İslamın sosyal ve psikolojik altyapısına akılcı, sorgulayıcı, son tahlilde kahredici bir yolculuk.
61. Matthew Parris, Inca Kola, 1990. Gören gözü, keskin aklı ve derin ruhu olan bir adamın Peru macerası. Parris The Times ve Spectator’da yazar. Bugünün dünya basınında kendime en yakın hissettiğim kalemdir. Yine Parris’in A Castle in Spain; İspanya’nın taşrasında bir şato alıp yerleşme macerası.
62. Elif Köksal, Katmandu’da Ev Hali, 2009. Türkçe. Müthiş egzotik ve bir o kadar da tanıdık bir dünyaya çok duyarlı, çok insancıl bir bakış.
63. William Dalrymple, From the Holy Mountain: A Journey in the Shadow of Byzantium, 1997. Güneydoğu Türkiye, Suriye, İran ve İsrail’de Hıristiyan azınlıklarına yolculuk. Güçlü önyargıları (anti-Türk, anti-İsrail) ve kuvvetli kalemi olan bir yazardan. Aynı adamdan The City of Djinns: A Year in Delhi, 1993. Kentin ciğerini okumuş. Etkileyici.
64. Geert Mak, In Europe: Travels Through the Twentieth Century. Avrupa’nın 20. yüzyıl tarihi, gezen bir adamın gözünden. Çok başarılı. 878 sayfayı bir nefeste okutuyor.
65. J Bill Bryson, The Lost Continent: Travels in Small-Town America, 1989. ABD taşrasına kahredici bir bakış. Çok komik.
66. Tony Parker, A Place Called Bird, 1989. Kansas’ta sıradan bir kasabada yaşayan sıradan insanların derinleştikçe derinleşen hayat hikâyeleri. Çok şaşırtıcı. Kimi deşsen roman çıkarmış, yeter ki soru sormayı bil.
67.  M. Synge, The Aran Islands, 1907. Romantik İrlanda ulusçuluğunun temel taşı, müthiş şiirsel, aynı ölçüde hayalci.
68. Peter Mayle, A Year in Provence, 1989. “Akdeniz’de bir köy evi” hayalinin klasiği. Çok gerçekçi, çok sevimli.
69. Heinrich Harrer, Seven Years in Tibet, 1953. Filmi de güzeldi, ama kitabı daha iyi.
70. Patrick Leigh Fermor, Mani: Travels in the Southern Peloponnese, 1958. İflah olmaz bir romantikten, Güney Yunanistan’da, çoktan tarihe karışmış bir yaşam tarzına güzelleme. Ağdalı. Aynı yazardan Kuzey Yunanistan göçebelerine dair Roumelive Karayib’lere dair Travellers’ Treede güzeldir.

Evelyn Evelyn - "Evelyn Evelyn"

javascript:void(0)

2 Ocak 2013 Çarşamba

Azalan forvet ve kafa golleri



Bundesligada bu sezonun ilk devresinde 444 gol atıldı. Maç başına 2.9.Geçen sene bu rakam 438 idi. Az da olsa artış var.  Lakin kaleye çekilen şut sayısı ise 3883. Bu bilgilerin derlenmeye başlandığı 1992 yılından bu yana en düşük rakam. Bu da efektif olma durumunu fazlasıyla arttırıyor. En ilginç ayrıntı bu gollerin sadece yüzde 38’inin(167) santrforlar tarafından atılmış olması. Ülkemizde ise bu sezonun ilk devresinde neredeyse her takımın santrforları gol konusunda sorun yaşamadı ve merkez forvet gollerinde bir artma olduğunu söyleyebiliriz. Sadece Burak ve Umut’un 20 golü var. Nobre’sinden Sow’una ve Almeida’sına kadar santrforlar fazlasıyla verimliydi.  Atılan 444 golün sadece 108’i kafayla atıldı. Bu da yine son 20 yılın en düşük rakamı. Buna mükabil 97 gol yapılan ortalar sonucu atılmış oldu ki bu da son 7 yılın en iyisi.

 Bundesligada orta sahaların attığı gol adedi toplam gollerin yarısı. Oran yüzde elli.  Son 20 yılın en iyi oranı bu.  Bunun da nedenleri olarak takımların 4-5-1 sisteminin çeşitli varyasyonlarını denemesinden kaynaklanıyor.

