20 Kasım 2012 Salı

Swami Dayananda Saraswati'nin hayat hikâyesinden


Bizim Hintli hacının özyaşam öyküsünün ilk sayfalarını aktarıyorum. Tamamı hayli uzundur; arzu edenler http://archive.org/details/satyarthprakashl00dayauoftadresinde İngilizcesini bulabilir.

Bugün Dayanand Saraswati adıyla tanınan ben, 1824 yılında Kathiawar[1]ilinde Morvi Racasına ait olan bir kasabada, Brahman sınıfından bir ailede doğmuşum. Babamın ve doğduğum yerin adını söylemekten öteden beri kaçındıysam, görevimin gereği bunu emrettiği içindir. Çünkü akrabalarım benden haberdar olsa beni arayıp bulacakları şüphesizdir. Onlarla yüzleştiğim zaman ise, eve dönmeye mecbur kalmaktan, yeniden elimi paraya değdirmekten,[2]aileme hizmet etmekten ve onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmekten kaçınamam. Tüm hayatımı adadığım kutsal Reform görevi, bundan ciddi bir zarar görecektir.

Daha beş yaşıma basmadan devanagariyazısını okumayı öğrendim. Babam ve aile büyüklerimden mensup olduğumuz kastın ve ailemizin adap ve usullerini öğrenmeye, sayısız ilahileri, mantraları, duaları ve kutsal metin tefsirlerini hatmetmeyi öğrendim. Sekiz yaşındayken Brahmanlığın kutsal ipliği bağlandı; Gáyatri Sandhya[3]tarikinde eğitim görmeye ve Rudradhyaya’yı[4]takiben Yayurveda Sanhita’yı[5]okumaya başladım. Ailem Şiva mezhebine mensup olduğundan, en büyük hedefleri benim de bu mezhebin kutsal sırlarına erişecek mertebeye gelmemdi. Bu yüzden, ilk çocukluğumdan beri Şiva’nın amblemi olan ve parthiva lingam[6]adıyla bilinen o edepsiz kil parçasına tapınmayı öğrendim. Bu ibadet yolunun pek çok zorlukları ve sonu gelmez oruçları olduğu için, sağlığımdan endişe eden annem her gün ibadet etmeme karşıydı. Babam ise kuralları harfiyen yerine getirmem konusunda ısrarlıydı. Bu konu, annemle babam arasında bitmez tükenmez tartışmalara yol açtı.

Bu arada Sanskrit gramerini öğrendim, Veda’ları hatmettim ve babamla beraber Şiva mezhebinin çeşitli tapınaklarını ve diğer kutsal yerlerini ziyaret etmeye başladım. Babamın değişmez sohbet konusu, tüm dinlerin en kutsalı olan Şiva ibadetinin önemi ve buna gösterilmesi gereken sadakat ve saygının sonsuzluğu idi. Ondört yaşıma gelip Yayurveda Sanhita’nın tamamını, Şabda Ruvapali’yi ve Panini’yi[7]ezberlemeyi tamamladığım güne dek bu böyle devam etti.

Babam hem bankerdi, hem de ailemize atalarımızdan miras olan Cemadarlık[8]makamının sahibiydi; dolayısıyla halimiz vaktimiz yerindeydi ve hayatımdan şikayet etmem için bir neden yoktu. Nerede bir Şiva Purân okunacak ve tefsir edilecek olsa babam mutlaka beni de yanına katıp gitmeyi ihmal etmezdi. Nihayet, annemin şiddetli itirazlarına kulak asmadan, parthiwsa puja[9]kılmaya başlayacağım günün geldiğini bildirdi. Büyük Şivarâtri[10]adı verilen matem ve oruç günü eriştiğinde, gücüm yetmeyeceğine ilişkin uyarıları dinlemeden, bütün gün oruç tutmamı ve aynı gece Şiva tapınağındaki uzun mateme katılmamı emretti; ertesi günü kutsal tarikin yüksek sırlarıyla tanışacağımı bildirdi.

Mateme katılacak olan diğer gençlerle birlikte onun peşinden gittim. Gece tutulacak olan matem, üçer saatlik dört prahara’dan[11]ibaretti. İlk iki prahara’yı başarıyla geçirip geceyarısını bulduğumuzda, bazı tapınak hizmetkârlarının ve sivil cemaatten kişilerin tapınaktan dışarı çıkıp avluda uykuya daldıklarını fark ettim. O kutsal gecede uyumanın, bütün ibadetin sevabını sıfırlayacağını öğrenmiş olduğumdan, gözlerimi kırpıştırmak ve yüzüme soğuk su çalmak suretiyle uykuyu engellemeye çalıştım. Fakat babam o kadar talihli değildi. Bir süre sonra o da yorgunluğa yenik düşerek uyudu, beni ibadetimle tek başıma bıraktı.

Çeşit çeşit düşünceler, yorgunluktan sarsılmış olan aklıma üşüştü. Önümde boğasına binmiş oturan bu put, dinî anlatılara göre yiyen, içen, uyuyan, elinde üç çatallı mızrak tutabilen, davul çalan, insanlara lanet okuyan bu insan suretindeki tanrı, Purana’larda[12]adı anılan Büyük Tanrı, Tüm Evrenin Efendisi, Yüce Varlık olabilir mi diye düşündüm. Düşüncelerimin ağırlığını artık taşıyamaz hale gelince babamı uyandırdım. “Şu ibadet ettiğimiz çirkin amblem Kutsal Kitaplardaki Büyük Tanrının kendisi midir?” diye duraksamadan sordum. Babam “neden soruyorsun?” dedi. “Çünkü Kadiri Mutlak tanrı fikrini, şu üzerinde fareler dolaşan ve böyle kirletilmesine karşı çaresiz olan şu putla bağdaştıramıyorum” dedim. Babam uzun bir açıklama yaparak, Evrenin Efendisini temsil eden bu taşın yüce Brahmanlar tarafından gereken şekilde kutsandıktan sonra tanrının ta kendisi sıfatını kazandığını ve bu sıfatla ona ibadet edilmesi gerektiğini, içinde yaşadığımız karanlık çağda Şiva’yı bizzat görmemize imkân bulunmadığını, bu nedenle kullarının O’na ancak maddi bir suret aracılığıyla ibadet edebileceklerini, bunun Büyük Tanrı’yı, sanki surete değil bizzat Kendisine ibadet ediliyormuşçasına memnun edeceğini açıkladı. Fakat bu açıklama, yaşımın küçüklüğüne rağmen, beni tatmin etmekten uzak kaldı. Açlık ve yorgunluktan kıvrandığım için eve gitmek için yalvardım. Babam gitmeme izin verdi, ancak orucuma devam etmem ve kesinlikle bir şey yememem için beni uyardı. Ama eve vardığımda anneme aç olduğumu söyleyip onun verdiği börekleri yedim ve derin bir uykuya daldım.

Ertesi gün babam orucumu bozduğumu öğrenince büyük bir öfkeye kapıldı, günahımın büyüklüğünü başıma kakmaya çalıştı. Ama o ne derse desin, ben o suretin Büyük Tanrının kendisi olduğuna inanmayı, dolayısıyla o imgeye ibadet etmek için neden oruç tutmam gerektiğini anlamayı başaramadım. İnançsızlığımı gizlemek için, eğitimimin beni çok yorduğunu ve bu nedenle ibadete yeterli vakit ayıramadığımı söyledim. Annem beni kuvvetle destekledi; amcam da beni o kadar güzel savundu ki, sonunda babam tüm vaktimi eğitime ayırmama izin verdi. Böylece Nigandu’yu, Nirukta’yı,[13]Purvamimamsa’yı[14] ve diğer şastraları, ve nihayet Karmakand’ı[15]çalışma fırsatını buldum.

Ailede benden küçük olan iki kız ve iki erkek kardeşim vardı. Unutulmaz bir gece, erkek kardeşlerimle beraber bir arkadaşımızın evinde nauç[16]eğlencesindeyken hizmetkâr gönderip derhal eve dönmemizi bildirdiler. Ondört yaşında olan kız kardeşim ölümcül bir hastalığa tutulmuştu. Tabiplerin tüm müdahalelerine rağmen bizim eve dönüşümüzden iki saat sonra can verdi.

Yakınımdaki ilk ölümdü; yaşadığım şok çok büyüktü. Akraba ve dostlar ağıt yakıp hıçkırdıkça ben taş gibi donup kaldım, insan yaşamının gelip geçiciliği hakkında derin düşüncelere daldım. Dünyadaki hiçbir varlık, ölümün soğuk elinden kaçamaz diye düşündüm; ölüm beni de her an kapıp götürebilir.  Ölümün manasızlığından doğan ruh acısını hafifletecek olan yol nedir; ölümü aşacak olan manevi güvenliğe nasıl ulaşabilirim? Bedeli ne olursa olsun, yaşamımı bu sorunun cevabına adamaya ve ölüm günü çattığında inançsızlığın (anlamsızlığın) dehşetinden kendimi korumaya o gün orada karar verdim. Bu kararımın ilk sonucu, göstermelik ibadet ve ayinlerin, oruç ve eziyetlerin şekilciliğini ebediyen terk edip, manevi (içsel) mücadelenin önemini idrak etmem oldu. Onsekiz yaşındaydım; kararlılığımı herkesten gizledim, kimsenin niyetimi anlamasına izin vermedim. Kısa bir süre sonra son derece fazıl ve alim bir insan olan ve çocukluğumdan beri beni çok teşvik etmiş olan amcam da vefat etti. Beni derin bir üzüntüye sevkeden bu ölüm, dünyevi yaşamın hiçbir kıymeti olmadığına dair inancımı bir kez daha pekiştirdi.

