25 Ağustos 2013 Pazar

Biz bu hafta sonunda...





Geçtiğimiz hafta prensimle oldukça çılgın bir hafta sonu geçirmiştik! Nil'i anneannesiyle dedesine teslim edip soluğu sinemada alıp arka arkaya iki film birden izlemiştik! Sinema koltuğuna kurulduğunda prensim "şu anda mutluluktan ağlayabilirim" dediğine göre varın halimizi siz düşünün artık :P Ehh napalım bebekli olunca yaptığımız çılgınlıklar artık bununla sınırlı kalır oldu ;) Bu hafta sonu ise çılgınlıklarımızı bir kenara bırakıp, çocuklu birer anne baba olduğumuzu kendimize hatırlatıp uslu uslu arkadaşlarımızı kahvaltıya çağırdık.




Kahvaltı sonrası tatlı olarak yine benim pratik kavanoz tatlısından yapmak istedim. Ama prensimin bir önerisi oldu. Ceviz ve çikolata parçaları yerine mat antep fıstık kullanmamı, üstüne de Dr. Oetker'in çikolata sosu yerine Valonia'nın profiterol sosundan dökmemi önerdi. Prensin ağzının tadını bu kadar biliyor olması beni korkutuyor doğrusu kihh kihhh :)




Bu öneriyle istikametimiz belli oldu: Beşiktaş!




Ihlamurdere Caddesi üzerindeki Valonia'yı daha önceden hiç duymamıştım, prensim sayesinde keşfettim ben de...




Diğer ürünlerini bilemiyorum ama profiterolü gerçekten bir harika! Ufff gece gece şu postu yaparken canım yine çekti bak görüyor musun :(




Profiterol midemde, çikolata sosları elimde mutlu mesut evime dönebilirim şimdi :)




Bak bak baaaak kaşla göz arasında bizimkini bir çikolatayı kemirirken buldum! Sen çocuğun önünde bayıla bayıla profiterolleri götür, ondan sonra kabak yemesini bekle, olacağı buydu tabii!




Tatlıyı yaptım, bir gece dolapta beklettim, artık misafirlerimi kahvaltıda ağırlayabilirim.




Soframda her şey iç açıcı ve ferah olmalı... Limonlu ve dilim salatalıklı su gibi mesela...




Beni mutlu eden küçük detaylar da yer almalı...








Doğallıktan şaşmamalı...




Annemin yaptığı erikli pestil gibi mesela...




Bunun yanında pratik tarifler de yer almalı...




Czzzttttttttttttt! Yayınımıza geçici olarak ara vermekteyiz, lütfen alıcılarınızın ayarlarıyla oynamayınız :)




Hayatın tüm tatlarını alalım ki tatlı olanın kıymetini bilelim öyle di mi ;)




Hepinize şeker gibi bir hafta diliyorum... Talih kuşunu açıklayıncaya dek hoşçakalın!


Free Bikes and Girls' Education - Update

Last year, I posted a video about some new research on how giving bicycles to girls in a India increased their educational attainment.  Here is an update. (And here is the paper.)

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Rabiacılara neden karşıyız?

Bir kere şunda anlaşalım. Mısır’ın kaderi sadece Mısırlıları ilgilendirmez. Mısır’ın kaosa sürüklenmesi veyahut birtakım gözü dönmüş manyakların yönetimine girmesi, öncelikle komşu ülkelerin güvenliğini ilgilendirir. İkincisi, o kargaşadan etkilenecek olan diğer Arap ve İslam ülkelerini ilgilendirir. Üçüncüsü, onmilyonlarca aç ve öfkeli insanla başa çıkmak zorunda kalacak olan dünya ülkelerini ilgilendirir. Dolayısıyla bu ülkelerin, Mısır’ın intihar etmesine engel olma hakkı – hatta haktan öte görevi – vardır.

“Parayı veren düdüğü çalar” yasasını da akıldan çıkarmayalım. Mısır Suudi’lerin, Amerika’nın ve Avrupa’nın sadakasıyla geçinen bir ülkedir.  Geçen hafta Cengiz Aktar dış yardım rakamlarını vermişti, onun yalancısıyım. Mursi döneminde 9 milyarı Suudi Arabistan’dan olmak üzere 22 milyar dolar dış yardım almışlar. Buna karşılık toplam (2012’de) 28 milyar dolarlık mal ve hizmet ihraç etmişler. Senin toplam dış gelirinin yüzde kırkdördü Suudiyle Amerikalının sana acıdığı yahut batmanın sonuçlarından korktuğu için hibe ettiği paraysa, “ağa benim içişlerime nasıl karışır” diye babalanma hakkın olmaz.

Bu ülke binlerce seneden beri bütün Akdeniz havzasının mahsul ambarıydı, aldığından kat kat fazlasını ihraç ederdi. Bugün bu hale düştüyse bunun nedenini hayali dış mihraklarda aramanın alemi yok. Kötü yönetilmiştir, en az altmış yıldan beri feci derecede kötü yönetilmiştir. Adamların elinde dünyanın en verimli toprakları var, üstüne Süveyş Kanalı gibi (Avrupalıların sana hediyesi) bir para basma makinesi var. Palavra aleminde yaşayan birtakım cahil ve ahmak kadrolar o geliri har vurup harman savurmuş, yatırım diye bir şey akıllarına gelmemiş, sonunda çökmüş bir altyapı, yüzde yirmi küsur işsizlik, sıfır döviz rezervi ve petrol ihtiyacını bile zor karşılayan bir dışsatım kapasitesiyle baş başa kalmışlar.

Şimdi söyler misiniz, Mısır’ı Mısırlılar yönetsin diye ısrar etmenin anlamı ne? Adamlar yönetmekten acizse zavallı Mısır halkını bu eziyete mahkûm etmenin insaniyetle bağdaşan yanı nerede? Sen otomobil alırken yabancıyı tercih ediyorsun. Gazoz alırken yabancıyı tercih ediyorsun. Çocuğunu gâvurun okuluna göndermek için can atıyorsun. Devlet hizmeti satın alırken “bizim olsun, isterse öküz olsun” diye inat etmenin mantığını söyle.

