21 Ocak 2013 Pazartesi

Dikkat!


O nasıl bir dikkat kesilmektir öyle..

Luis & Delfina Suarez



Sneijder Transferi Hakkında




Galatasaray uzun zamandır olumlu haber beklediği büyük transferini sonlandırdı. Wesley Senijder sonunda 3.5 yıllık imzayı attı. Bu transfer pek çok açıdan masaya yatırılıp derin bir şekilde analiz edilebilir. Maliyetinin büyüklüğü, isminin doğurduğu beklenti ve sonrasında yaşanacak olanlarla beraber nerden bakarsanız üzerinde konuşulması gereken bir yatırım.

Maliyetindenbaşlamak gerekir..  Öncelikli kulüplerin maliyetli futbolcu alma politikası karakteri ve imkânları ölçüsünde değerlendirilir. Burada genel geçer her kulübe özgü bir doğrudan bahsedemeyiz ve daha çok “doğru” koşullara göre ancak geçerlilik kazanır.  Borussia Dortmund uzunca bir zaman bugünkü Beşiktaş’a benzer şekilde genç ve ucuz oyunculara yatırım yaparak başarı kazandı ama son üç Şampiyonlar Ligi sezonunun ikisinde final oynamış Bayern Münih en ideal kadrosunu oluşturduğu anda dahi 40 milyon tek bir transfere harcama yapmaktan çekinmiyor. Demek istediğim odur ki Real Madrid yıldızları alarak, Barcelona altyapısına yönelerek, Dortmund gençleri parlatarak ve Bayern hepsini aynı anda yaparak başarılı olabiliyor. Galatasaray tarihinde bu ve benzer yıldızları almış ve fakat bunların çok azından istediği verimi alabilmiştir.

TERİM VE GARANTİ TRANSFER POLİTİKASI

Son dönemde Fatih Terim ile beraber “garanti transfer politikası” çok net bir şekilde kendisini gösterdi. Melo  ve  Muslera Serie A’dan, Eboue, Elmander Premier Lig’den, Ujfalusi ise La Liga’dan alındı. İspanya milli takımı ile Türkiye’ye gol atan Riera’nın ise hem La Liga hem de Premier Lig tecrübesi vardı. Biz diğer türlüsünü başaramıyoruz. Ben bu takımı yönetiyor olsam ya da olması gereken nedir derseniz genç yetenek keşfine devam edilmesi, sıklıkla denenmesi taraftarıyım ve fakat yapılamıyorsa da “mağlubiyeti” kabul edip “garanti seçimlere” yönelmek daha mantıklıdır. Umut dahi Fransa’dan ve gol kralı Burak Yılmaz, Alex’in Türkiye’nin en iyi oyuncusu dediği Selçuk..  Keza Real Madrid’den Hamit Altıntop.. Hepsi  garanti transfer.  Dikkat edin Fatih Terim’e ait özel bir transfer olan Amrabat çok kötü olmasa da hayal kırıklığı yarattığından bahsedebiliriz. 96-00’e gidersek eğer başarıları yine Hagi, Popescu, Tafarel gibi “garanti seçim” olan oyuncularla sağladığını görebiliyoruz. Terim belki  “yabancı” konusunda  yeni yıldız yaratmıyor ama potansiyeli olan oyunculardan da diğerlerinin aksine verim almayı çok iyi başarıyor. Onların saygı duyacağı bir uluslararası bir isim olmasının yanı sıra bu gibi egosu şişmiş oyuncuları yönetebiliyor.   Bu transferler görünürde “sıfır risk” gibi değerlendirilse de elde patlaması kuvvetle muhtemel. Melo konusunda başka bir teknik direktör olsaydı bu oyuncu bu ülkeden erken bir şekilde gitmiş, maliyeti de bir hayli konu edilmiş olacaktı. Risk belki genç yetenekten daha fazla burada.. Ama Terim bu riskleri alarak yürüdü ve 1.5 yıldır başarılı olduğu konusunda şüphe yok..


ARTIK İŞ SNEİJDER’DA DEĞİL YÖNETİMDE!

 Burada bu parayı verip oyuncuyu almak basit bir planın birinci parçasıdır. İkincisi ve her şeyin başında bu oyuncudan verim alabilecek organizasyonu gerçekleştirebilmektir.  Şampiyonlar Ligi’nde son 16’ya kalmış bir takım Galatasaray gibi bir markayla parası da varsa Sneijder’ı da getirir, Kaka’yı da. Burada Sneijder’ın saçma sapan haberlere konu olup öne çıkarılacağı için ben şimdiden iddia ediyorum; suçu yok. Neden derseniz eğer; Lincoln’e benzer bir tablo var.  Benim o dönem üzerinde durduğum konu da buydu. Bir oyuncu sizden önceki altı-yedi yıl boyunca istikrarlı bir şekilde oynamış, takıma katkı sağlamış ve size gelince sorun yaşıyorsa bu sorunun sizden kaynaklandığına dair önemli bir veridir.  Lincoln misal her ne kadar Fenerbahçe’ye Şampiyonlar Ligi’nde goller atıp gözümüzün önünde oynamış olsa da daha çok benim görebildiğim bir oyuncuydu. Burada Sneijder’in kalitesini, geçmişinde yıllar boyu üst düzey takımlarda sergilediği performansı artık tüm Türkiye biliyor. Mesele bu oyuncu ne olursa, nasıl bir karaktere sahip olursa olsun “verim alma becerisi” göstermektir.

GİTTİĞİ HER TAKIMDA BAŞARILI OLDU

Sneijder  bir Quaresma değil her şeyden önce.  Q7’nin yedek olup kadroya giremediği noktada Sneijder takımı Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldırmasında büyük rol oynamış değerli bir oyuncu. Q7 ile Portekizin başarısı olmadı belki ama Sneijder ile Hollanda Dünya Kupası’nda final oynamış ve Messi’nin aldığı Ballon D’or’u pek çok kişi  o dönem Sneijder’ın alması gerektiğini iddia etmiştir.  Lig+Kupa+Şampiyonlar Ligi+ Dünya Kupası Finali oynaması nedeniyle. Bu oyuncu Ajax’ta döktürmüş, rekor bir ücretle Real Madrid’e gidip orada da Bernd Schuster yönetiminde Şampiyonluk yaşamış ve hemen sonrasında İnter ile yine Şampiyon olup Şampiyonlar Ligi’ni kaldırmıştır. Yıllık ücreti nedeniyle kulübün tasarruf politikası çerçevesinde satılmış. Bilmem kaç yıldır dünyanın bütün devlerinde sorunsuz oynayan oyuncu burada sorun yaşıyorsa doğru yönetim olmadığı içindir. Bugün Dünya üzerinde sayılı milli takımların başında gelen Hollanda’nın da on numarası, kaptanı. Sezon başında kontratı uzatılmak istenilmiş ve yıllık 6 milyon euro kazancını 4 milyona çekmeyen Sneijder kadro dışı kalıp satıldı. 

