9 Mayıs 2012 Çarşamba
Headbanger
Yuva bulunduuuuu. O zamanlar acık olan simplycolors'dan yaptırdığım headbanger body ve bir bermuda. Keşke hala açık olsa da yaptırsam, o kadar keyifle giydirmiştim.1 yaşındaki bebelere olur.İlk mail atana gider.
8 Mayıs 2012 Salı
Tırtıl Pasta
Oğlanın 2. yaş günü için okula götürmek üzere kendim bir pasta yapmak istedim, hem kolay yiyecekleri hem de şekersiz, sağlıklı birde komik birşey olsun dedim, araştırdım soruşturdum, ne yapacağıma karar verdikten sonra sıra malzemeye geldi, lolipop olabilecekler toplar yapmam gerekliydi ve imdadıma komşu dükkanın sahibi Hülyacığım yetişti.
Havuç ve kayısıları blendera attım karıştırdım.
Havuç ve kayısıları blendera attım karıştırdım.
Çok adam!
Yuva bulunduuuuu 12-18 aylık bebeklere uygun bir gömlek ve bluejean. Biz tepe tepe kullandık hiç birşey de olmadı:) Sevgşyle giyilecek bir yuva aranıyor.İlk mail atana gider.
7 Mayıs 2012 Pazartesi
İPEK'İN DİŞ BUĞDAYI PARTİSİ
İlk dişimiz 7.5 aylıkken çıktı…
Aradan geçen 2 ayı tek dişli geçirdi İpek ve biz onu tek dişli canavarımız diye sevdik hep…
Diş buğdayı partimize bir hafta kala ise 2 dişimiz daha geldi.
Blog buluşmalarımızda evsahibi olma sırası bendeydi, bahane İpek’in diş buğdayı oldu…
Buluşmalar İpek’in doğumundan önce de sonra da bütün güzelliğiyle devam etti, hemen hemen hepsine de katıldık büyük zevkle.
İpek 21 Günlükken Yağmur’un hoş gelesin partisindeydik.
1.5 aylıkken Yasemin Teyzesinde iftardaydık. Münevver Ablamızda kahvaltıda… Aras’ın diş buğdayında, Müge’de ev görmesinde…
Ne güzeldi hepsi ayrı ayrı…
Sıra bizdeydi, heyecan vardı. Öncelikle partiye bir tema koymak gerekiyordu. Böylece içimden kelebek geçti. Çünkü Kelebek İpek böceğinin kozasını örüp, dönüşümünü tamamlayıp kavuştuğu yeni form idi…
Örtüşüyordu kızımın ismi ile… Özgür, narin, her biri birbirinden farklı güzellikte, kelebekler…
Çalışmalar, fikirler çok öncesinden başladı… Gözlerim her yerde kelebek arar haldeydi.
Neler yapıldı peki…
Parti için kapımızı süsledik… Misafirlerimizi kapıdan itibaren parti havasına sokmak için…
Sonra evimizi süsledik. Kelebekli fenerler, kelebekler kondurduk etrafa…
Bir hoş geldiniz de salonumuzda yer aldı…
Yabancı bir siteden bulduğum harf şablonlarını evde uzun süredir bekleyen renkli A4 kağıtlara basıp keserek 3 renkli bir çalışma yapmış olduk… Evdeki malzememiz de değerlenmiş oldu.
Bu harf şablonlarını başka yerlerde de kullandım. Misafirlerimizin çocuklarının isimleri duvarda yer aldı… Herkese giderken de hediye olarak verildi bu isimler. İsteyenler odalarına astılar.
Çocuklardan neyimiz eksikti, bizim isimlerimiz ise sandalyelerimizin arkasında yer aldı. Kelebekler ise kurdelelerimizin ortasını süsledi.
Yine giderken hediye oldu bunlar… Gün sonunda kahkahalar eşliğinde hatıra fotoğrafı çekmemize de vesile oldular…
Süs kelebekler ve kelebekli fenerler Euro Flora’dan idi…
Sofra detaylarımıza gelince…
Hatay günlerinden aldığım peçete halkaları gerçek İpek kozalarından yapılma idi. Çok severek kullandım.

