felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Dost meclisinde konuşulacaklar


Önümüzdeki günlerde sanırım söylemler sertleşecek, belki kırıcı sözler söylenecek. O kavgaya girmeden, dostane birkaç fikir paylaşayım dedim. Dinleyen ve anlayanlar için.

*
Yıllar var ki ağzımdan MüslümanLARI aşağılayan bir söz çıkmadı, çıkmamasına gayret ettim. Göbeğini kaşıyan kimseden söz etmedim, kimsenin bıyık veya pabuç veya başlık tercihine laf değdirmedim; değdirenleri her zaman ayıpladım. Dünyada çeşit çeşit insan olduğunu biliyorum. MüslümanLARIN mesela Budistlerden, komünistlerden, feministlerden, paşacılardan, ve hatta Ermenilerden daha kötü – veya daha iyi – insanlar olduğunu düşündürecek hiçbir ipucu yok elimde. En kötü ihtimalle, bana garip gelen bazı huylarına bıyık ucuyla gülümserim. Eğer karşımdaki iyi bir insansa ve gülümsemem onu üzecekse, onu da yapmam. Ne gereği var?

Geldiğim sosyal çevre ve aldığım eğitim itibariyle, elbette birtakım önyargılarla yola çıktım. Beş vakit namaz kılan insanlarla hayatımda ilk kez 29 yaşımda, Isparta’da askerliğimi yaparken tanıştım. Pırlanta gibi çocuklar olduklarını gördüm; itiraf ediyorum, çok şaşırdım. O günden sonra önyargılarımı adım adım aştım zannediyorum, en azından aşmaya gayret ettim.

Arada düşüncesizce sarfettiğim laflar olmuş mudur? Olmuştur tabii. Bir kısmının farkına varıp pişman olmuşumdur, bir kısmı sessiz geçilmiş, içten bir sızı bırakmıştır, fark etmemişimdir. Bilirim. Türklerin “Ermeniler” hakkında konuşurken – bazen iyi niyetle – kırdığı potların vahametini tanırım çünkü. Bu da aynı hesap.

*
Zannettiğiniz kadar militan bir ateist değilim. Daha doğrusu herhangi bir şeyin militanı değilim. Militanlığın her çeşidi bende korku ile karışık bir tiksinti yapıyor. Ateistin militanı gerçi bu ülkede nadirattandır, ama o da öyle.

İnsanları yadırgatacak bir düşünce belki, ama söyleyeyim. İnsanın en kıymetli varlığı yalnızlığıymış gibi geliyor bana. Gerçek yalnızlık zordur, uzun çaba ve emekle elde edilir, insanın mahallesine, eşine dostuna, en önemlisi kendisine mesafe koymayı öğrenmesiyle olur. O mesafenin adına kimi vicdan özgürlüğü der, kimi hakikat aşkı der, kimi felsefe der. Alçakgönüllü olalım, büyük laflar etmeyelim dersen ironi de diyebilirsin; aynı şeyin küçük adıdır. Hayatta her şeye (ama her şeye, birilerinin kutsal dediği şeylere de) çok yönlü bakılabileceğini anlamaktır mesele. Onu anladın mı, hakikatin zahmetli yoluna girdin demektir. Hazır şablonun yok: her gün, her an, vicdanınla yapayalnızsın, karar vermek zorundasın. Hacı ne demiş, kitap ne demiş, mahalle ne der yok. Yalnızlık dediğim bu. Onun lezzetini anlatmaya çalışıyorum yazılarımda, dinleyen varsa.

Tanrı denen şeyin masal olduğundan kuşkum yok. Daha doğrusu şöyle söyleyeyim: tanrı şöyledir böyledir diye söz söyleyen herkesin götünden attığından eminim. Bu anlamda ateistim, kafam net.  Ama dikkat et bak: masal kötü bir şeydir demedim ki? İstersen mit dersin, alegori dersin, masal değil mesel dersin. O zaman pekalâ konuşacak ortak zemin buluruz gibi geliyor bana.

Yeter ki, “sen benim tanrıma nasıl masal dersin” diye babalanan Nemrut takımını başımızdan def edelim.

Yazın Şirince’de bir “Din ve Akıl” semineri yapacağız. Ne demişim davetiyede? “Dindar gelen dinsiz gitsin, dinsiz gelen dindar gitsin, yeter ki akıl ve fikir galip gelsin.” Mevzu bu.

*
Evet MüslümanLIKLA mücadele ediyorum, kendi çapımda. Budizme, Mormonizme ve Polinezya dinlerine laf soktuğum vaki olmadı. Onların masallarını daha makul bulduğum için mi? Hayır efendim. Onlar benim yoluma zorbalıkla ve küstahlıkla çıkmıyor, beriki çıkıyor, onun için. Biri benim özgürlüğüme tehdit, diğeri değil. Bu kadar.

Hele Budist gelsin, küstah ve kibirli bir edayla günde beş kez “Buddha büyüktür” diye bağırsın; hele Budizmin safsatalarını dünyanın tek hakikatiymiş gibi çocuklarıma – ve memleketin çocuklarına – dayatmaya kalksınlar; hele aksini söylemeye kalkanı, ister “ay vallahi çok kalbim kırıldı” diliyle, ister “amsikgöt zebani cehennem” diliyle susturmaya yeltensinler. Bakalım o zaman Budizmle de uğraşır mıyım, uğraşmaz mıyım?