[Bir süre sonra kahramanımız evden kaçarak seyyar bir derviş tarikatine katılır. Babasının adamları bütün vilayeti arayarak kendisini bulur, eve getirirler. Gene kaçar.  Çeşitli manastırlarda kalır, fakir dervişlerle seyahat eder, yoga ilminde kendini yetiştirir, çeşitli tapınak ve kutsal mahalleri ziyaret ederek hacı olur, bir süre ormanda inzivaya çekilir, Hindistan’ın en büyük Veda alimlerinden biri olarak ün kazanır. Tekke ve okullar kurar. 70’e yakın kitap yazar. Putperestliğe ve hurafelere karşı mücadelesi büyük bir ahlaki reform hareketine (Arya Samac) dönüşür. Nastik (ateist) olmakla suçlanır; ziyaret ettiği bazı şehirlerde yobazlar ayaklanarak kendisini linç etmeye kalkarlar. İngiliz idaresine karşı Hint birliğini ve özerkliği savunur. Müritlerinden birkaçı, 20. yy başlarında Hindistan bağımsızlığı hareketinin liderleri arasında yer alırlar.]

Ölümü
(Bu kısım Wikipedia’dan. Kaynağı ve gerçeklik derecesi nedir, bilmiyorum.)

Dayananda, Hindu tapınaklarında beslenen ve kutsal sayılan tehlikeli yılanları öldürmek gibi reform eylemlerinden ötürü çok sayıda suikast teşebbüsüne uğramıştı. 1883’te Jodhpur mihracesi, öğretisini tanımak ve öğrencisi olmak amacıyla onu sarayına davet etti. Dayananda sarayda misafir olduğu esnada mihracenin Nanhi Dan adlı bir rakkase kızla oynaştığına tanık oldu. Büyük bir cesaretle mihraceyi ayıplayarak, ona ahlaksızlıktan uzak durmasını ve dharma yolundan ayrılmamasını öğütledi.

Dayananda’nın müdahalesi rakkase kızın gücüne gitti; intikam almaya karar verdi. Mihracenin aşçısına rüşvet vererek Dayananda’yı zehirlemesini istedi. O akşam aşçı Dayananda’ya zehir ve cam tozu karıştırılmış bir bardak süt verdi. Dayananda sütü içtikten sonra uyudu, fakat kısa bir süre sonra büyük acılar içinde uyandı. Zehirlendiğini anlayarak midesini boşalttı, ama artık çok geçti. Dayanılmaz acılarla yatağa düştü. Tabiplerin müdahalesine rağmen durumu düzelmedi. Vücudu kanlı yaralarla kaplandı.

Dayananda’nın halini gören aşçı pişmanlığa kapılarak suçunu ona itiraf etti. Ölüm döşeğinde olan Dayananda aşçıyı affederek ona bir kese para bağışladı; Mihracenin adamları tarafından öldürülmemesi için krallıktan kaçmasını tavsiye etti. Sonra son nefesini verdi.



[1]Kuzeybatı Hindistan’da, Gucerat eyaletindedir. Mahatma Gandhi aynı ilçede doğmuş ve Saraswati’yi manevi önderlerinden biri saymıştır.
[2] Swami (derviş) yemini etmiş olan kimselerin ellerini paraya değdirmesi veya parayle ilgili bir iş yapması yasaktır.
[3] Tanrıça Gayatri’nin adıyla anılan bir ilahi ve ibadet yolu.
[4] Şri Rudram olarak da bilinen Rudradhyaya, Yayurveda’nın muhtasarı olan Taittiriya Samhita’dan alınan yirmiiki ilahiden oluşur.
[5]Yayurveda, en eski Sanskrit kutsal metinleri olan Veda’ların ikincisi olan külliyatın adıdır.
[6] Tanrı Şiva, bazı ibadetlerde, parthiva lingam(“zeker-i hümayun”) adı verilen penis heykeliyle temsil edilir.
[7] Panini MÖ 6. yüzyılda Sanskrit dilinin gramerini (sarf ve nahiv) kuramlaştıran dilbilimcidir. 3959 başlıktan (sutra) oluşan eseri, İngilizce basımında 1680 sayfadır. Yüzlerce yıl boyunca yazıya geçirilmeden ezber yoluyla aktarılmıştır.
[8] Urduca sözcük eski Hint düzeninde büyük arazi sahiplerine bağlı vergi mültezimini ifade eder.
[9] Deyim “zeker-i hümayun ibadeti” anlamındadır.
[10] Hint takviminde Magha ayının 13/14 gecesine rastlayan büyük Şiva yortusu.
[11] Üçer saatlik nöbetlerde yoga pozisyonunda oturarak tefekkür kastediliyor.
[12] Evrenlerin yaratılışı, tanrıların öyküleri, insanların ataları ve kral hanedanları hakkında bilgi veren eski Sanskrit metinleridir. Büyük Puranalar adı verilen ana metinler yaklaşık 450.000 mısra uzunluğundadır. Küçükleri daha fazladır.
[13]Sanskrit metinlerindeki zor ve belirsiz kelimelerin etimolojisine ilişkin ilim dalıdır. Arapça iştikak karşılığıdır.
[14] Veda’ların felsefi-batıni tefsirini içeren yorumlar külliyatıdır.
[15] İbadet usulüne ilişkin içtihatlar derlemesidir.
[16]Profesyonel dansöz ve şarkıcı kızların katıldığı eğlence. 

Anlamak lazım bir yerde


Pek duyarlı, alıngan, hayal gücü zengin bir genç. Yetim. Zengin kadınla evlenince sesini duyurma imkânı buluyor. Mekke’de sayıları az olmayan Hıristiyanlarla ve (belki daha az sayıda) Yahudilerle temas ediyor. Onların menkıbelerini seviyor. Peygamberlerine özeniyor. Bir tür quasi-İbrahimî öğretiyi yaymaya girişiyor. Unutma ki o devirde Yahudo-Hıristiyanlık, çağın “globalist” akımı. “Bırak Mekke’nin köhne tanrılarını” diyor. “İstikbal kuzeydedir! Dünya Tek Tanrıya gidiyor. Uyan. Oku.”

Bugün olsa Avrupa Birliği taraftarı olurdu, kuşkum yok.

Müritleri artıyor. Çevresi büyüyor. Dinî çoğulculuğuyla tanınan Mekkelileri bile rahatsız etmeyi başarıyor. “Oğlum,” diyorlar, “senin tanrına itirazımız yok. Bak, Yahudilerin el-Eloh’una bile Kâbemizde yer açtık. Rahmetli dedenin yolundan gidip Yahudilere özeniyorsun, anlayışımız sonsuz. (Oğluna Abdul-Eloh adını vermişti o da.) Ama sen de başkalarının inançlarına saygı göster.” Laf anlatamayınca sürüyorlar.

Medine’ye sığınıyor. Medine’de Yahudiler egemen. Dolayısıyla kendi zihniyetine daha uygun bir ortam bulduğunu sanıyor. Yahudilere ittifak teklif ediyor. Sünneti, kurbanı, domuz yasağını, Kudüs’e secde etmeyi kabul ediyor. “Ama,” diyor, “İbrahim’in halefi İshak değil İsmail’di. Araptı. Benim önderliğimi kabul edeceksiniz.” Yahudiler bir müddet tereddüt ettikten sonra reddediyorlar. Şah mat! Projesi çıkmazdadır. Yahudiler fena kazık atmıştır. Global dünyanın peygamberi olma hayali ağır darbe yemiştir.

O noktadan sonra artık bambaşka bir insandır. Kaybedecek şeyi kalmamış bir kumarbazın yırtıcılığını sergiler. Medine’yi Yahudilerden temizler. Ayakta kalmak için finansman gerektiğini anlar; banka soygunculuğuna başlayan Dev-Gençliler gibi, kervan soygunculuğuna girişir. Mekkelilere karşı iki sürpriz zafer kazanınca cüreti artar. Potu artırır: kendisine katılacak olanlara brüt kârdan %80 teklif eder. Böyle cazip teklife kim direnebilir? Az zamanda, Arabistan’ın tüm servet avcıları yanındadır. Kasaları dolup taşar. Mısır tekfuru ile Suriye hakimi, gücünden ürkerler.

Son günlerinde geriye dönüp içi sızlamış mıdır? Fethi Okyar’a “vaziyetimiz tam bir diktatörlük manzarasıdır,” diye dert yanan Atatürk gibi, pişmanlık belirtisi göstermiş midir? Çadırında oturup arpa ekmeği yediği daha sade ve idealist günlerine özlem duymuş mudur? Duymuştur elbette. İnsanoğlunun kalbi tek sesli değil ki?

Ama büyük handikapı, libidosudur. İnsan belli bir yaştan sonra servetten de, ganimetten de gına getirebilir. İşi haleflerine devredip çadırına çekilebilir. Ama et tutkusu başka türlü bir ateştir. İnsanın aklını da, vicdanını da karartır, iradesini esir alır. Altmışını geçmiş bir adam, kendisine yılda iki taze gelin getiren bir yoldan geri dönebilir miydi? Zor. 