MALİYET HESABI

Genel maliyetine gelirsek eğer;  Sezon başı 22 milyon euro transfer harcaması yapan Galatasaray  yarım sezonda Şampiyonlar Ligi’nden 27.5 milyon euro para kazanmıştır.  3.5 yıl boyunca aşı tutarsa Galatasaray’ın “sadece” Şampiyonlar Ligi’ne abone olduğunda kazanacağı para kabaca 100 milyonu bulabilir.  Galatasaray ligde olağan kadrosu ve yatırımıyla 1. Ve 2. Sıra arasında gidip geliyor. Bir önemli destek gelirse eğer daimi birinciliği ve Şampiyonlar Ligi aboneliği ile bu parayı misli misli kazanır. Bu birinci ya da ikinci olma arasında geçen sene 30 milyon euro fark vardı. Eğer sezon başı Hamit konusunda “maliyet” hesabı yapılsaydı belki bugün Şampiyonlar Ligi’nde ikinci tur dahi olmayacak, o maliyetin fazlasını kasasına koyamayacaktı kulüp. Bu açıdan da yaklaşarak Sneijder’in maliyeti ancak Sneijder bu ülkeden giderken yapılmalı. Risk olduğu aşikar.. Elde patlama, verim alamama gibi durumlar da söz konusudur ama ben bonservise verilen parayı fazla bulmuyorum zira anlaşmazlık olduğu vakit böyle kariyeri olan bir adamı bonservisiyle satmak çok da imkansız olmamalı. Bugün aynı parayı Amrabat’a vermiş Galatasaray’ın şu koşullarda Faslı oyuncunun satışından 7.5 milyon kazanması çok zor ve fakat Türkiye’de ayağına top değmese, rezil bir performans sergilese  dahi seneye Sneijder’e en az 5 milyon verecek pek çok Avrupa Kulübü vardır gibi düşünebiliriz.




İYİ FUTBOLCU'YU İNTER NEDEN SATSIN?

Böyle düşünülseydi eğer o zaman Barça’dan Hagi’yi de almak büyük hata olurdu. Daha başka güzel bir örnek var aslında. Perez gidip Real Madrid’e Ronaldo, Kaka ve Xabi Alanso’yu aldı ve Robben ile Sneijder’i  ya da kabaca Hollandalıları sattı. Sonuç ne oldu? Robben ile Sneijder 2010 Şampiyonlar Ligi finalinde karşı karşıya oynarken Real Madrid de TV’den bu oyuncuları  izledi. Aynı yılın sonunda yine bu iki oyuncu Dünya Kupası finali oynadı v.s. Daha başka bir örnek Milan’ın Pirlo’yu Juve’ye satması ve bu oyuncunun muhteşem performansı ile Juventus 50 maç ligde yenilmedi, Şampiyon oldu, Avrupa Şampiyonası’nda finale taşıdı İtaya’yı v.s. Bunlar önemsiz.   Misal Avrupa Kulüplerinin gözden çıkardığı üstelik yaşlı ama işbilir savunma oyuncuları bu ülkede çok önemli rollere sahip olabilir.   Biz Avrupa değiliz ve bu ülke futbolunun ihtiyaçları da Avrupa’ya göre farklı olması gayet olağan.  Daha önceki söylemi tekrar edeyim; Avrupa Futbolu’nun Alex’e ihtiyacı olmaması, senin Alex’le tonlarca gol atıp İnter’i burada madara etmene engel olmadı. Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynadın v.s. Ki Sneijder Schalke'de Liverpool'da ya da Bayern Münih'te de rahatlıkla iş yapar, bu çok başka.

ASIL PROBLEM SAVUNMADA MI?

Hayır değil.  Geçen sene çok fazla üzerinde durdum. Galatasaray bir hücum takımı değil. Topa rakibine oranla çok daha fazla sahip olsa da ürettikleri pozisyon sayısı açısından hücum takımı diyemiyoruz.  Şu kadro içerisinde mümkün değil bu.  Geçen sene Melo-Selçuk’un ekstrem bir “hücum” performansı oldu, frikikler, uzaktan şutlar, orasına burasına çarpan toplar girdi kaleye ve  kariyer ortalamasının dışında gol sayıları oluştu.   Şöyle bir bakalım kadro yapılanmasına. Melo-Selçuk-Hamit-Emre Çolak/Amrabat..  İki santrfor’un dışında kalan bölgede Galatasaray’ın gole yönelik tek bir adamı yok!  Kabul etmek gerekir ki Amrabat yanlış tercih oldu. Bugünkü futbolunu iyileştirse dahi kenar forvet olmadığı için yanlış hamledir. Söylenmeye devam ederim ben zira zamanında ilgilenilen ve bugün Frankfurt’da oynayan 1 milyonluk Takashi İnui alınsaydı eğer hem 6 milyon kar yapılırdı hem de 6-7 gol de fazladan olurdu. Amrabat kenar forvet görünümlü kanat adamı.  Çift santrforlu Galatasaray takımı doğru bir şekilde dizayn edilmiş 4-2-3-1 dizilimi ile sahaya çıkan bir takıma göre çok daha “defansif” karakterlidir.  Diğer takımın gole yönelik 4 oyuncusu varken senin daha dar bir alana sıkışmış sadece “iki” oyuncun var. Avrupa’da orta ikilisi iki defansif orta sahadan oluşan düz 4-4-2’ler sıklıkla kontra takımlarının sahiplendiği ve oynadığı bir oyun düzenidir.  Ancak baklava –bir çapa bir on numara- 4-4-2 gerçek anlamda toplum algısında var olan hücumcu bir 4-4-2 takımı olur. Bu da Sneijder’la mümkün zira Selçuk asla ve asla bir on numara değildir.   Galatasaray’ın sorunu hücum yetersizliğidir. Kapılan topların üretilemeyen pozisyonlarında yerlerini terk eden, hücuma destek veren oyunculardan doğan savunma boşlukları da unutulmamalıdır. Melo muazzam bir “defansif orta saha” dır  ama bu hücum kıtlığında ön alana yakın şekilde merkezde de vaktinin büyük bir kısmını geçiriyor.   Merkezle iletişimi sınırlı olan kenar adamları bekleri kendisine her hücumda zorunlu kılarak geride açıklar doğuruyor.. Hücumun yetersizliği aynı zamanda savunmaya da yansıyor. Elbette Ujfalusi gibi “savunmanın şefi” olan bir oyuncu eksikliği ve sol bek sıkıntısı da büyük sorun ama “asıl sorun” değil. Onlar olsaydı da Galatasaray bu belki daha az gol yerdi ama daha fazla atamazdı. Bu takımın çok net üretkenlik sorunu vardır, gol pozisyonu açısından sıklıkla kısır geçiyor maçları bir iki istisnai ve özel motivasyon gerektiren maçlar hariç.


SNEİJDER GELDİĞİNDE SİSTEM..