*
Mübarek rejimi otuz senenin sonunda (tıpkı Abdülhamid’in son yılları gibi) çürümüştü. Demokrasi olsun dediler, devirdiler. Herkes bayram etti.

O karambol içinde adamın biri çıktı, Mısır halkının %56,6’sının boykot ettiği bir seçimde, %51, 7 oyla başkan seçildi. Zagazig Üniversitesinde makine mühendisliği profesörü olmaktan başka idari tecrübesi yoktu. Cehaleti yücelten ve dünyayı düşman sayan bir paranoya ideolojisine mensup olmaktan başka entelektüel donanımı da yoktu.  Ülkenin yarısının ve yönetici elitin tamamının kendisine muhalif olduğu bir ortamda, “ben ne dersem o” kibiriyle memleket yönetebileceğini sandı. Anayasayı değiştirip kendine diktatör yetkileri verdi; beceremeyip çark etti. Nargile kahvelerini ve Ümmü Gülsüm şarkılarını yasakladı. Maliye çöktü. Güvenlik çöktü. Belediye hizmetleri çöktü. Turizm çöktü. Yatırımlar komple durdu.

16 yıl önce Luksor’da turistlere katliam yapan adamları Luksor valisi atadı. Bütün ülke ve dünya “gel konuşalım” diye yalvarırken, kırk yıllık yorgun müstebitler gibi sarayına kapandı; belki konuşmaya takati veya cesareti yoktu, belki söyleyecek sözü olmadığından korktu. Her müflis politikacı gibi dış krizden medet umdu, Etiyopya’ya savaş denemesine girişti. Her müflis Şark politikacısı gibi, Yahudi düşmanlığı yaparak cahil halkı galeyana getirmeyi denedi; Allahının arkasına saklanıp İsrail’i lanetledi; peygamberinin arkasına saklanıp “maymun ve domuzlar soyu” diskuru çekti.

Nihayet devrildiğinde, aklı olan herkes derin bir nefes aldı.

Yerine gelenler, hayır, daha matah adamlar değildi; altmış yıldan beri memleketi batıran ekipti. Ama Tahrir cenderesinden geçmişlerdi; kısıtlı da olsa demokrasi olmadan ülkeyi yönetemeyeceklerinin farkındaydılar. Dış sponsorlarının talebi de o yöndeydi. Kısa süre içinde serbest seçim sözü verdiler; İhvan’a “gel konuşalım” dediler; Mursi’ye onurlu bir çıkış yolu önerdiler.

Ama olmadı. İhvan’cıların cihat ve şehadet retoriğiyle efsunlanmış gözleri, çıkış yolunu göremedi. Kalabalıkları sokağa sürdüler. İhtilali ihtilalle altedebileceklerini sandılar. Karşı taraf bir an sendelese ülkeyi kaos ve kargaşaya boğacak bir kumar oynadılar. Karşı taraf sendelemedi. Tahrir-sonrası çekingenliğini bir yana atıp, asli kimliğine geri döndü. Sonuç: şimdilik bin küsur ölü.

Şimdi bütün dünya, ölen “ılımlı İslam” projesinin yasını tutuyor. İslam ülkelerinde demokrasi denemesini bir başka – çok uzak – bahara ertelemenin sıkıntısını yaşıyor.

*
Rabiatül Adeviye Maydanında ölenlerin yasını tutamıyorum, üzgünüm. Piyon olarak sahaya sürüldüler, harcandılar. Orada ölen yüzlerce insanın – ve Mısır’ın ölen demokrasi hayalinin – vebali İhvan’ın ve Mursi’nin omuzlarındadır.

Gezi’de ayaklananlarla Rabia’da ayaklananların aynı kaba konulabileceğini de düşünmüyorum, hayır. Buradakiler, gözü dönmüş bir zorbaya meydan okumak için sokağa çıktılar. Oradakiler, iflas etmiş ve yenilmiş bir zorba adayını geri getirmek için sokağa çıktılar. Gezi’nin Mısır’daki muadili, geçen Aralık’tan beri her gün Tahrir’de sokağa çıkan ve Temerrüd hareketini organize eden milyonlardır.

Gezi bayrağına dört parmak ekleyenler, her şeyden önce, Tahrir’de özgürlük mücadelesi veren Mısır halkına hakaret etmiş olurlar.

Onunla da kalmazlar. Burada, yenilgiyi kabul etmektense ülkeyi yangın yerine çevirmekten çekinmeyecek bir siyaset kumarbazını biraz daha cüretlendirmeye, onun ürkütücü patinajını biraz daha uzatmaya hizmet etmiş olurlar.

23 Ağustos 2013 Cuma

Boobo!

Sevgili Dila ve Aylin harika bir iş yapmışlar, aslında çoktandır aklımda yazacağım, Kanada'ya gelmeden Dila ile konuştuğumuzda, yıllardır devam eden iş hayatına bir nokta koyup, dilediği şeyi yapmayı tasarladığını konuşmuştuk ama  ortaya böylesi şahane birşey çıkacağını düşünmemiştim açıkcası. Boobo benim beklentilerimin çok üstünde çıktı!

Dila ve Aylin bir İsviçre markası olan L'asticot'u

JOAN BAEZ Seçkisi


İndirme Linklerini sınırsız yapan 3 ayrı çevirici site. Zaman zaman kapalı olsa da oldukça işe yarıyor.
JOAN BAEZ'in albümlerinden seçkiler.
1958 Joan Baez in San Francisco

1962 In Concert Part 1

1963 In Concert Part 2

1970 The First 10 Years

1976 From The Heart [Live]

1979 The Country Album

1996 Greatest Hits

1998 Sings Dylan

2005 The Best Of The Vanguard Years

2007 Joan Baez Live 1968 - 1981

2007 Live recordines 1960-1967

2007 Live recordinges1980-2007

2008 Day After Tomorrow

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Tam da İmdaaat diyecekken!

