8 Kasım 2013 Cuma

8 Kasım 2013

Sevmediğim bir huyum varsa o da aklıma koyduğum işi hemen yapmak isterim. O nedenledir ki dün akşam derhal kesilir kumaşlar, dikilir, bittikten sonra bir oh çekilir.
Aynı sabırsızlığı diliyorum ki bir an önce battaniyem içinde hisseder de onu da çabucak bitiririm. Sonrasında güzel bir hediye paketiyle yeni sahibine gidecek, işte o zamanda bir oh çekeceğim.
Haftayı bitirdik, aramıza yakın günlerde bir bebiş katıldı çok merak ediyoruz, bir aksilik olmazsa bugün o bebeğimizi koklayacağız, mis gibi, cesur arkadaşıma da biraz moral biraz destek, unutmuşuz o günlerimizi bizde bir yad etmiş olacağız. Haftasonunuz dilediğiniz gibi olsun...

7 Kasım 2013 Perşembe

İrlan Takı'ya teşekkürlerimle!







Hiç beklenmedik bir anda İzmir seyahatimiz ortaya çıktı, bu demek oluyor ki koca bir valizi Niloş'un giysileri, ilaçları, oyuncakları, ıvır zıvırı ile dolduracağım, bu işi yaparken muhtemelen kafayı tırlatacağım ve bir dakika yerinde duramayan bir cimcimenin uçuş boyunca uslu durması için dualar edeceğim :) Kısacası önümüzdeki günlerde yoğun olacağım, bu yüzden gitmeden çekilişimi tamamlamak ve kazananı açıklamak istedim!




Bu ayın talihlisi 37. sıradaki Bkl Osi oldu. Kendisini tebrik ediyor, küpelerine gecikme olmadan kavuşması için bana iletişim adresini bugün yollamasını rica ediyorum... Gitmeden kargoya verebilirsem çok iyi olur doğrusu ;)




Birbirinden güzel küpelerle bu ayın çekilişine destek veren İrlan Takı'ya ve bu küpelerin tasarımcısı sevgili Esin İrlan'a teşekkür ediyor sevgilerimi gönderiyorum!


Aralık ayının çekilişinde buluşmak dileğiyle!




Arkamdan su döküyorsunuz di mi ;)


En Efektif Hangisi?


Şampiyonlar Ligi'nde  özellikle Dortmund-Arsenal maçı sonrası "önemli olan kaleyi ne kadar yokladığın değil filelerle kaç kere topu buluşturduğun" mottosu yeniden gündeme geldi.  Bundesligada Bayern Münih muhtemelen efektif olma konusunda sonlarda yer alır. Keza burada da aynı şekilde. Açık ara Bayern Devler Ligi'nde kaleye en fazla şut çeken takım(77)Şöyle bir bakalım..

1-PSG

Nitelikli golcülere sahip olduğunun bir başka göstergesi.  38 şut 13 gol. Yüzde 34.2!

2-Chelsea

Mourinho'nun etkisi kendisini yeniden göstermeye başladı. 33 şut 11 gol yüzde 33.3!

3-Arsenal
Dortmund karşısında ilk atağı gol olmuştu. Toplamda 20 şut 6 gol. yüzde 30!


4-Real Madrid

Madrid'in belki diğerlerinden en önemli farkı Ronaldo nedeniyle atakların sonlanma yüzdesi bir hayli fazla olması. En kötü Ronaldo bir yerlerden kaleye vurur. Toplamda 48 şut 14 gol yüzde 29.2!

5-Manchester United

Günden güne performansını yükselten Manchester 22 şut çekmiş 6'sı filelerle buluşmuş. Yüzde 27.3!

6-Atletico Madrid

Real Madrid'i dahi kaleye çekilen şutlarda solladılar ama onlardan fazla şut çeken üç takım daha var. Toplamda 53 Şut  ve 12 gol! Yüzde 22.6!


7- Galatasaray

Ligin aksine Devler Lig'inde bu sene yine efektif bir Galatasaray var. Her 5 şuttan birisi gol olmuş. 30 şut 6 gol! Yüzde 20!

8-Olympiakos

Galatasaray ile çektiği şut sayısı ve gol oranı aynı.  30 şut 6 gol! Yüzde 20!

9-Manchester City

Devler Ligi'nde kaleye en fazla şut çeken takım oldular. 56 şut 11 gol. yüzde 19.6!

10-Bayer Leverkusen

Ligde de oldukça efektif bir oyun sergiliyorlardı sistemleri buna müsait. Devler Ligi'nde biraz tecrübesizlikleri ortaya çıkıyor. 41 şut 8 gol! Yüzde 19.5!

12-Barcelona
Tiki-taka'nın olağan sonucu: 49 şut 9 gol. yüzde 18.4



15- Bayern München

Bklenen bir başka sonuç: 77 ŞUT 12 gol. Yüzde 15.6!

16- Borussia Dortmund

Arsenal maçı efektif olmaya en iyi örnek.. 42 şut 6 gol! yüzde 14.3!

19 Schalke

Chelsea maçının ilk 20 dakikası da iyiydi ama sonuç? Toplamda 32 şut 4 gol! Yüzde 12.5!

22-Juventus 

Bu da oldukça ilginç ama uzun zamandır bitirici forvet eksikliğinden muzdaripler.  59 şut 6 gol. Yüzde 10.2!

32 Austria Wien

En iyisi bu olsa gerek! 32 şut 0 GOL!!



Juventus-Real Madrid (Tsubasa Versiyonu)

Ben Böyleyim..



