13 Kasım 2013 Çarşamba

Alsancak





İzmir yine harika bir hava ile karşıladı bizi! Dün Bostanlı'dan vapura binip Alsancak'a gittik ve kordonda yürüyüş yaparak bu güzel havanın tadını çıkarttık. Güneş o kadar yakıcıydı ki montları bile bir süre sonra üstümüzden attık. Reyhan'da çay keyfi arkasından tesadüfen keşfettiğimiz Mask Müzesi ve bol bol çektiğim fotoğraflar ile dolu dolu bir gün oldu benim için! Bir buçuk yıl aradan sonra müze gezmek de ayrı bir mutluluktu tabii! Bugünü bu kadar rahat geçirmemi sağlayan kayınvalideme teşekkür ederim :)




 














Niloş ile artık yapışık ikiz olduk diyebilirim :) Ben nereye o oraya veya tam tersi mi desem acaba :) Özellikle tek başına altından kalkamayacağı bir iş yapacak ise (basamak çıkmak gibi mesela) tutuyor elimden götürüyor beni gitmek istediği yere :)












Müzede çektiğim mask fotoğraflarını ayrı bir posta saklıyorum ;)










Harika bir gün diliyorum sizlere!


Spreading the Wealth Around

From a new CBO report. Click on graphic to enlarge.

12 Kasım 2013 Salı

Kahn & Valdes


Birbirlerine zıt karakterde iki kaleci aslında. Yine de sonuçta birisi Titan.. Tek başına takım deyimini Drogba gibi hak eden nadir iki üç oyuncudan birisi. Başka bir şey o.. 

DK Forması



İnternette sürüyle aha şöyle olacak, böyle olacak diye forma tanıtımları çıktı. Birisini de bloğa almıştım. İşte Almanya'nın DK'sında giyeceği gerçek forma bu. Bence güzel..

Öyle Olsaydı Bile..


Nürnberg'in İsveçli oyuncusu Per Nilsson İbra hakkında konuştu: "Aslında o İsveçli bile değil. İsveç için biraz fazla iyi bir futbolcu, belki de şu an dünyanın en iyi futbolcusu. Bir daha O'nun gibisi gelmez.".

Egoist ve takım içi ayrıcalıkları hakkında da ilginç şeyler söylemiş.

"O Kaptan.  Oliver Kahn ya da Mark van Bommel gibi sözleriyle değil saha içi aksiyonlarıyla takımı yönetiyor, bir yere taşıyor. İbra dışarıdan yansıtıldığı gibi ayrıcalıklara sahip değil takım içerisinde. Ne bileyim yemeği ilk ona vermiyorlar ya da herkesin dışında farklı bir tedavi ona uygulanmıyor.  Ama öyle olsaydı bile takım içerisinde tek bir insanın bile buna itiraz edeceğini düşünmüyorum çünkü yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda  ben dünyanın en iyi futbolcusu ile yan yana oynadım diyerek hatırlayacağız onu."

Ablaye Cissoko - Mes Racines

Ablaye Cissoko - 2013 Mes racines

Dhaffer Youssef - Birds Requiem

İstiklal Caddesi


Bunu twitter hesabından sevgili Natali Avazyan paylaşmış. 1900'lerde  İstiklal..

12 Kasım 2013

İlk gördüğümde almam gerektiğini biliyordum ama şu aralar üşengeçim ya elimdeki iş bitsin yakın zamanda asla birşey örmeyeceğim, evdeki ip stoğunu bir tane bile olsa artırmayacağım diye almamıştım. Ama rengi aklımda kalmıştı bugün gittim ve aldım şanslıyım ki hala vardı, bir ara kendisinden sıra sıra battaniye yapacağım, bugülerde bu tarz renklere karşı bir sempati duyuyorum.
Normalde kullandığım kalın iplere göre bir nebze daha kalın, bu da örgünün daha çabuk ilerlemesine ayrıca da extra daha sıcak tutucu bir battaniye olmasına neden oluyor.
Şu ara mutfak yine kaçtığım bir mekan, aslında kaçmak isteyip kaçamadığım desem daha doğru olacak.

The Overoptimism of Research Assistants

How long will it take to fix the health exchange website? I have no idea. But thinking about this issue reminded me of a time when I was a grad student, and Larry Summers was an assistant professor. 

Larry told me that his research assistants always vastly underestimated how long any task would take. His rule of thumb: Double the estimate the RA gives, and then move to the next higher time unit.

So, if the RA says the task will take an hour, it will take two days.  If the RA says it will take two days, it will take four weeks.

11 Kasım 2013 Pazartesi

Circassian Ensemble of Jordan - Musique Tcherkesse (Circassia)

Çerkesyanın kaybolan sınırlarını, sınırsız bir melankoli, neşe ve hüzünle sergiliyor "Circassian Ensemble of Jordan"

Muhannad Nasip, accordion (Pshina)
Mohammad Apesh, accordion (Pshina)
Mohammad Anfouqa, percussions (Baraban)
Mahmoud Bishmaph, stringed instrument (Apa-Pshina)
Ehab Jankhot, percussions (Pkhachach)
Blan Jalouqa, accordion (Pshina) et flûte
Maen Nakhwa, percussions (Baraban)
Bater Abaza, accordion (Pshina)
Sanad T'haquakhua, stringed instrument (Apa-Pshina)
Mohammed Saeed Bazoqa, accordion (Pshina)

Yakaza Ensemble - “A'mâk-ı Hayâl” + “İçbükeydış”

Geleneksel enstrümanlarla elektronik tınıları birbiri içine geçiren ve enstrüman zenginliğiyle dikkat çeken Yakaza Ensemble’ın ilk albümü A'mak-ı Hayâl (Hayalin derinlikleri) A.K. Müzik etiketiyle dinleyicilerle buluşuyor.

Yakaza; Sufi terminolojisinde ‘bu dünyanın rüya olduğunu görmeyi sağlayan; insanın gözlerini açan bir anlık deneyim’ anlamına geliyor. 2006 yılında kurulan Yakaza Ensemble da benzer bir felsefi yaklaşımı sürdürerek enstrümanların ve seslerin ‘özdeki birlik’ fikri üstünden müziğine yön veriyor.

Zamandan ve mekandan bağımsız olarak bir yaşantıyı bugünkü anlayışla yeniden yorumlayan topluluk, müziğinin içinde yansıttığı tarihsel anları hiyerarşik olarak sıralamıyor. Parçalar kimi zaman birleşerek bir bütün oluştururken kimi zaman da bir araya geldiklerinde yeniden anlamlanıyor. Yakaza Ensemble; Ceren Erendor (viyolonsel, yaylı tanbur), Eray Düzgünsoy (afgan rebabı,dombra, kudüm), Fakih Kademoğlu (ney, shakuhachi, saron) ve Ömer Sarıgedik’ten (elektronikler, bas) oluşuyor.

Yakaza Ensemble albümleri ‘Amak-ı Hayal’ henüz dinleyiciyle buluşmadan verdiği konserlerle adından söz ettirmiş, geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmıştı. Yakaza Ensemble albümün çıkışıyla birlikte Türkiye sınırlarından taştı ve prestijli festivallere konuk olarak kabul edildi. 2 Ekim’de Almanya’da düzenlenen Ruhr Trienalle kapsamında konser veren Yakaza Ensemble, 6 Kasım’da ise, Macaristan’da düzenlenen World Music Festival’de sahneye çıkacak!