Atılan 444 golün yüzde 46’sı Alman pasaportu taşıyan futbolcular tarafından atıldı. Bu da yabancı sınırlamasının kalktığı 2006 yılından bu yana en yüksek rakam.  Üstelik  Mario Gomez de sakattı uzunca bir dönem.  Beş yıl önce bu rakam yüzde 35 idi. Yani nedir? Yabancı sınırını serbest bıraksanız dahi doğru eylemlere imzanızı atarsanız işler istediğiniz şekilde ilerleyebilir.

Gol krallığında 12 golle Stefan Kiessling ilk sırada yer alıyor. Geçen sezon bu kadar golü atmış olan ancak dördüncü sırada yer alabilirdi.

Kaleci fabrikası Almanya

Bundesligada  kaleciler sadece 13 büyük hata yapmışlar ilk devre boyunca ve bu yine bu bilgilerin toplanmaya başlandığı zamandan bu yana en azı. Zaten Adler’in dönüşü, Trapp’ın sürpriz formu, Neuer, Zieler ile beraber bu konuda iyi olma durumunu abarttıkça abarttılar.

Yine rekor düzeyde az faul yapılmış. (4.677) keza sert faullerin azlığı da fazlasıyla dikkat çekici.
893 kez ofsayta yakalanmış takımlar. 2002 yılında bu rakamın üzerine 300 daha eklemeniz gerekiyordu 17 maç sonucunda toplam ofsayt rakamını elde etmek için.

Direkt serbest vuruşlardan ilk devre boyunca 13 gol atılı. Geçen sezonun tamamında bu rakam 12’ydi. Şu bir gerçek ki her alanda duran top organizasyonlarının belirleyiciliği fazlasıyla artmış durumda.
İlginç olan bir detay da neredeyse her hafta topun birisinin eline çarpıp penaltıya sebebiyet vermesi..

Bayern Münih Dominasyonu

Ligde en fazla golü atan, en az golü yiyen, en fazla gollük pozisyon yaratıp kalesinde en az pozisyon gören, yüzde 60 ortalama topa sahip olmasına rağmen ligin yine de en fazla kontra golünü atan, en centilmen takımı 9 puan fark atıp lider olan Bayern Münih. 3 hafta önce ilk yarı liderliğini garantilediler ki bu da tarihin ilk devrenin en erken liderliğini garantileyen takım yaptı onları.

"Kendini Türklere sevdirmeye çalışan Ermeni modelinden oldum olası hazzetmedim"