Sofrada İpek kozası sadece peçete halkalarında yoktu.
Her misafirimiz için hazırladığımız hediye kutumuzda da bir adet ipek kozası yer alıyordu…
Sofrada İpek kozası sadece peçete halkalarında yoktu.
Her misafirimiz için hazırladığımız hediye kutumuzda da bir adet ipek kozası yer alıyordu…
İpek kozasının yanında ise bir adet de gümüş kelebekli künye hediyemiz vardı. Hatıra fotoğrafı da çektirdik künyelerimizle…Kutumuzun üstüne ise süs olarak minik bir kelebek kondurdum. Son olarak da bir adet diş şeklinde şeker bıraktım içine. Diş buğdayı yaptığımızın bir göstergesi olsun esprisi ile…
Masa örtümüz kelebekli idi(Paşabahçe), peçetelerimiz de kelebekli olunca cıvıl cıvıl oldular. Kelebekli peçetelerimiz marketten bulunma idi. Uzun süre her gittiğim market ve mağazada bakınıp bulamazken buluşmaya 3 gün kala bulduğum peçeteler beni çok ama çok mutlu etti.
Ancak bunları isimlik olarak kullanmaktan vazgeçip bardaklarda süs olarak kullandım. Çünkü Müge bize çok güzel isim kartları hazırladı. Kartların köşesini yine kelebek formunda kestim.
Yemek kartlarımız da aynı seriden idi. Benim isim kartı olarak düşünüp sonradan süs haline getirdiğim kelebekler ise bardaklarımıza gelip konmuşlar gibiydi.
Sarı tabaklı çay bardaklarına mavi, mavi tabaklı çay bardaklarına ise sarı kelebekler kondurdum. Kadehlerimiz ise kırmızı kelebeklere ev sahipliği yaptı.
Masamızda kelebekler o kadar fazlalaşmıştı ki sanki hepsi birden bir şeyin ucundan tutuverip uçuverecek olsa masada beraberinde uçacak gibiydi…
Masamızın çiçeği için eşime farklı renklerde güller almasını söyledim. Bunları bir buket yapıp içlerine kelebek monte etme fikriyle yola çıktım. Biraz son dakika alelacele oldu buketimiz, hayalimde çok daha güzel bir buket vardı zira.
Sadece hanımlara değil çocuklara da bir masa hazırladım. Küçük hanımların çok hoşuna gitti bu. Kendilerine de isim kartları düzenlenip masada yer aldıklarından dolayı.
Masamıza kelebekli bir mumluk yerleştirdim. Masamızda yemek boyunca ışıl ışıl yandı. Yanan mumların insanlara olumlu enerji yaydığını düşünüyorum. O gün benim enerjim gerçekten de böyleydi. Kendimi hiç evsahibi stresinde hissetmedim. Müthiş keyif aldım tüm gün boyunca.
Parti gününden önce katılımcılara gönderdiğim mailde herkesin imkanı ölçüsünde kelebekler takınarak giyinerek gelmesini ilettim. Böylece parti boyunca gözümüz daha çok kelebek gördü.
İpek’in de gün boyu giydiği kıyafetler Kelebekli oldu. Önce diş buğdayı partisine özel beyaz elbisesini giydi. Olan bitenden en habersizimiz oydu sanırımJ İlerde fotoğraflara bakıp görecek sadece… İpek'in ablaları da kelebekli giyinmişlerdi.
İpek’in de gün boyu giydiği kıyafetler Kelebekli oldu. Önce diş buğdayı partisine özel beyaz elbisesini giydi. Olan bitenden en habersizimiz oydu sanırımJ İlerde fotoğraflara bakıp görecek sadece… İpek'in ablaları da kelebekli giyinmişlerdi.
Menü listemizi ise yine yabancı kaynaklı bir sitede gördüğüm şablonda hazırlayıp yerleştirdim.