19’uncu yüzyılın ikinci yarısında yaşayan mutasavvıf ve düşünür Filibeli Ahmet Hilmi’nin kaleme aldığı A'mak-ı Hayâl (1910) kişisel bir iç yolculuğun serüvenini anlatıyor. Görünenin kat be kat altındaki gerçeği arayan Raci’nin çevresinde meczup olarak tanınan Aynalı Baba’yla tanışması ile şekillenen yapıt, kahramanının gerçeküstü dünyasının izini sürürken Yakaza Ensemble’ın A'mak-ı Hayâl’i ise romanın bir bölümünü müzikal olarak yanısıtyor.

Giriş bölümündeki eski Japonca sözleriyle ‘Sonsuz Bilmece’ ve teatral anlatımıyla ‘Yokluk Tepesi’ albümün öne çıkan parçaları olurken A'mak-ı Hayâl’den geriye akıllarda en çok şu soru kalıyor: “Bu şimdi yeni ‘dünya müziği’ mi, ‘yeni dünya’ müziği mi?

“İçbükeydış”

Yakaza Ensemble’ın ikinci albümü “İçbükeydış” A.K. Müzik etiketiyle Türkiye’de yayınlandı.

Mart ayında Japonya’da Syunoven adlı sanatçının çalışmalarıyla beraber cd+kitap olarak yayınlanan albüm Türkiye’de A.K. Müzik etiketiyle dinleyicilerle buluşuyor. İki sene aradan sonra yayınlanan bu ikinci albümde yedi parça bulunuyor. Yazar Bedirhan Toprak’ın Gecenin İzi adlı şiirinin kullanıldığı albümün açılış parçası olan İçbükeydış’ın yanı sıra Geri Dönüş parçasında gruba kontratenor Kaan Buldular eşlik ediyor. Bunun dışında Kum, Multan, Şeha, Persona ve İz albümdeki diğer parçalar. Grupta bu albümde Afgan Rebabı, Şakuhaçi, Çello, Ney, Elektronikler gibi daha önceki albümde duyduğumuz seslerin yanı sıra gitar vokal ve saksofon gibi enstrümanlar da eşlik ediyor.

Dışta kaldığını düşündüğümüz herşeyin içte olduğuna işaret eden bir kelime oyunu İçbükeydış. Aynı zamanda zıtlıkların birbiriyle varolduğu fikri ise bestelerin yapım aşamasında gruba hareket noktasını oluşturmuş. Albümün soundunun belirlenmesinde tüm çalışmaların gece hazırlanmış olması da önemli bir rol oynuyor.

2010 yılında A.K. Müzik tarafından yayınlanan ilk albümleri A’mak-ı Hayal den sonra özellikle yurtdışında pekçok konser veren Yakaza Ensemble ikinci albümlerinin Türkiye’den önce Japonya’da yayınlanmasıyla da bir ilki gerçekleştiriyor. Aynı zamanda İçbükeydış parçası üzerine üç japon djin hazırladığı remixler EP olarak plak formatında Japonya’da yayınlandı.

Yakaza Ensemble’ın bu yeni albümü, grubun ismini kendi koyduğu Yeni Dünya Müziği adına ikinci bir adımı oluşturuyor.

Trio Tzane - Gaïtani

“Yunanistan, Bulgaristan ve Karadeniz üzerinden geçerek Makedonya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculuk hikâyesi bu. Üç sesten anlatılan... Zaman zaman birleşen zaman zaman armonilerle ayrılan...”

Türkiye’den Gül Hacer Toruk, Yunanistan’dan Xanthoula Dakovanou ve Fransa’dan Sandrine Monlezun Fransa’da bir araya geldi. Üç farklı ülkeden ve kültürden gelen bu üç kadın ‘Gaitani’de kendi buluşma hikâyelerini anlattı. Onları buluşturan Fransa’da Yunanca, Türkçe ve Bulgarca olarak birbirine benzer ama aynı zamanda farklı hikâyeler anlatıyorlar. Bu Balkan hikâyelerini çok sesli, özlerine sadık ama aynı zamanda kendi yorumlarını katarak, bazen de yepyeni düzenlemelerle seslendiriyorlar.

Gaitani'nin üç dilde de yakın bir anlamı var. Türkçe kaytan (pamuk veya ipek sicim), Bulgarca bir çesit oya ve Yunanca tutarak etrafinda dönülen bir ip. Trio Tzane bu kelimeyi bir bağ olarak görüyor, farklı dilleri ve kültürleri arasındaki bir bağ.

Akordeon: Taxiarchis Vasilakos
Gadulka, tapan: Dimitar Gougov
Grup : Trio Tzane
Kontrbas: Nicolas Beck
Ney : Adrien Espinouze
Saz : Paul Goodman
Tombak, tef: Antoine Morineau
Vokal : Gül Hacer Toruk
Vokal : Sandrine Monlezun
Vokal : Xanthoula Dakovanou

Xanthoula Dakovanou, Virginia Kerovpyan and Doğan Ertener - Comptines De Miel Et De Pistache "Rhymes with honey & Pistachio (Bal ve Fıstık ile Tekerlemeler)"

Önce ninniler başlar kulaklara fısıldanmaya, sonra tekerlemeler ballı fıstıklı. Hani okumaya başlarken önerilen kitaplar olur, dinlemeye başlarken önerilecek birşeylerde vardır mutlaka, içimizden ve yakın coğrafyalardan.

01- Doğan Ertener - Ilgaz (Türkiye)
02- Macha Gharibian - Al Liném (Ermenistan)
03- Xanthoula Dakovanou - Thalassaki (Yunanistan)
04- Tara Mamedova - Lori (Kürtçe)
05- Virginia Kerovpyan - Aghvésse (Ermenistan)
06- Eva Maelian - Meg Yergou Yerek (Ermenistan)
07- Melina Vlachos - Kounia Bella (Yunanistan)
08- Doğan Erdener - Dere Geliyor Dere (Türkiye)
09- Tara Mamedova - Derê Malê (Kürtçe)
10- Macha Gharibian - Kele Kele (Ermenistan)
11- Melina Vlachos - To Kokoraki (Yunanistan)
12- Eva Maelian - Djiv Djiv (Ermenistan)
13- Doğan Ertener - Bom Bili Bili Bili Bom Bom (Türkiye)
14- Özge Uyanık - Ninni (Türkiye)
15- Xanthoula Dakovanou - Milo Mou Kokkino (Yunanistan)
16- Virginia Kerovpyan - Loussin Élav (Ermenistan)
17- Doğan Ertener - Üsküdar'a Gider iken (Türkiye)
18- Tara Mamedova - Tesiyê (Kürtçe)
19- Doğan Ertener - Hani Bana Hani Bana (Türkiye)
20- Xanthoula Dakovanou - Tou Hagiadiou mou t'aslama
21- Macha Gharibian - Vidjagui yérk (Ermenistan)
22- Dogan Ertener - Türkmen kizi (Türkiye)
23- Melina Vlachos - Ps To Trivoun To Piperi (Yunanistan)
24- Doğan Ertener - Pabucu Yarım Üşüdüm (Türkiye)
25- Xanthoula Dakovanou - Ipne Pou Pernis Ta Mora (Yunanistan)
26- Macha Gharibian - Dadigues (Ermenistan)
27- Tara Mamedova - Bûka Zerîn (Sarı Gelin, Sari Gyalin) Ermenistan
28- Doğan Ertener - Tiren Gelir (Türkiye)

Kitap Okuma Çemberlerine gelin!