Her şeyden önce sistem değişecek. Baklava 4-4-2 her zaman bir seçenek olarak kalacak bu çok başka.
Sneijder 2010 Hollanda’da 4-2-3-1’in ön üçlüsünün merkezinde oynuyordu. Ama bu blogda yapılan analizde özenle üzerinde durulan nokta Hollanda diziliminin Almanya’nın 4-2-3-1’inden en önemli farkı Sneijder’in gerideki ikiliye yardım ederek oyun kuruculuk rolünde etkin olması olarak yazmış çizmiştik. Şimdi çıkarıp bulamam bu yazıyı lakin kabaca  4-3-3’e evriliyordu 2010 Hollanda’sı. Sneijder  gerideki iki kazmanın oyun kurma yetersizliğinden ortada farklı role bürünüyordu. Almanya’da Schweinsteiger ve Khedira  organizasyonu Mesut’u önde tutarken Hollanda  da Sneijder geriye gelip oyun kurmak, presi kıracak pas organizasyonlarının içerisinde bulunmak durumunda kalıyordu. Burada Selçuk-Melo ikilisi  Sneijder’i geri çekmeyecek şekilde oyun kurabilir ve Sneijder çok daha aktif bir şekilde ön alanda işlerlik kazanabilir.  Melo-Selçuk-Sneijder kaçınılmaz olandır. Sorun öndeki üçlünün nasıl olacağı.. Sneijder’ın sağına Hamit ve soluna Amrabat’ı asimetrik bir şekilde yerleştirirseniz sorun çıkabilir. Hamit açıkça söylemek gerekirse 4-4-2’nin sağı hariç diğer bütün sistemlerde sadece sağ bek olarak verimli olabilir. Şahsi fikrimi sorarsanız eğer Terim 4-4-1-1 ya da 4-1-4-1 oynayacaktır. Zira Engin, Emre, Hamit ve Amrabat gibi kenarda oynayacak oyuncuların kenar forvet olmamasının sıkıntısını çekecek, başka da yolu olmayacaktır. Baklava 4-4-2 için Melo ya da Selçuk’tan birisini kurban vermesi gerekir ki çok mümkün gözükmüyor. 

TARAFTAR KARŞILAŞMASI

Bu neyi gösterir? Dışarıdan bakan insan bu manzarayı nasıl yorumlar? Galatasaray ya da X kulüp ne kadar küçük mü der yoksa futbol delisi bir ülkenin çılgın taraftar grupları mı? Yurt dışında bu haberler sıklıkla yorumlandı ve sonunda hemen herkes bu ülkede futbolun ne kadar önemli olduğuna dair analiz edip geçti. neden böylesine bir küçüklük büyüklük kompleksi içerisinde oluyor insanlar anlamlandırmak güç. bu yorumları yapanların kişilik analizine baktığınızda çok derin bir ego göreceksiniz zira ancak bu maneviyata sahip insanlar bu eziklik yorumunu yaparlar.. Yüzde 95 garanti veriyorum size. Bu ülkenin futbol kültüründe böyle bir şey var ve umarım uzun yıllar bu heyecanı korur, bu geleneği de yaşatırız.. Başka yerde olmaması ya da bu kadar heyecan yaratılmaması da daha hoş..  Yıllar geçse de bu anları unutmazlar, derin izler bırakır zira taraftar böyle.. Başka yerde yok olması da güzel.. çok güzel..

Kanada Günlüğü

Arada gidiyoruz, toplanıyoruz falan diyorum ama ne nereye gittiğimiz ne de nasıl gittiğimiz belli. Bende şuraya da yazayım da geriye dönüp baktığımda bir iz kalıır dedim, şöyle bir günlük tutayım dedim.

Biz 2008 yılında benim şimdiki işlerim sebebiyle Kanada'ya bir başvuru yapmıştık, çalışma müsadesi ve oturma müsadesi için. İşlem basitti o zamanlar, Kanada'nın web sayfasından kimlere ihtiyaç

20 Ocak 2013 Pazar

Maria de Fátima - O Vento Mudou

Ana Moura - Discography

Ana Moura - Discography

2003 Guarda-me A Vida Na Mão
2004 Aconteceu
2007 Para Além da Saudade
2009 Leva-me aos Fados
2011 Coliseu
2012 Desfado

LEYLA HALİD DEDİ Kİ:



Hatay da  Kadın Emeği Kolektifi,Samandağ Belediyesi ve Kadın Dayanışma Merkezi  tarafından cuma günü yapılan panelde konuşmacı olarak katılan  dostumuz  Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Üyesi , Homurcu ve efsanevi gerilla  Leyla HALİD de bir konuşma yaptı. AKP ' yönetimin suçlayarak
"AMERİKAN ÜSLERİNE TOPRAKLARINI AÇANLAR  FİLİSTİN DAVASININ YANINDA OLAMAZ" 
"Ne ABD' nin  ne de başka bir ülkenin Suriye' nin iç işlerine müdahale etmeye hakkı yoktur." diyen  Halid, Türkiye'nin İsrail ile olan askeri ortaklığına da dikkat çekerek,
 “Türkiye'de eğitim gören İsrailli pilotlar, Filistin'de çocuklarımızı, halkımızı katlediyor. Türkiye Filistin mücadelesinin yanında olduğunu söylüyor. Ancak biz ne söylendiğine değil ne yapıldığına bakıyoruz. Türkiye'deki İslam anlayışı da beyaz sarayda diz çöküp aman dileyen bir İslam'dır” 
diyerek sözlerine son verdi.

Dostumuz Leyla Halid'in 2010 yılındaki ziyaretinden.
Nedal Hashem (Arap Cartoon), Atay Sözer, Canol Kocagöz, Dinçer Pilgir, Leyla Halid

19 Ocak 2013 Cumartesi

Bülent Korkmaz Röportajı


Teknik direktörlerle röportaj yapma fikri çok uzun zamandır kafamda vardı. Gerçekleştiriyoruz bir şekilde.. Bu dördüncüsü. Süper Lig takımlarının bütün teknik direktörlerine ulaşabilirsem eğer kitaplaştırma projesi de var. Zira pek çok önemli ayrıntı aslında perde arkasında yaşanıyor.

Bülent Korkmaz bir Galatasaray efsanesi. Bana göre eşi benzeri olmayan bir kariyere sahip. Sadece Galatasaray'dan oluşan bir hayat. Ülkenin en fazla kupa kaldrıma sevincini yaşayan insanı. Üstelik çok çalışkan. Tam da bu yüzden teknik adam performansını fazlasıyla eleştirdiğim Bülent Korkmaz'ın bir süre sonra mutlaka istediğini elde edeceğini düşünüyorum eğer ki enerjisini doğru yere kanalize ederse.. Eksikleri, gedikleri olsa da çalışarak er ya da geç bunu kapatabilecek konumda.