İlkokul ikinci sınıfın sonunda yaz tatiline gittiğim Almanya’da aylar sonra gördüğüm ablamın çıkan ufak bir münakaşada “neden geldin ki sen? Git geri geldiğin yere” demesi ağrıma gitmişti yine aynı dönemde babamın
hali hazırda almak üzere olduğu oyuncağı sırf o an ben onu çok fazla istediğimi gösterdim diye almaktan vazgeçmesi gibi.  İzmir’de yurtlarda başlayıp Ankara’da da 6 yıl beraber sevinip ağladığım arkadaşımın beni dinlemeden, sadece diğer ortak arkadaşın penceresinden kendisinin dahil olmadığı 10 yıllık ilişkiyi tek taraflı yorumlayıp içtiğimiz bir akşam bana çok da hoş olmayan içeriklere sahip kurduğu o cümlelerin içerisindeki kelimeler de tek tek aklımda kalmış, arkasından gelişen ve bugüne kadar süren küslüğün gerçek nedeni bu olsa da yıllarca hiçbir zaman gündeme gelmedi. 25 yıl boyunca anneliğe dair yaptığı tek eylem bankada çekilen kredinin aylık taksitini öder gibi bir miktar para ödemekten başka bir eylemi olmayan annemin 25 yıl sonra gerçekleşen sahici buluşmada 15 yıl farklı içeriklerle dolu yurt hayatı ve 25 yıllık aileden uzak bir hayat yaşamamışım gibi geçmişi sadece harcanılan para üzerinden değerlendirip tüm bu acılı süreçten kendisini kurtaran “çok masraflı oldun sen bize” cümlesini bugün dahi bazen kendi kendime tekrar ederim..” Çok masraflı oldun sen..”  Dünyada en çok belki de onu sevdim ben dediğim insana vize almak için erkenden gitmem gereken konsolosluk sırası için evi o bölgeye yakın olduğundan dolayı yaptığım mecburi ziyaretlerin birisinde beni evden sabahın köründe kendisinin değil  de kız arkadaşının kalkıp kahvaltı hazırlayıp uğurlamasını sadece bir tam gün beklediğim vize kuyruğunda değil kuyruk gördüğüm her sırada hatırlamayı, acısını biraz bu zamana sarkıtmayı hiç aksatmadım. Yatılı okulda okul dışı çekilen sıkıntıların derinliği ve sıradışılığının üzerime sadece kısa bir dönem için serpiştirdiği o sessiz ve kimseye dalaşmayan uysal  halimi farklı şekilde yorumlayarak durduk yere, hiçbir şey olmadan ders arası beni arkadaşlarını eğlendirmek için kurban seçip kavgaya davet eden eğlenceli arkadaşı bir öğle teneffüsünde ağzını burnunu gerçek anlamıyla kıracak şekilde dövmüş olsam da ona olan hırçınlığım geçmiş değil arkasından anne ve babasının hazinli hikayesini öğrenmiş olsam dahi.  Kardeşlerimin sünnet düğünü için gittiğim üç günlük Almanya tatili dönüşü esnasında üç gün boyunca ona doğru hediyeyi almak için çabalayıp nihayetinde heyecanla bir şeyler aldıktan sonra sevgilimin beni söz vermesine rağmen havaalanında karşılamak yerine davet edildiği partiye gitmiş olmasından dolayı bir süre göremeyişimin, hediyeyi veremeyişimin  yarattığı hayal kırıklığını sonrasında beraber geçirdiğimiz 72 günde onarılmadığı gibi 12 yıl sonraki karılaşmamızda da akla düşen ilk ayrıntı olacak şekilde kırıklık devam etti.  Her bayram ya da on beş gün tatiller nedeniyle köye geri dönüşlerimi illa ki bir hayvan keserek karşılayan dedemin bana verdiği “artık hayvan kesilmeyecek” sözüne  rağmen bu sözün tutulmadığını her farkına varışımda hissedilen o üzüntü her kurban bayramında bir şekilde kendisini görünür kılmaya devam ediyor.  On yıl boyunca geçimine dair ne varsa karşıladığım, kader birliği yaptığım arkadaşın Almanya’ya gitmeden kısa bir süre önce beraber oturup borcunu ödemeden kaçtığımız ev sahibine beni ispiyonlamakla tehdit etmesi 35 yılda yediğim en büyük kazığın ifadesi şekline hayatımın özetinde yer alacağından kuşkum yok. 2.5 yıllık ilişkinin içerisinde belki de en zor zamanlarım olarak ifade edilecek olan dönemimde memnuniyetsizlikleriyle var olan hayatımı zorlaştırdıkça zorlaştıran anlaşılmaz tavrı bir yana ayrıldıktan sonra "buradan gidesiye kadar kimse olmaz" hayatımda deyip on gün içerisinde önce bir başka ülkedeki eski sevgilisini getirip ardından ismini cismini bilmediği sürüyle insana kucak açan insanı insan olarak çoktan affettim belki ama duygusal kırgınlığın bir ömür süreceğini geçtiğimiz gün yine farkına vardım. Tarih dersinde milliyetçi muhafazakar duruşuyla resmi tarihi dahi aratacak düzeyde taraflı anlatımı karşısında dayanamamış ve sadece "Vahdettin vatan haini midir değil midir" sorusunu sorduğum için herkesin içerisinde okuduğum dergilerden yola çıkarak önce yanlı bir şekilde yorumlayıp hedef göstermesi, ardından azarlayıp kulağımı çekerek okuduğum dergileri gündeme getirip "aha vatan haini sensin" diyen ve aynı zamanda okul müdürü de olan sevgili hocama gerekli cevabı veremediğim için çektiğim ızdırap  "tarih dersi"  içeren herhangi bir cümleyi her duyduğumda kendisini yeniden var ediyor. Her pazartesi kimin hangi sinema ya da eğlence mekanına gittiğini işitmekten asosyallik kompleksine girmiş bir yatılı öğrenci olarak yurttan kaçıp sadece pazartesi tören öncesi ayaktaki sırada izlediğim bir filmi anlatma isteğiyle yurttan kaçışımın sonrasında ellerimi birleştirip tahta cetvelle normal cezanın on katına tekabül edecek şekilde cezalandıran belletmen adı altında siktir boktan bir bölümde okuyan üniversite öğrencisi hakan piçini bir daha görememiş olmamın yarattığı burukluğun onu bulasıya kadar devam edeceğinden korkuyorum. Kabakulak olduğum için yurttan yakınım tarafından eve çıkarılmam istendiği için okula davet edilen İzmir'in sayılı zenginlerinden olup da 13 yıllık yurt hayatında beni bir gün evine almamış olan annemin dayısı "Çocuklarıma da bulaşır, eve alamam" diyerek beni orada öylece bıraktığı zaman ile dedemin köyden gelip beni eve götüresiye kadar olan zaman içerisinde hissedilen o tarifsiz sahipsizlik duygusunu öyle derinden ve acı bir şekilde yaşadım ki bugün kimliğim olmasını isteyecek kadar içselleştirdiğimi ancak yeni yeni fark ediyorum.  ilkokul 5'te özel ders alarak başlayıp evinde kalmaya doğru giden süreç içerisinde bakımımı üstlenen ilkokul hocası Ayşe Hanım'ın daha sık ayakkabı almasına yol açan futboluma düşkünlüğümün aile tarafından da tepki koyulması için babama yaptığı ajitasyon bugüne dair içerisinden çıkamadığım futbol mutsuzluğuna sebebiyet vermesi nedeniyle hiç unutmadığım gibi ömrü hayatım boyunca da affetmeyeceğim nadir ayrıntılardan bir tanesi olarak kaldı. Evinde kaldığım Ayşe Hanım'ın üniversite sınavlarına hazırlanan biricik kızı Aylin'in evdeki pastayı görünce hissettiğim mutluluktan dolayı asosyallik kompleksimin de farkında olarak "Tiyatroya bilet aldım, hadi çabuk bitir de gidelim" diyerek önümdeki pasta ve kolayı iki dakikada bana yedirip kapıda "şaka yaptım" diyerek kendi pasta ve  kolasını önümde bir saat içerisinde ancak bitirmesini ne unutur ne de affederim. Henüz okula gitmediğim dönemde kahveci Muharrem abi'nin "bizim hanıma şunu söyle gel sana meyvalı ısmarlayacağım" diyerek şarkı türkü eşliğine beni evine yollayıp işini gördürdükten sonra meyvalı ısmarlamamasının yarattığı hüznü belki yaşıyorum hala...