"aşağıdan" adlı e-derginin 1 Ocak sayısında çıkan röportajım

Biz bu röportajı yaparken henüz tarih 21 Aralık’ı bulmamış durumda. Dünyadaki hatrı sayılır bir nüfusun inancına göre belki de asla yayınlanma imkanı bulamayacak şeyler söyleyeceksiniz. Peki ya bugüne dek söylediklerinizin kıyamet dışı nedenlerle yayınlanamadığı oldu mu? Kısacası, şahsi sansür tarihiniz nedir?
Doğrudan sansür sansürün hantal biçimidir, genellikle çok işe yaramaz. Yanlış Cumhuriyet kitabım yayınevlerinin ödü koptuğu için 2008′e dek 13 yıl yayımlanamadı. Ama sanırım yeterince kararlı olsam yayınlamanın yolunu bulurdum. Bir kitabım Allah’a ve peygambere dokunduğu için, bir başka kitabım feministlere dokunduğu için yayınevlerince reddedildi. Ama sonuçta bir yerden olmasa başka yerden çıkış yolu buluyorsun.
Asıl kahredici olan sansür yöntemi, son devirde iyice uzmanlaştıkları yöntem, itibarsızlaştırma. Biliyorsunuz yakın dönemin en alçakça itibarsızlaştırma kampanyalarından birine maruz bırakıldım. Yaptıklarıma ve söylediklerime söyleyecek söz bulamadıkları için bel altından vurdular, başta Hürriyet gazetesi ve o zamanki genel yayın yönetmeni olmak üzere. O yetmedi, Şirince’de yaptıklarıma dair bin türlü yalan haber yaydılar. Geniş bir kesim üzerinde etkili olmayı da başardılar maalesef. Öyle olunca sansüre gerek yok. Sen istediğin kadar konuş, söylediğin duyulmaz oluyor. İnsanlar kulaklarını ve gözlerini kapatıyor. Ya da söylediğini bir tür çarpıtma tünelinden geçirip algılıyor.
Çıktığınız televizyon programlarına “gökten indirilen” cezalarla birlikte düşünüldüğünde sizin için memlekette yasak bölgelerin sayısı gittikçe artıyor. Sizse sözü sivrileştirmekten korkmuyorsunuz. Bir entelektüel olarak bu bir strateji mi?
Alakası yok. O tip “stratejilerle” kaybedecek vaktim yok. Zaten ince stratejilere pek aklım ermez. Doğru olduğuna inandığım neyse onu söylüyorum. Şöyle bir temel iyimserliğim var: kafasındaki şablonlar ne olursa olsun insanların özünde dürüst olduğuna, hakikatin ve samimiliğin sesini duyunca tanıdıklarına inanıyorum. Yani putçu zümre istediği kadar bağırıp çağırsın, yasaklamaya çalışsın, yeterli sayıda insan her zaman söylediğini duyuyor. Duyunca da senin haklı, onların haksız olduğunu idrak ediyor.
Kitabınızda Hrant Dink’le ilgili bölümde Dink’in “ürkek” tavrına değiniyor kendi tavrınızı farklı bir alanda konumlandırıyorsunuz. Sizce Cemaat ve Ermeniler’in korumacı tavırları Türkiye’de azınlık olmanın “olmazsa olmazı” mı?
Lütfen yanlış anlaşılmasın, Hrant’ın cesaretini ve yaptığı işin büyüklüğünü inkâr etmedim ve etmem. Sadece bir üslup farkından söz ettim kitapta. Türklere kendini kanıtlamaya ve sevdirmeye çalışan Ermeni modelinden oldum olası hazzetmedim. “Bak ben dostum, yüreğim temiz, dolma ve topik yerim, eskiden ne de güzel komşuyduk” muhabbeti beni iğrendiriyor. Yok kardeşim, iyi olduğumu sana kanıtlamak gibi bir derdim yok benim. Sen hele bana kanıtla senin iyi olduğunu.
Aslında “peygambere hakaret” diye lanse edilen konu üstüne çok konuştunuz, sizi izleyenler de görüşlerinizi duydular. Ama benim merak ettiğim başka bir konu var. Siz hayatınız boyunca, aykırı biri olmanıza rağmen sizle oldukça karşıt kişilerle iletişim kurabilmişsiniz. Türkiye’deki “aydın” diye anılan kesime baktığımızda ise hep kitleleri karşılarına düşman olarak aldıklarını görüyoruz. Bu bağlamda siz Türkiyeli aydın ve evrensel anlamda aydını nerede konumlandırıyorsunuz?
Tabii Türk aydının tarihsel ve sınıfsal problemleri var, toplum çoğunluğuna yabancı olmaları ve çoğunluk tarafından öyle algılanmaları ciddi bir handikap. Ben bu hususta biraz farklı bir konumda olduğumu düşünüyorum. Bir kere Cihangir’de oturmuyorum, Anadolu’nun bir dağ köyündeyim yirmi seneden beri. Memleketin aşağı yukarı her karışını yakından tanıyorum, 800 küsur ilçenin en az 750′sinde bulunmuşum. Yazarlığımın yanısıra esnafım, çarşı dilini de iyi konuşurum. Popüler İslami lisanı ve onun arkasındaki literatürü sanırım hiçbir Cihangir aydının tanımadığı kadar tanırım. Belki bu yüzden konuştuğum zaman standart “aydın” dilinden farklı bir dil konuştuğum farkediliyor. Bir nebze belki daha iyi duyuluyor söylediklerim.
Agos’tan Taraf’a oradan da tekrar kendi mecranıza dönüş yaptınız. Başkasının alanına yazmak sizi tedirgin eder mi? Blog’unuzda, yahut kendi yönettiğiniz bir mecrada yazarken daha rahat hissediyor musunuz?
Fark etmez bence. Organize ortamlarda bazan tutukluk yapıyorum, doğru, arızaya yol açtığı oluyor. Ama söyleyecek bir sözün varsa, hangi ortamda olursa olsun söylemenin yolunu bulursun, kaygılanmaya gerek yok.
Medya artık tam anlamıyla bir endüstri halini aldı denebilir. Cihangir de özellikle ana akım medyanın, kısa vadeli işleri için kahveden yevmiye karşılığı adam topladığı bir yere dönüştü. Hiç o kahvede olmayı arzuladığınız olmuyor mu? Belki bir dizi senaryosu gelir, belki bir film. Mahlas kullanmak da serbest.
Medyadan uzak durmak daha iyi sanırım. Yorar insanı.
 İnsan bedeni ve emek üstüne tartışma uzun yıllardır süregeliyor. Geçtiğimiz günlerde Redhack grubu adına bağlanan bir sözcü radyo yayınında vesika alan kadınların sayısının artmasından yakındı. Bunu ahlakçı bir tavır olarak mı yorumluyorsunuz? Beden emek ilişkisine bakışınız ne?
Fuhuş sektörü özellikle Türkiye gibi ülkelerde, polisin kontrolünde iğrenç bir köle ticaretidir. Doğu blokunun çöküşünden sonra kısa bir süre o sektörde serbest piyasanın koşulları ortaya çıkabilecek gibi göründü. Sonra tekrar kontrol altına aldılar. Bugün bağımsız çalışan bir kadının dürüstçe fuhuştan geçimini temin etmesi imkânsız gibidir. O yüzden Redhack’çi arkadaşın, söylediğini belirttiğiniz sözü hakkında siyah beyaz bir yargıda bulunmak kolay değil.
Yoksa doğal olarak fuhşa ahlaki bir itirazım yok. Para karşılığında beynini satmaktansa amını satmak daha masum bir iş şüphesiz.
Şirince’de sular duruldu mu sizin için? Hukuki olarak devam eden bir süreç var mı?
Yerel mahkemede karara bağlanmış, Yargıtay’da kesinleşmeyi bekleyen yaklaşık 18 yıl hapis cezam var. Beş mahkûmiyet sit alanında izinsiz inşaat, galiba dört tane mühür fekki, iki tane orman alanında izinsiz işlem, bir iki tane de devlet memuruna hakaretten. Yargıtay’dan karar çıkar mı, çıkmaz mı, ne zaman çıkar, bir bilgim yok. Ama bundan gayri iki seneden beri üstüme varmıyorlar. İnşaata tam gaz devam ettiğim halde.
Aslanlı Yol çok mühim, açıkçası DVD’deki belgesel çalışması da yeni olan şeylerin çoğu zaman korkutucu olmadığının habercisi. Bugüne dek yayınlayamadıklarınızı yeni medya aracılığıyla paylaşmayı düşündünüz mü hiç?
Bugüne dek yayımlamak isteyip de yayımlayamadığım bir şey olmadı, Allaha çok şükür.
Ülkenin neredeyse tüm tabularına dokunmuş, kavga edilmesi gereken tüm kurumlarla kavganızı etmişsiniz. Ama ben sizin çıkışlarınızda hep uzun zamana yayılan bir tavır seziyorum. Güncel siyasete pek kapılmıyorsunuz. Bunu bir çeşit korumacılık olarak mı görmeliyiz?
Türkiye’de güncel siyaset kısır bir kasaba dedikodusundan öteye gitmiyor. Severim ara sıra dedikoduyu da, üzerinde kalem oynatmaya değmez kanımca.