Röportaja gelirsek eğer..  İstediğim gibi olmadı zira zaman problemi oldu. Ben hocaya en az iki saate ihtiyacım oldu ama yoğunluktan dolayı bana en fazla bir saat ayırabildi ama işin kötüsü ben henüz Galatasaray'daki teknik direktörlük bölümüne geçmediğim anda bunu öğrenmem oldu. "son soruları alayım" dediğinde henüz benim için röportaj başlamamıştı bile. geride kalan kısmı hızı bir şekilde soru cevap olarak geçiştirdik.. buna rağmen zorladım, üzerine gittim ve burada daha önceden bahsettiğim fotoğraf hakkında da bilgi almış oldum. İlk defa da bu röportajda yayınlıyorum. Bülent Korkmaz röportajı biraz da benim kişisel olarak merak ettiğim soruların cevapları üzerine oldu. Vakit yetersizliğinden de bir kaç ayrıntı konuşulamadı..

Daha başka detaylar da başka zamana kalsın. Şunu da söyleyeyim: Bundan sonraki zaman diliminde röportajların bir bölümü videolu olacaktır.  Miliyet'in internet sitesi ile ortak bir proje şeklinde yürütülecek..


Size saha içi karakterinizden dolayı Cesur dediklerini düşünüyordum ama bunun lakap değil de sizin gerçek isminiz olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım çok. Ancak bu kadar isim-karakter benzerliği olur demiştim, nedir bu işin doğrusu?

Benim ilkokul diplomamda ismim Cesur diye geçer. İşin doğrusu şudur;  Amcam bana “Cesur”  Babam ise Bülent Ecevit hayranlığından dolayı “Bülent” ismini koydu.  Çevremdeki insanlar, akrabalar ve herkes beni “Cesur” diye çağırırlardı. Galatasaray’daki lisans işlemleri esnasında doğum tarihindeki aksaklık nedeniyle kimliğin değişmesi gerekiyordu. Kütük Malatya’da.. Kimlik Malatya’ya Cesur  olarak gitti Bülent olarak geldi. Tüm bu işlemler iki ay sürmüştü. Bir daha düzeltmek için göndersem iki ay daha bekleyecektim. Dolayısıyla Cesur işte o dönem Bülent oldu ve kimlikte öyle kaldı ama  annem, babam beni  bugün dahi “Cesur” olarak çağırırlar..

“Florya Topraktı, O Cesur..” Hakkınızda yazılmış benim okuduğum en güzel yazı buydu. Bülent Timurlenk zamanında Galatasaray dergisi için kaleme almıştı.  Bu yazıyı okudunuz sanırım..

Evet okumuştum.  Bülent yazmıştı ve evet çok güzel bir yazıydı.

O yazıda eskiden orta saha oynayıp gol kralı olduğunuzu okuyunca uzunca zaman sizi izlemiş bir insan olarak oldukça şaşırdım doğrusu.

Benim çocukluğum Edirnekapı’da geçti. Orada turnuvalar olduğunda orta saha oynuyordum. Takımın en hızlı ve en golcü futbolcusu bendim. Zaten Galatasaray’a da orta saha oyuncusu olarak başladım.  Altyapı hocam Ahmet Keskinkılıç beni orta sahadan savunmaya çekti. “Sen hızlısın, burada daha verimli olursun” dedi ve ne kadar doğru bir tespit olduğunu da bugün daha iyi anlıyorum

Yanlışsa düzeltin lütfen, ilk transfer teklifinizi Almanya’daki bir turnuvada Bayer Leverkusen’den almıştınız?

Türkiye’de o dönem kulüp olarak ilk defa Galatasaray altyapı takımını ülke dışındaki bir turnuvaya göndermişti. Otobüsle 35 saat süren çok keyifli bir yolculuktu, unutmam hiç. O turnuva sonrasında Leverkusen beni istemişti.  İlk teklif oradan geldi.

Avrupa Kupaları’nda en fazla forma giyen futbolcusunuz. İlk teklif Avrupa’dan ve ilk çıkış da aslında Avrupa maçlarında başladı. Mustafa Denizli neye güvenerek bu riski aldı?

O Sezonun başında TSYD Kupası’nda Beşiktaş’a karşı oynadığımızda Ferdinand’ı tutmuş ve başarılı olmuştum. Daha sonra buna benzer Avrupalı forvetlere karşı bir iki başarılı deneyimim daha olunca Mustafa Denizli bu performanslara bakarak bu riski aldı. Sürpriz bir karar olmasına rağmen belirli kriterleri göz önünde bulundurup gözlem yaparak verilmiş isabetli bir seçim oldu.

Özellikle Fofana’yı tutma konusunda başarınız inanılmazdı. Ben o maçı radyodan dinledim, heyecandan ölüyordum ama siz o yaşta Türkiye halkının izlerken dahi kaldıramadığı bir baskının içerisindeydiniz.  Bu baskıyı kaldırmak zor gelmedi mi?

Aslında o kadar da değildi neden biliyor musun? Çünkü o dönem adam adama markaj vardı ve bugünkü gibi tandem oynamıyordu takım. Hem adamı hem alanı savunmak, pozisyon almak gibi zor olan ayrıntılar yoktu. Doksan dakika boyunca sahada tek bir adamdan sorumluyduk sadece.

Fatih Terim döneminde liberolu sistemden dörtlü defansa  adam adama markajdan alana geçiş yaptınız. Az önce anlattığınıza göre yorumlamak gerekirse eğer bu değişim oldukça sancılı olsa gerek.

Biz dörtlü defansa Fatih Terim’in döneminin ortalarında geçiş yaptık.  Çok zor bir dönemdi. Sürekli çalışmak, tekrar yapmak gerekiyordu. Bir ara hoca vazgeçer gibi oldu ama sonra devam etti ve bu ısrarında da zaman hocanın ne kadar haklı olduğunu gösterdi. Başarıyı getiren faktörlerden birisidir. Dünya futbolunda adam adama artık kalkıyordu ve biz bunu öğrenmek durumundaydık.  Daha ekonomik, savunma daha az açık veriyordu bu şekilde ama bu elbette kolay değildi. Bu zorluk sizin öğrenmenize kalmış ve sıkı çalışmayla doğrudan bağlantılıdır başarı oranı. Türkiye’de baktığınız zaman bütün takımlar tandem oynuyor ama doğru şekilde değil. İBB dâhil her gittiğim takımda bu sıkıntıyı yaşadım. Onu öğretmek dahi incelik ister. Kolay bir iş değil, sürekli analiz ve tekrar istiyor. Alan ve adam savunması takım savunmasında bugün çok çok önemli.

Genel olarak sizin teknik direktörlüğünüzün analizinde savunma başarısı öne çıkıyor, hücum konusunda eksikliklerden bahsediliyor. Belki de bu ayrıntı ve çalışma savunmada fark yaratmış olabilir misiniz?

Ben bu fikre çok katılmıyorum her şeyden önce. Oynayacağınız oyunun niteliği elinizde bulundurduğunuz oyuncu kadrosuna bağlıdır ve teknik direktör oyunun her alanında yetkin olmalıdır.  Ama şunu savunuyorum: Takım savunmasını yapan her zaman kazanır. Basketbolda da bu böyledir, futbolda da. Takım sporlarında önceliğim budur ve elbette geliştirmemiz gereken yönlerimizin içerisinde hücum organizasyonlarının sıklığı da olabilir, saygı duymak gerekir kamuoyunda böyle bir algı varsa eğer..