Menümüz çok ama çok güzeldi. Ben Limonlu cheesecake yaptım 2 gün öncesinden. Beğenilerek tüketilmesine çok mutlu oldum. Grup olarak cheesecake seviyoruz sanırım.
Menümüz çok ama çok güzeldi. Ben Limonlu cheesecake yaptım 2 gün öncesinden. Beğenilerek tüketilmesine çok mutlu oldum. Grup olarak cheesecake seviyoruz sanırım.
Herkesin getirdikleriyle çok uyumlu çok kararında bir sofra oluştu…
Diş buğdayımız ise dileyenler için hazırdı… Herkes dilediğince alabilsin diye açık büfe hazırlandı. Yuvarlak kaseler de fındık, ceviz, çam fıstığı ve badem vardı. Dikdörtgen kaseler de ise tuz, pudra şekeri ve tarçın.
Yemek faslından sonra meslek seçimi ve İpek’in başından diş buğdayı dökme seremonisi de yaptık. Meslekleri temsilen:
Lens Kabı: Göz doktoru
İlaç kutusu: Eczacı
Steteskop: Doktor
Cetvel: Mühendis
Defter: Yazar
Pasaport: Diplomat
Araba Anahtarı: Gezgin J
Hiç kötü meslek seçim şansı bırakmadık yani İpek’eJ
İpek de birçok seçenek arasında gidip gelip en son kararını Lens Kabından yana verdiJ Diğer çocuklara da meslek seçimi yaptırdık. Bir doktorumuz, bir eczacımız bir de yazarımız oldu böyleceJ
Sonrasında ise 27 adet diş buğdayını(biz o tarihte İpek’in henüz çıkmamış ama bir hayli belirgin olan 2 adet daha dişini de hesaba kattığımızdan ) İpek’in başının üzerinde yer alan bir örtüden iyi dilekler eşliğinde döktük. 27 adet buğday henüz çıkmamış olan dişlerini temsil ediyordu. İnci gibi dişleri olsun, kolaylıkla dişlerini çıkarsın diyerek…
Gün sonunda mutlu ve de heyecanlı idim. Öyle ki heyecandan uyuyamayacak kadar J
Bu günü böyle anlamlı hale getiren sevgili Blog dostlarım iyi ki varsınız.
Emeği geçenlere
Vesile olanlara
Herkese çok ama çok teşekkürler
Her hatırlayışım beraberinde mutluluğu getirecek bana...Hrant Dink
Sonbaharda çıkacak olan otobiyografimden bir bölüm. Hepsi bu kadar ağır mevzular değil ama, üzülmeyin.
İlk kez Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin düzenlediği bir panelde tanıştık. 1999 sonlarıydı sanırım. Ben o tür yerlere “Ermeni“ sıfatıyla çağrılmayı sevmem. Kendimi aşağılanmış hissederim, sanki benim fikrimin veya kişiliğimin bir değeri yokmuş, ancak Mağdur’un – yahut Yabancı’nın, ya da vıcık vıcık yağlı Dolma-Topik Kardeşliğinin – temsilcisi olarak ilgiye değermişim gibi. O yüzden panele Türk kimliğine dair keskin bir bildiriyle gittim; “Türk” kelimesinin resmi cumhuriyet söyleminde taşıdığı anlamları irdeledim. Hrant ise “Ermeni” kontenjanından konuştu. Güzel konuştu, duygusal konuştu. Söylediklerinde hak vermediğim bir şey yoktu. Ama içten içe beni iten, tanımlayamadığım bir şey de vardı. Tutturduğu duygusal ton bana göre değildi belki. Duygusallık zayıflara mahsustur. Neden beni zayıf konuma düşüren bir kisveyi sırtımda taşıyayım? Neden kendimi acındırayım?
Türk konuklar açısından öyle bir sorun yoktu elbette. Adam mağdur. Mağduriyetini onurla taşıyor. Dostluk eli uzatıyor. Daha ne? Tayyip Erdoğan da dinleyiciler arasındaydı, o tarihte hapisten yeni çıkmış, sıfatsız. Alkışladı mıydı, hatırlamıyorum.