Kevin Seddiki & Bijan Chemirani - Imaginarium

Gipsy Kings - Savor Flamenco

Uzak Direk Gerçeği


Son günlerde içerisine dalıp dalıp durduğum muhteşem bir site var. http://www.statsbomb.com Orada yapılmış bir analizin çevirisi.  5 büyük ligin 2012/13 sezonununa oynanan maçlarında çekilen yaklaşık 50 000 şutu analiz ediyor.

Çekilen şutların başarı oranı. Öncelikle genel bir analiz.  Ceza sahasından kaleyi bulan şut ve kafa toplarının başarı oranı:


Colin Trainor ceza sahasını kabaca üç bölgeye ayırmış ve buradan çekilen şutları daha da ayrıntılı olarak işlemiş.


Kaleye merkezden çekilen şutlar.. Sağ ve sol kenardan..


En dikkat çekici ayrıntı merkezden kalei ile karşı karşıya kaldığınızda sol üste vurduğunuz zaman başarı şansınız çok fazla. Keza sol alt ile sağ alt arasındaki başarı farkı da bir hayli fazla. Kalecinin sağı daha iyi algısını da bu analiz çökertiyor. Başka açıdan topun biraz dibine inip yerin bir kaç santim yukarısına çıktığında ise bu sefer kalenin sağına vurmanız başarı şansını daha fazla arttırıyor.  Benim buradan anladığım sola vurdun mu ya tam yeren ya da doksana çakacak kadar inceci olacaksın. Değilsen sağa vurmalısın.. 



Sağdan çekilen şutlar:

Sağdan çektiğinizde beklendiği gibi uzak köşeye şutu çekmeniz başarı şansını arttırıyor. Kalecinin üzeri ve solu sıklıkla kontrol altında oluyor. Yine de kalecinin sol üstünde yüzde 48'lik bir başarı yüzdesi var. Kalecinin sağında bu oran yüzde 44. 

Yüzde 0'lık bir alan dahi var ki orada kaleci duruyor muhtemelen.. Ceza sahasının sağından sol çatala doğru gönderdin mi zaten mesele kaleci kurtarır mı değil daha çok çerçeveyi bulur musun?


Soldan çekilen şutlar:

Ceza sahasının solundan şut çekerseniz bir önceki oranların hemen hemen tersini görüyoruz ama ufak bir farkla. Az önceki tabelada uzak direğe çekilen şutların gol oranı bir hayli yüksekti. Soldan girip kalecinin soluna uzak direğe şutu çektiğiniz vakit gol olma oranı sağa göre daha düşük. Bu da muhtemelen dünya üzerinden sağ ayaklı futbolcunun sol ayaklıya göre daha fazla olmasıyla açıklanır. Ceza sahasına sağdan girip sağ ayağıyla uzak direği görmek mümkün ama tersi zor..

Arka direk gerçeği:

Sağdan veya soldan ceza sahasına girdiğinizde arka direği hedef almak buradan çıkarılacak sonuç. Lakin birinin diğerine göre daha zor olduğunu düşündüm. Colin Trainor'un araştırmasına göre ceza sahasının her bölgesinden arka direği hedef alınan şutların yüzde 68'i kaleyi tutturamamış. Ama ynı şekilde ön direğe çekilen şutların da yüzde 64'ü hedefi bulmamış. Fark benim beklediğimden çok  düşük..


7 Kasım 2013

Birkaç günlük kafa ve beden dinlenmesinden sonra ufaktan bir dikiş projesine al atmaya karar verdim. Bittiğinde umarım kullanışlı ve güzel birer yastık olacaklar. bendeki bu yastık takıntısını çözmüş değilim ama örgüde de dikiştede elim yastık yapmaya gidiyor, bilemiyorum. Gerçi burada ana kumaşın koltuğuma çok uyması bunda etken ama genelde herşey yastığa dönüşüveriyor işte.
Arkadaşlarımla yanyana olmak ne kadar keyifliyse bazen yalnızbaşıma olmak da bir o kadar keyifli oluyor benim için. Pencerenin önüne kurulup, çayımı, kahvemi o an ne istiyorsam onu alıp dinlenmeye geçiyorum.
Fonda Vivaldi eşliğinde...

6 Kasım 2013 Çarşamba

"Yaprak dökümü" 6 Kasım 2013

Sonbaharı izledik bugün biraz. Yağışlar başlamadan ve tabi belediye tüm yaprakları süpürüp atmadan, yetişebildiklerimizle gözlerimiz bayram etti, 
Sapsarı yapraklarla dolu bir bahçede, kahvelerimiz ve hoşsohbetimizle bendeki kara bulutlar dağıldılar biraz. 
"Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir."                        Şems'in 40 kuralından

60 Saniyede 113 yıllık transfer geçmişi


Football Player Transfers in 60 seconds from mac bryla on Vimeo.

Ateş Arsenal'i Çağırıyor


Hemen herkes yine Arsenal kazanır v.s. 

Maç öncesi yazıyorum bak bunu: Handikaplı alır Dortmund.. 

(Rezil de vezir de olsak maç sonrası yine burada buluşalım..  )

P.S: Bir kaç on yıllığına Burkina Faso'ya gittim geleceğim..