Popescu’nun o dönemki varlığı işinizi kolaylaştırmış olabilir mi? Daha doğrusu Rumen oyuncunun sizin üzerinizdeki etkisi ne oldu?

Özellikle bu geçiş döneminde daha önceden tandem oynamış olmasının bize faydası çok oldu. O biliyordu, biz çalışarak öğreniyorduk. Büyük takımdan geliyordu ve diğer konularda da etkisine gelirsek profesyonelliği de biz ondan öğreniyorduk. Bizim altyapı hocalarımız fazlasıyla özverili, fedakâr ve çalışkandılar ama bilgi ve eğitim konusunda yetersizdiler. Biz onlardan özverili olmayı, kendini takıma adamayı öğrendik ama Popescu gibi yabancılardan da profesyonelliği öğrendik dersek çok da yanlış olmaz sanırım.

Bunun dışında belki de efsaneleşme sürecinize en büyük katkı da sanrım Popescu’dan geldi. Zira iki gün önce FourFourTwo dergisinde yayımlanan Popescu röportajında şu cümleler geçiyordu:  “1998-99 sezonunda Bülent ilk yarı boyunca yanlış hatırlamıyorsam forma giymemişti hiç.  Takımdan ayrılması söz konusuydu ama ben Fatih hocadan Bülent’i tekrar oynatması için ricada bulundum.  Fatih Terim’in en iyi özelliklerinden birisi futbolcularını dinlemesidir. O günden itibaren Bülent’le beraber oynamaya başladık ve iyi bir ikili olduk” Siz neden sürekli bir gidip bir geliyordunuz o dönem ?


Onu bana değil hocaya soracaksın.  Sorun benden kaynaklanmıyordu. Ben profesyonel bir oyuncuydum. Hep çalışıyordum. UEFA kupası sürecinin başında takımın kampına davet edilmemiştim zira kontrat imzalamamıştım.  Tek başıma çalışıp kendimi hazır tuttum. Belki de “sorunsuz” bir futbolcu olduğum içindir. Sorun çıkaran bir oyuncu olsaydım belki daha rahat oynayabilirdim.  Bir şey diyemiyorum ve ben hiçbir zaman “neden beni oynatmıyorsunuz” diye de sormam. Popescu’nun bu tavrı ise gurur verici çünkü o çok büyük oyuncuydu. Büyük takımlarda oynamış, Barça’da kaptan olup gelmişti ve bana inanmış demek ki.   İkimiz saha içerisine birbirimizi tamamlıyorduk. Ben onun kademesine girerdim ama o benim kademe girebilecek konumda değildi. Diğer açıdan ben de onun gibi oyun kuramazdım, topu onun kadar iyi bir şekilde kullanamazdım.  İyi bir ikili olduk. Buradan da ona teşekkür ediyorum bir daha..

Galatasaray’da 18 yıl aralıksız bir şekilde forma giydiğiniz ve bunun 16 yıllında ligde en az 20 toplamda da 30 resmi müsabakada ara vermeden maçlara çıktınız. Bir Galatasaray efsanesi olarak futbolculuğunuza dair benim size tek bir eleştirim var.  Hakemlere itiraz konusunu abartmıyor musunuz? Bunu düzeltmek adına bir girişiminiz oldu mu? TV’den kendinizi izlediğinizde sizi de bu saha içi tavırlarınız rahatsız etmiyor muydu?

Doğru. Çok doğru. Ama oyuncunun bir karakteri var ve bunu değiştirmek sandığınızdan çok daha zordur. Temeli yine altyapıdaki eğitime dayanır. En azından o dönemde bir değişim isteği ya da mecburiyeti hissettirilseydi belki o zaman üzerinde durarak iyileştirme çabalarım sonuç verirdi.  O dönemde bu yanlışın üzeri daha kolay çizilebilirdi ama bir yaştan sonra isteseniz de olmuyordu. Ama bu biraz da hakemlerle de ilgili bir durum. Bugünkü hakemler bu tarz yaklaşımlara izin vermiyor. Dikkat ederseniz Türkiye ve Avrupa maçlarında benim hakemlere tavrımın farklı olduğunu görürsünüz.  Bu biraz da hakemleri baskı altına almakla da ilgiliydi sanırım.  Hakemlerle kurulmuş karşılıklı iletişimin de bir yansımasıdır.  Onlar nasıl hareket ediyorsa siz de ona göre.  Biz altyapılarda iyi eğitim almadık ve bunun pek çok sonucundan birisi de budur.  Kesinlikle katılıyorum, eksi yönlerimden birisidir bu. Lakin ben sert diyalog kurardım ama hakemlere elimden geldiğince saygısızlık etmemeye de özen gösterirdim.

Yine bu uzun süren futbolculuk geçmişinizden dolayı tecrübelerinizden faydalanmak adına bir soru sormak istiyorum. Bugün Sneijder gelince dengelerin bozulacağına dair bir ayrıntı sürekli gündemde. Genel olarak bu dengeler nasıl bozuluyor?  Bayern Münih’te Ribery hemen arkasında bek oynayan Alaba’nın neredeyse beş katı fazla para kazanıyor. Sorun yok.  Schalke’de misal Uchida ise Huntelaar’ın  ya da bir adım önünde oynayan Farfan’dan maaş farkı çok.  Bizde niye bu hep sorun oluyor ya da siz bunu sorun ettiniz mi hiç?

Asla.  Ben böyle bir şey yaşamadım.  Benimle yan yana oynayan oyuncu benden beş kat fazla para alıyordu, hiçbir zaman bu sorun olmadı. Kontrata eğer birisi size zorla imza attırmadıysa daha çok sizin beklentiniz o sözleşmenin yerine getirilmesidir, bir başkasının sözleşmesinin kaç para olacağına karışma hakkında sahip olduğunuz gibi bir içeriği yok bunun.  Kabaca başarı her zaman parayı getirir ve bunun için de iyi bir takım olup kupalar kazanmanız ya da başarılı olmanız gereklidir.  İyi bir oyuncu geliyorsa sevinmeliler. Takım olmayı baltalamak size ne para ne de başarı getirir. Herkesin bir değeri vardır ve bu değeri de insan kendisi belirler. Değeriniz çalıştığınız kurumda hak ettiği şekilde değilse çekip gitme hakkına da sahipsiniz.  

Siz yapmadınız ama takım arkadaşlarınız yapmış olabilir mi? Jardel’in pek çok açıdan çok fazla sıkıntı çektiğini biliyoruz..

Jardel’de probem parasal değil daha çok davranış problemiydi.  Ama Jardel iyi golcüydü, patır patır gol atıyordu adam.  Çok iyi golcüydü ve Galatasaray’a da çok fazla yardımı oldu ama dediğim gibi kendisinde problem vardı daha çok..  Açıkcası yeteri kadar profesyonel değildi diyebilirim.