Hayatta en çok sevdiğim hediye kitap! Bir arkadaşım bana kitap getirince havalara uçuyorum. Evde tüm eşyalarımı sahip olduklarımı verebilirim ama kitaplarıma kıyamıyorum. Her seferinde inanılmaz bir okuma açlığı ile bir sürü kitaba dalıyorum. Artık pek satın almıyorum, çünkü basılı kitabın yerini tutmasa da internetten pdf olarak indiriyorum. Ama her gece kaçta yatarsam yatayım mutlaka bir paragraf dahi olsa kağıt kitap okuma alışkanlığımdan vazgeçemiyorum.

İki senedir Kadıköy Özgürlük Parkı'nda kendi arkadaşlarımızla buluşup 8-10 çocuk etraftaki çocukları da ekliyoruz, doğuk, yağmur, çamur demeden getirdiğimiz çocuk kitaplarını okuyoruz. Bu sene sevgili Delfina'nın annesi Esra'nın başlattığı harika bir projeye katkı vermeye başladım.

Kitap Okuyan Çocuklar projesi olarak şimdilik belirlenen bir kaç organik pazarda çocuklar için kitap okuma çemberleri kuruluyor. Hangi pazarda saat kaçta gibi bilgiler projenin sayfasında ve Kitapokuyancocuklar facebook sayfasında yer alıyor. Bu yaz projede ben de kitap okuyan anne olarak Göztepe 60.Yıl Parkı'da destek verdim. Esra proje kapsamında  mobil çocuk kütüphanesi getirtti ve 100 kadar özenle seçtiği harika resimli kitap aldırttı. Bu yaz çocuklara en keyifli kitap okuma seanslarımı yaptım. Bazen 10 bazen 20 çocuğu aştı katlımcılar.


Şimdi kitap okuma çemberini Özgürlük Parkı'nda her Çarşamba saat 11'de yapmaya devam ediyoruz. Aynı gün organik pazar da parkta kuruluyor. Genelde yoğun talep üzerine ben kitap okusam da, gelen anneler ve babalar da kitap okuyorlar. Hatta son günümüzde bizden cesaret alan iki ufaklık, 5 yaşındaki kızım Melisa kendi çizdiği bir kitabı ve Aslı arkadaşımızın 3.5 yaşındaki kızı Nehir ilk kez kendi kitabını okudu dinleyici kitlesine.

Gelmek isteyenler için her Çarşamba saat 11 civarı Özgürlük Parkı'nın içindeki ahşap geminin yanında buluşuyoruz. Dilerim bu proje sayesinde kitap okuyan çocuklar çoğalır, benim kitaplardan aldığım zevki kızlarım da doya doya yaşarlar :)

Star Gazetesi Röportajım ve Baby&You Dergisi

Bu ay iki kere basılı medyada yer alma mutluluğuna eriştim. Geçtiğimiz Cumartesi Star Gazetesi'nde evdeki doğal temizlik ürünleriyle ilgili bir röportajım yayınlandı. Resmi aşağıda.


Ayrıca bundan böyle Baby&You Dergisi için de köşe yazmaya başladım. Kasım 2013 sayısındaki ilk yazım da burada :)


Gündemden çizgiler

Coşkun Göle
Adana valisi Hüseyin Avni Coş harikalar yaratıyor

Atay Sözer
Bülent Arıç her demecinden sonra madara olmaya devam ediyor

Is community rating fair?

A large part of the motivation of the Affordable Care Act is to provide insurance to those with pre-existing conditions. Under the law, insurance is offered to everyone at a price based on overall community risk, not the risk estimated by the insurance company based on a person's particular characteristics. That has been deemed "fair" by advocates of the law.

I wonder whether advocates of this view are concerned with other insurance markets.  Teenage drivers pay a lot more for auto insurance. The old pay a lot more for life insurance.  Life insurance companies require health screening before granting a policy. Is this a problem, or the natural and desirable functioning of markets?

In the law, having children has been deemed a pre-existing condition, although it is not quite described as such. Everyone is now expected to buy insurance to pay for pregnancy and maternity care, even those who never intend to have children. The goal is to spread the risk of childbirth among the larger community.

But having children is more a choice than a random act of nature. People who drive a new Porsche pay more for car insurance than those who drive an old Chevy. We consider that fair because which car you drive is a choice.  Why isn't having children viewed in the same way?

I don't know the answer to these questions. But it does seem that fairness in health insurance pricing is being viewed very differently than fairness in pricing other types of insurance.  I wonder why.

Milli Mücadele neyin mücadelesi - 3

Son iki yazıda ne dediydik, hatırlayalım.

Bir: 1913 ile 1918 arasında Türkiye tarihinin en büyük soygunu gerçekleşti; milli servetin neredeyse üçte biri el değiştirdi. Bundan istifade edenler, Yunan ve Ermenilerin geri gelmesinden ve galip devletler eliyle tazmin edilmelerinden korkuyordu. Direndiler.

İki: Savaşın galipleri İttihat ve Terakki kadrolarını tasfiye etmeye niyetliydi. Teşkilat bunu ta 1915’lerde öngördü, direniş örgütü kurdu. Örgütün başına Mustafa Kemal’i getirdiler; yalnız adamdır, kolay manipüle ederiz diye hesap yaptılar. Evdeki hesap çarşıya uymadı.

Son olarak İslam faktörünü görelim, eksik kalmasın.

Bakın şimdi iyi dinleyin. Milli Mücadelenin başındaki adamların İslam aşkıyla yanıp tutuşan adamlar olduğunu iddia etmeyeceğim, saçma olur. Velakin:

1) Daha düne kadar nüfusunun %25 ila 30’u gayrimüslim olan bir toplumda, tesadüfe bak, hepsi de töre ve aidiyet bakımından Müslüman kişilerdi. Mesela, Yahudi bir entelektüel olduğu halde Kızıl Ordu’nun başına geçen Troçki gibi biri aralarında yoktu.

2) Daha dün din ayrımı bazında icra edilmiş bir soygunda, Müslüman tarafın (yani Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların, Giritlilerin, Selaniklilerin, Pomakların vs.) çıkarlarının temsilcisi olarak ortaya çıktılar. Aralarında Ahmet Rüstem Bey gibi nispeten kozmopolit yapıda biri varsa derhal tasfiye edildi; Ağaoğlu Ahmet gibi kozmopolitimtrak eğilimleri olan biri derhal hizaya geldi.

3) Milli Mücadele açıkça Müslüman “milleti” namına verildi. Misakı Milli “Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskûn olan” ülkenin bölünmezliğini savundu. CHP’nin atası olan Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti nizamnamesi “bilcümle anasır-ı İslamiyeyi” temsil etme iddiasıyla yola çıktı. Amasya Beyannamesi, BMM seçimine ilişkin tebliğname “İslam milletinin” haklarını hedef aldı. Aralık 1919 ve Nisan 1920 meclis seçimlerine, teorik olarak halâ Osmanlı vatandaşı bulunan gayimüslimler sokturulmadı. Bu anlamda Milli Mücadele, Tanzimattan beri Osmanlı’nın RESMİ ideolojisi olan ittihad-ı anasırdan (yani halkların birliği fikrinden) net bir kopuşu temsil eder. [Milli Mücadele belgelerinde “Türk milleti” deyimine Eylül 1922’den önce rastlanmaz.]