19 Kasım 2012 Pazartesi

Cehennemde bir Gezi


26 Mayıs 2009 tarihli Taraf’ta çıkan Kelimebaz yazım şöyle:

Kudüs’e gitmiş olanınız varsa bilir, eski kentin güneyindeki dik vadi Hinnom Vadisidir. İçi tıklım tıkış Filistinli mahallesidir. İbranice ge vadi olduğu için Ge Hinnom גהנם derler.
Tevrat’a göre burada vaktiyle putperestlerin tapınağı varmış, tanrı Moloh’a çocuk kurban ederlermiş, ne kadarı gerçektir ne kadarı Tektanrıcı propagandadır bilmem. 2 Krallar 23’e göre kral Yosiah bu töreyi yasaklamış, tapınağı da yıktırmış. Ondan sonra burası Kudüs kentinin çöplüğü olmuş. Hayvan leşleri ve idam mahkûmlarının cesetleri buraya atılırmış. Sürekli ateş yanarmış. Kokuyu tahmin edebilirsiniz artık.
Tevratta ge hinnomveya gei ben-hinnom (“Hinnom oğlu vadisi”) onbir yerde geçiyor. Hepsinde de somut bir yer sözkonusudur. Sadece Yeremya 7.31’de günah işleyip lanetlenen Yahuda halkının ölülerinin Hinnom vadisini dolduracağı, orada kurda kuşa yem olacağı, bundan dolayı vadinin adının “Gözyaşı Vadisi” olarak anılacağı bildirilir. Tevrat’ın Aramice tefsirlerinde sözcük gehinnam şeklinde geçer. Allahın putperestlere yönelik gazabının simgesi olarak yorumlanır.
Aramice /g/ = Arapça /c/ kuralından daha önce söz etmiştim, hatırlarsınız.
İncil’de geçen sözcük Yunanca gehenna’dır. Hz. İsa bu sözü oniki yerde telaffuz eder. Her seferinde günahkâr bir kişiyi veya günah işleyen bir organı “Gehenna ateşine atmak” eylemi söz konusudur. İsa daima mecaz ve mesellerle konuşmayı sever, burada da mecazi bir anlam kastetmiştir sanırım. Ama ikibin senedir tartışılan bir konuyu ben çözecek değilim herhalde.

Bir iki kıl tüy dışında yanlış yok. İlave edeyim.


Tevrat’ın vadisi

Bir kere vadinin İbranicesi ge değil gei  גֵּי olacak. Tevrat’taki onbir örneğin dördünde gei ben-Hinnom veya gei Hinnom basit bir coğrafi yer adı olarak geçiyor (Yoşua 15.8 ve 18.16, Nehemya 11.30, Yeremya 19.2). Diğer yedi örnekte, putperestlerin burada bir tofet (sunak, kurban yeri) inşa ettikleri ve kız ve erkek çocuklarını burada tanrıya adak olarak ateşe koydukları anlatılıyor. (2 Krallar 23.10, 2 Tarihler 28.3 ve 33.6, Yeremya 7.31, 7.32, 19.6, 32.35). Tevrat tanrısının şiddetle lanetlediği bu adet, Yahudi (ve Hıristiyan) geleneğinde “çocuk kurban edilmesi” şeklinde yorumlanmış ise de, 2 Krallar ve 2 Tarihler’deki ifade nesnel bir gözle okunduğunda, “çocukların ateş içinden geçirilerek tanrıya adanmasından” söz edildiği açık. Yani bir tür arınma/kutsama ayini söz konusu. 2 Krallar 23.10’a göre kral Yosiah, Yahud ülkesindeki tüm “putperest” sayılan tapınakları yıkarken, Hinnom vadisindeki bu sunağı da yıktırmış ve rahiplerini öldürtmüş.

Yeremya 7.30-32’de, bu basit tarihi gerçekten mit üretme sürecini izliyoruz. Şaşılacak kadar şeffaf.

Yeremya’nın metni kral Yosiah’ın ölümünden yaklaşık 25 yıl sonra ve Kudüs’ün MÖ 587’de Babilliler tarafından yakılıp yıkılmasının ertesinde kaleme alınmış. Hakiki dünyada Babil istilası, Yosiah’ın başlattığı dinî fanatizm politikasının doğurduğu olaylar zincirinin bir sonucu idi. Dolayısıyla bazı Yahudilerin, başlarına gelen felaketlerden rahmetli kralı (ve onun baş ideologu olan Yeremya peygamberi) sorumlu tutmuş olacağını düşünebiliriz. Oysa Yeremya başka kanıdadır. Yahudilerin başına gelenler dini fanatizmin değil, tam tersine, Allahın emrine yeterince boyun eğmemenin sonucudur. Hinnom vadisindeki tapınak bu polemikte kilit önem taşır. Allahın kentinde (Kudüs’te) bu putperestlik tapınağının yapılması Allaha karşı büyük bir küfr ve isyandı. Allah bunu affetmemiştir. (7.30) Beni İsrail’in günahkârları, o tapınakta kız ve erkek çocukları ateşte yakmıştı. (7.31) [Eski kitaplar “ateşten geçirmek”ten הָעֲבִיר בְאֵשׁ  söz ederken, Yeremya “ateşte yakmak” לִשְׂרף בָאשׁ deyimini kullanır; polemiğe “gaz verir”.] Bu yüzden Allah, Hinnom vadisini günahkârların cesetleriyle tepeleme dolduracak, cesetler leş yiyen kuşlara yem olacaktır. Vadinin adı bundan böyle Ölüm Vadisi olarak anılacaktır. (7.32)

Zion tepesi üzerinde kurulu olan Kudüs kentinin güney yamacından aşağı ceset dökersen, Hinnom vadisi cesetle dolar. Babil istilası sırasında böyle bir şeyin yaşanmış olması mümkün görünüyor. Yeremya 50.4’te “Zion Tepesinin yolu Gözyaşı Vadisidir” derken kastedilen de aynı şey olmalı.

O halde: “Allah (ve onun sözcüsü Yeremya) size söylemedi mi? Orada tapınak yapsanız başınıza bunlar gelir elbette!”


Soğuk cehennem

Tevratta Hinnom vadisine bundan başka bir metafizik anlam yüklenmediğini görüyoruz.

Tevratta sözü edilen manevi ceza makamı şe’olשְׁאוֹל   adını taşıyan başka bir yerdir. Yaklaşık 45 kez anılır. Karanlık ve kasvetli bir yerdir. Ta aşağıdadır; şeol’e “inilir” veya “düşülür”. Örneklerin çoğunda sözcük, “sıkıntı”, “kasvet”, hatta “depresyon” diye tercüme edilebilir. İsaya 14.15 ve Ezekiel 31.16’ya göre şeol derin (dipsiz) bir çukurdur. Allahın gazabına uğrayan insanlar (nefsler)  şeol’e atılır. Ancak bunun, ölümden sonra gidilen bir yer olduğuna dair bir belirti yoktur. Her halükârda şeol, sonsuza dek kalınan bir yer değildir. Yunus peygamber, balinanın karnında kendini şeol’ün ta dibinde bulduğunda tanrıya yakararak kurtulur. Mezmur 86.13’te Davut şeol’ün dibinden tanrıya yakarır ve tanrı ona merhametini gösterir.

Şeol sözcüğü Vulgate’de infernus, King James İngilizcesinde hell ve Luther’in Almancasında Hölle ile karşılanmış. Latince infernus “en aşağı” demektir. Hell ve Hölle sözcükleri de İngilizce hole ile eşkökenli olup “derin çukur, mağara” anlamındadır. Bu çukurda yanan ateşten hiçbir yerde söz edilmemiştir. Sıcak değil, soğuk bir cehennemdir.


Cehennem fikri “tutuyor”

Yeremya kitabındaki ifadeler sanırım hareket noktası olmuş. Tevrat’ın derlenmesinden sonraki bir tarihte, Hinnom vadisi Yahudi geleneğinde gitgide zenginleşen bir mecazi/sembolik anlam kazanmış. Gei Hinnom: tanrının insanlara gazabının mekânı. Zion dağının dibi olması da mecazı beslemiş olsa gerek: yukarıda Zion (iyi, cennet, hidayet, ışık), aşağıda Hinnom (kötü, eziyet, lanet, karanlık).

Maamafih çöplük, sürekli yanan ateş, cesetlerin atıldığı yer vb. hikâyelerinin sağlam belgesel dayanağı yok. Hinnom vadisinde çöplük olduğuna dair arkeolojik buluntu yok; idam mahkûmlarının buraya atıldığına dair “bilginin” ise, İncildeki ilgili pasajları yorumlama gayretinden doğmuş olması muhtemel.

Vadinin Ketef Hinnom adı verilen en dip kısmında, kayalara oyulmuş mağaralar şeklinde bir antik çağ mezarlığı bulunuyor. MÖ 4 yılında başlayan Roma askerî işgali döneminde Romalıların burada ölülerini yakmış olması, bunun da kremasyon fikrine alışık olmayan yerli halkta tepki ve korkuya yol açmış olması mümkün mü? Mümkün.


Talmud ve Targum

Bakıyoruz Rabbinik devir (yani Milat sonrası ilk yüzyıllar) Yahudi literatürüne.

Talmud Bavli, Sukkah babı 32b sure, misal. Rabbi Yohanan ben Zakkai’den (ölümü M 90) aktarıldığına göre Hinnom vadisinde, aralarında duman tüten iki hurma ağacı varmış ve cehennemin giriş kapısı burasıymış. (http://halakhah.com/pdf/moed/Sukkah.pdf) Aramice metinde GHNM גהנםokuyorum (http://www.mechon-mamre.org/b/l/l0.htm) . Jastrow sözlüğü sf. 236a, gehînom גֶּהִינָם ve gehinnom גֵּהִנָּם şeklinde iki ayrı noktalama vermiş.

[Not: Normal değeri /a/ olan patah (yani fetha) işareti Aramicede /o/ okunurmuş. Yani gehinnam yazılıp gehinnom okunuyor. Milat zamanındaki telaffuz acaba neydi? Yunancaya neden gehenna γεἓννα diye aktarıldı?]