Rokia Traoré Discography

İndirme Linklerini sınırsız yapan 3 ayrı çevirici site. Zaman zaman kapalı olsa da oldukça işe yarıyor.

içorganların sarsılması için müzik yapıyor... evrendeki varlığımızı kimin neden ne kadar ne zaman nasıl hazırladığı üzerine kokuşmuş varoluşcu soruları birkaç sesle cevaplıyor. (ekşi'den)

son zamanların en güzel sürprizi. ali farka toure den sonra bir mali güzellemesi. bu şekilde havayı yoğunlaştıran ne kadar müzisyen var bilmiyorum. susmasına izin veremiyorum. (ekşi'den)

bu kadının sesinin olduğu her ortam yerçekimsizdir. (ekşi'den)

Mouneïssa

Wanita

Bowmboï

Tchamantché

Beautiful Africa

Deniz Tarafındaki Kale!




Önce hikayesini anlatayım.

Erdem Aksakal'ı ben çok beğenirim. Sözlükten tanışırız. "rrr" nickini bilmeyen yoktur. Hadi o nicki bilmiyorsanız şu yazısına mutlaka bir yerde denk gelmişsinizdir.  Sadece futbol değil hayata dair muazzam yazılar yazmış adam. Keza terelli temcik.. Karı-Koca bu kadar iyi nasıl yazar yahu diye baya bi sendelemiştim ben. İkizleri bugün ilkokul 2'ye gidiyor oysa ben onların doğumunu ekşi sözlük olay penceresinden öğrendiğimi dün gibi hatırlıyorum.. O dönem sürekli iletişim halindeyik, muazzam keyifli ve daha da önemlisi duyarlı bir insan. Evrensel gazetesinde yazıyor, Hayat TV'de de farklı bir program yapmak için kolları sıvamış iki güzel çocuğu ve çok farklı bir işi olmasına rağmen maddi karşılığı olmayan işler.. Bir dönemin blog yazarlığı gibi aslında..

FutbolBurada projesi önüme geldiğinde ya da mevzu bahis konu yazı olduğunda ilk gittiğim insanlardan birisi o'dur ikincisi İtaatsiz mesela..  Değerli insanlardır. Her zaman yanımda olmuş ve ben de her zaman yanında olurum..

Lakin program saatini maç günü öğrendim. Yarım saati maç ile çakışıyordu.. Belki de ilk defa hayatımda Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi maçının yarım saatini izleyemedim. Neyse ki tekrarları oluyor artık maçların ve çok büyük sorun değil ve fakat yine de..

Oturup konuştuk. Şimdi izledim. iyi mi.. Eh..

Arkadaş önüme mikrofon koyma, dağıldıkça dağılıyorum anasını satayım.. Bazen burada kendimi dinlerken "Ne alaka amk bi sus yaa" diyorum.

St.Pauli'yi öyle anlatmak istemezdim. Efendim taraftarların susarak değil konuşarak, kendisini ortaya koyarak kimliğin oluşmasında çok daha aktif rol alması gerektiğini, her itirazın bir kimlik inşası olduğunu çok daha iyi anlatmak isterdim. Alman futbolunun bugünkü konumu çok net bir sorunlara bulduğu çözümü uygulamaya geçirmesiyle oluştuğunu daha iyi anlatmak isterdim bizim Federasyona örnek olması açısından.. Ama işte elden gelen bu oldu. Yine de çok kötü değil.

12 Eylül 2011 günü geldim Amanya'dan Türkiye'ye. İki gün sonra beni beklenmedik bir şekile TRT Spor "Almanya'dan Futbol" programına yorumcu olarak çıkardı. 3-4 program yorumculuk yaptım. Sonrasında NTV Spor keza aynı şekilde ve sonunda anladım ki; Yorumculuk bana göre değil. Mümkün mertebe kaçmayı düşünüyorum;)

Riera ne yapsın?


Galatasaray dün gruptan çıkmak için oynayacağı final maçında "beraberliği" de almak için sahaya çıktı ve fakat bunu başaramadı. Eğer dün kazansaydı Juventus ile Arena'da oynayacağı maçta beraberlik de sarı kırmızılılara yetecekti. Bunun dışında Kopenhag'ın Juve ve Madrid maçlarından puan alacağını düşünmediğim için üçüncülük şansı açısından tehlike arz eden bir durum olduğunu düşünmüyorum. Lakin İstanbul'daki maça beraberlik avantajıyla çıkmak oldukça da önemliydi, olmadı.

Neden?

Otomatizasyon burada devreye girmeliydi. Gözükapalı paslar, çizgiye inen bekler, açık oyuncuları ve bunlar zorlu savunmayı aşacak pozisyonlar üretmenize yardımcı olurdu. Baskı vardı. Topu sürekli yeniden kazanıp pozisyon üretme şansı vardı. Merkezden her türlü varyasyon sonuna kadar zorlandı. Kenar ortaları keza aynı şekilde.. Lakin kiliti içeriye vereceğiniz adam eksilten tek pas çözebilirdi. O yoktu işte.. Daha çok sorun takımın hücum esnasında birbirleri ile olan uyumu  eksikti. O uyum öyle bir şey ki golü yedirmez, 4 yerine 27 hücum etmenize de olanak verir.

Ezbere, gözü kapalı pasları ya da kısaca otomatizasyonu  sıkıntılıydı. Kadro istikrarının doğurduğu en büyük güç.

Bu konuda Mancini'yi suçlamak yersiz, nasıl olabilirdi ki?

Bruma bir var iki yok. Riera lig maçlarında kesinlikle yok, Şampiyonlar Ligi maçlarında oynayabiliyor. Sakatlıklar devreye girdi. Muslera, Sneijder.. Cezalılar oldu. Selçuk, Melo.. As 11'e baktığınızda Mancini'nin bu kısa süreli GS kariyerinin her maçında oynattığı oyuncuyu bulmak çok zor.

Bu sezon Türkiye'den takımlar Avrupa'da rakiplerine karşı çok daha az oyuncuyla rekabet içerisinde giriyor. 10 oyuncusunun en az 4'ü lig maçlarında yeter seviyede pratik geliştirme şansına sahip değil.  Federasyonun aldığı kararı artık tartışmak yersiz ve fakat bu geçiş süresi içerisinde bir bedel ödettiği kesin. Bugün Bruma lig maçlarında oynayıp tecrübe kazanmış olsaydı bu maçı aldıracak performansı sergileyemez miydi? Riera keza daha iyi oynamaz mıydı? Eboue'de istikrarın getirdiği artılar olmaz mıydı?