Agos’ta gurur duyulacak bir iş yapıyordu. Gencecik tecrübesiz bir kadroyla Türkiye’nin en iyi haftalık gazetesini çıkarıyordu. Ellibin nüfuslu Ermeni cemaatinden çıkan gazete ayarında ellibin nüfuslu birkaç kasabada gazete çıksa memleket cennet olmaz mı? Gene de içimi kemiren o duygudan kurtulamadım. Mazlumluk üzerinden Türklerle kurmaya çalıştığı duygusal bağ bana hitap eden bir bağ değildi. Ben mazlumum, sen de mazlumsun. Zalim kim peki? Emperyalist Batı! Bence fazla kolay bir çözümdü. Ne münasebet? Neden mazlum olayım? Zalimlere acımak daha kolay gelir bana.
Son buluşma
28 Aralık 2006’da gene bir panelde buluştuk. Tehditler alıyordu, çok tedirgindi. Halini iyi görmedim. Yemek arasında kenara çekip sohbet ettim. Korksan da korktuğunu belli etmemelisin. Başını dik tutmalısın. Korkunca köpekler daha beter üstüne gelir, geri havlasan kaçarlar.
Birkaç gün dinlenmeye Şirince’ye davet ettim. Hemen gelemezmiş ama Ocak sonuna doğru Etyen’le beraber gelirmiş. “Patriği de çağırayım, dört kol poker çeviririz,” dedim şakadan. Patrikle aralarında benim anlamsız bulduğum bir çekişme vardı. “Öyle bir şey yaparsan öldürürüm seni bak,” diye parmak salladı. Gitti.
Öğleden sonraki oturumda Cengiz Çandar vardı. “TC’nin Ermeni sorunu yok, Hrant sorunu var,” diye kendince espri yaptı. Yanında Perihan Mağden oturuyordu, mikrofonu çekti, “bir de Sevan sorunu var galiba,” diye ekledi. Gülen güldü.
TC’yi yıkan kurşun
Cinayetin işlendiği gün olay yerinden birkaç yüz metre ötedeydim. Beş on dakika içinde duyuldu. Acı ve öfkenin, dipten kabaran bir sarsıntı gibi, dalga dalga şehre yayılışını hissettim sanki. Bana da çarptı. Lanet olsun! Bu memlekette yaşanmaz! Yaşanacağını düşünende zaten salaklık!
Agos’un önüne gittim. Cinayeti kimin işlettiğine dair en ufak bir şüphem yoktu; bugün de yok. Televizyonlardan biri kamera tuttu. Katillerin kim olduğunu Türkiye’de aklı olan herkesin bildiğini, ama kimsenin bunu yüksek sesle telaffuz etmeye cesaret edemeyeceğini söyledim.[1]Dışarıda solcu görünen birtakım gençler slogan atıyordu, “katil kapitalizm,” “kahrolsun emperyalizm,” vs. vs. “Bunların işi hedef saptırmaktır,” dedim, “cinayeti tasarlayan adamlar için yüz tane çapulcu genci örgütlemek çocuk oyuncağı olsa gerek.”
Asıl kahredici olan cinayetin kendisi değildi. Sonuçta hepimiz öleceğiz, kafanın arkasından üç kurşunla gitmek de ölmenin en kötü şekli değil. Kahredici olan, televizyonda boy gösteren Devlet şakşakçılarının suratında beliren yarı-bastırılmış şırıtıştı. Sabık bakanlardan Hasan Celal Güzel ve daha başka birkaçı çıktı, cinayetin Türkiye’yi zor durumda bırakmak için “Ermeni çevrelerince” işlenmiş olabileceği ihtimalini ortaya attı. Başka biri Samast soyadının “Türkçe olmadığına” işaret etti, hani belki soyu bozuk yabancı ajanıdır edalarında. Mikrofon tutulan vatandaşlar, “Ermeni bile olsa” insanlara hoşgörü şey etmek gerektiğinde mutabık kaldılar. Türk kültüründe ne vardı? Hoşgörü vardı örtmenim!
Ayrıca yüzsüzlük, pişkinlik, ahlaksızlık ve cehalet vardı. Ama onları kimse belirtme gereği duymadı.