Yine Babil Talmud’u, Sotah babı 4b’de gehinnom’un nihai (tanrısal) yargı ile irtibatlı olduğu görülüyor. Göklerin ve Yerin Sahibi, günahkârları gehinnomile cezalandırmaktadır. Aynı kitap 10b suresine göre gehinnom’un yedi katı (veya bölmesi) vardır. Sure 22a’ya göre Evrenin Efendisi “cenneti (Gan Eden) ve gehinnom’u yaratmıştır; iyinin ve kötünün sahibidir.” 41b’nin dördüncü kuşak rabbilerinden Rabbi Eleazar’dan (ölümü yaklaşık M 170) aktardığına göre “kalbinde dalkavukluk (riya) olan kişi gehinnom ile cezalandırılacaktır.” (http://halakhah.com/pdf/nashim/Sotah.pdf)

Eruvin babında gehinnom13 kere zikredilmiş. Sure 19a’ya göre cehennemin Tevrat’ta anılan yedi adı vardır, şe’ol bunlardan biridir, ancak gehinnombunlardan biri değildir; zira bu sözcük, “Hinnom vadisi kadar derin bir vadi veya çukur” anlamındadır. Rabbi Yoşua ben Levi’nin (M 3. yy) tefsirine göre Yeremya Kitabındaki “Gözyaşı Vadisi” ifadesi, günahkârların cehennemin acılarından geçmek suretiyle hidayete (Cennete) erişeceğini anlatır. Dolayısıyla cehennem, ebedi bir azap olamaz. Rabbi Simeon ben Lakiş (M 3. yy), bazı günahkârların cehennemin kapısında dahi pişmanlık göstermeyip inkâra devam ettiklerini belirterek bu görüşe karşı çıkar. (http://halakhah.com/pdf/moed/Eiruvin.pdf)

Tevrat’ın Aramice meali olan Targum’larda da gehinnom sıklıkla geçermiş. Ancak internette işe yarar bir Targum konkordansı bulamadığımdan, o faslı şimdilik es geçeceğim. Deli postekisi ayıklar gibi Aramiceden metin araması yapmaya sabrım yok doğrusu.


Hıristiyan cehennemi

“İncil” adı verilen Yeni Ahit’te Yunanca gehenna biçiminin oniki yerde geçtiğini söylemişim; doğrusu onbir mısrada, ama onüç kez olacak.

Örneklerin her birinde, günah işleyen bir organın veya bedenin – bir tür çöp gibi – gehenna’ya “atılması” mevzubahis edilmiş. Matta 23.15 ve 23.33’te bu, günah işleyenlere tanrının verdiği bir ceza. Matta 10.28’de hem beden hem ruh gehenna’ya atılıyor; ancak diğer örneklerde sanki atılan şey fiziksel beden. Lukas 12.5’te tanrı insanı ölümünden sonra da gehenna’ya atabiliyor; ama atılan şeyin ruh mu beden mi olduğu açık değil. Markos 9.43’te, gehenna’nın “asla sönmeyen ateşine” değinilmiş; bunun dışında gehenna’nın ebediliğine (sonsuzluğuna) dair bir belirti yok.

Benim kuşkucu gözlerime, İncil’in gehenna’sı daha ziyade bir tür ağırlaştırılmış idam cezası gibi görünüyor. “Allah suçluyu öldürmekle kalmaz, çok feci öldürür” gibi bir şey. Bunun, kıyametten sonra ruhun ulaşacağı bir tür sonsuz mertebe olarak algılanması M 3. yüzyıla doğru çıkmış bir fikir olmalı.

“Şeytan” adı verilen anti-tanrı ile irtibatlandırılması da acaba o devirlerde İran’dan esen Mithra’cı rüzgârların eseri olabilir mi? Çünkü ne Tevrat’ta ne İncil’de, ne de klasik Yahudi metinlerinde öyle bir şey yok.

15 Kasım 2012 Perşembe

Sevan Nişanyan'dan İslami Bilgiler: Nisa Faslı


Peygamberin toplam 11 kadınla evlendiği, bunlardan ise en çok dokuzu ile aynı anda evli bulunduğu, hadis ve siyer kaynaklarından anlaşılmaktadır.

Nikâhlı eşleri dışında Muhammed’in en az dört cariyesi ile cinsel yakınlık içinde olduğu ve bunların birinden çocuk sahibi olduğu, Sünni gelenekte muteber sayılan kaynaklarda kaydedilmiştir. Cariyelerin ikisi olan Mariye ve Reyhane ile Muhammed’in nikâhlandığı (dolayısıyla toplam eş sayısının 13 olduğu) bazı İslami kaynaklarda savunulmuş ise de, bu rivayetler inandırıcılıktan yoksundur.

1. Hadice
Muhammed, varlıklı bir tüccar olan ilk eşi Hadice ile kendisi 25 ve Hadice 40 yaşında iken evlendi. 25 yıl onunla evli kaldı. Bu süre zarfında tek eşli idi. Eşine sevgi ve sadakatle bağlı olduğu anlatılır.

Mekke’de güçlü bir konuma ve kişisel servete sahip olan Hadice örneği, İslam-öncesi Arap toplumunda kadının rolü ile ilgili olarak İslami gelenekte kabul gören bazı genellemeleri sorgulamak gerektiğini düşündürür.

2. Sevde
Sevde peygamberin ilk eşinin ölümünden kısa bir süre sonra (belki Aişe ile nikâh kıyıldıktan sonra, fakat Aişe ile evliliğin fiiliyata geçmesinden önce) Muhammed ile evlendi. Evlendiğinde dul idi. M 674’te (Muaviye’nin halifeliği devrinde) vefatı kaydedildiğine göre, Muhammed ile evlendiği M 620/ 621 tarihinde oldukça genç olması gerekir. 

Buhari 268’e göre Rasulallah onbir eşinin her birini sırayla gündüz ve gece (tam gün) ziyaret etme itiyadındaydı. Ancak Buhari 5267’ye göre Sevde (bilemediğimiz bir nedenle) ziyaret hakkından vazgeçmiş ve sırasını Aişe’ye devretmiş idi. Bu nedenle Rasulallah, diğer eşlerini birer kez ziyaret ederken, Aişe’yi iki kez ziyaret etmekteydi. [Bazı İslami kaynaklarda Sevde’nin yaşlı bir dul olması nedeniyle böyle davrandığı anlatılır. Ancak birincil kaynaklarda bu yönde bir ibare mevcut değildir.]

Peygamber’in ölümünde Sevde’ye (miktarı belirtilmemiş) bir para bıraktığını ve Sevde’nin Medine’deki evini halife Muaviye’nin (h 661-680) 100.000 dirhem bedelle satın aldığını Taberi’den öğreniyoruz. Peygamber eşlerinin peygamberin ölümünden sonra yeniden evlenmesi Kuran tarafından yasaklandığına göre, eğer Sevde daha sonra başka bir gelir kaynağına kavuşmadı ise, bundan, peygamberin vefat ettiği tarihte bazı eşlerine kayda değer bir servet bırakacak durumda olduğu sonucu çıkarılabilir.

3. Aişe
Sahih-i Buhari 3944’e göre: “Rasulallah Aişe ile (Aişe) altı yaşındayken nikâh kıydı. (Aişe) dokuz yaşındayken gerdeğe girdi ve Aişe (onun ölümüne dek) dokuz yıl onunla beraber kaldı.” Buhari 3942 ve 5213’te aynı bilgi, başka aktarıcılara istinaden tekrarlanmıştır. Bundan Aişe’nin dokuz yıl evlilikten sonra 18 yaşında dul kaldığını öğreniyoruz.

Buhari 3864-3866, 3869 ve 6435’ten, Aişe’nin Muhammed’in ölmüş olan ilk eşi Hadice’yi kıskandığını, ondan “dişleri dökülmüş ihtiyar karı” diye söz ettiğini, ve “Allah sana onun yerine daha iyisini verdi” diyerek Muhammed’i  tahrik ettiğini öğreniyoruz. Sahih-i Muslim 5891’e göre, yaşı küçük olan Aişe kukla bebeklerle oynamayı sevmekteydi, ancak kendisiyle oynamaya gelen yaşıtları, Rasulullah’tan utandıkları için evden kaçarlardı.

Muslim 2127’ye göre Aişe Muhammed’e nasıl vahiy geldiğini merak ettiği için bir seferinde onu gece vakti gizlice takip etmiş, sonra eve dönüp yatağa girmiş idi. Muhammed bunu öğrenince çok öfkelenerek onu göğsünden yumrukladı. Bundan, peygamberin, kendisinden 44 yaş küçük olan eşini en az bir kez dövdüğünü öğreniyoruz.

Bazı İslam savunucularının benimsediği bir görüşe göre Muhammed’in Aişe ile evlenmesinin sebebi, babası Ebubekir’i İslamiyete kazanmak idi. Ancak Ebubekir daha Aişe doğmadan önce (M 610 ile 613 arasında) İslamı kabul ettiği için, bu görüş doğru olamaz. Nitekim Buhari 5137’ye göre Ebubekir “ben senin kardeşinim” diyerek kızıyla evlenmesine itiraz etmiş ise de Muhammed “sen benim dinde ve Kitapta kardeşimsin, ama kızınla evlenmeme yasal engel yoktur” diyerek onu ikna etmişti.

Bir olasılıkla, Aişe’nin evliliği Muhammed’in altsoyunu ana tarafından Ebubekir soyu ile birleştirmek amacıyla yapılmış bir diplomatik akit olabilir. Ancak Aişe Muhammed’den çocuk sahibi olamadığı için, bu tasarı, eğer yapılmışsa, akim kalmıştır.