1 Ocak 2013 Salı

Fıtrat neymiş?


Kalın ta ile FTR فطر: yarmak ve yaratmak. Ne alaka?

Kuran’da “yarmak, yırtmak” anlamıyla beş yerde geçiyor. FuTûr “yarık, yırtık” (67.3), yatafaTTaru “yarılır, yırtılır” (19.90, 42.5), es-semâ infıTâret “gökyüzü yarıldı” (82.1). Kamus ve Mu’cem ana anlam olarak bunu vermişler. Lane sözlüğü de öyle yapmış. Masdarı faTr imiş.

İkinci ve daha yaygın anlamı elbette “yaratmak”, özellikle tanrıya atfedilen bir eylem. FıTrat فطرة “yaratılış”, yahut Türkçede yakın dönemde anlam ayrışmasına uğrayan yazım şekliyle, “yaradılış”. O t ile d arasında ciddi bir metafizik uçurumu vardır, bilmem farkında mısınız? Şöyle. Yaradılış derken bir şeyin (insanın, hayvanın, eşyanın, dünyanın), herhangi bir müdahaleye veya zamanın aşımına uğramadan önce mevcut olduğu varsayılan öz otantik halini, yahut “doğasını” kastediyoruz. Bunun belli değişmez davranış kalıplarına, yasalara, varoluş ilkelerine, Aristocu tabirle bir ousia’ya sahip olduğunu da varsayıyoruz. Sonradan “bozulabildiğini” varsayıyorsak, demek ki bu nesnenin “bozulmamış” bir hali de mevcut olmalı. Tanımlayabiliyoruz, “aslı budur” diyebiliyoruz.