Kanada'ya geleli tam 5 ay olmuş, ve kendim için aslında hiç birşey yapmamışım. Hayallerimde sabah koşuları, yüzme idmanları, bisiklet parkurları ve neler neler vardı. Hiç birisi olmadı, tam zamanlı anne oldum, ve imdaaaat fiye bağırmaya hazırlanırken mucizeler olageldi.

Önce biricik sevgilim eski püskü bisikletimizi tamir ettiler ve ona ikinci el bir trailer aldık, Türkiye'de sorduğumda 700

20 Ağustos 2013 Salı

Ağustos Ayının Çekilişi !!!





Geçen ayki çekiliş hezimetinden sonra (bildiğiniz gibi bir anket düzenlendi, ankette birinci çıksaydım ben ve bir okuyucum hediye kazanacaktı ama oylar yetersiz kalınca ikinci oldum ve hepimiz hava gazı aldık) gözyaşlarımı sildim ve kendime dünyanın çok daha güzel bir yer olacağı garantisini verdikten sonra yeni bir çekiliş için kolları sıvadım. Yok yok bu seferki çekilişte anket zorunluluğu kesinlikle yok merak etmeyin :) 







Bu ayki çekilişte sizler için Crafts by Nesli'den bu kuşlu çantayı seçtim. Doğrusunu söylemek gerekirse en az kedili kadar bu çantaya da bayıldım ben! Bir ara bi baktım omzumda kıvırcık saçlı minik bir şeytan beni dürtüklüyor "gel vazgeç sen bu çekiliş sevdasından bu çantaya da sen kon, kon, kooonnnn!" diye fısıldıyor ama ben hemen kışt kıştladım o şeytanı :)




Çantanın diğer tarafında da çiçek var...




Benim gibi romantik desenleri ve çıtçıtlı çantaları seviyorsanız ve bu çanta tam benlik diyorsanız; lütfen beni facebook'ta eklemeyin, twitter'dan takip etmeyin, orda burda benden bahsetmeyin, bunları istemiyorum sizden, na şuracığa yorum bırakın yeter, o anda içinizden ne geçiyorsa yazın işte, artık benim dillere destan güzelliğime mi değinirsiniz veya sizleri mutlu etmek için ne kadar çaba gösterdiğimi mi översiniz veya ne kadar megolaman olduğuma mı saydırırsınız orasını ben bilemem o kısmı size bırakıyorum artık kihh kihhh :)


I am Ray Fair

Or at least we agree on most things, according to this website, which identifies which economist on the IGM Forum your opinions are most similar to.

Souad Massi Discografi

İndirme Linklerini sınırsız yapan 3 ayrı çevirici site. Zaman zaman kapalı olsa da oldukça işe yarıyor.

hem fransızca hem arapça aynı 'duru' güzellikte söyleyen, özellikle arapça'nın sesini sevmeyenlere zor gücüyle dinletilmesi gereken insan. yeni başlayanlara raoui adlı şarkısını tavsiye ederiz. bir nevi* anouar brahem'in dişi ve vokalle süslenmiş olanı...(ekşi'den

politik şarkıları ve aktivist kişiliği ile insanların beğenisini kazanmış cezayirli güzel. cezayir'de yaşadığı süre icinde ölüm tehditleri almış ve zoraki sürgüne mahkum edilmiştir. hâlâ fransa'da yaşamaktaymış kendileri.(ekşi'den

her akşam dinleyeceksin bu saygıdeğer hanımefendinin şarkılarından üç beş tane, tercihan gül cemalini seyretmeye müsait videolardan, bak bakalım hala odun, hala öküz kalabiliyor musun? ben bizzat şahsen kendim deneyeceğim.(ekşi'den

2001 - Raoui

2003 - Deb

2005 - Mesk Elil

2007 - Live Acoustique

2010 - O Houria

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Telefon















Dünyanın en güzel telefonu sanırım anneden gelen "hadi gel buluşup bir kahve içelim" telefonudur. Hemen üstünüze birşeyler geçirir ve hiç dert etmezsiniz nasıl göründüğünüze çünkü dünyanın en güzel insanı tam karşınızda duruyordur.




Allah güzel annelerimizi başımızdan hiç eksik etmesin!


Canım annem bir süredir bloguna ara verdi, onu merak eden blog arkadaşları oluyor, vallahi bu aranın tüm suçlusu bizim zilli oluyor! Nil onu o kadar meşgul ediyor ki bloguna pek vakit kalmıyor. Ama gördüğünüz gibi çok iyi, bir süredir diyetisyen Selahattin Dönmez eşliğinde diyet yapıyor ve gün geçtikçe daha da güzelleşiyor! Tüü tüü tüü maşallah diyelim ;)




Ben de bizim küçük zilliden vakit buldukça (bu ancak geceleri o uyuduktan sonra oluyor) instagramda gezinmeyi seviyorum, geçtiğimiz haftalarda ig'de daldan dala konarken hem müzisyen hem de tasarımcı olan Neslihan Yücesan'a denk geldim. Yaptığı birbirinden güzel çantaları görünce benim için kedili bir çanta yapıp yapamayacağını sordum, hatta sorularımla kendisini bayılttım desem daha doğru olur ;) Neslihan Hanım her bir soruma büyük bir sabırla cevap verdi ve bir hafta içinde kedili çantamı bana gönderdi!




Çantamın iki yüzünde farklı kedicikler var, nasıl çok şirin değil mi?


Neslihan Yücesan'ın yaptığı çanta ve cüzdanları Etsy sayfasında görebilirsiniz... Ben içlerinden birini sizin için seçtim, bu ay yapacağım çekilişte şanslı bir okuyucuma hediye edeceğim, Ağustos çekilişinde buluşmak dileğiyle...