Futbolculuk hayatınızda  kimler sizi transfer etmek istedi?

Sonlara doğru mesela Dünya Kupası sonrası West Ham United beni istemişti. Galatasaray’a söz verdiğim için gitmedim.

Pişman mısnız?

Belki oraya gitmeliydim zira kendimi pek çok konuda geliştirme adına iyi bir fırsattı. Öte yandan tüm kariyerimin Galatasaray’dan ibaret olması da bana müthiş keyif veriyor, bu açıdan bakarsak böyle daha güzel oldu.

Futbol bitti. Yorumculuk başladı. Yorumcuların aynı zamanda teknik direktörlük yapmaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir yanlış yok mudur burada?

Bizlerin yorumcu olması hele ki bu dönemde çok olağan. Olması gereken budur. Bugün bakın, pek çok kişi saha dışını yorumluyor. Saha içini daha iyi kim yorumlayabilir ki? Doğrusu bizim jenarasyonumuz  yorumculuk, gazetecilik, teknik direktörlük yapacak.

Elbette bu olması gerekir.  Mesele şu ki yorumcuların eleştirdiği takımların bir süre sonra teknik direktör olarak orada görev alması etik açıdan kusurlu değil midir? Kendi iş yerini görevini kötüye kullanarak da hazır etmesi doğmuyor mu? Böyle olmasa dahi böyle algılanabildiği için bir sınır olması gerekmiyor mu? Mustafa Denizli’nin Ertuğrul Sağlam’ın yerine geçtiği zamanlar bunlar fazlasıyla dile getirilmişti.

Ona bir şey diyemem.  Çok doğru veya yanlış diyemem. Ahlaki açıdan işin boyutu farklılaşabilir.  Ama ben yorumculuk zamanımda 90 dakikayı yorumlamaya çalıştım. Sahada olup bitenleri açıklamakla sınırlı tuttum yorumculuğu.  Benim amacım futbolseverleri izlediği karşılaşma konusunda bilgilendirmek. Eğer yorumcular saha içerisine bağlı kalıp yorum yaparlarsa belki bu etik sorunu ortadan kaldırabilirler.

Uzun süren futbolculuk yaşantınızda siyasi kutuplaşma oldu mu? Bu gibi sorunlar yaşanıldı mı?

Gülüyorum bunlara sadece. Biz insanların yaşam biçimleriyle değil futbola konsantre olmalarıyla ilgilendik sadece. Futbol düşünmesi için çaba sarf ettik. Bu tarz yaklaşımlar futbolun kendisine zarar verir çünkü sahada olup bitenleri farklı şekilde açıklayarak saha içerisinden çıkıyor, futbola zarar veriyorlar. Tam da bu yüzden bizler yorumcu da olmalıyız.

Ateist bir futbolcu oldu mu mesela aranızda?

Bilmiyorum çünkü insanlara gidip Katolik misin Müslüman mısın diye soru sormadım, ilgilenmedim bunlarla.  Neden cumaya gidiyorsun ya da gitmiyorsun diye de sormadık kimseye.

Size en fazla sorulması istenilen soruların başında Gençlerbirliği’nde yardımcı antrenör olduğunuz zaman Galatasaray’a karşı atılan goldeki abartılı seviniciniz soruluyor ya da sorun ediliyor gördüğüm kadarıyla.

Bir gol sevinci neden sorun edilir ki? Ellerimi yukarı kaldırmışım, bu mu sorun? Çalıştığım, ekmek yediğim yerin başarılı olmasını istemem ya da bu başarıdan sevinç duymamın nesi garip ya da tuhaf. Ben bulunduğum ortama en güzel biçimde hizmet etmek isterim. Galip gelmek, gol atıldığında da sevinmek benim hakkım. Her türlü de sevinirim. Bugün olsun yine sevinirim.

Hizmet etme konusunda kimsenin sorunu yok. Ronaldo bugün açıklama yapıyor ve Manchester’a gol attığımda sevinmeyeceğim diyor.  Performansımı düşüreceğim demiyor ki. Belki en iyi performansını sergileyip goller atacak ama işin sevinme boyutunda biraz farklı davranacak. Keza Ergün Penbe’nin de Hacettepe’deki tavrı size karşı fazlasıyla dile getirildi.  Bir tavır var mıydı Galatasaray’a karşı?

Benim için duyguları gizlemek de yanlış bir davranış biçimi.  Ben bana para veren kulübün başarılı olması için çaba gösteriyor muyum? Evet. Peki bunun için sevinmek durumda mıyım? Evet.  Sevinç gösterisi de ekmek yediğiniz yere karşı aidiyet duygusunun bir başka ifadesidir. Galatasaray’a karşı özel bir gol sevinci değil, bu şekilde algılandıysa yanlıştır.  Ama ben her zaman çalıştığım kurumlara başarı getirdiğimde sevinirim ve bunu göstermekten de kaçınmam. Yarın olsa yine sevinirim ve bunu da gösteririm. Bu sevinci gizlemek ya da az istemek de benim için çalıştığım kuruma karşı dürüst davranmamak demektir.

Kayseri Erciyes serüveninizde iki yol vardı önünüzde. Lig ve kupa. Ligde kalmak isteyen takımlar genelde kupayı önemsemez ve lige konsantre olurdu. Siz kupada final oynadınız ve enerjinizi iki kulvara yayarak ligde kalma konusunda sıkıntı yaşadınız. Neden burada diğerleri gibi sadece ligi düşünmediniz?

Aslında bizim için tek hedef ligde kalmaktı. Türkiye Kupası’nı biz hiç düşünmedik ama maçları kazandıkça durum o noktaya geldi. Bizim elimizde çok geniş kadro yoktu, 15-16 oyuncu vardı sadece.  Özgür Bayer’i santrfor oynattım yokluktan. Durum buydu.  O Rize maçını kazansaydık ne olacaktı çünkü 10-0’ık maçtı o karşılaşma.  İki penaltı kaçtı.  Futbolda bu da var.  İsteseniz de bazen kaçamazsınız.

Bence siz yine de Kayserispor’da başarılı bir futbol oynattınız ve küme düşen takıma başarılı bir futbolun yanı sıra Türkiye Kupası’nda final oynattınız. Üstelik o final maçında da çok iyi oynadı takım..

Orada farklı şeyler oldu. Oraya girmeyelim

Ne oldu orada?

Ligde de kalabilirdik, kupayı da kazanabilirdik. başka şeyler oldu o dönemde ama bunu açıklamak için kanıtınız olması gerekir. Bu olmadığı için konuşmak da doğru değil bu konuları.

Çok zor bir dönemde Galatasaray’a geldiniz. Geldiğinizde sezon sonu gideceğinizi biliyor muydunuz?

Beni çağırdılar ve geldim. Ben Galatasaray’lıyım ve bu çağrıya başka türlü tepki verme şansım yoktu. Geldikten iki hafta sonra istifa mektubunu da hazırladım.