Net bir şekilde yabancı kuralının "geçiş aşaması" içerisinde ödenen bedellerden birisidir. GS-FB-BJK gibi kulüplerin 10 yabancısı içerisinde işe yaramaz olup da kenarda süs diye bekleteceğiniz en fazla bir oyuncusu olur. O oyuncular dahi "yer" kaplıyor 24 kişilik kadro içerisinde yüzde 16'lık kesimden yüzde yüz performans almanız mümkün değil. Engellenmiş durumda.  Aslında zorunlu yedek kaleciden oynatmasanız da almak zorunda kaldığınız genç oyuncuları da çıkardığınıza lig maçlarında oynamayacak olan 4 oyuncunun oranı çok daha fazla yer tutar.

Misal lig maçlarında oyanatamadığınız oyuncular Şampiyonlar Ligi maçlarının banko oyuncularıysa eğer siz aslında rakibin 11 oyuncusuna göre neredeyse takımınızın yarısına yakın bir kısmını maç pratiğinden yoksun bırakıyorsunuz. (11'in 4'ü yeter seviyede performans vermesi imkansız)  Çünkü bu kural yerlilere kıyak geçiyor, zorla kendisinden daha iyi olan yabancının elinden oynama şansını alıyor.

Geçtiğimiz sezon Şampiyonlar Ligi'nde son 8 takımı yakından inceleyip ortak paydalarını araştırdığıma ortaya çıkan sonuç şuydu: Kadro istikrarı..  Ne Bayern ne Dortmund ne Real ne de Malaga yaz transfer döneminde kadrosuna devasa değişimler yapacak transferler yapmamıştı.  Katıldığım programlarda önüne ne zaman mikrofon konulsa Avrupa başarısı için "kadro istikrarının" en önemli koşul olduğunu dile getirdim. Galatasaray'ın bu sezon böyle bir lüksü yok. Rotasyon zorunlu bir tercih olmuş durumda. Bir de buna Mancini'nin takımı tanıma aşamasında sürekli fikir değiştirmek zorunda kaldığını eklerseniz bu sonuç kaçıınılmaz.

İlk devrenin sonuna yaklaşıyoruz. Rakibin her oyuncusu en az 10 lig maçı oynamış ve Şampiyonlar Ligi maçlarında da forma giymiş.  Peki ilk devrenın yarısının geçildiği şu noktada sadece 3 Şampiyonlar Ligi maçı oynamış Riera ne yapabilir? Son 3 lig maçında da forma giyememiş yeni transfer Bruma nasıl otomatizasyonu sağlayabilir? Bruma-Riera-Eboue gibi lig maçlarında oynatamadığınız oyuncularla Şampiyonlar Ligi'nde destan nasıl yazılır.. 1 değil 2 değil 3 değil.. 24 değil bunlar 11 kişilik as kadronun 4 önemli oyuncusu.  Takımın yaklaşık yüzde 40'ı!

Tüm suçu federasyona atmak yersiz. Onlar hata yapmış olsalar dahi bir hedef uğruna "tutarlı" bir tutum takındılar. 1 yıl önce kararı açıklayıp devamında bunu uygulamaya koyuldular. Bu kararın geçiş aşamasında dahi futbol kulüplerinin Avrupa Arenası'nda vereceği zararı düşünecebilecek incelikten yoksun insanlar olması başkadır, bu karara göre kadro planlaması konusunda sorunlu hamle yapılması çok başka bir tartışma konusu.

Riera satılamadı, zorunluluktan elde kaldı belki ama satılsaydı sanki 11'ini de lig maçlarında oynatma hakkı varmışçasına yeni yabancı arayışları da yoldaydı. TFF'nin GS'dan bağımsız ülkenin Avrupa'da temsili konusunda "geçiş aşamasında" dahi olsa vereceği zararları öngörmeden uzak tutumunu eleştirelim ama bu önündeki kurala göre hareket edemeyenleri de asıl hedef yapmalı ki sportif direktör gibi kavramların gerçekte ne kadar önem teşkil ettiğini kavrayalım zira Mancini ne yapsın şu durumda? Riera nasıl oynasın? Eboue nasıl form tutsun, Amrabat bir sonraki maçta olup olmayacağını neye bakarak hesap etsin..  Oynamayacaksa nasıl hazır olsun..

The Story Of Fado - 2013

İndirme Linklerini sınırsız yapan 3 ayrı çevirici site. Zaman zaman kapalı olsa da oldukça işe yarıyor.

Story Of Fado

5 Kasım 2013 Salı

Kasım Ayının Sponsorlu Çekilişi !!!







Ta-daammmm! İşte yepyeni bir çekilişle karşınızdayım! Bir önceki postumda çıtlattığım gibi bu ay İrlan Takı'nın sponsorluğunda gerçekleştiriyorum çekilişi... Büyük Beşiktaş Çarşısı'nın en üst katında yer alan İrlan Takı'da hem çok farklı takı malzemeleri hem de birbirinden renkli hazır takılar yer alıyor. İrlan Takı'nın tatlı sahibesi Esin İrlan aynı zamanda atölyesinde dersler de veriyor. Yurt dışından gelip takı dersi alan yabancı öğrencileri bile olmuş! Sevgili Esin bu ayki çekilişim için her güne bir takı konseptini belirledi ve kendi yaptığı takılardan 7 tanesini sizler için seçti. Çok şanslı bir okuyucum bu 7 küpenin hepsine birden sahip olacak! Küpelerin her birinde tahta, fimo hamuru, kumaş, swarovski taş gibi farklı malzemeler kullanılmış. Bence herkesin zevkine hitap edecek bir küpe var içlerinde ;) Ben de her küpeye uygun kombinler hazırladım. Çekilişe katılmak için kulağınızın delik olması yeterli hii hii :) İrlan Takı'nın facebook sayfasını beğenirseniz de memnun oluruz tabii ;) Bakalım sizin favori gününüz hangisi olacak?






