18 Ağustos 2013 Pazar

Seans





Hepimizin hayatında küçük mutluluklar vardır öyle di mi? Bu mutluluklar her an elinizin altındadır, ulaşmak kolaydır, tek yapmanız gereken buna zaman ayırmaktır... Uzun süredir görmediğiniz arkadaşlarınızla bir araya gelmek, küçük lezzetleri denemek, sevdiğiniz hobileri gerçekleştirmek gibi mesela... Ben bu hafta sonu üçünü de yaptım ve kendimi süper hissettim!




Önce tatlı yiyelim tatlı konuşalım dedim :)


Kavanozda tatlının tarifi için hobi sayfama bakabilirsiniz...




Sonra şiddetli rüzgara yenilmeden tatlı yüzleri kareledim...




Annelikten sonra özlediğim şeylerin başında hiç şüphesiz özgürce fotoğraf çekmek geliyor. Fotoğraf çekmek nasıl desem böyle uzun süredir almak istediğiniz o ayakkabıya sonunda kavuşmak gibi, aylardır yaptığınız diyet sonrası tartıda ideal kilonuza ulaştığınızı görmek gibi, kaybettim sandığınız yüzüğünüzü koltuğun arasında sıkışmış halde bulmak gibi bir mutluluk benim için... Her zaman yapamıyorum ama yaptığım zaman da böylesine mutlu hissediyorum kendimi :)




 Amatörce çektiğim bu kareleri umarım sizler de beğenirsiniz...


Hepinize küçük mutluluklardan pay aldığınız bir hafta dilerim!
























16 Ağustos 2013 Cuma

16 Ağustos 2013

Tabaklarına, bardaklarına bakıp bakıp mutlu olmak. Onlara bir çeşit önem ve mutluluk yükleyen bir tip.
Bugün hayal kurmak serbest, hayal kırıklıkları da serbest, korkular tavan yapmış, elinizde hiçbir şey yok gidişhatttı değiştirecek, sadece sakin olup bekleyecek..

15 Ağustos 2013 Perşembe

Saadet Zinciri :)







Bizim ailede erkeklerin sayısı sanırım bir elin parmaklarını geçmez, hanımlar çoğunluktadır. Hal böyle olunca bir araya geldiğimiz zamanlarda beyler kaçacak delik arar :) Geçtiğimiz gün ben, Nil, ablamlar vesaire tam tamına 8 bayandık ve aramızda kalan tek erkek babamdı. Araştırmalara göre kadınlar erkeklere nazaran gün içinde çok daha fazla kelime kullanırmış ya prensin yaptığı hesaplamaya göre babam o gün normalde bir buçuk ayda kullanacağı kelimelerin hepsini bir günde işitmiş. O gün bugündür babamın ağzını bıçak açmıyor deeermişim :) Eminim belli bir süreden sonra bizim konuşmalarımız ona hindilerin gulu gulusu gibi gelmiştir kihhh kihhh :)






















Bayanlar çoğunlukta olunca da aile içinde elden ele dolaşan giysiler fazla oluyor. Ablam giymediklerini bana, bana bol gelenler anneme, annemin kullanmadıkları teyzemlere, kızların küçülenleri de Nil'e gidiyor, bir çeşit saadet zinciri diyebiliriz yani :P Yemin ederim bu saadet zinciri sayesinde ben Nil'e çok nadiren kıyafet alıyorum. Yaşasın kadın dayanışması!




Geçtiğimiz günlerde anne-kız kot etek giydik, bilin bakalım etekler neredendi? Eveeet doğru tahmin! Nil'in giydiği Selin'le Derin'in eski bir eteği, benim giydiğimde ablamın eskisiydi!




Kot eteğimi yeni aldığım ve dünyanın en rahat topuklu ayakkabısı olduğunu düşündüğüm kahverengi Cicci Cocco'larım ile giydim. Yüzüme eklediğim gülümseme ile de outfitimi tamamladım :)








Halk Partisi nasıl kazanır?

Neden CHP ile BDP seçimlerde işbirliği yapmasın? Neden İstanbul Büyükşehir’de Sırrı Süreyya CHP-BDP ortak adayı olmasın?

CHP’nin kemik tabanı bellidir, bunlar küser alınır gider diyorsun. Peki nereye gidecekler? Ak Partiye mi oy verecekler? MHP’ye mi kaçacaklar? Boş oy mu verecekler? En kötü ihtimalle biraz homurdanıp yine eve dönerler.

Postalcılık desen, Ergenekon davasından sonra o politikanın inandırıcılığı kalmadı. Ölmüş ata kim oynar? Ulusalcılık desen, Kürt barışından sonra ulusalcılığın ne anlamı kalacak, ne amacı olacak, belli değil. Atatürk desen, Gezi’den sonra paşanın da piyasası fena halde düşüşte deniyor. CHP tabanı 12 Eylül rejimini sevmez. Beynelmilel filmiyle, 12 Eylül’ün en şahane eleştirisini yapan adamı neden bağırlarına basmasınlar?

*
1983’ten bu yana sekiz genel seçim yapılmış. CHP ve muhtelif şubelerinin (Sodep ve DSP dahil) aldığı toplam oy oranına bak: 30, 33, 31, 27, 31, 21, 21, 26. Önümüzdeki seçimde sonucun farklı çıkması için bir sebep görüyor musun?  De ki parti kodamanlarından birini yahut Sarıgül’ü yahut Antep’in eskisini aday yaptılar. Partinin mevcut (ve feci surette başarısız) markasını bir kere daha pekiştirmekten başka ne işe yarar? “Omaygad, vermezdim ama madem bu adamı çıkardılar bu sefer oyum CHP’ye” diyecek kaç kişi tanıyorsun?

Bir parti kendi sabit tabanını memnun ederek değil, dışarıdan oy alarak büyür. Şimdi sor: Sırrı Süreyya mı daha çok yeni oy getirir, partinin kırk yıllık gediklileri mi?