Halbuki düşünürsen t ile yaratılış bunun tam zıddı bir kavram. Amcanın canı istedikten sonra istediği gibi yaratır, 99 bacaklı üçgen kedi de yapar, güneşi batıdan da doğurur, Filistinli gariban bir kızı bir sözüyle hamile de bırakabilir. Keyif onun değil mi? Mecbur mu illa fıtrat üzere fıtr etmeye?

Bizim Hintli swami bu mevzulara değinmişti birkaç kez de kimse çok ciddiye almadı. Eğer tanrı, eşyanın tabiatına – fıtratına – aykırı iş yapamıyorsa, demek ki eşyanın tabiatı tanrıdan önce gelir; tanrı yasakoyucu değildir, olsa olsa icra memurudur. Yok tanrı eşyanın tabiatıyla oynayabiliyorsa, o zaman dünyada herhangi bir şeyi anlamaya imkân yoktur. Manyak bir diktatörün gerçekdışı aleminde kayıpsın. Tevekkül eder susarsın. Tanrı var desen de fark etmez, yok desen de fark etmez, çünkü anlam kalmaz geriye.

Ya, işte böyle.

*
Fiilin diğer anlamlarına girdiğimizde işler hepten karışıyor. Üçüncü anlam: “hamursuz ekmek yapmak, hamurun kabarmasını beklemeden yoğurup pişirmek”. Dördüncü anlam: “devenin sütünü sağmak, meme ucunu iki parmak arasında sıkmak”. Türevlerde görülen beşinci anlam, “oruç açmak”, İngilizcesi to break fast. Dolayısıyla: “kahvaltı etmek”. Bildiğimiz ifTâr. Ramazan sonundaki bayramın Arapçası da îd el-fıTr’dır, oruç açma bayramı, bilirsiniz.

Türevlerden fuTr: ciltte veya bir bitki üzerinde patlak veren kabartı, siğil, sivilce, tomurcuk, her çeşit mantar, özellikle İngilizcede “kurbağa boku” (toadstool) adı verilen bir tür şekilsiz mantar. Bunun besbelli meme ucu hadisesiyle bir alakası var. “Tomurtmak” gibi bir şey düşün. FiTr yeni oluşan üzüm veya ağaçta biten taze yemiş imiş. Bu da bir çeşit tomurma yahut tomurcuklanma hali. Türkçesi pıtrak ve pırtlamak da olabilir sanki.

Şimdi bak hele! Yunanca physisφύσιςneydi?  1. kabarma, şişme, siğil, tomurcuk, 2. hayvan boku, bizde fışkı diye geçer, 3. ele gelen ve üç boyutu olan ve şekil alan her şey, varoluş, varlık. Oradan da, “varolan şeyler bilimi” anlamında physiká tabirini türetmişti Aristo baba. Arapçası ilm-i fıtrat olur elbette.

*
Arapça türevlere devam. Sıradaki faTîr: “kabarmamış hamur”. Daha doğrusu, xamîr (hamur) sözcüğü Arapçada zaten “mayalanmış, kabarmış” demek olduğuna göre, “kabarmamış hamur” oksimoron olur, “kabarmamış un bulamacı” demek lazım. Îd el-faTîr Yahudilerin hamursuz bayramının adıymış; diğer adı İbranice pesax’tan פסח aktarmaca îd el-fıSh فصح, Yahudi takvimindeki Nisan ayının yedisinde başlar ve bir hafta sürer. İşlenmemiş, olgunlaşmamış, kıvamını henüz tutmamış olan her şeye de fatîr denebilirmiş, mesela kıvamını tutmamış çamur harcı, tabaklanmamış deri, ya da olgunlaşmamış bir fikir.

Son olarak tafâTîrتفاطير: genç kız ve erkeklerin yüzünde beliren kabartılar, ergenlik sivilcesi. İlk yağmurdan sonra bozkırda biten otlara da bu anlamda tefâtîr denirmiş. Hımm, “yarma” fikriyle “kabarma, tomurcuklanma” fikri arasındaki köprü bu olabilir mi? Türkçesine “pırtlama” mı desek?

*
Yarmakla yaratmak hadi bir yere kadar da, oruç açmakla ne alakası olabilir?

Jastrow yardım eder belki deyip açıyoruz Aramice sözlüğü, sf. 1157, PTR פטר maddesi, kalın ta ile. Birinci anlam: yarıp açmak. Yalnızca yarma değil, yararak açma işini vurgulamış, to break open yani. Mesela çocuk doğumunda rahmin açılması da pâTar oluyor. İkinci anlam: kapalı bir şeyi açmak, salmak, serbest bırakmak, izin vermek. Dolayısıyla: hukukta bir akit veya yükümlülükten azat etmek, beraat vermek, cezasını iptal etmek, vergiden muafiyet tanımak.

