İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Kasım 2013 Pazartesi

Milli Mücadele neyin mücadelesi - 3

Son iki yazıda ne dediydik, hatırlayalım.

Bir: 1913 ile 1918 arasında Türkiye tarihinin en büyük soygunu gerçekleşti; milli servetin neredeyse üçte biri el değiştirdi. Bundan istifade edenler, Yunan ve Ermenilerin geri gelmesinden ve galip devletler eliyle tazmin edilmelerinden korkuyordu. Direndiler.

İki: Savaşın galipleri İttihat ve Terakki kadrolarını tasfiye etmeye niyetliydi. Teşkilat bunu ta 1915’lerde öngördü, direniş örgütü kurdu. Örgütün başına Mustafa Kemal’i getirdiler; yalnız adamdır, kolay manipüle ederiz diye hesap yaptılar. Evdeki hesap çarşıya uymadı.

Son olarak İslam faktörünü görelim, eksik kalmasın.

Bakın şimdi iyi dinleyin. Milli Mücadelenin başındaki adamların İslam aşkıyla yanıp tutuşan adamlar olduğunu iddia etmeyeceğim, saçma olur. Velakin:

1) Daha düne kadar nüfusunun %25 ila 30’u gayrimüslim olan bir toplumda, tesadüfe bak, hepsi de töre ve aidiyet bakımından Müslüman kişilerdi. Mesela, Yahudi bir entelektüel olduğu halde Kızıl Ordu’nun başına geçen Troçki gibi biri aralarında yoktu.

2) Daha dün din ayrımı bazında icra edilmiş bir soygunda, Müslüman tarafın (yani Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların, Giritlilerin, Selaniklilerin, Pomakların vs.) çıkarlarının temsilcisi olarak ortaya çıktılar. Aralarında Ahmet Rüstem Bey gibi nispeten kozmopolit yapıda biri varsa derhal tasfiye edildi; Ağaoğlu Ahmet gibi kozmopolitimtrak eğilimleri olan biri derhal hizaya geldi.

3) Milli Mücadele açıkça Müslüman “milleti” namına verildi. Misakı Milli “Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskûn olan” ülkenin bölünmezliğini savundu. CHP’nin atası olan Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti nizamnamesi “bilcümle anasır-ı İslamiyeyi” temsil etme iddiasıyla yola çıktı. Amasya Beyannamesi, BMM seçimine ilişkin tebliğname “İslam milletinin” haklarını hedef aldı. Aralık 1919 ve Nisan 1920 meclis seçimlerine, teorik olarak halâ Osmanlı vatandaşı bulunan gayimüslimler sokturulmadı. Bu anlamda Milli Mücadele, Tanzimattan beri Osmanlı’nın RESMİ ideolojisi olan ittihad-ı anasırdan (yani halkların birliği fikrinden) net bir kopuşu temsil eder. [Milli Mücadele belgelerinde “Türk milleti” deyimine Eylül 1922’den önce rastlanmaz.]

4) Ahaliyi İslamla gaza getirdiler. 300 küsur üyeli Ankara meclisine 118 adet sarıklı aldılar. Bektaşi babası ile Mevlevi şeyhini, Meclis başkanvekili yapıp Paşanın sağına ve soluna oturttular. 83 müftü ve 64 din alimine Milli Mücadelenin şer’an caiz olduğuna dair fetva verdirdiler. [Kadir Mısıroğlu’nun Sarıklı Mücahitler kitabında bu konuda geniş bilgi vardır.]

Elbette gariban halkı vergi vermeye yahut askere gidip ölmeye ikna etmek için bir ideolojik heyecan lazımdı. Kimse Haramzade Hasan Bey’in iktidarı yahut Koçerolardan Hüseyin Ağa’nın Ermeniden kaptığı mallar uğruna gidip Sakarya’da kendini öldürtmez. Lakin ideolojik gaz olarak, mesela Bolşevikler gibi sınıfsal nefreti, yahut Fransız İhtilalindeki gibi sınıfsal nefret artı özgürlük sarhoşluğunu, yahut Amerikan ihtilalindeki gibi vergi ve memur alerjisini, yahut İtalya ve Meksika bağımsızlık savaşlarındaki gibi papaz düşmanlığını kullanabilirlerdi. Kullanmadılar. İslamı kullandılar.