*
Kürt illerinde Ak Parti ile BDP rakiptir, aşağı yukarı aynı oy tabanına hitap ederler. CHP ile BDP ise rakip değildir – çünkü oralarda CHP diye bir parti yok. CHP’nin Diyarbakır’daki yüzde ikibuçuk oyundan feragat etmesi CHP’ye bir şey kaybettirmez, ama BDP’yi az da olsa sevindirir.

İstanbul’da BDP’nin yüzde beş ila yedi, İzmir’de belki dört ila beş oyu var. Bugün için bu oylar ziyandır, oysa CHP’ye eklenince siyasi tabloyu altüst edecek olan eşiği bulabilirler. İki tane marjinal bağımsız için kendini yırtacağına çekil seçimden, karşılığında birkaç tane kontenjan milletvekilliği iste, yahut ne bileyim, Tunceli veya Antep veya Kars gibi sınır illerinde kim ne alacak pazarlığı yap, iki taraf da kârlı çıksın.

*
Genç Türkiye başka bir âlem. 1980 sonrası doğan, az çok üniversite okumuş, bilgisayarla yetişmiş, muazzam dinamik, canlı bir kütle var orada. Ak Parti bunlara belli ölçülerde ulaşabiliyor. Ötekiler hiç ulaşamıyor. Oysa gençliğin çok büyük bir kesimi iktidar partisine tepkili, arayış içinde, seçenek açlığı çekiyor. Gezi olaylarının esas nedeni bu insanların kapıldığı çaresizlik duygusu değil miydi?

Şimdi düşün ki CHP yönetimi, kendi kokmuş dengelerini, bezgin önyargılarını, tozlu tabularını bir yana bırakıp, geleceğin kuşaklarına doğru cüretkâr bir adım atmış. Parti içinden ciyak ciyak bağıranlar olacaktır, Kağızman ilçe örgütünden istifalar olacaktır, tamam. Ama parti liderliği bununla başa çıkamayacak kadar zayıf mıdır? Herkesin şikâyet ettiği lider sultası büsbütün mü yalan? Kemal Bey’den başbakan çıkmayacağı belli. Ama partide düzgün bir liderliğin yolunu açsa bakarsın beş on sene sonra ödül diye cumhurbaşkanı filan yaparlar, fena mı?

De ki Sırrı Süreyya’yı aday çıkarmakla yetinmedi, Ak Parti’nin gidişinden huzursuz olan tüm kesimlere barış elini uzattı. Mehmet Ali Alabora’yı kampanya direktörü yaptı, Baskın Oran’ı Bodrum elçisi atadı, Anti-Kapitalist Müslümanlara davetiye gönderdi. Kırk yıldan beri CHP’ye oy vermemiş olmakla öğünen ben bile “bir kerecikten bir şey olmaz” deyip şerit değiştirmez miyim?

Beni bırak, bugünlerde nerede durduğunu şaşırmış görünen Cemaat bile, İstanbul Büyükşehir seçimlerinde, “acaba” duygusuna kapılmaz mı?

*
Bizde Duverger ekolü hakimdir. Ben ise siyaset bilimini Amerikan mektebinde okudum, o yüzden siyasi partileri sosyolojik bir fenomen olarak değil, daha çok stratejik birer ittifak olarak görme eğilimindeyim. Huylar, alışkanlıklar, duygusal safralar vardır elbette, birçok şeyi de onlar belirler. Ama aklın ve çıkar hesabının hiç mi rolü yok siyasi kararlarda, allahaşkına?

“Belediye rant kapısıdır, yabancıya yedirmezler” diye hemen omuz da silkmeyin lütfen. Parti gediklileriyle meydana çıksan İstanbul’da alacağın oy belli, taş çatlasa yüzde otuzyedibuçuk, alacağın rant da belli, sıfır. E, seçim kazanabilecek birini oraya koyup rantın bir kısmına razı olmak daha akıllı değil mi sizce? 


Jesse Cook Discography

İndirme Linklerini sınırsız yapan 3 ayrı çevirici site. Zaman zaman kapalı olsa da oldukça işe yarıyor.

Klasik Latin tadının yanı sıra duduk gibi enstrümanlar kullanarak Ortadoğu – Latin sentezi oluşturmuş, bunun yanına jazz, new age ve Afrika sosları ekleyerek soğuk servis yapmış, modern Flamenko’nun en iyilerinden olan, Free Fall albümüyle tanınabilecek kişilik.(ekşi'den)

jesse cook'un müziğinde dünyanın birçok bölgesinin tınısını duymak mümkün, yalnızca cuba temelli müzik yapmıyorlar. evet latin ama evrensel bi latin söz konusu. şarkılarını da çok çeşitli yerlerde çok çeşitli müzisyenlerle kaydetmiş zaten. istanbul, rumba foundation turnesinin son şehriymiş, çok sevmiş bayılmış filan feşmekan. fakat türkiye'ye girerken verdiği €60'luk vergiye pek içerlemiş, zira şöyle dedi: "amerikalılar €15 ödüyor, benim ülkem ne yaptı size?"(ekşi'den)

1995-Tempest

1996-Gravity

1998-Vertigo

2000-Free Fall

2003-Nomad

2004-Monreal [Live]

2005-The Ultimate [CD1]

2005-The Ultimate [CD2]

2007-Frontiers

2007-One Night at the Metropolis [CD1]

2007-One Night at the Metropolis [CD2]

2009-The Rumba Foundation

2010-Greatest Hits [CD1]

2010-Greatest Hits [CD2]

2012-The Blue Guitar Sessions

15 Ağustos 2013

 İlk provalarda beğeni kazanınca yastıktan bir tane daha örmek şart oldu sanki.
Emaye aşkımı bilen dostlar sayesinde çok güzel parçalar geçiyor elime. Bir şeye gerçekten gönül verince inanılmaz şekilde gelişip çoğalabiliyor, mutluluğunuz da objelerinizde :)
Bugün dört gözle beklediğim bir postam var çok uzaklardan gelecek. Bu kadar uzaktan gelen ve bu kadar sevilen şeyi tahmin edersiniz. Her yıl elime geçtikten sonra, yeter artık çok zahmet oluyor bir daha istemeyeceğim desemde, bu yıl da o sıcak ve samimi teklifi yine geri çeviremeyip ufak tefek de olsa birşeyler istedim merak ve heyecanla bekliyorum şimdi.
(Feraycım o güzel kalbine ve bir sürü zahmete girip bana ulaştırdığın herşey için çok ama çok teşekkür ederim, sevgilerimle... )