4) Ahaliyi İslamla gaza getirdiler. 300 küsur üyeli Ankara meclisine 118 adet sarıklı aldılar. Bektaşi babası ile Mevlevi şeyhini, Meclis başkanvekili yapıp Paşanın sağına ve soluna oturttular. 83 müftü ve 64 din alimine Milli Mücadelenin şer’an caiz olduğuna dair fetva verdirdiler. [Kadir Mısıroğlu’nun Sarıklı Mücahitler kitabında bu konuda geniş bilgi vardır.]

Elbette gariban halkı vergi vermeye yahut askere gidip ölmeye ikna etmek için bir ideolojik heyecan lazımdı. Kimse Haramzade Hasan Bey’in iktidarı yahut Koçerolardan Hüseyin Ağa’nın Ermeniden kaptığı mallar uğruna gidip Sakarya’da kendini öldürtmez. Lakin ideolojik gaz olarak, mesela Bolşevikler gibi sınıfsal nefreti, yahut Fransız İhtilalindeki gibi sınıfsal nefret artı özgürlük sarhoşluğunu, yahut Amerikan ihtilalindeki gibi vergi ve memur alerjisini, yahut İtalya ve Meksika bağımsızlık savaşlarındaki gibi papaz düşmanlığını kullanabilirlerdi. Kullanmadılar. İslamı kullandılar.

*

Pragmatisttiler, öyle gerekmiş, öyle yapmışlar demekle iş bitmiyor. Bunlar geçmişin hikayeleri değil, bugünün Türkiye’sini şekillendiren olaylardır. Bugünkü Tayyip Erdoğan faciasının kökenleri ta bu anlattığım olaylara dayanır.

1839’dan 1913’e dek kör topal da olsa modernleşmeye, vatandaşlık hukukunu oluşturmaya çalışan bir toplum, 1913-1923 yıllarının olayları sonucunda “yüzde doksandokuz virgül dokuzu  Müslüman olmakla övünen” bir toplum haline geldi. Bir toplumun %99,9’u Müslüman olunca, eninde ya da sonunda biri çıkar, “e bari Müslümanlığın gereğini yapalım o zaman” diye akıl yürütür. Verecek cevap bulamazsın.

İtiraz da edecekseniz önce Yanlış Cumhuriyet'i okuyun, ondan sonra konuşalım.

11 Kasım 2013

 Yeni haftanız güzel olsun...
Ben evde yeni dekorasyonlar peşindeyim, aklımda çok şey var, imkan oldukça deniyor ve yapmaya çalışıyorum. Kafam dağınık, elimde ne varsa ev işi, elişi sarılıyorum yine.

10 Kasım 2013 Pazar

Daha 19 Yaşında Düşlerinde Özgür Dünya


Her gün aklıma bir şekilde düşüyor. Gülen gözleri mi yoksa 19 yaşındaki gençliği mi bilmiyorum ama son aylarda beni bu kadar çok etkileyen bir başka insan olmadı sanırım. Belki biraz da senin, benim gibi olması. Üniversite hayatı, idealist tutumlar, cesurca öteki için savaşmak.. Yani Ali İsmail aslında Gezi'de 80 ilde ortaya çıkan polise karşı direnen binlerce insandan birisi, o kadar sen.. o kadar ben.  Pink Floyd manyağı, son tivitinden anladığımız kadarıyla da PES hastası.

Dün olmuşçasına belki bu yüzden üzülmeye devam ediyorum.

Babası diyor ki: 'Ben oğlumdan çok şey öğrendim. Daha da öğrenecektim. müsade etmediler..' Sonra devam ediyor acılı Baba: Oğlum, öğretmen olmak istiyordu. Dayanışma içindeydi, paylaşımcı ve haksızlıklara karşı tavizsiz tutumu vardı. 2007 yılında kalp ameliyatı geçirdi. Dirençliydi. Oğlum, saldırıda bir dar sokağa sıkıştırılarak, sivil faşistler ve polis tarafından öldürüldü."

Abisi şiir yazmış arkasından..

içim içime sığmıyor,kabullenmek zor geliyor.
 abi şu filmi izle diyecektin, 
daha çok kitap tavsiye edecektin bana. 
çektiğin fotoğrafları kritik edecektik, 
belki de ışık ters olmuş diyecektim sana.
 şimdi hangi filmi izleyeyim söyle, 
tavsiye ettiğin son filmi de izlemiştim oysa,
 bira içecektik oturup karşılıklı, 
oğlum göbek yapıyor rakı içelim diye söylenecektim sana. 
yeğeninizin kavgasını yapacaktınız Fırat'la; 
amcasını mı daha çok seviyor, dayısını mı diye.
 söylenecekti babam sana, 
böyle saç traşımı olur,kes şu sakalı diye.
 biliyor musun artık ben gidiyorum bakkala, 
Ali süt almaya git diyor bazen annem bana,
 sonra duraksıyor ve “ahıtkada  ali” diyor göz yaşlarıyla. 
içim içime sığmıyor,kabullenmek zor geliyor.
 sen gittin ya, dünya bize dar geliyor.

20 Kasım Sabahı Kayseri'de (Eskişehir'den kaydırıldı) saat 9'da duruşması var.  Yalnız kalmasın..



Renaud Garcia-Fons - Beyond the Double Bass

Hakem'e Hakaret Davası


Peter Gagelmann geçtiğimiz hafta sonu Bayern München-Augsburg maçını yönetti. Maçın son saniyesinde penaltı çalarak kuponumu yaktı ama asıl sorun verdiği kararlar değildi.  Maç içerisinde verilen kararlar da tartışıldı gerçi. Bayern'in ilk golünden önce Mandzukic'in faul yaptığı dile getiriliyor. Keza hakem kararlarına isyan eden teknik adam Markus Weinzierl'i tribüne gönderdi v.s..

Lakin Augsburg hakemi mahkemeye "hakaret" nedeniyle veriyor.  Gagelmann'ın Bayernli ve Augsburglu oyunculara farklı şekilde davrandığı söyleniyor. Bayernlilere karşı oldukça kibar olan hakemin Augsburglu oyunculara  maç içerisinde "siktir git"(verpiss dich) dediği iddia ediliyor. Bu yüzden mahkemeye de veriliyor.

Ulan yıllardır binlerce insan hakemlere demediğini bırakmıyor, adamın biri.. ahaha şaka lan şaka. Hakem öyle şeyler demesin elbette.