4. Hafsa
Ömer kızı Hafsa 18 yaşında iken dul kaldıktan iki yıl sonra Muhammed ile evlendi. Bu tarihte Rasulallah 56 yaşında idi. Buhari 5273’e göre Aişe ile Hafsa arasında kıskançlıktan doğan gerginlikler mevcuttu. Buhari 7389’a göre Aişe ile Hafsa arasındaki rekabet Muhammed’in sabrını taşırmıştı.

Muvatta 43.19.14’te aktarılan hadise göre Hafsa, kendisine büyü yaptığı gerekçesiyle kölesi olan bir kızı öldürtmüştü. Bundan Muhammed’den ayrı olarak, eşlerinin de köle ve cariye sahibi olduğunu öğreniyoruz.

5. Zeyneb bint Huzeyme
Kocasının Bedr savaşında ölümü üzerine Muhammed ile evlendi. Evlendiğinde 29 veya 30 yaşlında idi. Evlendikten sekiz ay sonra vefat etti. Cenaze namazını Muhammed kıldı. http://muslimscholars.info/m/manage.php?submit=scholar&ID=55

6. Hind (Ümmü Seleme)
Hind, Rasulallah’ın en yakın takipçilerinden birinin eşi iken Uhud Savaşında dul kaldı. Bu olaydan yaklaşık dört ay sonra Muhammed ile evlendi. M 680’de öldüğünde 84 yaşında olduğu kaydedilmiş olduğuna göre, Muhammed ile evliliğinde takriben 29 yaşında idi.

Muslim 2456’da Ümm Seleme’ye istinaden aktarılan hadise göre Rasulallah Ramazan ayında sabahleyin cünub halinde olsa dahi oruç tutardı. Hadiste cünub halinin gece rüyadan ileri gelmediği açıkça belirtilmiştir.
Buhari 5157, 5162, 5163 ve 5178 ile Muslim 3659’da beş ayrı versiyonu aktarılan hadise göre Muhammed Ümmü Seleme’nin yanı sıra, onun kızı Dürre ile de evlenmeyi istemişti. Ancak Dürre hukuken Rasulallah’ın üvey kızı olduğu, ve ilaveten Dürre’nin babası Muhammed’in süt kardeşi olduğu için bu evlilik gerçekleşmedi.

7. Zeyneb bint Cahş
Zeyneb Muhammed’in evlatlığı olan Zeyd’in eşi idi. Taberi Tarihi cild 8, sf. 4’e göre, “Bir gün Rasulallah Zeyd’i aramaya gitti. Zeyd’in kapısında (kapı görevi gören) yün bir kilim asılıydı. Ancak kilim rüzgârdan aralandı. Rasulallah odasında örtüsüz (çıplak?) olan Zeyneb’i gördü ve kalbi ona karşı arzu ile doldu.”
Bu olay üzerine Zeyd, babalığı olan Muhammed lehine eşinden boşanmayı teklif etti. Ancak o dönemde cari olan Arap hukukuna göre, hukuken evlat statüsünde olan evlatlığın eşiyle evlenmek yasaktı. Bunun üzerine, sonradan Ahzab suresi 50 no. olarak Kuran’a dahil edilen ayet vahyedildi:

“Ücretini ödediğin (nikâhlı) eşlerini ve Allah'ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri, amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını, seninle hicret eden teyze kızlarını ve Peygamber dilediği takdirde kendini Peygambere hibe eden o mümineyi almanı (diğer müminlerden ayrı, sırf sana mahsus olmak üzere) helal kılmışızdır. Biz (müminlere) zevceleri ve cariyeleri konusunda neyi farz kıldığımızı biliyoruz. Bu, sana zorluk olmasın diyedir. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

Dikkat edilirse Zeyneb, bu aşamada, Muhammed’in eşzamanlı olarak nikâhladığı beşinci eşidir. Dolayısıyla daha önceden va’zedilmiş olan dört eş limiti aşılmıştır. Ayetin son kısmının anlamı muğlak olmakla birlikte, “dört eş kuralını biliyoruz ancak senin için istisna yaptık” şeklinde yorumlanmaya müsaittir.

“Kendini Peygamber’e hibe eden” ifadesi, “mihr talep etmeksizin nikâhı kabul eden” anlamında olup, Zeyneb’i ifade eder.

Muslim 3453’e göre Aişe, “kendini Peygamber’e hibe eden kadın” konusunda da kıskançlık göstermiş idi. Allah’tan ilgili vahiy gelince “Rabbin senin arzularını tatmin etmekte vakit kaybetmiyor” diyerek Muhammed’e sitem etti.

8. Cüveyriye
Buhari 2541 ve Muslim 4292’da İbn Awn’a istinaden aktarılan hadise göre Beni Müstalik aşireti her şeyden habersiz bir su kenarında davarlarını sularken Rasulallah onlara sürpriz bir saldırı düzenlemiş, muharip olan erkekleri öldürüp kadınları ve çocukları esir almıştı. Esir alınanlar arasında olan Cüveyriye’yi, aynı gün kendine eş olarak aldı.

Her iki kaynak da bu hadisi, “kâfirlerle savaşmadan önce onları İslama davet etmek şart mıdır” sorusu bağlamında aktarır. Hadise göre, İslamın ilk yıllarında bu şart gözetilmiş ise de, örnekten anlaşıldığı üzere Rasulullah daha sonraları bu şarta riayet etmemişti.

Diğer kaynaklara göre Beni Müstalik baskını Hicretin 6’cı yılında, Muhammed 58 yaşında iken gerçekleşmiş idi. Baskında babası ve ilk kocası öldürülen Cuveyriye bu esnada 15 yaşında idi. (H 56 yılında 65 yaşında iken vefat etti.) Sabit bin Kays tarafından esir alınmıştı. Ancak Muhammed, Sabit’in belirlediği fiyatı ödeyerek kendisini satın aldı ve azat ederek onunla evlendi. http://muslimscholars.info/m/manage.php?submit=scholar&ID=58

9. Ümmü Habibe
Ümmü Habibe Muhammed’in baş düşmanı olan Ebu Sufyan’ın kızı idi. İlk eşiyle birlikte Habeşistan’a hicret etti. Eşinin ölümünden sonra Muhammed Habeşistan kralına haber göndererek, 400 dirhem mihr karşılığında kendisine talip oldu. Evlenme tarihinde Ümm Habibe’ye bazı kaynaklara göre 30, diğer kaynaklara göre ise yaklaşık 40 yaşında idi. Ancak Muslim 334’ten anlaşıldığı üzere Ümm Habibe Muhammed ile evliiken halen adet görmekte ve kanama ile ilgili sorunlarını kocasıyla paylaşmaktaydı.

Ebu Sufyan bu evlilikle aynı tarihlerde veya ondan kısa bir süre sonra Müslümanlığı kabul etmiştir. Bu nedenle bu evliliğin diplomatik gerekçelere dayanıyor olması mümkündür. Ümmü Habibe peygamberin, kendi yanı sıra, Ebu Sufyan’ın diğer kızı olan kızkardeşi ile de evlenmesini teklif etmiş ancak Muhammed bu teklife yanaşmamıştır. http://muslimscholars.info/m/manage.php?submit=scholar&ID=59

10. Safiyye
Safiye, Yahudi olan Beni Nadir aşiretinden ve Harun Peygamber soyundan idi, yani Levi idi. Babası Hüyeyy b. Ahtab Hendek Savaşında Muhammed'in emriyle öldürüldü. Erkek kardeşi ve eşi Hayber kuşatmasında Müslümanlarca öldürülürken kendisi de esir alındı. Eşi olan Kinane er-Rabi’nin ölümü Taberi Tarih’inde şu şekilde anlatılır:

“Beni Nadir’in hazinesini korumakla görevli olan Kinane Rasulallah’ın huzuruna getirildi. Rasulallah ona  hazinenin yerini sordu, ancak o bilmediğini söyledi. Huzura getirilen bir başka Yahudi, Kinane’yi sabah erken saatte belli bir harabe civarında gördüğünü söyledi. Rasulallah Kinane’ye “hazineyi orada bulursak seni öldüreceğimi biliyor musun?” diye sordu. Kinane “evet” dedi. Söz konusu harabenin etrafı kazıldığında belli bir miktar altın bulundu. Bunun üzerine Rasulallah Kinane’ye hazinenin geri kalan kısmını sordu. Kinane yine bilmediğini söyleyince, Rasulallah onu Zübeyr bin Avvam’a teslim ederek “sakladığını ortaya çıkarana kadar eziyet et” dedi. Zübeyr, onun göğsünde çakmak taşı ile ateş yakarak, ölmesine ramak kalıncaya dek (ateşin yanmasını sağladı). Sonra Rasulallah Kinane’yi Muhammed bin Mesleme’ye teslim etti. Bu da, kardeşi Mahmud’un intikamı için Kinane’nin kafasını kesti.”

Bundan görüldüğü üzere Peygamber, hazinenin yerini söyletmek amacıyla savaş esirine işkence ettirmiş ve onu öldürtmüştür.

Kinane’nin eşi olan Safiyye bu savaşta başka biri tarafından esir alınmıştı. Muhammed yedi kölesini bedel ödeyerek Safiyye’yi ondan satın aldı ve mihri mukabilinde onu azat ederek kendisiyle evlendi. Safiyye bu tarihte bazı kaynaklara göre 17 ve diğer kaynaklara göre ise 20 yaşında, Muhammed ise 59 yaşında idi.