14 Ağustos 2013 Çarşamba

14 Ağustos 2013

 
Ne çok yutkunup vazgeçiyorum şu günlerde kullanacağım kelimelerden ve kuracağım cümlelerden. Yoksa büyüyüp artık o çocukluğu geride mi bırakıyorum. Yoksa daha az duyarlı biri mi oluyorum, olması gereken mi bu, yoksa ben yine şaşırıp yollarımı karıştırıyorum!?
Bazen kafam o kadar meşgul oluyor ki, düşünce hızında iş yapıyorum. Bu çiçekli örgü de sadece iki motif iken, birkaç saatte ortaya çıkmış kendini kaptırıp harala gürele ördüğüm şeylerden biri. Kolleksiyonuma bir yastık daha eklenecek gibi, herşeyden çift olsun, takım olsun takıntım olmasada, bu tek tek kafama estikçe yaptıklarım biriktikçe birikiyor.
Herşeyden korkuyor insan bazen, her daim huzur bulduğu mekanlarda, bir gün gidip eskisi gibi huzur bulamamaktan, bıraktığı şeyleri aynı yerde bulamamaktan...... daha çok şey eklenebilir bu düşünceler yumağına ama ben burada kesiyorum, şimdilik huzuru bulup mutlu olabiliyorken mutlu olalım, diğerlerini olamadığımız gün düşünürüz artık diyerek.
 Bir tatlı huzur almaya gittik yine biz Ulus'a, can dostlarla.

Ergenekon muhasebesi

Ergenekon davası siyasi bir hesaplaşmaydı. Devlete kim egemen olacak kavgası verildi; bir taraf kazandı, öbür taraf kaybetti. Kuralsız sahada oynanan bu tür iktidar oyunları tarihin her döneminde kanlı olmuştur. İdam cezası kaldırılmamış olsa şüphesiz idamlar da verilirdi; muhtemelen infaz da edilirdi. Ya öbür taraf kazansaydı? Daha merhametli olacaklarını hiç sanmıyorum. Genelkurmay tayfasının 2007’deki cumhurbaşkanlığı gambiti başarılı olsaydı bugün Erdoğan, Gül ve Arınç nerede olurdu, düşünebiliyor musunuz?

*
Bu kavgada ben açıkça taraf tuttum. Fikirlerine değer verdiğim, sağduyusuna güvendiğim arkadaşlarımın ezici çoğunluğu da benle aynı tarafı tuttu. Askercilerin yenilmesine sevindik. Halâ da –her şeye rağmen – ben seviniyorum.

Neden, ah neden? diye soruyor bazı arkadaşlar. Başbuğ yahut Balbay, mesela Bekir Bozdağ’dan daha mı bozuk adamlardı? İzmir’in Gündoğdu meydanında bayrak töreni yapan cici kızlar Kazlıçeşme’de Tayyip için şehadet andı içenlerden daha mı fena? Türklüğe hakaretten sana açtıkları davayla, Türklerin peygamberine hakaretten açtıkları dava arasında ne fark var?

Pis sorular bunlar, evet. Ama cevabım var. Buyur anlatayım.

Sevindik, çünkü:

Bir: Daha önceki üç darbede uyguladıkları ahmakça, sadistçe zulüm hafızalardan çıkmamıştı. Bu sefer daha akıllı veya daha mülayim olacaklarına kimse inanmadı. Darbe ile gelen illa ahmak ve sadist mi olur? Bilmiyorum. Emin değilim. Ama üç denemenin skoru ortadayken, ben şahsen o riski almak istemezdim.

İki: Temsil ettikleri ideoloji kabak tadı vermişti. Yalanı, riyakârlığı, lime lime dökülmeye başlamıştı. Omzunun kalabalığıyla beyninin parıltısı orantısız birtakım generaller her ağzını açtığında, o ideolojinin yıldızı biraz daha soldu. Miadı elli sene önce dolmuş bir hurafeler sistemi milletin boğazına tıkıldıkça gına geldi. Miadı bin sene önce dolmuş bir başka hurafeler sisteminden bile, bazı insanlar, medet ummaya başladılar.

Üç:  Uzun süreden beri iktidarda olmalarının getirdiği yozlaşma ve kibir, tahammül edilmez bir seviyeye varmıştı. Yollarına çıkanı böcek gibi ezeceklerine inanıyorlardı. Bunu hak görüyorlardı. İşledikleri cinayetlerde insanların kanını donduran şey, cinayetin kendisinden ziyade, ardındaki pervasızlık ve şımarıklıktı sanırım. Ogün Samast’tan ziyade Kemal Kerinçsiz’di tiksindirici olan – “Biz hakikatin sahibiyiz, dolayısıyla gerekirse öldürürüz” diyen o iğrenç sırıtış!

Dört: Memleketin temel sorunları karşısında acizdiler. Kürt sorununda, Ermeni sorununda, Kıbrıs sorununda, AB ilişkileri konusunda, denenmiş ve tükenmiş bir zihniyetin temsilcisi idiler. Sunabilecekleri bir çözüm umudu yoktu.

Bunlar da Ermeni ve Kıbrıs meselelerinde fosladılar, evet, AB meselesinde de foslamanın eşiğindeler. Ama en azından denediler. Kürt sorununda belki bir şeyler başardılar da.

Beş: Türkiye’de parlamenter rejimin bekası, oy çokluğuna sahip olan tarafın galip gelmesini gerektiriyordu. Karşı taraf seçim kazandı diye oyunun kurallarını değiştirmeye kalksan o rejimden hayır gelmez. Parlamenter rejimin bekası bizim buralarda kimsenin umurunda mıdır? Doğrusu pek  emin değilim. Ama Batılı dostlarımız, kendilerince haklı birtakım nedenlerle, bu konuya önem veriyordu. Onların tercihi, bizim de eğilimlerimize bir şekilde yansımıştır muhtemelen.