Fenerbahçe-Galatasaray 2-0


Pozisyonu yok denecek kadar az keyifsiz bir derbiyi favori çıkan Fenerbahçe attığı iki gol sonucu oldukça kolay kazandı.
Fenerbahçe’nin sahaya sürdüğü on bir beklenildiği gibiydi ama oynanan oyun en azından benim öngördüğüm şekilde gerçekleşmedi.  Fenerbahçe geride savunma güvenliğini düşünerek “fırsat” bulursa hücum  etmek istedi ama önceliği rakibe pozisyon vermemek oldu.  Fenerbahçe’nin pozisyonsuzluğunun bir başka nedeni ise  Mancini’nin üçlü orta sahasıyla Fenerbahçe’nin iki ön oyun kurucusuna yaptığı adam markajı. Maçı bir daha izleyenler daha dikkatli bir şekilde baktığı vakit Selçuk ve Melo’nun kademeli olarak sürekli Baroni ve Emre’yi orta alanda markaja alıp Fenerbahçe’yi kenarlara zorunlu kıldığını göreceksiniz. Buradaki Mancini doğrusu Fenerbahçe’nin özellikle Gökhan Gönül’ün etkili olduğu sağ kenarın savunmasına Dany-Burak tercihi ile yanlışa döndü. Merkezden kapatılan Fenerbahçe penaltı olasıya kadar olan bölümde Gökhan Gönül ile sağ kenardan etkili oldu.   Zaman zaman Caner ile etkili çıkışlar gerçekleştirmiş olsa da Mancini Bruma’nın ön alandaki savunmasıyla Caner’i de etkisiz kılmayı başardı.  Lakin Burak-Dany’nin Kuyt-Gökhan’ı durdurması çok mümkün değildi. Üstelik cezası rakibin basit pas hataları nedeniyle kesilmese de Dany’nin yaptığı kademe hataları da bir hayli fazlaydı.  19.dakikada boş kalan Gökhan’ın volesi bir örnektir mesela.


KADIKÖY LANETİ

Nihayetinde Chedjou’nun garip penaltısı ile Fenerbahçe 1-0 öne geçti.  Öyle bir penaltı için söylenebilecek fazla bir şey yok.  Selçuk Şahin’in uzaktan garip bir şutu olur, X’in tuhaf penaltısı. Nihayetinde Fenerbahçe bir şekilde yer Kadıköy olduğunda golü buluyor.  Penaltıya kadar olan süreçte Galatasaray’ın derbi performansı en azından savunmada iyiydi. Fenerbahçe beklenildiği ölçüde hücumda etkili olmadı ama savunma konsantrasyonu pozisyon verdirmedi rakibine.

POZİSYONU OLMAYAN GALATASARAY

Asıl mesele ise Galatasaray tam da bu dönemde pozisyonları nasıl bulamadığıyla ilgilidir. Bruma’nın tecrübesizliği nedeniyle taktiksel  içerik konusunda pek çok hata yapması, Burak’ın hali hazırda kenarda etkisiz olmasının yanı sıra çok önemli bir detay daha vardı Galatasaray’ı etkisiz kılan..

SELÇUK İNAN 10 NUMARA OLSAYDI EĞER..

Eğer Selçuk İnan gerçekten bazı yorumcuların iddia ettiği gibi on numara ya da bir ön oyuncusu olsaydı bugün Galatasaray’ın 3 net pozisyonu olması gerekiyordu.  Dakikalar 27’yi gösterdiğinde gelen topu kenardan kaçan ve kaleci ile karşı karşıya kalacak olan Burak Yılmaz’a aktarabilseydi ya gol olmadı yüzde yüzlük bir pozisyon. Hemen bir dakika sonra oldukça iyi çıkmış olan Galatasaray topu ceza sahasının önünde Selçuk’la buluşturdu. Basit bir ara pasıyla Bruma’yı golle buluşturması gereken Selçuk yine bunu beceremedi.   Aynı şekilde 61’de de benzer şekilde o kısa mesafeli adam eksilten tipik 10 numara pası atılsaydı yine GS –gol olur olmaz bu başka- net pozisyon yakalayacaktı. Geriden koşu yoluna çok iyi paslar çıkaran Selçuk ceza sahası önünde etkili ara pasları, adam eksilten ince dokunuşları futbol kariyeri boyunca çok nadir gerçekleştirmiştir. Misal bu açıdan Sneijder maç başına ön alanda etkili üç-dört hamleyi doksan dakikaya sığdırır. Nihayetinde  Selçuk bu hatalara rağmen Galatasaray’ın  bu karşılaşmada en iyi oyuncularından birisi oldu zira asıl görevini muazzam bir şekilde yapıyor ve geride Galatasaray’ı savunma ve topun üçüncü bölgeye aktarımı konusunda çok çok başarılıydı.

GEGENPRESSİNG GOLÜ

Ne kadar bilinçli olduğunu sanırım sezon sonunda göreceğiz lakin topu kaybettiği anda bastırıp geri kazanan Fenerbahçe devamında da golü buldu.  İki hafta önce bu şekilde iki gol daha atmıştı. Oyuncunun topa dokunmasa da ne kadar “pasif” olduğu tartışılır ama bence  gol ofsayt değildi.  2-0 sonrası maçın olması gerekenden çok daha az olan o heyecan da sönümlendi. Melo’nun penaltı kaçırmasının ötesinde o penaltı noktasına gelirken ki ruh hali her şeyi özetliyor. Galatasaraylı futbolcular bu maçı “sıradan bir maç” gibi oynadı. Fenerbahçe ise stresi üzerinde belki de ilk defa en azından gole kadar daha fazla hissetti. Kaybetmemek ilk hedefleriydi.


MANCİNİ PERFORMANSI

Mancini’nin en önemli sorunu kendi kurmadığı ve içeriğine henüz yüzde yüz hakim olmadığı bir takımı idare etmek zorunda kalması. Gerçekçi bir şekilde Mancini’yi ancak ikinci yarı maçlarında göreceğiz. Maç öncesi üçlü orta sahası ile Fenerbahçe merkezini alan-adam markajı ile başarılı bir şekilde kapattı. Oyuncu eksiklikleri nedeniyle var olan sol bek sorununa daha pratik ve etkili bir çözüm bulmasını bekleyebilirdik belki ama öte yandan Chedjou’nun penaltısına yapılacak bir teknik hamlesi olamaz.  Nihayetinde “bence” Mancini doğru hamlelerle rakibin etkili hücum gerçekleştirmesinin büyük oranda önüne geçti. Kuyt-Gökhan tarafınan ilk on dakikada 4 orta geldi. Caner adamını geçtiği vakit alan buldu. Kenarları da büyük oranda etkisizleştirdi ama nasıl hücum yapacağı konusunda Burak ve Bruma’ya olması gerekenden daha fazla anlam yükledi. Ceyhun’un olması Emre-Baroni’nin etkisizleşmesi(hücumda) doğursa da ön alanda pozisyon üretimi konusunda kenarlara bağımlı kalarak hücumda kışır bir görüntü çizilmesinin önüne geçilemedi.

NİHAYETİNDE..

Galatasaray kazanmayı hak etmedi. Fenerbahçe ise savunmasıyla en azından yenilmeyi hak etmedi, burun farkıyla rakibinden iyi olmasını skora yansıtmayı başardı.  Pozisyonsuz, keyifsiz bir mücadele izledik. Derbinin içeriğinden ziyade önemli olan skorudur. Fenerbahçe istediğini oldukça rahat bir şekilde alırken farkı da 9 puana çıkardı. Belki de nasıl oynamaları gerekiyorsa o şekilde oynayarak şampiyonluk yolunda çok önemli üç puanın sahibi oldular.

Milli Mücadele neyin mücadelesi - 2

Bir, mal mücadelesidir dedik. İki, iktidar mücadelesidir.

Harpten sonra İngilizlerin temel talebi İttihat ve Terakki kadrolarının tasfiyesi idi. Bu yüzden daha Kasım 1918’den itibaren Savaş Suçları Mahkemelerinin kurulması için ısrarcı oldular. Aralıkta Tevfik Paşa hükümetinin kolunu büküp mahkemeyi kurdurdular. Düşünürsen sebep basittir. Dört sene boğuştuktan sonra şimdi Türklerle dost olmaya karar vermişsin. “Türkler masum, baştakiler suçlu” diye bir anlatı kurman, savaşın ve soykırımın ceremesini birilerine yüklemen gerekiyor. İT kadrosu zaten Alman istihbaratıyla sarmaş dolaş bir yapı. Temizle, kurtul.