*

Pragmatisttiler, öyle gerekmiş, öyle yapmışlar demekle iş bitmiyor. Bunlar geçmişin hikayeleri değil, bugünün Türkiye’sini şekillendiren olaylardır. Bugünkü Tayyip Erdoğan faciasının kökenleri ta bu anlattığım olaylara dayanır.

1839’dan 1913’e dek kör topal da olsa modernleşmeye, vatandaşlık hukukunu oluşturmaya çalışan bir toplum, 1913-1923 yıllarının olayları sonucunda “yüzde doksandokuz virgül dokuzu  Müslüman olmakla övünen” bir toplum haline geldi. Bir toplumun %99,9’u Müslüman olunca, eninde ya da sonunda biri çıkar, “e bari Müslümanlığın gereğini yapalım o zaman” diye akıl yürütür. Verecek cevap bulamazsın.

İtiraz da edecekseniz önce Yanlış Cumhuriyet'i okuyun, ondan sonra konuşalım.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Dost meclisinde konuşulacaklar


Önümüzdeki günlerde sanırım söylemler sertleşecek, belki kırıcı sözler söylenecek. O kavgaya girmeden, dostane birkaç fikir paylaşayım dedim. Dinleyen ve anlayanlar için.

*
Yıllar var ki ağzımdan MüslümanLARI aşağılayan bir söz çıkmadı, çıkmamasına gayret ettim. Göbeğini kaşıyan kimseden söz etmedim, kimsenin bıyık veya pabuç veya başlık tercihine laf değdirmedim; değdirenleri her zaman ayıpladım. Dünyada çeşit çeşit insan olduğunu biliyorum. MüslümanLARIN mesela Budistlerden, komünistlerden, feministlerden, paşacılardan, ve hatta Ermenilerden daha kötü – veya daha iyi – insanlar olduğunu düşündürecek hiçbir ipucu yok elimde. En kötü ihtimalle, bana garip gelen bazı huylarına bıyık ucuyla gülümserim. Eğer karşımdaki iyi bir insansa ve gülümsemem onu üzecekse, onu da yapmam. Ne gereği var?

Geldiğim sosyal çevre ve aldığım eğitim itibariyle, elbette birtakım önyargılarla yola çıktım. Beş vakit namaz kılan insanlarla hayatımda ilk kez 29 yaşımda, Isparta’da askerliğimi yaparken tanıştım. Pırlanta gibi çocuklar olduklarını gördüm; itiraf ediyorum, çok şaşırdım. O günden sonra önyargılarımı adım adım aştım zannediyorum, en azından aşmaya gayret ettim.

Arada düşüncesizce sarfettiğim laflar olmuş mudur? Olmuştur tabii. Bir kısmının farkına varıp pişman olmuşumdur, bir kısmı sessiz geçilmiş, içten bir sızı bırakmıştır, fark etmemişimdir. Bilirim. Türklerin “Ermeniler” hakkında konuşurken – bazen iyi niyetle – kırdığı potların vahametini tanırım çünkü. Bu da aynı hesap.

*
Zannettiğiniz kadar militan bir ateist değilim. Daha doğrusu herhangi bir şeyin militanı değilim. Militanlığın her çeşidi bende korku ile karışık bir tiksinti yapıyor. Ateistin militanı gerçi bu ülkede nadirattandır, ama o da öyle.