Siz sezon sonunda değil de o zaman mı istifa mektubunu hazırladınız?

Elbette. O mektup o an yırtılsaydı devam edecektim belki de.  Onların sezon sonunda böyle bir niyeti olmuş olacak ki geldikten iki maç sonra verdiğim istifa mektubunu bekletip 12 maç sonra sezon sonunda yürürlüğe soktular.

Feldkamp ile sorun yaşadınız mı?

Hayır. Ben teknik direktörüm, onunla nasıl bir sorun yaşayabilirim ki? Benim üzerime orada başka birisi gelebilir mi?

Meira’nın satışına onay verdiniz mi?

Hayır. Ben Meira hakkında detaylı bir rapor sundum. Satarsanız böyle böyle olur diye.  Paraya ihtiyacınız varsa Meira hariç herkesi satabilirsiniz dedim.  Ama sabah satmayın dediğim oyuncuyu Esma Sultan yalısında bana akşam satıldığını söylediler.  Benim yapabileceğim bir şey yoktu orada. Ne diyebilirim ki? Öyle bir oyuncu o dönemde satılmazdı.

LİNCOLN MESELESİ

Bana göre sizin Galatasaray’daki kısa dönem teknik direktörlük görevinizdeki kırılma anı deplasmandaki Hamburg maçında iki dakika önce Nonda’ya gollük bir pas atan Lincoln’ü kırmızı kart sonrası çıkarmanız.. Aslında çıkarmanız değil de daha çok sonrasında gelişen olaylar.. Çünkü o sezonun tamamında Lincoln çok iyi oynuyordu ve bu olay sonrası değişti çok şey.

(yorum yok..)

Peki maç sonunda Haldun Üstünel’in Lincoln’un alkollü bir şekilde  üzerine yürüdüğü söyleniyor. Sizin bu konu hakkında bilginiz var mı?

Ben maç sonu canlı yayında röportaja gittim.  O konuyu bilmiyorum. Lincoln hareketi bana yapmadı, Galatasaray kulübüne yaptı. Kulüp de bunu cezalandırmadı. Maddi olarak bence büyük ceza alması gerekiyordu.

Siz peki cezalandırmanız mı Lincoln’u?

Hayır ben cezalandırmadım kesinlikle. Ben onu yine Hamburg maçında oynattım. Lig maçlarında ise oynatmamamın sebebi fiziksel olarak üst üste iki maçı kaldırabilecek seviyede olmamasıdır. Hamburg maçına daha diri bir Lincoln olacağını düşünüyordum.

Bir daha sormak istiyorum. Siz Lincoln’u cezalandırmadınız mı?

Hayır. Fiziksel yetersizliği nedeniyle oynamadı. Yıldız oyuncu olarak oradaydı ama performansı öyle değildi.

Hocam sizin takımın başına geçesiye kadar olan dönemde gayet de iyi bir performans sergilemişti. Yanlış mıyım?

Bence ayrımı yanlış yerde yapıyorsun. İlk yarı oynadı ikinci devre düştü onun performansı zira devre arası hazırlığı iyi yapılmamıştı. Hamburg maçı sonrası değil ikinci devreden itibaren onun performansı düştü.   Sadece Lincoln’un değil takımın genel olarak performansı iyi değildi. İyi hazırlanmamışlardı ikinci devreye.

Oyuncu buradan gitti, futbolu bırakma kararı aldı ve altı ay da oynamadı.  Bir şeyler yaşamış olmalı. Frankfurt’un teklifini “Futbola konsantre olamıyorum” diye  geri çevirdi. Bugünden baktığınızda onu daha iyi kullanabilir miydim diyor musunuz?

Aynı şeyi yapardım diyorum çünkü ben bir şey yapmadım.

Peki oyuncularla ilgili bir problemi var mıydı?

Hayır daha çok Lincoln kendisini kulübün üzerinde görüyordu ve kulüp de buna izin verecek şekilde davrandı. Ben sadece onun kendisini kulübün üzerinde görmesine müsaade etmedim.

O dönem yerliler ve yabancılar arasında ciddi sürtüşme yaşandığı ve sizin de net bir şekilde başta Arda olmak üzere yerlilerden yana tavır aldığınız çok konuşuldu. Yabancıların sizinle beraber performansının da düştüğü söylenildi.

O dönem yabancıların bir performansı yoktu ki düşsün.  Geç açılmışlardı ve uzun bir aradan sonra iyi hazırlanmadıkları için fiziksel olarak hazır değillerdi. Takım olarak da hazır değillerdi. Devre arası iyi çalışılmamışsa bir iki haftadan sonra takım düşer. Türkiye Kupası’nda üst üste sakatlıkların oluşmasındaki neden de buydu. İyileşmeden oynatıldılar ve bunlar benden kaynaklanmadı. Takım iyi hazırlanamadı.

İlişkide olduğunuz yerli oyuncu grubu tarafından etkilenilmiş bir şekilde göreve başladığınızı düşünüyor musunuz? Mesele henüz yorumcu kimliğinizle Lincoln’u oynatmam diyordunuz..

Ben Lincoln’u oynatmam demedim, daha çok o haliyle Lincoln’u oynatmam dedim ve bugün de kararımın arkasındayım. Ligde de o haliyle oynatmadım çünkü devre arası hazırlık kampını iyi geçirmediği için iki maç üst üste kaldırabilecek seviyede değildi.


Bakın bana bir fotoğraf geldi.  Ben bunu daha önceden hiç yayınlamadım ve bunun nedenlerinden birisi de fotoğrafın tarihi hakkında bana verilen bilgiye inanmakta güçlük çekmemdi.  Bu fotoğraf Skibbe’nin kovulmasına yol açan Kocaeli maçından bir ya da iki gün öncesine mi ait?

Hayır.. Hayır.. Çok ayıp etmişler..  Öyle bir şey olur mu? Biz arkadaşlarla bugün dahi bu buluşmaları devam ettiriyoruz. 

Peki bu fotoğraf çekildiğinde siz Galatasaray’ın başında teknik direktör müydünüz?

Değildim. Bunlar benim arkadaşlarım ve sık sık yemek yeriz biz.  Küçük Hakan benim arkadaşım. Vedat İncefe öyle. Ayhan, Ümit hem arkadaşım hem oyuncum oldular sonra. Yemeğe gelmiş insana ben kalk git diyemem ya da sigara içme diyemem. Teknik direktör olsam zaten bu ortam oluşmaz. Bunlar benim arkadaşlarım ve bu yemek gayet olağan..

Peki bunlar sizin arkadaşlarınız ama kısa süre sonra da oyuncularınız olacaklar. Sizi etkileme ihtimali..

Pardon? Ben o zaman neden ya da nasıl teknik direktör olabilirim? Ben her kararı ekibimle konuşup veririm, oyuncularla değil. Onlarla sadece sakatlık gibi istisnai durumlarda hazır olup olmadıkları konusunda durumları hakkında konuşurum.