Hesaplayamadıkları şey şuydu. İT, Türkiye’nin ilk ve (o tarihte) tek sivil örgütlenmesi. Memlekette eğitimli ve profesyonel kadroların neredeyse tamamı İT mensubu veya sempatizanı, hepsi Enver modeli burma bıyıklı. Her şehir ve kasabada İT teşkilatı – ve yalnız İT teşkilatı – var. Tehcir ganimetinin aslan payını onlar almış, kaybedecekleri şey çok. Daha mühimi, daha savaş sürerken tedbirini almışlar; yenilgi halinde devreye sokmak üzere 1915’ten itibaren Teşkilat-ı Mahsusa bünyesinde memleketi örgütlemişler. Ganimet gelirinin önemli bir kısmını teşkilata akıtmışlar.

Yani iş, 1945 Almanya’sında Nazi Partisini tasfiye etmek kadar kolay değil. Yerine koyacak bir şey yok.

*

Dikkat buyurun: Direnişin ilk kıvılcımı İzmir’in işgalinden daha bir ay önce, 10 Nisan 1919’da, Boğazlıyan kaymakamı Kemal’in idamı münasebetiyle çakar. İT’nin patronaj işleri reisi Kara Kemal’in kontrolündeki hamallar ve kayıkçılar teşkilatları ayaklanır, İstanbul’da terör saçar. İngilizler paniğe kapılırlar.[1] İT tutuklularının bulunduğu Bekirağa Bölüğü basılıp mahkûmlar salınacak diye endişelenip, bir ay sonra hepsini Malta’ya gönderirler.

Nisandan itibaren memleketin her tarafında pıtrak gibi biten Müdafaa-yı Hukuk cemiyetlerinin kurucuları, Teşkilatı Mahsusacılardır.[2] Teşkilatın mutemet adamları 18-19 kışında İstanbul’da eğitilir, ellerine bir miktar para ve Ermeniden gaspedilmiş matbaa takımları verilir, Millici gazete çıkarmaları için taşraya gönderilirler.[3] Parayı veren İT’nin maliye bakanı Cavit Bey ile örgüt sekreteri Vasıf Beydir. Mustafa Kemal Paşa’nın 1918 Kasım-Aralığında İstanbul’da çıkardığı Minber gazetesinin finansörü de Cavit Beydir.[4]

Mart 1919’da teşkilatın kilit isimlerinden Karabekir Erzurum’a, Rauf Bey Ege’ye gönderilir. Mayıs’ta İzmir’in işgali üzerine teşkilatın propagandistlerinden Halide Edip Sultanahmet mitinglerinde halkı galeyana getirir. 

*

On puanlık soru şu: Mustafa Kemal baştan beri bu teşkilatın içinde miydi, yoksa sonradan mı dahil oldu?

Cevabından emin değilim. Ancak tahmin yürütebiliyorum. Baştan beri teşkilatın içindeydi, belki bir ara dışlandı, belki 1918 başlarından itibaren liderlik için adı geçti, ama ancak Şubat 1919 gibi seçildi sanıyorum.

İlk sinyal, Ruşen Eşref’in 1918 Martında gazetelere çıkan “Anafartalar Kumandanı ile Mülakat”ıdır. İkinci sinyal mütarekeden hemen sonra, 6 Kasım 1918’de Minber’de tam sayfa yayımlanan Kemal Paşa güzellemesidir. Şöyle düşün: Her cephede faciayla sonuçlanan bir savaşta adam başarı göstermiş tek komutan. [O yüzden, Anafartalar’daki başarısı pompalandıkça pompalanacaktır.] Teşkilat üyesi, ama Enver’le kavgalı; parti liderliğinin hatalarından uzak durmuş. Almanlarla yıldızı barışmamış. [Daha doğrusu, Almanlarla bozuk olduğu 1918 başından itibaren ısrarla hissettirilmiş.] İngilizlerle arası iyi. Diğer yandan, kişi olarak sevilmeyen biri: alaycı, soğuk ve bencil. Geçmişi skandallarla dolu. O yüzden liderliğe önerildiğinde şiddetle karşı çıkanlar olacak. Ama yalnızlığı bir bakıma avantaj: Teşkilatın kurtları tarafından kolayca yönlendirilebilir, zamanı geldiğinde [mesela Enver Moskova’dan döndüğünde] kolayca bir kenara atılabilir.

Ne kadar yanıldıklarını 1921’de İstiklal Mahkemeleri ve Başkumandanlık Kanunu olaylarında farkedecekler. 1922’de “İkinci Grup” ve Ali Şükrü Bey hadiselerinde hamle yapıp alta düşecekler. 1924’te Terakkiperver Fırka ile son kez inisyatifi almaya çalıştıklarında iş işten çoktan geçmiş olacak. 1925’te tasfiye edilecekler. Milli Mücadele’nin örgütleyici kadrosunun TAMAMI 1926’da ya idam edilecek (Cavit, Kara Kemal, İsmail Canbulat, Halis Turgut, Doktor Nazım) ya da ipten dönecek (Karabekir, Rauf, Vasıf, Halide Edip).

1918-19 kışında hareketi başlatıp örgütleyenlerden, ilaç için, bir tanesinin bile 1926’da sağ ve muteber kalmaması sizce tesadüf müdür?

*

Demek ki neymiş? Milli dedikleri Mücadele, bir, İttihat ve Terakki’nin iktidarda kalma mücadelesiymiş. İki, oyun içinde oyun, İttihat ve Terakki’nin adamı Mustafa Kemal Paşa’nın teşkilat içinde iktidarı ele geçirme ve rakiplerini tasfiye etme mücadelesiymiş.

Paşanın siyasi ustalığını takdir etmeden geçmeyeceğiz mamafih. Siyaset oyununu dâhiyane oynamış. Büyük risk almış. Aklı olan herkesin “ı-ıh, olmaz” dediği bir pozisyonda, muazzam bir cüret ve yırtıcılıkla hareket etmiş. Maçı almış.

Onu bunu idam etti diye ayıplıyoruz da, bir de şunu düşün. Karşısındakiler on yıllık savaşta kaşarlanmış, kaç milyon masum sivili gözünü kırpmadan ölüme göndermiş, memleket tarihinin en büyük soygununu organize etmiş adamlar. Maazallah boş bulunsa, ayağı sürçse, kim kimi asardı?




[1] Bilal Şimşir'in yayımladığı İngiliz Belgelerinde Atatürk'ün (Ankara 1973) birinci cildinde, İngiliz Yüksek Komiserliğinin o tarihlere ait ayrıntılı yazışmaları vardır. Kitap şu anda elimin altında değil; bulduğumda sayfa ve satır eklerim. 
[2]  Bu konuda en aydınlatıcı kaynak, Ankara yönetiminin istihbarat teşkilatının kurucusu Albay Hüsamettin Ertürk’ün İki Devrin Perde Arkası (İstanbul 1957) adlı hatıralarıdır.
[3] Süha Ünsal'ın İkazcı Mehmet Şükrü Bey kitabında (Dipnot Y. 2007) Afyonkarahisar'daki İkaz gazetesinin nasıl kurulduğuna dair enfes ayrıntılar vardır. 
[4] Bkz. Erol Kaya, Mustafa Kemal Atatürk’ün İlk Gazetesi: Minber”, Ebabil Y. 2007.