İnsanları yadırgatacak bir düşünce belki, ama söyleyeyim. İnsanın en kıymetli varlığı yalnızlığıymış gibi geliyor bana. Gerçek yalnızlık zordur, uzun çaba ve emekle elde edilir, insanın mahallesine, eşine dostuna, en önemlisi kendisine mesafe koymayı öğrenmesiyle olur. O mesafenin adına kimi vicdan özgürlüğü der, kimi hakikat aşkı der, kimi felsefe der. Alçakgönüllü olalım, büyük laflar etmeyelim dersen ironi de diyebilirsin; aynı şeyin küçük adıdır. Hayatta her şeye (ama her şeye, birilerinin kutsal dediği şeylere de) çok yönlü bakılabileceğini anlamaktır mesele. Onu anladın mı, hakikatin zahmetli yoluna girdin demektir. Hazır şablonun yok: her gün, her an, vicdanınla yapayalnızsın, karar vermek zorundasın. Hacı ne demiş, kitap ne demiş, mahalle ne der yok. Yalnızlık dediğim bu. Onun lezzetini anlatmaya çalışıyorum yazılarımda, dinleyen varsa.

Tanrı denen şeyin masal olduğundan kuşkum yok. Daha doğrusu şöyle söyleyeyim: tanrı şöyledir böyledir diye söz söyleyen herkesin götünden attığından eminim. Bu anlamda ateistim, kafam net.  Ama dikkat et bak: masal kötü bir şeydir demedim ki? İstersen mit dersin, alegori dersin, masal değil mesel dersin. O zaman pekalâ konuşacak ortak zemin buluruz gibi geliyor bana.

Yeter ki, “sen benim tanrıma nasıl masal dersin” diye babalanan Nemrut takımını başımızdan def edelim.

Yazın Şirince’de bir “Din ve Akıl” semineri yapacağız. Ne demişim davetiyede? “Dindar gelen dinsiz gitsin, dinsiz gelen dindar gitsin, yeter ki akıl ve fikir galip gelsin.” Mevzu bu.

*
Evet MüslümanLIKLA mücadele ediyorum, kendi çapımda. Budizme, Mormonizme ve Polinezya dinlerine laf soktuğum vaki olmadı. Onların masallarını daha makul bulduğum için mi? Hayır efendim. Onlar benim yoluma zorbalıkla ve küstahlıkla çıkmıyor, beriki çıkıyor, onun için. Biri benim özgürlüğüme tehdit, diğeri değil. Bu kadar.

Hele Budist gelsin, küstah ve kibirli bir edayla günde beş kez “Buddha büyüktür” diye bağırsın; hele Budizmin safsatalarını dünyanın tek hakikatiymiş gibi çocuklarıma – ve memleketin çocuklarına – dayatmaya kalksınlar; hele aksini söylemeye kalkanı, ister “ay vallahi çok kalbim kırıldı” diliyle, ister “amsikgöt zebani cehennem” diliyle susturmaya yeltensinler. Bakalım o zaman Budizmle de uğraşır mıyım, uğraşmaz mıyım?

*
Neden uğraşırsın, dünyanın derdi sana mı kaldı diye soranlara ne diyeyim bilmem.

Belki huydur, kişilik meselesi. Ya da belki insanları (hatta Müslüman olanları) seviyorumdur, onları kendi bildiğimce yanlıştan korumayı ve doğruya yöneltmeyi borç sayıyorumdur. Belki onların iç çelişkilerini kendi bildiklerinden daha iyi görüyorum; ulaşmaya çalıştıkları hakikatle seçtikleri yol arasındaki çelişki aklıma ve yüreğime acı veriyordur. “Yazık bu kadar saçmalamasınlar” diye üzülüyorumdur.

Belki bin yıldan beri bu ülkede benim atalarımı – ve sizin atalarınızı – zebun eden zorbalık ve riya rejimine isyan ediyorum. Onun acısını çıkarmaya çalışıyorumdur.

Belki de daha basit. Hakikat arayışı bana acayip zevk veriyor. Oyuncağını gösteren çocuk gibi sizinle paylaşmak hoşuma gidiyordur.

Ne biliim ben yahu?