11. Meymune
Hicretin 7.ci yılında Rasulallah ile evlendiğinde Meymune 27 yaşında idi. (http://muslimscholars.info/m/manage.php?submit=scholar&ID=61)

Buhari 259, 260, 266, 274 ve 281 numaralı hadislere göre Meymune, Peygamberin cünub abdestini ne şekilde aldığına dair ayrıntılı bilgi verir. Buhari 303, 379 ve Muslim 294, yine Meymune’ye istinaden, Peygamberin adet dönemindeki eşini okşarken onun bir tür bel sargısı kullanmasını talep ettiğini bildirir. Muslim 322’de Meymune, Rasulallah ile aynı kapta (birlikte?) yıkandıklarını anlatır.

Buhari 2592’ye göre Meymune Muhammed’e danışmadan kendi köle kızlarından birini azat etmişti. Muhammed bundan hoşnut olmayarak, “azat edeceğine onu teyzene verseydin daha hayırlı olurdu,” dedi.

12. Mariya el-Kıbtî
Hıristiyan olan Mariya ve kızkardeşi Şirin veya Sîrin Hudeybiye Barışından sonra Mısır valisi tarafından Muhammed’e hediye olarak gönderilmişti. Taberi Muhammed’in Maryam ile nikâh kıymadığını, ancak “kendi malı (cariyesi) olduğu için onunla cinsel münasebette bulunduğunu” bildirir.  (Tarih sf. 131)

Rasulallah’ın, ilk eşi Hadice haricinde, sadece bu kadından çocuğu olmuş, ancak İbrahim adı verilen çocuk 16 aylıkken vefat etmiştir.

İbn Saad’ın siyerine göre Mariya Hıristiyan iken daha sonra Müslümanlığı kabul etmiş ve Hicretin 16. Yılında vefat ettiğinde cenaze namazı Halife Ömer tarafından kılınmıştı. Ancak güvenilir kaynakların tümü, Muhammed’in Mariya’ya nikâhsız cariye olarak sahip olduğunda birleşir. Bu durum, Mariya’nın ihtida etmeyip Hıristiyan kalmış olabileceğini düşündürür. Esir olarak elde ettiği bazı kadınları Müslüman olmaları mukabilinde azat edip nikâhına alan Muhammed’in, tek oğlunun annesi olan Mariya’ya bu imkânı tanımamasını başka türlü açıklamak güçtür.

13. Reyhane
Reyhane, tıpkı Safiyye gibi Beni Nadir aşiretinden bir Yahudi idi. Beni Kureyza katliamında esir alındı ve Muhammed’in cariyesi oldu. İbn Sa’ad’in Tabakat’ına göre Muhammed daha sonra kendisini azad ederek nikâhına aldı. Ancak xx’e göre, Mariya ve adı verilmeyen diğer iki kadınla birlikte Reyhane, Muhammed’in cinsel ilgi gösterdiği ve Medine dışında birer ev verdiği dört cariyesinden biri idi. http://muslimscholars.info/m/manage.php?submit=scholar&ID=1299 

14. Esma bint Nu’man
Buhari 5309’a göre el-Cawn’ın kızı Muhammed ile evlendikten sonra Muhammed onun yanına gittiğinde “senden Allah’a sığınırım” (euzu billahi minke) diyerek ona direnmiş, bunun üzerine Muhammed kendisini boşayarak ailesinin yanına göndermişti. Burada bahis konusu olan kızın, başka kaynaklarda adı geçen Esma bint Numan olduğu kabul edilir.

15. Gaziyye (Ümmü Şerik)
Taberi’ye göre Ümm Şerîk Muhammed ile nikâhlanmış, ancak cinsel ilişki gerçekleşmeden boşanmış idi. Ancak bu kadına dair toplam beş hadis aktaran Buhari ve Muslim, Muhammed ile evliliğinden söz etmezler. Taberi’nin aktardığı olayın, bir önceki maddede anılan Esma vakası ile karıştırılmış olması muhtemeldir.

16. Leyla bint el-Huteym
Leyla kendini (eş olarak) Muhammed’e hibe etmiş idi. Ancak ailesinin (aşiretinin) talebi üzerine Muhammed kendisini geri gönderdi. http://muslimscholars.info/m/manage.php?submit=scholar&ID=628


KAYNAKLAR
Hadis: Sünni gelenekte sahih sayılan hadisler, Kütüb-i Sitteadı verilen altı hadis koleksiyonunda aktarılmıştır. Buhari ve Muslim, bu altı eser arasında en güvenilirleri kabul edilir. M 9. yüzyıla ait olan bu derlemelere ek olarak, M 8. yüzyılda Melik bin Enes’in derlediği Muvatta da güvenilir bir kaynak kabul edilir.  

Bu eserlerden hiç birinin Türkçesi (Buhari’den birtakım seçmeler dışında) internette mevcut değildir.  Piyasada Sahih-i Buhari Muhtasarı adıyla satılan ondört ciltlik eser, Buhari’nin Sahih’inde yer alan 7275 hadisten sadece 2145 adedine yer verir. Örneğin Hz. Aişe’nin evlilik yaşına ilişkin olan üç hadisten hiç biri muhtasara alınmamıştır. Yanılıyor olmam muhtemel, ancak kısa bir araştırma sonucunda vardığım sonuç, Nesai’nin Sünen’i hariç altı kitaptan hiç birinin eksiksiz bir Türkçe basımının mevcut bulunmadığı yönündedir.

Buhari ve Muslim derlemelerinin İngilizce tam çevirisi aşağıdaki iki sitede mevcuttur: http://msawest.net/islam/76-sunnah-and-hadithve http://qaalarasulallah.com/. İkinci adreste Arapça metin de vardır. Muvatta’nın İngilizcesi  şu adresten pdf olarak indirilebilir: http://www.sultan.org/books/Muatta.pdf. 

Yukarıda aktardığım bilgilerin hepsini bu adreslerden teker teker kontrol ettim.

Siyer: Peygamberin yaşam öyküsüne ilişkin anlatımlar, siyer adı altında toplanır. En eski kaynak sayılan İbn İshak’ın Sîret’i günümüze gelmemiştir; ancak Taberi’nin M 9. yy sonlarında kaleme aldığı Tarihu-r-Rusûl vel-Mülûk’un peygambere ilişkin olan bölümü büyük ölçüde İbn İshak’tan alıntı olup, peygamberin yaşamı hakkındaki en güvenilir eser sayılır. İngilizcesi 40 cilt olarak basılmıştır. İnternette Arapça, Farsça ve Urduca downloadları mevcuttur; ancak İngilizcesini bulamadım.

Tabakat: Peygamber’in yakınlarının hayat hikâyelerine ilişkin bilgiler, yine 9. yy’da İbn Sa’ad’ın Tabakat, İbn Hibban’ın Sikat (ثقات) ve daha sonra İbn Hacer’in İsabeadlı eserlerinde derlenmiştir. Her üç eserin Arapça aslı http://muslimscholars.info adresinde bulunabilir. Aynı sitedeki İngilizce (ve diğer dillerdeki) biyografik veritabanı, yukarıda anılan klasik devir eserlerinden derleme olup, kapsamlı sayfa referansları içerir.

13 Kasım 2012 Salı

Haydi çocuklar kışın parka



Bizim çocuklar henüz yuvaya gitmiyor. Biz de bir doğal anne çocuk oyun grubu oluşturduk. Haftada iki gün buluşuyoruz. Bir gün oyun günümüz var. Bütün gün çocuklar parkta birlikte oynuyorlar. Yiyecekleri de yanımıza alıp anne ve çocuklar güzel bir gün geçiriyoruz. Güneş, rüzgar, yağmur, çamur demeden süren bu aktivite hepimize çok iyi geliyor. Havanın çok şiddetli yağmurlu geçtiği bir günde ise aramızdan birinin evine sığınıveriyoruz, oyun günü orada devam ediyor. Doğrusu benim gibi annelerle güzel paylaşımlar yaptığımız bu günü iple çekiyorum her hafta.Her Çarşamba saat 11.00-13.00 arası Kadıköy Özgürlük Parkındayız. Gelmek isteyenler o günün katılımı için mesaj atabilir.
 

Yine bir gün de kitap okuma gününe başladık. Yine parkta güzel sakin bir çardak altında buluşuyoruz. Çocuklar yanlarında bir kitap getiriyor. Seçilen bir iki kitap getiren anne tarafından grup halinde oturmuş çocuklara dramatize ederek okunuyor. Kitap hakkında çocukların fikirleri soruluyor. Kitabın vermek istediği mesaj üzerinden geçiliyor. Sonra çocuklar tekrar çayır çimen koşturmaya başlarken biz annelere de biraz sohbet zamanı kalıyor.Bugün içinde Pazartesi saat 11.00-13.00 Kadıköy Özgürlük Parkındayız.Gelmek isteyenler o günün katılımı için mesaj atabilir.

Şehir parkları oyun grupları düzenlemek için çok güzel ortamlar. Parklar özellikle kışın daha çok hoşuma gidiyor. O kadar çok bitki nasıl renk değiştiriyor, yaprak döküyor, tohum saçıyor. Bir de yaza göre çok daha boş oluyor, sanki tüm park bize kalmış :) Bizim gittiğimiz Özgürlük Parkı çok büyük bir park. Kadıköy Belediyesi çok güzel bir iş yaparak, yüzlerce çeşit bitkinin, ağacın, çiçeğin devamlı bakımını yapıyor, bir yandan her mevsim türlü türlü yeni çiçekler ekiyor. Kaç kere seranın ve yönetim binasının yanından geçerken burada çalışmak ne harika olurdu diye aklımdan geçirdiğimi hatırlamıyorum :)

Çocuklar da parka bayılıyor. Değişik bitkileri göstererek, anlatarak şehirde mümkün olduğu kadar bir çevre bilinci geliştirmeye çalışan anneler için ideal bir yer. Çocuklarına şehirde doğayı anlatmayı seven annelere bir de Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesini gezmelerini tavsiye ederim. Her iklime uygun bitkilerin ve ağaçların sergilendiği bahçede çocuklara özel bir çok atölye de düzenleniyor. Eğer tıbbi bitkilerle ilgileniyorlarsanız Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi  de hoşunuza gidecektir. Sağlık Çevre Okulu programı çerçevesinde atölye çalışmaları arasında ekolojiden, ekmek yapımına, doğal doğumdan, bitki fotoğrafçılığına pek çok konu var. Yine çocuklara özel sanat, çevre, mini bahçe kurma, böcekler gibi onlarda programı mevcut.