Quadro Nuevo - Discography

Quadro Nuevo - Discography

1998 Luna Rossa
2000 CinéPassion
2002 Buongiorno Tristezza
2002 Canzone Della Strada
2004 Mocca Flor
2006 Tango Bitter Sweet
2008 Antakya
2008 Weihnacht
2010 Grand Voyage
2011 Schöne Kinderlieder
2012 Quadro Nuevo in Concert
2013 Quadro Nuevo & NDR Pop Orchestra

VIDEO DVD

2004 Quadro Nuevo LIVE
2008 Zwei Halbe Leben Sind Ganzes, İki Yarım Hayat, Two Half Lives
2010 Grand Voyage (Travel & Concert Film)

Kloppo du Pop Star!

Mor Karbasi - La Tsadika

500 Yıllık Ladino Geleneğinin Genç Ve Güzel Divası MOR KARBASI

15. yüzyıl İspanya’sının Sefarad öykülerini ve geleneksel Ladino şarkılarını yer yer geleneğin tarihinden gelen flamenko etkileriyle, yer yer çok sevdiği ve söyleyişiyle özendiğini itiraf ettiği fado tarzıyla buluşturan, Londra çıkışlı güzel kızce Mor Karbasi “La Tsadika” ismini verdiği yepyeni albümünün şarkıları ile 10 ve 11 Ekim tarihlerinde Türkiye’de ilk kez Salon İKSV’de hayranlarıyla buluşmuştu.

Ailesinin Fas ve İran kökleriyle zenginleşen iç dünyasını şarkı yazarı kimliğiyle şiir gibi şarkılara döken Mor, aynı zamanda tanıyabileceğiniz en naif ve duygusal şarkıcılardan da biri. 2008 yılında yayınladığı ilk albümü “The Beauty and the Sea” ile duyurduğu güçlü şarkıları Roza ve Fuego ile yangın gibi şarkı söyleyişine hayran olduğum Mor Karbasi’nin ismi, kariyerinin ilk günlerinden beri Yasmin Levy ve Mariza dünya müziğinin divalarıyla yan yana getiriliyor.

Son albümünde saklı kalan Fas Sefaradları repertuvarından yola çıkan ünlü yıldız, yaz ortasında genç bir anne oldu. Mor Karbasi ile yepyeni albümü La Tsadika’yı, minik kızı Yasmin’i, yeni şarkılarını, önceki İstanbul ziyaretinden aklında kalanları ve 10- 11 Ekim konserine nasıl hazırlandığını konuştuk...

Neredeyse 500 yıllık Ladino geleneğini günümüze kazandırmayı sürdürüyorsunuz; peki genç bir kadın olarak bu sizi kimi zaman melankolik bir hale de getirmiyor mu?
Mor Karbasi
Aslında her zaman hayatın bir parçası olan melankolinin hep farkında oldum. Melankoli olmadan keyif de olmaz. Kimileri hayatlarını duygularından kaçarak harcıyorlar ama bu ruh için hiç de iyi değil ve sanırım sanatçılar bu acıları olumlu bir şeylere çeviriyorlar. Acıyı atmanın yolu oluyor ve duyguları ifade ederek diğerlerinin de hissetmesini sağlıyorlar. Benim de sanatımla yapmak istediğim bu. Hissetmek ve insanlara hissettirmek.

Birçok incelikle anneniz kariyerinize yön vermiş ve siz de annenizin şarkılarını dinleyerek büyümüşsünüz; annenizle işbirliğiniz neler hissettiriyor?
Mor Karbasi
Evet, çok doğru. Dürüst olmak gerekirse sizin de dediğiniz gibi annem nasıl bir incelikle kariyerime yön vermiş, son zamanlarda anlıyorum... Tüm annelerin kendi bildiği şekilde bunu yaptığına inanıyorum. Belki benim durumumda daha belirgin çünkü annem de bir sanatçı ve benimle işbirliği yapıyor, bazı şarkıların sözlerini de yazıyor. Böyle bir annem olduğu için çok şanslı hissediyorum kendimi.

Siz de yaz ortasında artık anne oldunuz; peki küçük kızınız size nasıl bir ilham veriyor?
Mor Karbasi
Küçük kızım… Şimdi hayatımın çok keyifli bir tarafına dokundunuz. Her sabah kalkıp onu görmek tıpkı güneşin doğuşunu görmek gibi. Ona şarkı söylüyorum ve müziğe bayılıyor! Karnımda olduğundan beri müzik duyuyor, O’nun için müzik güven demek. Sanırım bana daha sabırlı olmayı ve daha az aklı havada olmayı öğretiyor.

Şarkıcı olmak dışında ayrıca yetenekli bir şarkı yazarınız, peki hiç küçük kızınız Yasmin hakkında sözler yazdınız mı?
Mor Karbasi
2. albümümde Yasmin adında bir şarkım var. Aslında Yasmin doğmadan birkaç yıl önce yazdım ama bu şarkıya bayılıyor ve konserlerimizde şarkıya kendince eşlik ediyor... Bu yüzden bu şarkıyı konserlerde hep ona armağan ediyorum. Yeni çıkacak albümümde “küçük kızım bana denizi getirdi” adında bir şarkım var ve kız kardeşim ve küçük Yasmin’im için.

Daha önceki çalışmalarınızla kıyaslayacak olursak, “La Tsadika” adlı yepyeni albümünüzde müziklerinizde ne gibi yenilikler var?
Mor Karbasi
Bu albümde çoğunlukla Fas’ın geleneksel Sefarad repertuvarı var. Şimdiye kadar Fas’ın malzemeleri saklı kalmışken, yayınlanan ladino müzikler çoğunlukla Balkanlardan şarkılar. Benim ailem Fas Sefaradları ve bu yüzden de bu albümde çok kişisel bir çalışma yapmak ve Fas Sefaradları’nın cevherlerini göstermek istedim.

Roza ve Fuego gibi bazı eski şarkılarınızda Sefarad geleneğinin bir parçası olarak çok güçlü bir Flamenko duygusu var; peki son albümünüzde de yine Flamenko etkileri var mı?
Mor Karbasi
Son 2 yıldır İspanya’da, Sevil’de yaşıyorum ve Flamenko müziklerini de hem çalışıyorum hem de dinliyorum. Albümde 2 şarkıda Salvador Gutierrez’le birlikte çalıştık. Carmen linares, Andres Marin, Esperanza Fernandez gibi Flamenko sanatçılarına eşlik eden harika bir gitarist. Albümdeki 2 geleneksel şarkıya kendine has düzenlemeler yaptı.