*
Neden uğraşırsın, dünyanın derdi sana mı kaldı diye soranlara ne diyeyim bilmem.

Belki huydur, kişilik meselesi. Ya da belki insanları (hatta Müslüman olanları) seviyorumdur, onları kendi bildiğimce yanlıştan korumayı ve doğruya yöneltmeyi borç sayıyorumdur. Belki onların iç çelişkilerini kendi bildiklerinden daha iyi görüyorum; ulaşmaya çalıştıkları hakikatle seçtikleri yol arasındaki çelişki aklıma ve yüreğime acı veriyordur. “Yazık bu kadar saçmalamasınlar” diye üzülüyorumdur.

Belki bin yıldan beri bu ülkede benim atalarımı – ve sizin atalarınızı – zebun eden zorbalık ve riya rejimine isyan ediyorum. Onun acısını çıkarmaya çalışıyorumdur.

Belki de daha basit. Hakikat arayışı bana acayip zevk veriyor. Oyuncağını gösteren çocuk gibi sizinle paylaşmak hoşuma gidiyordur.

Ne biliim ben yahu?

15 Şubat 2012 Çarşamba

Ne yani herkes mi kayamezarı yapsın?


Aklı başında sayılacak insanlardan gelen bir eleştiri var. Diyorlar ki, şimdi herkes kalkıp canının istediği yere kayamezarı – yahut kayacamii, kayaapartmanı, kayamustafa tapınağı – yapmaya kalksa doğru olur mu? Ne demiş Kant, üçüncü değil ikinci kritikte? Yaptığın işi evrenselleştiremiyorsan etik bir temele oturtamazsın.

Şimdi iki ihtimal var. Ya “ay pardon yanlış olmuş” deyip vaz geçeceğim. Ya da dipsiz laf repertuarımdan uygun bir cevap bulmaya çalışacağım. İkincisini deneyeyim.

Soru bir: Kayacamii, kayaapartmanı vs. yapmak kötü müdür? Bence değildir. Özgündür. Bu memleketin bilmem kaç yüzyıldan beri en büyük derdi yeniye geçit vermemesidir. Özgün, yani orijinal olan, hazırın peşinden gitmeyen, yaratıcılık kıvılcımı taşıyan her eylem teşvik edilmelidir. Çokluğun tercihine aykırı da olsa teşvik edilmelidir. “Yüksek” kültürü temsil etme iddiasındaki senin ve benim hoşlanmadığımız işler de olsa teşvik edilmelidir. Çılgın olur kayaapartmanı. Üf!

Kayakemal maskında da itiraz edeceğimiz şey işin biçimi değil içeriğidir. Yoksa biri kalkıp dağın birine sevdiği şairin anıtını oysa ne güzel olur.

Soru iki: Her önüne gelen yapabilsin mi? Peki yapmasın diyelim. Kimin yapıp kimin yapmayacağına kim karar verecek? Feşmekân bakanlığının ödlek memurları mı? Belediye encümeni mi? Mimarlar ve mühendisler odası mı? Başbakan mı? Bu insanların, toplum vasatının üstünde bir bilgeliğe veya estetik duyarlığa sahip olduğundan emin misin? Rousseau’nun hayal ettiği o ortak kamusal aklı üretebileceklerini gözün kesiyor mu?

Mevzuat mı dedin? TC mevzuatının, devlet memurlarının ardını korumaktan öte bir ortak aklı temsil ettiğine inanıyor musun?

Derin sulara sürükler bu sorular bizi. Düşün, eğer bir ülkede kamu otoritesini elinde tutanlar o ülkedeki eğitim ve tecrübe sahibi insanların – onu bırak, para ve itibar sahibi olanların bile – akıl ve bilgelik açısından fersahlarca gerisine düşmüşse, o devlet ayakta kalmalı mıdır? Hatta o devlete devlet denebilir mi? Devlet postuna bürünmüş olan o şey’in, kaba güçten ve silahtan başka dayanağı kalmış mıdır?

Soru üç: Devlet karar vermeyecekse kim karar verecek o zaman? Bunun cevabını inan bilmiyorum. Bu memlekette her şeye rağmen varolan bir sağduyuya – iyiyi kötüden ayırma güdüsüne – güvenmekten başka çare yok elimizde. Teker teker, vakaya göre karar vereceksin. Aklına ve vicdanına güvendiğin insanların sesine kulak vereceksin. Temel birkaç işarete bakacaksın. Özgünse iyidir. Vasatın yoluna ters gidiyorsa iyidir. Devletin memurları karşı çıkıyorsa iyidir. Yapan adam kalbi temiz birine benziyorsa iyidir.

“Kalbi temiz”, “akıl ve vicdan”, “sağduyu”, “vasat” – bunlar bilimsel kavramlar değil deme bana sakın. Bürokrat gibi değil insan gibi düşün. Göreceksin, daha sağlam işaret direkleridir bunlar. Daha iyi yol gösterirler.

Doğruyu garantilemezler belki, ama en azından fahiş hatalar yapmanı engellerler.