Haydi anneler çocuklarımızı parklara götürelim!

Ballaké Sissoko - At Peace

Ballaké Sissoko "At Peace" Albümünden - Kalata Diata,

Keyifli dinlemeler.

Tayfun AKGÜL: Yüzde Yüz Montaj



TAYFUN AKGÜL KARİKATÜR SERGİSİ
"YÜZDE YÜZ MONTAJ"
KARİKATÜR SERGİSİ
06-28 ARALIK 2012

Açılış ve Kokteyl: 06 Aralık Perşembe, saat: 18:00 – 20:00

Schneidertempel Sanat Merkezi
Bankalar Cad.Felek Sok.No:1/Karaköy/İstanbul    


Schneidertempel Sanat Merkezi, 06 Aralık 2012 Perşembe akşamından itibaren öğretim üyesi ve karikatür sanatçısı Tayfun AKGÜL’ün “Yüzde Yüz Montaj” adlı karikatür sergisine ev sahipliği yapacak. Sergide sanatçının son dönemde 100% atık malzemelerden montajladığı karikatür portreler yer alıyor.

Tayfun AKGÜL, 80'li yıllardan beri karikatür çiziyor. Çizgileri; yurtiçinde Cumhuriyet Bilim Teknoloji Eki, Homur ve Matematik Dünyası’nda, yurtdışında (eski adı The IEEE Engineering in Medicine and Biology yeni adı ile) Pulse, The IEEE Antennas and Propagation Magazine, The IEEE Signal Processing Magazine, The IEEE Women in Engineering, The IEEE Region 8 Newsletter adlı uluslararası bilimsel dergilerde düzenli yayımlanmaktadır. 1998’de Karikatürcüler Derneği Sergi Salonu’nda “Meta-matik”, 2005’te Rezan Has Haliç Kültürleri Müzesi’nde “2x2” adlı kişisel sergileri açtı. 1 Nisan 1998, 1999 ve 2000 tarihlerinde Drexel Üniversitesi'nde (ABD) "Şaka Konferansları" düzenledi. Haziran 2000'de İstanbul'da gerçekleştirilen uluslararası bir konferans kapsamında uluslararası bilimsel karikatür yarışması düzenledi. 2004’te “Bilimum” adlı karikatür kitabı Karikatürcüler Derneği, 2011’te “FenniKarikatürler” adlı kitabı Elektrik Mühendisleri Odası tarafından yayımlandı. 2005-2006 döneminde Karikatürcüler Derneği Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. 1 Nisan 2009 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesi Ayazağa Yerleşkesi’nde binalara asılan büyük boy poster karikatür sergisi açtı. Her yıl 1 Nisan’da karikatür odaklı bir etkinlik düzenlemektedir. IEEE Antennas and Propagation Magazine, Matematik Dünyası ve Elektrik Mühendisleri (EMO) Dergisi yayın kurulları üyesidir. Halen İTÜ Elektrik-Elektronik Fakültesi'nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Tayfun Akgül, çeşitli dönemlerde TÜBİTAK, Çukurova Üniversitesi, Pittsburgh Üniversitesi ve Drexel Üniversitesi'nde görev yaptı. Yakın zamanda karikatürcü bakışı ile yüz tanıma konusunda araştırmalar yapmaktadır.


HOMUR'un yavrusu HOMURCUK

HOMUR'dan mini mini bir dergi daha doğdu HOMURCUK...
DİSK-Birleşik Metal İşçileri Sendikası'nın dergisiyle birlikte dağıtılacak HOMURCUK klasik Homur boyutundan biraç daha ufat, 4 sayfa ama renkli olarak yayınlanmaktadır...
İlk sayımızda: Ahmet Erkanlı, Ahmet Zeki Yeşil, Asuman Küçükkantarcılar, Atay Sözer, Atilla Atala, Cemal Arığ, Canol Kocagöz, Coşkun Göle, İsmail Cem Özkan, Vahit Akça'nın yapıtları yer almaktadır.

İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
 HOMURCUK 1

12 Kasım 2012 Pazartesi

Aslanlı Yol Röportajı


Aslanlı Yol bugün matbaadan çıkmış. İlave DVD'ler hazır, onlar zarflanıyormuş. Hafta sonuna kadar piyasada olur sanırım. Bu vesileyle röp soruları gönderdiler. Dilim döndüğünce cevapladım. Bunları okuduktan sonra halâ daha kitabı almazsanız pes doğrusu! 

Aslanlı Yol adını verdiğim otobiyografim 1 Aralık 2012'de piyasaya çıktı.

Nereden çıktı bu kitap?
Dinine ve ailesine bağlı, başörtülü bir arkadaşım var. Bir tür uzaktan uzağa platonik aşkla altı senedir yazışırız. Onun zoruyla yazdım kitabı. Ben durmadan dürtüklüyorum onu, dünyada bunca yaşam ihtimali varken tek bir yola kapanıp kalmak doğru mudur diye. O ise hem gıpta ediyor anlattıklarıma, hem de ısrarla, o hikâyelerin altındaki ortak ahlaki anlayışı gözüme sokmaya çalışıyor. Bu hikâyelerde anlatmaya değer bir şey olduğuna o ikna etti beni. Mutlaka yayınlamamı istedi, başımın etini yedi. Sonunda kandım. Ne yazık ki adını söyleyip açıkça teşekkür edemiyorum kendisine. Oysa çok emeği vardır otobiyografimde.

Yani kitabın temelinde bir din ve ahlak tartışması var diyorsunuz?
Zannederim vardır. Ama öyle sıkıcı bir hesaplaşma değil, endişeniz olmasın. Meseller yoluyla anlatılmış bir tartışmadır. Çoğu da eğlenceli, maceralı hikâyelerdir.

Otobiyografinize ismini veren “Aslanlı Yol” için, “Yol boyu aslanlar sıralıydı ve onlara hesap vermeden eve ulaşmak imkânsızdı” diyorsunuz. Hayat hikâyenizi özetliyor mu?
Evet. Sanırım en veciz özeti bu. Hayat boyu karşılaştığın herkes seni bir kimliğe, bir kisveye, bir kişiliğe hapsetmeye çalışıyor. Öylesini daha güvenli sayıyor. Kolejlisin sen, kolejli ol. Solcusun, solcu ol. Akademiksin, akademik ol. Ermenisin, Ermeni ol. Aile babasısın, aile babası ol. Turizmcisin, turizmci ol. Liberalsin, liberal ol…. Kandın mı öldün, ruhunu kaptırdın demektir. İçini yiyip bitirirler, geriye kuru kabuğun kalır. İşte o tuzağa düşmemeye gayret ettim bunca yıldan beri. Ne kadar başardım o ayrı mevzu, ama teslim olmadım bildiğim kadarıyla.

Ömer Laçiner hakkındaki yazınızda, Marksist bazı arkadaşlarınızın 12 Eylül'de zihinsel evrimlerinin durduğunu söylüyorsunuz. Sizinki durmadıysa neden durmadı?
İnsanın kendi geçmişine esir olması, en tehlikeli esaretlerinden biri. 12 Eylül döneminde yaşananlar birçok kişiyi kendi geçmişine mahkûm etti. Yenilgiyi kabul etmeme uğruna, manevi borçlar uğruna, sadakat uğruna, pek çok insan zihinsel gelişmesini 11 Eylül 1980’de dondurup kaldı. Ben şans eseri o dönemde yurt dışındaydım. O yüzden başkalarının ödediği bedelleri ödemedim. Kısmen o sayede, o ideolojik bir deli gömleğine bürünüp kalmaktan kurtuldum galiba.

Tunceli’de ölümle yüzyüze gelmenizi anlatıyorsunuz. Sonra Isparta’da, Abhazya’daki iç savaşta, Nemrut Dağında korucularla karşılaşmanızda, Sri Lanka’da hapse girdiğinizde, Kars’taki mayın tarlalarında ölümün nefesi ensenizden pek uzak kalmamış. Ölümle yüz yüze gelmek kendi hayatınıza ve meselelere bakışınızda nasıl bir fark yarattı?
Ölümle yüzleşmek iyi bir şey. Önceleri korksan da alışıyorsun bir yerden sonra. Hayatta kalmanı ilahi bir talih, piyangodan çıkmış ikramiye gibi görmeye başlıyorsun. İnsanları korkutan şeylerin birçoğu seni korkutmuyor; bırak korkmayı, komik bulmaya başlıyorsun, eğleniyorsun. Ölümle barışık olmak özgürleştiriyor insanı sanırım.  