Rooney vs Arsenal


Derbi Önü Analizi #2





Sevgili Murat Fevzi Tanırlı'nın Lig TV için hazırladığı istatistiklerinden...

Derbi Öncesi




İlk devrenin en ateşli geçmesi beklenen maçı birbirlerine zıt karakterlerden oluşan iki takımın mücadelesine sahne olacak. Kadıköy’de favori çıkan Fenerbahçe1999 yılından bu yana o sahnede galibiyeti olmayan Galatasaray bir ilk peşinde koşacak. Bu maçın bana göre anahtar sözcüğü “pres”. Pres başarılı olduğu ölçüde Fenerbahçe kazanmaya yakın durur ama presi kıran Galatasaray'ın ise şansı sanılandan çok daha fazla!
Devamı

Fenerbahçe sadece ön üçlüsüyle değil Egemen'inden Holmen'ine kadar pek çok oyuncusuyla gole yakın bir duruş sergilerken Galatasaray'da Burak ve Drogba harici (oynarsa Umut) gole yakın bir başka oyuncusu bulunmuyor. Fenerbahçe özellikle Bruno Alves, Egemen ve Webo ile duran topları hem iyi savunup hem de hücumda etkili oluyor iken Galatasaray bu konuda rakibinden geri kalıyor. Drogba ve Burak'ı etkisiz kıldığı anda topu her şekilde filelerle buluşturmak güçleşiyor.

FAVORİ FENERBAHÇE

Şu kesin ki pek çok açıdan maçın favorisi Fenerbahçe.  Derbinin kendisine has atmosferi Fenerbahçe’nin hali hazırda güçlü olduğu özellikleri daha güçlü kılıyor. Ön alan presi için motivasyona gerek yok.  Önde oynamak için ideal bir ortam söz konusu.  Üstelik rakibi Galatasaray oyunun genelinde pas oyununa yatkın bir profil çizse de özellikle Semih ve Chedjou’nun araya pas atma konusundaki yeteneksizliği nedeniyle oyunu rakip yarı sahaya yıkma konusunda da sorun yaşamayacak. 

HOLMEN VE WEBO İLK 11’DE OLMALI

Fenerbahçe’nin en büyük gücü hareketli oyun yapısı ve pres gücü. Bu yüzden Emenike ile değil rakip tandemini daha fazla rahatsız edecek olan Webo ile başlayacağını düşünüyorum. Öte yandan yine orta sahada Holmen tercihi de bence fazlasıyla önemli. Bunun için iki ayrıntı önemli:

1- Holmen’i  Emre ve Mehmet Topal’ın önünde oynatarak Galatasaray’ın stoperlerden topu alarak  Melo’nun oyun kurmasına müsaade etmemek.

2- Meireles ve Baroni’ye göre baskı kurma ve pres konusunda çok daha hünerli olması.
Aynı nedenlerden dolayı Webo’nun da ilk 11 başlayacağını düşünüyorum.

YAPILIRSA HATA OLUR

Orta sahaya “iki yabancı” ekleyerek Emenike-Sow-Kuyt-Webo’dan birisini 18’in dışında bırakmak. Eğer bu olursa Kasımpaşa maçında olduğu kadar şanslı olmaz Fenerbahçe. Olası bir Galatasaray golüne karşı son 25 dakika takımı daha fazla hücumcu yapmak zorlaşır. Emenike ya da Webo ilk 11’de olmasa da 18’de mutlaka olmalı.

GALATASARAY  NASIL KAZANIR?

Öncelikle kazanmak için fazlasıyla uygun bir ortam mevcut. Fenerbahçe’nin topa sahip olması, oyunu rakip yarı sahaya yıkması “bekleyen” konumunda olan takım  için sorun değil. Üstelik Fenerbahçe bu baskıyı iki bekini de çıkararak yapacağını düşünürsek kapılan topların hücumunda istediği geniş alanı bulabilir. Ev sahibinin iç saha baskını da düşünürsek tuzak kurulmaya fazlasıyla müsait bir yapısı var.  Tek sorun özellikle maçın başında yapılacak olan presi kırma konusunda Mancini'nin doğru çözümü bulması. Üçlü orta saha da deneyebilir başka çözümler de.

Eğer bekleyen konumda savuma güvenliğini birinci planda tutacak bir strateji benimsenirse rakibin oldukça etkili olduğu dönen ya da yanlış zamanda kaptırdıkları toplara karşı konsantrasyon sorunu da yaşanmaz.

Mancinin yapacağını düşündüğüm ya da yapılmasını uygun gördüğüm hamleleri:

1-Takımın boyu kısaltılmalı ve oyunu kendi sahanda kabullenmeli.

2-Sol beke mutlak suretle “sol ayaklı” bir oyuncu  monte edilmeli. Selçuk ve Melo’nun baskı yediği ortamda ters ayaklı bek oynatmak oyun kurma konusunda fazlasıyla sıkıntı yaşatır.

3- Beklerin arkasındaki boşluğu değerlendirmek için iki hızlı kenar oyuncusu takımda bulunmalı. Bunlardan birisi Bruma iken diğeri Aydın, Umut  ya da Amrabat olmalı. Yabancı kuralı nedeniyle Bruma'nın tersine eğer üçlü orta saha düşünülmezse Aydın'ın monte edileceğini düşünüyorum.Ceyhun seçeneği işaretlenirse "Umut" çok daha doğru olacaktır..

3- 4-4-2 sanılanın aksine kontra hücumları için vazgeçilmez bir sistemdir.  İki defansif orta sahalı 4-4-2 kaçınılmaz olan. Yalnız burada Galatasaray tandeminin sorunlu pasör yapısı nedeniyle Umut'u alarak  orta sahayı üçlemesi de bir başka ihtimal. 

Çünkü;

Fenerbahçe hem iç saha avantajı hem de oyuncu nitelikleri açısından Galatasaray’dan pres ve baskı konusunda avantajlı konumda. Savaşarak topu “yanlış zamanda” kazanmalarına izin vermek yerine “topun Fenerbahçe’de olduğu” bir takıma karşı hazırlanmak çok daha makul. Üstelik belki maç boyunca Galatasaray iki ya da üç kez atağa çıkabilir ama rakibin sayısız atağına göre çok daha efektif bir sonuç alınması kaçınılmaz olur. Fenerbahçe'nin presini kırmak için 4-4-2 ile savunnulacaksa sol ve sağ beklerin önemi bir hayli fazla olur.

PRES BELİRLEYİCİ OLUR



Fenerbahçe’nin en büyük silahı aslında Galatasaray’ın en zayıf tarafı.  Özellikle maçın ilk 20 dakikasında baskı kurmayı hedefleyen Fenerbahçe muhtemelen orta sahasındaki iki savunma becerisi yüksek oyuncuyla Melo ve Selçuk’a baskı yaparak oyunun kenar beklerinden kurulmasını sağlayarak Caner ve Gökhan’ı ileriye "topu tehlikeli bölgede kazanması için "sürecek.  Bu hamle başarılı olabilir ama aynı zamanda Galatasaray için de fırsata dönüşebilir.