Arapça F İbranice ve Aramicede P olur malum. Şurada harikulade bir tablo var, İngilizcesi olanlara: http://en.wikipedia.org/wiki/Semitic_languages#Phonology

İki mesele netleşti burada, en azından benim kafamda. BİR, “yarmak” eylemiyle “oruç açmak” arasındaki bağ anlaşıldı. [Araplarda eskiden beri oruç var mıydı, yoksa “oruç açma” özel anlamı Yahudi veya Hıristiyan Aramicesinden alıntı mıdır?]. İKİ: Pesah bayramındaki hadise İbrahim’in oğlunu kurban etme yükümlülüğünden kurtulması, o anlamda bir “azatlık” ya da “beraat” olduğuna göre o mesele de aydınlandı sayılır. Acaba Arapçadaki “kabarmamış hamur” anlamı tamamen kültürel midir? Yani bir Yahudi töresinden alınıp bağlam genişlemesine mi uğratılmış? Öyle olmalı sanırım.

Jastrow’a devam. PoTorפֶטֶר neymiş? İlk doğan yavru; “rahim açan” gibi bir anlamdan geliyor belli ki. İnsan için de kullanılırmış, deve ve at için de. Buradan acep “kabartı, yumru, tomurcuk” anlamına bağlayabilir miyiz? Aha: paTrûzâ פַטְרוזא “prematüre yavru, cenin”, paTrayot פַטְרָיות bizde domalan dedikleri yeraltı mantarı, trüf yani. Şekilsiz bir yumrudur. Yunancası vallahi physiks imiş “ur, yumru” anlamında.

*
Karıştı mı kafanız? Normaldir, benimki de karıştı. Bir daha baştan okumalı.

30 Aralık 2012 Pazar

Abdullah Avcı


NTV'de 90 + programına çıktı ve konuştu. Bir anlamda kendisini de savundu. Ben yine Selçuk konusunda tatmin olmadım. Sadece sol ayaklı olduğu için Emre'yi ve sonrasında ise Nuri'yi tercih ettiğini söyledi.

Emre'yi bir kenara koyuyorum zira ulusal takımda Emre'nin kötü maçı yok ki zaten ben daha çok geriye düşülen maçlarda ve Hollanda karşılaşmasında taktik gereği Selçuk'un uzun paslarının önemli olduğunu düşünürdüm ama bu da kalsın bir kenarda.. Topal'ın alanları daha iyi kapadığını düşündüğünü söyledi ki mantıklı bu. 

Hollanda maçı en iyi maçımızdı diyor. Doğrudur. Van Gaal'in pek çok değişikliği yaptığı, pek çok oyuncuyu transfer görüşmesinde olduğu için çağırmadı ve ilk resmi maçı olduğunu gözden kaçırmamalı. Beklentimiz evimizdeki Hollanda maçının da benzer şekilde geçmesi. 

Diğer açıdan.. Bana yeni bir şey söylemiyor. Samet Aybaba'yı misal keyifle dinliyorum zira samimi sohbeti bir yana farklı şeyler söylüyor, Abdullah Avcı ise ezberimi çalıştırıyor sadece.

Dahası..

"Biz sürekliliği olan, takımlarında oynamış oyuncuları seçiyoruz" dediğinde..

Orada bulunan Metin Tekin, Mehmet Demirkol ve Önder Özen de şu soruyu soramadı:

"Öyle de hocam.. Macaristan maçında İlk 11'e koyduğunuz Mehmet Ekici'nin o ana kadar oynanan maçlarda sadece "10" dakika forma giymiş olması burada oynayan Alper'lere ona buna hakaret değil midir. Siz kadroya çağırdığınızdan bir hafta önce Bremen'in ilk 18'ine dahi alınmamıştı bırakın ilk 11'i. Kadroya çağırmak bir yana "sağ" ayaklı Mehmet'i ilk 11 oynattınız.. Ligin ilk devresinin toplamında Mehmet Ekici 28 dakika forma giydi, siz çağırdığınızda 10 dakika giymişti sadece.."

sorulamadı bu soru..

Yine de umutluyum. İletişimi iyi, çalışkanığı vesaire.. Olacaktır mutlaka ama şimdilik en azından beni etkileyecek nedenlere, içeriğe sahip değil. Bir gün kendisiyle de röportaj yapmak umuduyla zira sorular çok aslında..