"Makul" insanlar için fazla tehlikeli görünen şeylere balıklama atlamak, sıradışı olmak… İlgi çekmek için mi yapıyorsunuz bunları?
Yok canım, ilgi çekmek hoşuma pek gitmez benim. Bakmayın böyle öne çıkmama, utangacım aslında, hiç sevmem insanların gözü önünde olmayı. Belki şu var ama, insanların korkaklığını yüzlerine vurmayı seviyorum. Kısıtlı bir hayata, kısıtlı bir ufka, kısıtlı bir düşünce dünyasına kendilerini mahkûm etmeleri sinirime dokunuyor. Rahatlarını bozmak geliyor içimden. Çocukken adada yapardık öyle, kendini beğenmiş, zorba meşrepli komşuların camına taş filan atardık, televizyon kablosuna iğne sokardık, çok zevk alırdık bundan. Hâlâ alıyorum o zevki.

Herhangi bir dalda sabit kalacak bir kariyer yapmamış olmanın hayatınıza kattığı bir esneklik var mı yoksa esnekliğiniz yüzünden sabit bir meslek erbabı olamadığınız söylenebilir mi? Yeni bir kartvizit bastırmak isteseniz neyi eklerseniz?
Eskiden bastırdığım her kartvizitin birkaç hafta geçmeden battal olmasından şikâyetçiydim hep. Otelci diye kart bastırıyorsun, haftasına seni dilbilim kongresine konuşmaya çağırıyorlar. Frankfurt Kitap Fuarı için kart bastırıyorsun, Urfa’da tanıştığın turizmci “la havle” deyip yüzüne bakıyor. Yirmi sene oldu, artık kart bastırmıyorum. Böylesi daha iyi, daha bir “ben” oldum galiba.

Gerçi herhangi bir sahada daha sistemli ve esaslı bir şekilde derinleşebilmeyi de isterdim aslında. Sözlük mü yazacaksın? Kırk sene kütüphaneden çıkmaman lazım o işi hakkıyla yapabilmek için. Otelci mi olacaksın? Hilton amca gibi, bir otelle başlayıp bütün dünyayı ele geçirmen lazım “o iş öyle değil böyle yapılır” diyebilmek için. Ama heyhat, hayat bir tane ve tek bir meslekle heba edilemeyecek kadar kıymetli.

Önsözde “olamadığın hayatların hikâyesi” diyorsunuz ama hayatınız diğer birçok anlattığınız hayattan çok daha ilginç. İstediğiniz bir hayatı yaşayamadığınızı mı düşünüyorsunuz?
Belki de maymun iştahlıyım, her şeyi birden istiyorum. Hem öyle olayım hem böyle. Hem aydın hem iş adamı. Hem mazbut aile babası hem zampara. Hem köylü hem şehirli. Hem Ermeni hem Türk hem dünya insanı. Hepsini isteyince hiçbirini tam olamıyorsun elbette, hep “diğeri” şıkkında kalıyorsun. O anlamda “olamadığım” hayatların sayısı neredeyse sonsuz, say say bitmez.

Azerbaycan’da Ermeni katliamından yargılanan adamın evine gece yatısına gitmişsiniz. Hırvatistan’da Sırp milisleri ziyaretiniz öyle. İran’a bisikletle gidişiniz de bir bakıma öyle. Kamusal yüz olarak sizden nefret edenlerle temas ettiğinizde nasıl her seferinde uzun sofra muhabbeti, yatılı misafirlik kıvamını tutturabiliyorsunuz? 
Yüreğini aç insanlara. Şaşmaz kuraldır: onlar da açar. Bir kisve veya kimlikle gitme onlara, seni kafalarındaki bir şablona oturtamasınlar. Savunmayı bırak, gardını indir. Vurmaya niyetli bile olsalar vazgeçerler, vurmazlar.

Senelerce kapısının kilidi olmayan bir evde oturdum. Dünyanın neresinde olursam olayım arabamı kilitlemem, anahtarı da üstünde bırakırım, ister gece, ister gündüz. Sağlık sigortam yok, hiçbir zaman olmadı. İnan bana, evime hiç hırsız girmedi, arabam hiç çalınmadı, ıvır zıvır şeyler dışında doktora hiç yolum düşmedi. Kendini ne kadar az savunsan, o kadar güvende olursun.

İsa’nın meşhur sözü vardır, “yüzüne vururlarsa öbür yanağını çevir,” diye. Çoğu insan bunu yanlış anlar, bir zaaf öğretisi sanır. Hiç değildir halbuki, güç öğretisidir. Korku insana güç getirmez. Korkusuzluktur asıl güç.

Provokatör olduğunuzu düşünüyor musunuz?
Evet. Can Yücel bir keresinde bana “sen hakiki devrimcisin” demişti. “Değilim, provokatörüm,” diye cevap verdim. Yapıların, kurumların çürük yerini görüp onlara vurmakta mahirim. Ama arkamdan kalabalığı sürüklemeyi bilmiyorum. Provoke ediyorum, insanların rahatını bozuyorum. Epeyce kişiyi, yaşamlarının bir dönemecinde etkiledim, ve olumlu bir yönde etkiledim sanıyorum. Ama onlara, “gel arkamdan yürü” diyebileceğim bir yol gösteremiyorum. Çünkü yoldan gitmeyi sevmiyorum. Patikalar, bozuk satıhlar, çıkmaz arka sokaklar daha çok ilgimi çekiyor. Belki insanlara vermeyi bildiğim tek mesaj da o: yoldan dışarı çık, bak göreceksin ufkun açılacak, ne çok yer var gidebileceğin.

Şirince köyünde 2000 yıldan beri kimsenin yapmadığı bir şey yapıp kaya mezarınızı dağa oydunuz. İzmir Valisine meydan okumak için Hodri Meydan Kulesi yaptınız. Matematik Köyü var. Neden anıtlar dikiyorsunuz?
Yapılabileceğini göstermek için. İnsanların hayal gücünü ateşlemek için. Küçük değil büyük düşünmeye teşvik etmek için. Zulmü ve ruhsal tembelliği protesto etmek için. Uyuyanları uykudan uyandırmak için. Rahatsız etmek için. Camlarına taş atmak için. Kapalı ruhlarına güzellik pencereleri açmak için.


Batırılan işlerin, (belki evliliklerin de), çekilen başkaca sıkıntıların, hapisliklerin adamı adam eden şeyler olduğunu söylüyorsunuz. Daha başkaca bir yol yok mudur?
Selçuk Kapalı Cezaevindeyken ziyaretime gelen bir dostumun babasının lafıymış. Adam olmak için beş şey yapmış olmak lazım dermiş. Bir, askere gideceksin. İki, sevip ayrılacaksın. Üç, birinin yanında çalışacaksın. Dört, iş kurup batıracaksın. Beş, hapis yatacaksın. Acı çekmeden adam olunmuyor, orası kesin. İlla bu beş tanesi değil şüphesiz, ama insanı köküne kadar sarsan büyük acıları tanımadan üstündeki o zavallı kabukları dökemezsin. Kendinle yüzleşemezsin.

Dünyanın her yerini gezdim, burası gibisi yok dediğiniz yer burası mı?
Yok, hayır. Varsa azmin, cesaretin, dünyanın herhangi bir yerini de kişisel cennetin haline getirebilirsin. Şirince’nin birtakım avantajları var elbette. Güzel bir yer. Medeniyete hem yakın hem uzak. Doğu ile Batı’nın tam ortasında. Çocuk yetiştirmeye müsait bir yer, vs. Ama başka bir yer de olabilirdi şüphesiz. Hatun peşinden geldim bu köye, takıldım kaldım. Kısmet.

Devlet ve Türkiye'de devlet size ne ifade ediyor? (Lütfen 5000 kelimeyi geçmesin.)
Korku imparatorluğu. (Korkan ben değilim ama, kendileri.)

Susurluk davası sanıklarıyla hapis yatmışlığınız var. Ergenekoncuları tanırsınız, sizce özlerinde iyi çocuklar mıdır?
Bugüne dek tanıdığım herkes özünde iyi çocuktu. Öyle olmayanına hiç rastlamadım.  Kötülük dediğin şey, insanın korkudan ya da çaresizlikten sığındığı bir zırhtır. Aslanlı yolda yürürken pes edip, kendini teslim ettiği bir kimliktir. Biri gelip onu kökünden sarssa, “oğlum, o yolu bırak araziye çık bak ne güzel” diye ruhuna konuşmayı başarsa, o kötülük kisvesinin altından çıkacak olan şey, olsa olsa şaşkın ya da hayalperest bir çocuktur. Hapisteyken, Susurluk “çetesinde” yüz tane faili meçhul cinayetin faili olduğu söylenen rahmetli Oğuz Yorulmaz’la bir dostluğum oldu. Hiç kuşkum yok ki, özünde iyi bir insandı. İsteyen aksini söylesin, umurumda değil. Cezalandırılmalı mıydı? Tabii cezalandırılmalıydı. Ama bu onun değersiz bir insan olduğunu göstermez.

Şahit olduğunuz ve verdiğiniz onca savaş ve mücadelenin en hunharca olanı hangisiydi?
Feministlerle savaşım. Onlardaki hunharlık ne Kemalistlerde var, ne İslamistlerde; ne Sırplarda, ne Azerilerde. Ha, belki de zaafım var kadınlara, ondan o kadar acıtıyordur, kim bilir?

Başka çocuk düşünüyor, istiyor musunuz?
Beş çocuğum var. Her biri ayrı ayrı bana müthiş mutluluk veriyor. Yaşama azmi veriyor. Gurur veriyor. İstikrar veriyor. Onlardan daha güzel bir şey yok hayatımda. Beş değil onbeş olsa daha mutlu olurdum şüphesiz, yirmibeş daha bile iyi. Şimdi biraz yaşlandım gerçi, bu da hem anneleriyle ilgili, hem çocukların geleceğiyle ilgili bazı komplikasyonlara yol açıyor. O yüzden biraz çekimserim. Ama fırsat olsa hiç düşünmem, yine yaparım çocuk.