*
Lafı uzatmaya ne hacet? “Darbe suçtur, cezalandırılmalıdır” demek yetmez mi?

Affınıza sığınarak itiraf edeyim, darbe konusu beni o kadar heyecanlandırmıyor. Siyasi rekabetin normlarının oturmamış olduğu bir ülkede darbe, siyasetin opsiyonlarından biridir. Olmasa daha iyi, tabii. Ama sonuçta ülkenin nasıl yönetildiği mi daha önemli, yönetenlerin oraya hangi usulle geldiği mi?

Demokrasi diye, siyasi iktidarın rutin ve düzenli bir şekilde el değiştirebildiği rejime derler. Sen eğer kalabalıkların gücüne dayanarak ebedi iktidar hesabı yapabiliyorsan, birileri de elbette, ya kolordu hesabıyla, ya saray entrikasıyla, ya polis ve istihbarat operasyonuyla o iktidardan parça koparmaya çalışacaktır. Eşyanın tabiatıdır. Memleket kirliyse elbet oyuncular da kirli olacak: “senin elin daha kirli” diye birilerine çıkışmanın çok da fazla anlamı yok.

*
Peki sonuç iyi mi oldu? “Al birini vur ötekine”den daha hayırlı bir yerde miyiz şimdi?

Evet, perspektife koyduğunda iyi oldu bence.

Yanlış anlamayın: Gelenlerin gidenlerden daha ahlaklı olduklarını düşünmüyorum, düşünmedim. Sadece daha zayıftılar. Dolayısıyla daha az yozlaşmışlardı. İktidarı pervasızca kullanmayı henüz bilmedikleri ve beceremedikleri için, daha edepli duruyorlar, daha utangaç gülümsüyorlardı. İktidara alıştıklarında neler yapabileceklerini daha göreceğiz.

Yine de, ve her şeye rağmen, sanki bunların zararı öbürlerinden daha az olacakmış gibi geliyor bana. İdeolojik zemini öbürküler ölçüsünde işgal etmeleri mümkün görünmüyor. Bütün devlet dairelerine kendi kutsal ikonlarını henüz asamadılar, ve muhtemelen asamayacaklar. Tüm kaleleri zapt edemeyecekler, tüm tersanelere giremeyecekler. Çünkü temsil ettikleri ideoloji, bu toplumun büyük ve önemli bir kesimini asla razı edemeyecek bir ideolojidir. Ülke içinde ve dışında doğal sınırları vardır. Ve dünya, 1930’ların dünyası değildir.

Memleketin en okumuş, en zengin ve en rabıtalı kesimlerini karşına alarak nereye kadar gidebilirsin? Memleketin hamilerinin, bütün dünyada, kaygı ile izlediği bir rotayı nereye kadar sürdürebilirsin?

Kazandılar, zafer sarhoşu oldular, ve bana sorarsanız, inişe geçtiler bile.

13 Ağustos 2013 Salı

1 Paket = Hayat Kurtaran 1 Aşı











 Geçtiğimiz günlerde Prima'dan çok anlamlı bir paket aldım. Prima ve UNICEF'in Anne ve Yenidoğan Tetanosu'nu ortadan kaldırmak için başlatmış olduğu “1 Paket = Hayat Kurtaran 1 Aşı” kampanyası kapsamında tasarımcı Özlem Süer'in tasarladığı çok kullanışlı bir bebek çantası hediye edildi.



Kampanya dahilinde ebeveynlerin bebekleriyle çektirdikleri ve paylaştıkları her fotoğraf için Prima, UNICEF’e bir aşı bedeli bağışlayacakmış. Ayrıca seçilecek 100’ü aşkın fotoğrafın sahibi olan anne ve babalara tasarımcı Özlem Süer ile Berna Laçin, Ceyda Düvenci ve Defne Samyeli’nin birlikte tasarladığı bu bebek çantalarından birer adet armağan edilecekmiş.



Bu kampanyaya sizler de destek olmak isterseniz buraya tıklayıp bebeğinizin bir fotoğrafını paylaşabilir, bu güzel çantaya sahip olma şansını yakalayabilir, en önemlisi bir anne ve bebeğin hayatının kurtulmasına katkıda bulunabilirsiniz.




Baksanıza çantam bizim küçük hanımın da ilgi alanına girdi hemen ;)



Prima ve UNICEF'e bu anlamlı kampanya ve hediye için teşekkür ediyor, basın bültenini sizlerle de paylaşıyorum:




33 ülkede yaklaşık 130 milyon anne ve bebeğin hayatını tehdit eden Anne ve Yenidoğan Tetanosu’nu ortadan kaldırmaya yardımcı olmak amacıyla, Prima ve UNICEF’in sürdürdüğü “1 Paket = Hayat Kurtaran 1 Aşı” kampanyası, 2013 yılında da devam ediyor. 2006 Yılından bu yana dünya genelinde 300 milyon aşı bağışlanan kampanyada satın alınan her UNICEF logolu Prima bebek bezi karşılığında UNICEF’e bir Anne ve Yenidoğan Tetanosu aşısı değerinde bağış yapılıyor.





Bu yıl kampanyanın bir ayağı sosyal medya üzerinden de yürüyecek. Prima’nın Facebook sayfası Prima Dünyası’nda ebeveynlerin bebekleriyle çektirdikleri ve paylaştıkları her fotoğraf için de Prima, UNICEF’e bir aşı bedeli bağışlayacak. Ayrıca seçilecek 100’ü aşkın fotoğrafın sahibi olan anne ve babalara; ünlü tasarımcı Özlem Süer ile Berna Laçin, Ceyda Düvenci ve Defne Samyeli’nin birlikte tasarladığı özel bebek çantalarından birer adet armağan edilecek.