Efsanevi fado yıldızı Amalia Rodrigues’in büyük bir hayranı olduğunuzu biliyoruz; yeni albümünüzde fado müziklerine yakın şarkılar da var mı?
Mor Karbasi
Albümde öyle gizli bir şarkı var. Fas’tan bir şarkı olmasına rağmen, söyleyiş biçimimde sanırım çok fazla fado etkisi var. Ayrıca bu şarkıda piyano da çalıyorum. (Albümde beni piyano çalmaya ikna etmeleri uzun zaman aldı.)

Türkiye’den çıkan birçok geleneksel Sefarad şarkısında aslında Türk melodileri de var; peki siz de Türkiye’deki izleyici ile bir bağ hissediyor musunuz?
Mor Karbasi
Kesinlikle. Ladino şarkılarda bazı Türkçe sözler bile var. Türkiye’de öyle çok Musevi var ki, Türkiye’den etkiler de her yerde... Yemeklerde, dilde, müziklerde, ve farklı birçok gelenekte. Halkların da bunu hissettiğini biliyorum ve Türkiye’de sahnede olmaktan çok keyif alıyorum. Dinleyicinin sevgisini de hissediyorum.

İlk İstanbul ziyaretinizden en çok neler hatırlıyorsunuz?
Mor Karbasi
Müzik her yerdeydi. Yemeklere ve çok kuvvetli baharatlara bayıldım. Renkler ve insanların sevgisini hatırlıyorum. Birçok güzel Sefarad şarkısı romantik ve kederli olduğu halde; kederli zamanlarınızda size umut veren şarkılar da var mı?

Mor Karbasi
Keder ve neşe aslında birler. Birinin diğeri olmadan var olmaya hakkı yok. Her kederli şarkı bana umut veriyor ve her mutlu şarkı beni biraz hüzünlendiriyor. Sefarad repertuvarında çok fazla neşeli şarkı var. Ayrıca bu albümde de biraz neşeli şarkılar ve hatta oldukça eğlenceli şarkılar var. Bir tanesi geleneksel olarak kadınlar tarafından genç geline nasıl ekmek pişirileceğini öğreten bir şarkı. Şarkıya geleneksel bir dans eşlik ediyor ve mizah dolu...!

Şimdiye kadar birçok şarkı sözünü anneniz yazmıştı; peki son albümünüze verdiği ilhamlar?
Mor Karbasi
Annem bana büyük bir ilham olmayı sürdürüyor. Çok yaratıcı, hayat dolu, pozitif ve dişi. Yeni albümümde de iki şarkının sözlerini yine annem yazdı.

Selçuk İnan


Şöyle bir soru sormak istiyorum:

Selçuk’u “büyük futbolcu” yapan en önemli meziyeti nedir?

Benim vereceğim cevap futbol zekâsı olurdu muhtemelen. Sahanın içerisinde olması gereken yerde oluyor, sıklıkla en doğru seçeneği işaretliyor.  Mücadele gücü ve sahada basmadık yer bırakmaması. Üstelik neyi nerede nasıl yaparsa yapsın her eylemin içerisinde ortalama üzeri aklı sokması,  çalım atmasından pas vermesine kadar hiçbir şeyi “kötü” yapmayacak derecede bir futbol yeteneğine sahip olmasıyla birleşince ortaya nefis bir “güven” duygusu doğuruyor.  Lakin hiçbir ayrıntıda üst düzey değil.  Schweinsteiger için de aynı şeyi söyleyebilirim.  Benzer iki oyuncu olduklarını da..

Neden Selçuk “bugünkü sistem” içerisinde ön oyuncusu olamaz..?

Tek bir cevabı var: Gol sayısı yetersiz.  Mesut Özil penceresinden bakalım: Asist sayısı da yetersiz.  Selçuk aslında forvetleri gole itebiliyor ve fakat bunu kısa mesafede derinlemesine ara pasıyla değil geriden uzun paslarla beceriyor.

Dolayısıyla onun gerçek mevkisinin tanımı merkez orta saha.  8 numaradır. 6’yı da layığıyla becerebilir ve fakat 10 için yeterli değil. Olması da gerekmiyor çünkü modern futbolda takımın en kilit mevkisi zaten onun bölgesidir.

10 numara oynayan her iki maçtan birisine asist ya da skorerliğiyle katkıda bulunması gerekir koşu mesafesi, ikili mücadele kazanma oranıyla değil.  Juventus’ta  Arturo Vidal’in çift haneli sayılara ulaşacak gol ya da asist becerisi dahi onu ofansif on numara yapmaya yetmez.  Oscar bir maçta atmıyorsa ikinci maçta atar. Schürrle üst üste iki maçta gole etki etmezse yerini Hazard’a bırakır. Draxler’in, Di Maria’nın kriteri asist ya da goldür..Thomas Müller’in ismi sıklıkla tabelada gözükür. Hangi takıma giderseniz gidin ön üçlüye geçildiği andan itibaren takımlar gol ya da asist bekler.. Oysa Selçuk bir pasör,dağıtıcıdır, takımın aklıdır, diğerlerinin kusurlarını sessizce kapatan Galatasaray’ın gerçek saha içi lideridir.
Sneijder’in gelişi onu bozdu da şuydu da buydu da.. Saçmalamayalım. Goller de atar asistler de verir ve fakat on numara oyuncusu olacak istikrara ve sayılara sahip olacak şekilde değil.  Aynı zamanda mevkisinin bu memlekette en iyisi olması neden size yetmiyor? O’nun önünde her zaman bir Sneijdervari  oyuncu olacak ama mesele şu ki bugün Sneijer olmadığı  vakit hüzünlenirken Selçuk olmadığında “korkuyorsunuz”.


Galatasaray’ın kaptanı ve sahanın içerisinde varlığı Muslera’dan bile daha önemli olan tek oyuncu. Melo ile ikisi u takımın kalbidir. 

Eray İşcan


Galatasaray'da kaleci ben kendimi bildim bileli hep yabancı oldu. Yerli olduğu vakit daimi olarak sorunluydu. Hayrettin'den Volkan'lara kadar.. Simovic'le başlayan gelenek Taffarel, Mondragon diye devam etti. Muslera bayrağı devraldı. Tüm bu süreçlerde hiçbir zaman bu büyük kalecilerin arkasında bekleyen yedek kaleci formayı alamadı. Ne zaman ki as kaleci gitti yeni bir kaleci transferine kadar hep sorun yaşadı. Bugün Muslera var..  Eray'ın Uruguaylı kaleciyi kesmesi çok zor.