Cenaze günü Rakel Dink’in tüyler ürpertici konuşmasını dinledim: “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz dostlarım.” Püf noktası buydu, bu kadar basit. Katile öfke kusmak değildi marifet. Ona o cüreti – ahlaki kaygıları tuzla buz eden o arsız sırıtışı – veren zihin dünyası sorgulanmalıydı. Rakel adını koymadı gerçi, ama karanlığın adı apaçık ortadaydı. Tetikçiye emniyette Türk bayraklarıyla poz verdirildiğinde fonda görünen özdeyiş ve altındaki imza yeterdi anlatmaya. Sırıtan kafalara sırıtma gücü veren şey, arkalarına aldıkları o kutsal isimdi. Dayanışmalarının simgesiydi. Onun gücünü hissettiklerinde her türlü yalanı yüzleri kızarmadan söyleyecek, sonsuz cehaletlerini gururla taşıyacak, hiç tanımadığı insanları vatan haini soysuz düşman diye damgalayacak, vicdanı ve hakikati ideolojik hırsı uğruna teferruat sayacak pişkinliği kazanıyorlardı.
Bir bebekten katil yaratan karanlık, TC’nin kurucu figürüydü.
Doğru ülke, yanlış cumhuriyet
Cenaze yürüyüşü Osmanbey’de başladı, Taksim’den Tarlabaşı’na indi, köprüyü geçti, Aksaray’a tırmandı, Kumkapı’ya ulaştı. Yol boyu katılanlarla büyüdü, muazzam bir insan seline dönüştü. Epey miting gördüğüm halde böylesine hiç tanık olmamıştım. Örgüt yoktu. Kalabalık görünsün diye oraya getirilmiş, eş dost hatırına gelmiş kimse yoktu. Yüzbinlerce insan, içten gelen bir acıyla yalnız, bir şey yapamamanın utancıyla sessiz, acısını ve utancını paylaşmaya gelmişti. Yeter artık! O gün TC rejiminin çatırdadığını hissettim. Bu insanlar, o hilkat garibesini daha fazla taşıyamaz. Taşımayacak.
Kendimi mi kandırıyordum? Belki. Türkiye’de kalışımı haklı çıkarmak için bir umut ışığına ihtiyacım vardı, belki de o ışığı bulmaya çalışıyordum. “Bu ülkede seni yaşatmazlar,” diye bilgiçlik taslayan eş dost ve akrabaya otuz seneden beri burun kıvırmıştım. Şimdi onlar haklıymış diyemezdim. Mücadeleye devam etmek için, uğruna mücadele etmeye değecek bir şey olduğuna inanman lazım. Evet, bu ülkede savunmaya değer bir şeyler var. Evet, doksan seneden beri memleketin ufkunu karartan gölgeden kurtulmak zor da olsa mümkün.
1994-95’te yazıp o günden beri bir rafta uyumaya terk ettiğim Atatürk kitabımı yayınlamaya o gün karar verdim. Sonucu ne olursa olsun. İkinci bir Dink cinayetine petkaları sıkar mı? Zor!
Korksak da mı bastırsak?
2007 ilkbaharının berbat ortamında, gene de, hemen baskıya girmeye cesaret edemedim. Ahmet Altan’a danıştım. 27 Nisan muhtırasından birkaç gün önceydi. Delirdiğime hükmetti; bir müddet yurt dışına gitmemi tavsiye etti. Tınmadım. Korsan bir baskı çıkardım. Yıllar önce bir sofrada Joseph Brodsky’den Rus samizdatının yöntemleriniöğrenmiştim; onları uyguladım. Sahte künye basacaksın, matbaacıyı yakamasınlar. Eski tarih koyacaksın, mahkemelik olursa zaman aşımına girebilsin.