Dünya bebeklerinin sağlıklı ve mutlu gelişimini sağlamayı amaç edinen Prima ve UNICEF, Anne ve Yenidoğan Tetanosu’nu tüm dünyada bertaraf etmek için “1 Paket = Hayat Kurtaran 1 Aşı” kampanyasını tüm gücüyle sürdürmeye devam ediyor. Her 9 dakikada bir bebeğin Anne ve Yenidoğan Tetanosu’ndan hayatını kaybettiği bilgisinden yola çıkan Prima, kampanya kapsamında satılan her UNICEF logolu Prima paketi için bir anne ve bebeğinin korunması için gerekli 1 aşı bedelini UNICEF’e bağışlıyor. 2006 yılından bu yana 300 milyon aşı bağışlanan kampanya ile 2015 yılında hastalığın tüm dünyada bertaraf edilmesi hedefleniyor. Bu yıl Türkiye’den 3 milyon aşı bağışı yapılması planlanıyor. Böylece son 2 yılda Türkiye’den toplam 7,5 milyon aşı bağışlanmış olacak.





“1 Paket = Hayat Kurtaran 1 Aşı” kampanyasının bu yıl kapsamı genişletiliyor. Sosyal medya üzerinden de destek verilebilecek kampanya kapsamında; Prima’nın Facebook sayfası “Prima Dünyası”nda yer alacak uygulama üzerinden anne ve babaların bebekleriyle birlikte çekildikleri her fotoğraf paylaşımı için de bir aşı bedeli bağışlanacak.





Kampanyaya destek olmak için Berna Laçin, Ceyda Düvenci ve Defne Samyeli ünlü tasarımcı Özlem Süer ile bir araya geldi ve dört ünlü ismin de imzasını taşıyan 4 farklı özel bebek çantası tasarlandı. Özel tasarımlı bebek çantaları; Özlem Süer, Berna Laçin, Ceyda Düvenci, Defne Samyeli ve Prima marka yetkililerinin seçtikleri 100’ü aşkın fotoğrafın sahibine armağan edilecek.





P&G Türkiye İletişim Grup Müdürü Dilhan Durak; “1 Paket = Hayat Kurtaran 1 Aşı” kampanyası ile 8 ülkede Anne ve Yenidoğan Tetanosu’nu ortadan kaldırarak büyük bir başarı kaydettik. Bu yıl ek olarak; kampanyamızın kapsamını genişleterek sosyal medyaya da taşıdık. Anneler, bebekleri ile birlikte çekilmiş fotoğraflarını Prima’nın Facebook sayfasında paylaştıkça, her fotoğraf için de bir aşı bedeli UNICEF’e bağışlanacak. Her fotoğraf, uygulama aracılığıyla birleşerek dev bir mozaik oluşturacak. Bu mozaik de annelerin bir araya geldiğinde ne kadar güçlü olduklarının bir sembolü olacak” dedi.





Halen 33 ülkede yaklaşık 130 milyon anne ve bebek, ölümcül ancak kolayca önlenebilir bir hastalık olan Anne ve Yenidoğan Tetanosu’na karşı koruma bekliyor. Bugüne kadar Prima ve UNICEF’in yürüttüğü kampanya ile Uganda, Myanmar, Gana, Senegal, Liberia, Guinea Bisau, Doğu Timor, Burkina Faso’yu kapsayan 8 ülkede anne ve yenidoğan tetanosu ortadan kaldırıldı.




Anne ve Yenidoğan Tetanosu Hakkında Genel Bilgi





Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her 9 dakikada bir bebek, Anne ve Yenidoğan Tetanosu’ndan (AYT) hayatını kaybediyor. Gelişmiş ülkelerde annelerin büyük kısmı hastanelerde doğum yapar ve bebekler hem hayatlarının ilk yılında, hem de sonraki dönemde rutin olarak aşılanır. Ancak, gelişmekte olan ülkelerde AYT hâlâ anneleri ve doğacak bebeklerini tehdit ediyor. Yenidoğan tetanosu, kadınların sağlık hizmetlerine veya aşılama hizmetlerine erişimi olmadığı yoksul bölgelerde bebek ölümlerinin en önemli nedenleri arasında yer alıyor.





‘Sessiz katil’ olarak da bilinen Anne ve Yenidoğan Tetanosu, en çok sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu ülkelerde kendini gösteriyor. Yenidoğanlar, göbek bağının sterilize olmayan aletlerle kesilmesi, kirli ellerle sarılması gibi sağlıksız doğum uygulamalarından ötürü hastalığa yakalanmaktadır. Yenidoğan tetanosu, bebeklerin doğumdan 3 ila 28 gün sonra yakalandıkları bir hastalıktır. Daha sonra meydana gelirse, sadece tetanos olarak adlandırılır. Anne tetanosu ise hamilelikte veya doğumdan sonraki 42 gün içinde meydana gelen tetanostur.





Hastalanan bebeklerden tedavi görenlerin arasında bile ilk ayda ölüm oranı %70’i bulmaktadır. Anne ve Yenidoğan Tetanosu, hamilelik sırasında yapılan basit aşılarla önlenerek bu hassas dönemde kadınla birlikte doğmamış bebeği de korumaya alınabilir.Tetanos aşısının hamile kadına uygulanmasının ardından, antikorlar plasenta üzerinden cenine geçer. İki doz aşı, annenin ve üç yıllık bir sürede doğuracağı bebeklerin korunması için yeterlidir. Bebekler doğumdan sonraki ilk iki ayda koruma altındadır.


Angelique Kidjo Discography

İndirme Linklerini sınırsız yapan 3 ayrı çevirici site. Zaman zaman kapalı olsa da oldukça işe yarıyor.

kara afrika'nın en aydınlık seslerinden...

Parakou

Logozo

Ayé

Fifa

Oremi

Keep On Moving

Black Ivory Soul

Oyaya

Djin Djin

Oyo

Zandolive

Spirit Rising