Öncelikle bugüne kadar olan kısımda Eray'ın dikkat çekici bir performansını ben görmedim. Yani şunu diyemiyorum: Galatasaray'ın alttan gelen çok büyük bir kalecisi var! Öyle bir şey şimdilik yok ve fakat yanılabiliriz. Çünkü sadece kalecilik değil savunmada oynayan futbolcularda yetenekten ziyade mental yeterlilik çok daha önemli. Bu yüzden Beşiktaş kalesinde Cenk değil Tolga Zengin var. Muslera'yı muhteşem kurtarışlar yapsa dahi bir süre daha geçmesi yine bu yüzden çok mümkün değil. İşte yine bu yüzden "üst düzey yeteneğe sahip değil" dediğim Eray beni  hem bugün hem de ilerleyen zamanda yanıltabilir..

Bugün onu milyonlarca Galatasaraylı izleyecek. Burada ışık vermesi geleceği adına çok çok önemli. Eğer biraz olsun güven verirse Muslera'nın satılması durumunda yabancı kuralını da düşünerek Eray'ı as kaleci olarak düşünmeye hazır bekleyen bir yönetim aklı olacaktır. Muslera'nın belki burada yapacağı kurtarışlarla ilerleyen zamanda satışına onay verdirecek..

Şansa da ihtiyacı olacak ve şans yanında olsun..

4 Kasım 2013 Pazartesi

Dortmund Analizi

Sonunda..


Adam bu yılın en çok gol atan oyuncusu ve geçtiğimiz yılın da gol kralı. Üstelik sadece gol atmıyor, pres, baskı v.s. Leverkusen'in başarısında onun payı yadsınamaz ama bir türlü Federasyondan milli takım için davet alamıyor. Yıllardır bekliyor ve fakat Alman federasyonundan beklediği o çağrı bir türlü ona ulaşmıyor. Löw'ün geliştirmek istediği oyun felsefesinde neden olmadığı konusunu bir başka zaman geniş bir şekilde ele alırız.

Sürekli o federasyondan gelecek olan daveti bekledi durdu... Üstelik en son yerine oynayan iki merkez forvet birden sakatlanmasına rağmen Federasyon yine onu çağırmadı.

En son attığı "phantom" gol ile yeniden gündeme geldi. Acaba yaptığı fair play ruhuna aykırı mıydı? 

Efendim Federasyon toplandı ve onu dinlemek için mahkemeye davet etti.

Mahkemenin hakimi Hans E. Lorenz onu şu şekilde selamladı:

"Eh sonunda.. Federasyondan davet aldınız.."

Ne denir ki?

Fesih Bedelleri


100 milyon Gareth Bale'e verilir mi arkadaş.. Öküzler alırdık biz o paraya.. O açıdan bakınca mesela..

Marco Reus.. 2015 sonrası geçerli olmak üzere sözleşmesinde var olan fesih bedeli: 35 milyon euro! Ocak ayında fırtınalar kopabilir. Arsene Wenger harcayacaksan parayı buraya. En ufak bir pişmanlık olursa gel bana.. 

Reus eğer bu maddeden kendi isteğiyle vazgeçerse yıllık kazancı 4.5 milyon euro'dan 6'ya çıkacak. Elinizi çabuk tutun desem de Reus Dortmund'a çok yakışıyor..

Julian Draxler 2018'e kadar uzattı. Yine de sözleşmesindeki madde gereği 45.5 milyon euro ödeyen Draxler'i alıp götürebilir.  Manchester City vermişti ama Draxler ikna edilememişti. Bakalım gelecek günlerde başka teklifler olacak mı?

En iyisine geliyoruz. Bayer Leverkusen'in bu sene en formda oyuncusu olan Sidney Sam 2.6 milyon euro bonservis bedeli karşılığı bu yaz serbest kalabilirdi. 2015'te bitecek olan kontratı uzatılmazsa Ocak ayınıda bu oyuncuyla sözleşme dahi imzalanabilir. Vereceksen 3-4-5 milyonu böyle oyuncuya vereceksin zira sözleşmesi uzatılırsa 20'nin aşağısında bu oyuncuyu alamazsın. En az 25 milyon euro eder ki ben ikinci ligde Kaiserslautern'de oynadığı vakit altını kalın kalın çizmiştim. Schalke ve Wolfsburg yine bu oyuncuyla ilgilenmişti ama olmamıştı. Hala vakit var..

Alvaro Dominguez 2012 yılında Gladbach'a Atletico'dan 7 milyon euro bonservis bedeli karşılığı transfer edildi Dante'nin yerine. Bugün onu almak isteyen 15 milyon euro bonservis bedelini Gladbach'a ödemek durumunda.

Kaleci mi arıyorsunuz? Hannover'in başarılı eldiveni Ron-Robert Zieler'i sözleşmesindeki fesih bedeli olan 8 milyonu ödeyen alabilir. Yetenekli bir kaleci, bu meblağ da çok değil.

Misal Eskişehir olsam Bursa olsam bu oyuncuya çökerdim. Pirmin Schwegler.. Orta sahada ritmi belirler, yönetmendir, pasördür. Frankfurt'un kalbi.  1987 doğumlu oyuncuyu 2.5 milyon euro veren alır. Schalke ve Wolfsburg yazın bu opsiyonu kullanarak transfer etmek istedi oyuncuyu ama kaptan kulubüne sadık kaldı. Özellikle Schalke'de banko oynardı.. Çok çok iyi bir oyuncu, kalite..

Son olarak yine bir kaleci. Geçtiğimiz hafta sonu Hamburg'dan 3'ü de hatalı olan 3 golü yiyen Freiburg kalecisi Oliver Baumann.. Çok çok iyi bir kalecidir, bakmayın siz o istisnaya. Bu hafta Nürnberg karşısında yine harikalar yarattı. Baumann'ın şu an piyasa değeri 7 milyon euro ve fakat sözleşmesindeki fesih bedeli ise sadece 5.5 milyon euro!

İyi ki doğdun sevgilim!



Biricik Sevgilim,
Tatlı çocuklarımızın babası,
Aldığın her yaşla daha da güzelleşen adam,
Her yeni yaşın sana bir öncekinden daha çok huzur, aşk ve mutluluk getirsin.

İyi ki doğdun,
İyi ki varsın,
İyi ki hepimiz hayatındayız,
Seni çok seviyorum!
Seni çok seviyoruz!

AA.