Aklına güvendiğim ikiyüz kişiye kitabı elden dağıttım. Ummadığım ölçüde pozitif tepkiler aldım. Taksim’deki Genç Siviller lokalinde bir konferans dizisi verdim. İlgi gördü. Bilgi Üniversitesi’nde daha geniş çaplı tekrarladım. Dünyanın sonu gelmedi. Sonunda cesaretimi topladım, 2008 Mayısında kitap piyasaya çıktı.[2]
Belden aşağı vuracaklarını tahmin etmiştim. Gene de insan tam tahayyül edemiyor yapabilecekleri alçaklığın boyutunu. Başına geldiği zaman şaşırıyorsun.
[1] Nitekim, aradan geçen beş yıla rağmen, bugüne dek kimse açıkça isim ve rütbe telaffuz etmeye cesaret edemedi, Hrant’ın arkadaşları ve bilumum sevenleri dahil.
[2] Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm hakkında 51 Soru,ilk basım Kırmızı Yay. 2008, beşinci ve sonraki basımlar Everest Yay.
EMİRGAN PARKI & FLORYA PARKI
Gezi yazılarına bir hayli ara vermiş olduk, isteğimiz gerçek oldu ama şu yazıyı da yazmadan Nisan ayını kapatmak istemedim.
İlkbaharda Emirgan Korusu…
Laleler artık son demlerini yaşarken, bu demleri kaçırmamak, bu güzel mekanı ziyaret etmek gerek…
Biz bu demin en lezzetli olduğu vakitte, laleler daha yeni çıkmış iken oradaydık…
Güzel bir kahvaltı ile başladı açık havada…
Simitlerimizden bir parça da sincap kardeşe verdik.
Geldi yanımıza kadar, aldı gitti, kargalardan kurtarmaya çalıştı simitçiğini… Biz bu çabayı izledik sadece…
Sincap kardeş bu güne çok anlam kattın sen…
Sonrasında ise henüz yeni açmış ve hiçbir bozulmaya uğramamış laleler vardı… Seyri güzeldi…
Ve çocuk parkında atlayıp sıralı lastik salıncağa, çocuk olmak da güzeldiJ Can’ın keyfine eşlik etmek de…
Onun büyüyüpte ortak noktalarımızın çoğaldığını birlikte eğlenmenin güzelliğine şahit olmak da…
Bir de Florya’da ki parka gitmek lazım… Her iki mekana da sabahın erken saatlerinde gitmek gerek…
Florya ise ağaca tırmanmanın yad edildiği mekan oldu bize… Can ilk kez ağaca tırmandı sanırım, annesinin desteğiyle de olsa ilkti…
3 Mayıs 2012 Perşembe
Mayıs Ayının Sürpriz Çekilişi
Düt düttt çekilin yoldan geliyor mami kaptan :)
Biz bugün yine yollara dökülüyoruz! Bu seyahat trafiğini inanın ben bile takip edemez oldum artık! Moskova'ya yine uzun bir süreliğine dasvidanya diyorum, prensimle uzun bir tatil bizi bekliyor, bebişimiz doğmadan önceki son sessiz anlarımızın tadını çıkartacağız ;) Yok canım o kadar kötü olamaz, mis kokulu bezler ve cırtlak ıngalar arasında da romantizm yaşanır öyle di mi? Biri beni onaylasın hemen!
Tatile çıkmadan önce bu ayın çekilişini de başlatmak istedim...
Gitmeden son kez Moskova'daki favori mağazam Diva'ya uğradım ve beğendiğim takıları bu sefer sizler için sepete attım, önümüzdeki aylarda da bunları çekilişlerimde görebileceksiniz... Bu ayki hediye sürpriz olarak kalsın... Gelelim sorumuza:
"Vücudunuzda bir dövme yazılı olsaydı bu ne olurdu?"
Sevdiğinizin ismi mi? Angelina Jolie'de olduğu gibi "beni öldürmeyen şey beni güçlendirir" gibi bir özlü söz mü? Anlamını sadece sizin bildiğiniz gizli bir şifre mi? Yoksa bambaşka bir şey mi?
Cevabı buraya yorum olarak bırakmanız katılım için yeterli... Kazananı tatil dönüşü açıklayacağım. Sabrınız ve katılımınız için şimdiden teşekkürler ;)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