Galatasaray’ın çözmesi gereken sıkıntı burada.  Fenerbahçe presi bu şekilde yaptığı vakit oyun kurma konusunda sıkıntısı olan Semih ya da Chedjou sıklıkla uzun topa zorunlu kılınacak ya da beklerin bölgesinde kaptırılacak.  Drogba’nın belki de en önemli katkısı topu burada isteyip alarak bu sıkışıklığı kırması. Riera ise hücumda üretkenliği ile değil savunmada baskı karşısında adam eksilten doğru pası gerçekleştirmesiyel fark yaratabilir. Dany burada belki savunmayı güçlü kılar ama pres karşısında çok daha riskli seçimler yapabilir.

ÇARE BURAK’IN YEDEK KALMASI

Böyle olacağını düşünmüyorum  ama teknik direktör olarak kafamda bu maçı oynadığım zaman kaçınılmaz olarak Burak yerine Umut’u tercih ediyorum.


Böyle olduğu vakit maç içerisinde değişimler, koşullara göre dönüşümler çok daha kolay oluyor.  Orta sahada üç oyuncu bulundurması pres karşısında sürekli top kaybına ya da uzun topa zorunlu kalmanın önüne geçebilir. Aslında tek çare budur.

Nihayetinde;

Fenerbahçe'nin Webo ve Holmen'le başlayarak pres gücünü sonuna kadar kullanarak rakip stoperlerin oyun kurma konusundaki kusurlarını Melo ve Selçuk'a baskı kurarak avantaja çevirmeye çalışacağını düşünüyorum. Öte yandan Mancini'nin üç defansif orta saha ile karşılık verip Bruma-Umut'u kenarlara yereştirerek geride "bekleyen" konumunda olup hızlı kontralarla sonuca gideceğini..   Eğer Fenerbahçe özellikle ilk 15 dakikada gol bulursa farkı arttırır.. Lakin Galatasaray berabere ve önde olduğu zaman "bekleyen" ve "topu rakibe" vererek istedğini de alabilir.

Muhtemel (benim beklediğim 11'ler):

Fenerbahçe: Volkan-Gökhan, Egemen, Alves, Caner- Mehmet Topal, Emre, Holmen- Kuyt-Sow-Webo!
Galatasaray: Eray- Sabri, Chedjou, Semih, Riera-Ceyhun, Melo, Selçuk- Umut(Burak), Bruma-Drogba

9 Kasım 2013 Cumartesi

Mohsen Namjoo- Alaki



İyi insan değilim. Saf “kötü” bir insan da değilim. Yazar değilim. Gazeteci değilim.Kemalist değilim.  Ülkücü değilim. Sosyalist değilim. Devrimci değilim. Liberal değilim. Spor yazarı değilim.  Çizer değilim. Solcu değilim. Sağçı hiç değilim. Laik değilim çünkü bireyler laik olmaz, kurumlar olur ya da olması gerekir.. Müslüman değilim.  Dinci değilim. AKPli değilim. CHPli değilim.  TKPli değilim v.s.

Bu liste uzar gider.
Devamı

En önemlisi nedir biliyor musunuz?

Tutarlı değilim.

Tutarlı bir insan olmadığım için Atatürkçü oldum Sosyalist oldum Marksist oldum Müslüman oldum Dinsiz oldum. Çok şey oldum yıllar içerisinde ve daha da kötüsü şu: Başka şeyler olmaya da devam ederken baktım ki bugün hiçbir şey olamamışım.

Ama gelin ve görün ki; bir şey olmak gibi bir ihtiyaç da hissetmiyorum. Ne garip değil mi? Benim inanışlarım ve yaşama bakış açımın toplamında bir bütün oluşturması, daha önce asgari bir insan tarafından daha aynı şekilde sahiplenilip adının konulması şart mı? Belki ben türünün tek örneğiyim yaşama bakış konusunda? 

İler tutar yanım yok benim.

Çünkü ben okuduyup da algıladığım her "ters" bilgide samimiyetle söylüyorum ki değişiyorum.  

Sizler-ki her birinize ayrı ayrı imreniyorum- çok üstün teknoloji ile yaratılmış, doğruya erken yaşta ulaşmış başka insanlarsınız. Emin siniz her şeyden önce. Ne kadar güzel..

Benim gibi değilsiniz. Ordan oraya sallanıp uzun süreçte ele aldığınızda birbirleri ile çelişen cümleler kurmak zorunda kalmıyorsunuz yıllar içerisinde. Misal ben 18 yaşımda kavradığımı sandığım şeyin aslında çok daha derin ve içeriğini algılama konusunda ne kadar yetersiz olduğumu görüyorum.
Ben zayıfım. Biraz da bir şey olma konusunda beceriksiz.

Bütünü tam anlamıyla algılama konusunda eksiğim, kusurluyum.

Sürekli değişiyor bütün, ben ne yapayım? Aha hepsi bu, oku, anla ya sahiplen ya reddet diye bir şey yok ki.

25 yıl içerisinde yaşayıp gördükçe, okunan  sayfalarca cümlelerin içerisindeki anlamları edindikçe dağıldım.

Arkadaşım mesela beş yaşında namaz kılarak teoloji konusunda kesin kararı verip huzura erdi, 25 yıldır o huzurun içerisinde yaşıyor. Bana sorsan 5’te başka 15’te başka 25’te başka ve bugün Kant’ın bilinemezciliğini sahiplenmiş antagonist olarak çok başka bir şeye dönüştüm, yaratık gibi.. İnsan aklının bazı sorulara cevap bulamayacağını düşünüyorum ama yarın bulabileceğine inanırım belki derim, kim bilir?   Nihayetinde gerçek şu ki elin oğlunun 5-6 yaşında vardığı huzura ben şu yaşımda erişebilmiş değilim. Kim doğru kim yanlış önemsiz, gerçek bu.

Üst komşumla yaşıtız, adam 20 yıldır X'çi..  Tutarlı.   Yani ben gerizekalı desen o da değil gibi bir durum söz konusu. 

Böyle değiller, olamazlar demiyorum kesinlikle, nasıl oluyorsunuz daha çok..  

10 Kasım 1938



Saygı ve minnetle anıyoruz..

Bir 10 Kasım sabahı daha geldi çattı,
Sirenler uzun uzun, yalnız senin için çaldı,
Tam 75 yıl olmuş senden ayrı kalalı,
Çok özledi seni cumhuriyet’in evlatları


Bıraktığın ilkelerin izindeyiz merak etme!
Kimse bozamaz birliğimizi hiçbir sebeple,
Hep yaşayacak bu vatan Ata’m senin izinde,
Söz veririz her 10 Kasım saat dokuzu beş geçe.

(Resim kaynak; şiir kaynak)

9 Kasım 2013

Battaniyenin bitmesine sayılı sıralar kaldı, mutluyum. Bir başkasına başlamak için güç arıyorum. Çok istiyorum ama sonradan bana büyük bir yük gelecekmiş gibi, geldiği için temkinli gitmeye çalışıyorum.
Yapılabilecek çok şey var, ama yapacak enerji işte o her zaman olmuyor.
Herşey, ama herşeyden önce en sevdiğim şeyden yani fotoğraf çekmekten çok mutluyum, en tembel zamanımda bile üşenmediğim tek şey.
Dünyada ne kadar kötü ve çirkin şey varsa onlara inat güzellikleri görmeye ve göstermeye devam.

8 Kasım 2013 Cuma

Eğer..


" Eğer Tanrı varsa, onu affetmem için ayaklarıma kapanmalıdır! "

Nazi Toplama Kampı Duvar'ından..