En çok sorulan soruların başında gelen ise bu dönemde Ulusal takımın formasını giyecek seviyeye ulaşan Semih Kaya’yı oynatmayıp sağ açık Kewell’a şans vermeniz konuşuldu.  Mustafa Denizli’nin size yaptığınız neden siz Semih Kaya’ya yapmadınız.?

Semih Kaya o dönem sakatlıktan yeni çıkmıştı. Hem bu açıdan hazır değildi hem de pozisyon almayı bilmiyordu.  Zaten bunun üzerine ben Adnan Polat’a şunu dedim: Altyapıdaki herkesi değiştirin! Profesyonel takıma çıkmış bir oyuncu sahada nasıl duracağını bilmiyordu. Ben Semih Kaya’yı oynatmak için üç tane hazırlık maçı almak adına çok uğraştım ve o maçlarda oynattım da. Hazır olmadığını görünce Kewell’i onun yerine oynattım. Çünkü Kewell Avustralya ümit milli takımda sol bek oynamıştı. Bence iyi de oynadı.

Peki sizce Galatasaray'daki döneminizde neden başarısız oldunuz?

Ben başarısız olmadım. 13 maçta 7 galibiyet 3 beraberlik 3 mağlubiyet.  Bu benim hazırlamadığım bir takımla az önce söylediğiniz gibi zor bir dönemde takımın başına gelmemle oluşmuş bir tablodur.  13'te 13 yapacak ortam olsa zaten teknik adam değişikliği olmaz ya da bu pek çok sorunun olduğuna işarettir.

Sadece skorlardan dolayı bunlar söylenmedi. Eskişehir'e karşı evinizde 10 kişi kalmış takıma yenildiniz. Ligin diplerinde gezen Hacettepe'ye ve toplamda oynanan oyunda net bir düşüş vardı. Keza 2-0'dan verilmiş bir Hamburg maçı..

Hamburg maçını eleseydik sanırım bu konuşmalar olmayacaktı.

Belki de finale gidecektiniz?

Yok o kadar uzun boylu değil.  Gitseydik o şansa olurdu.  Kadro yapısı ve fiziksel durumu buna müsait değildi. Stoperin yok her şeyden önce.  stopersiz nasıl gidilecek? Meira'yı satarak zaten bu final yolunun hedef olmadığı görüldü.  Savunmanız sağlam olmazsa atak yapamazsınız. 

Galatasaray’daki bu kısa dönem teknik direktörlük maceranız kariyerinizi olumsuz anlamda etkilediğini düşünüyor musunuz?

Hayır,  asla. Benim için çok büyük bir tecrübe oldu.

Peki  o sene kalsaydınız Falcao ve Pastore ile anlaştığınız doğru mu?

Yok ben kimseyle anlaşmadım.  Sadece Falcao ve Piatti’yi önermiştim.

Fenerbahçe ve Beşiktaş’tan teklif alsanız kabul eder misiniz?

Ben varsayımlara göre konuşmak istemiyorum.

İBB’deki performansınızı nasıl buluyorsunuz ve hedefleriniz nelerdir?

Takım geldiğinde fiziksek ve taktiksel açıdan kötü durumdaydı. Bu arayı iyi değerlendirdiğimizi düşünüyorum ve zamanla daha da iyi olacaktır. Geleceğe yönelik artık plan yapmıyorum. Bu ülkede yapılmaz. İBB ile hedefimiz ligde kalıcı olmak..

Her teknik direktöre sorduklarımla devam edeyim. Türk Futbolu’nun sizce en önemli sorunu nedir?

Eğitim. Altyapı sorunu. Sadece Federasyon değil tüm kulüpler yatırım yapmalı.  İnsanlık, pozisyon, nerede durmalı ve buna bağlı her konuda eğitim.  Sadece teknik detaylardan bahsetmiyorum her alanda..  Hakeme tavırlardan teknik direktörün rolünü kavramasına kadar.. Yetenekli oyuncumuz var ama eğitemiyoruz, sorun bu.

Bu konu hakkında nasıl bir çalışma yapılmasını isterdiniz? Öneriniz var mı?

Ben olsam suni çimlerin hepsini kaldırır, toprak sahada eğitim verilmesine teşvik ederdim.

Neden?

Suni çimden gelenlerin ya kasık, ya diz ya da aşil tendomu. Sürekli sakatlık. Toprak sahada böyle bir şey yok. Diğer açıdan oyuncunun vücut gelişimi için de toprak saha çok daha iyi.

Sportif direktör eksikliğini hissediyor musunuz?

Biz ona futbol direktörü diyelim. Kesinlikle.. Futbol takımının futbol direktörü olması gerekir ve futbol bu kuruma bağlı olması gerekir. O bölgeye de futboldan gelen insanlar getirilmeli. Ben nasıl şirketi yönetemiyorsam futboldan gelmeyen insanların da futbolu yönetmemesi gerekir.  

Futbol çalışanları olarak uzunca dönem sendikasızlığın eksikliğini çektiniz mi?

Kesinlikle! Şimdi Rahim arkadaşımız bu eksikliği gidermeye çalışıyor ve ben de oraya yakın zamanda üye olarak destek vermek istiyorum. Formları doldurmuştuk ama noter gelmeyince üye olamamıştık. Sadece futbolcular değil masörlerin de dahil olduğu futbol çalışanlarının bir sendikası olacak sonunda. Sendika olması gerekiyor kesinlikle. Futbolcular sistem içerisinde pek çok konuda belirleyici olması gerekirken böyle değil. Bu durum değişecek.

Bugüne kadar konuştuğum teknik direktörlerin hemen hepsi ekonomik sorunlardan da bahsetti. Misal Hikmet Karaman 7 ay boyunca Manisa’da para almadan çalışmış. Bu sorunu teknik direktör-futbolcu yaşıyor.

İşte buna T.F.A.D (Türkiye Futbol Antrenörler Derneği) bakıyordu ama bu konuda etkili değiller ve iyi yönde kendilerini değiştiremediler. Etkin olmaları gerekirdi ama ben o etkinliği göremedim. Teknik direktörlere yapılan olumsuzluklara karşı sesini çıkaramadı.  Konu sadece “para” da değil.  Teknik direktörleri her anlamda korumalı.  Ben onların yönetim kurulundaydım ve bir toplantıda takım elbise mi giyilecek eşofman mı diye tartıştıklarını görünce bıraktım. Zira tartışılması gereken çok başka konular vardı.

Taraf de Haïdouks (Haydutlar Orkestrası) - Band of Gypsies

Taraf de Haïdouks (Haydutlar Orkestrası); Romanya'dan seslenen, enstrumanları ile bütünleşmiş usta eller. En büyük özellikleri ise her zamanki gibi çingene kültürüne has o neşe ve mimikler. Bunu müziklerinde hissetmek çok kolay.

Nicolae Neacșu ("Culai"): violin and vocals; died December 2002
Dumitru Baicu ("Cacurică"): cimbalom; died September 2007
Ilie Iorga: vocals; actually from Mârşă near Clejani
Ion Manole ("Şaică" or "Boşorogu"): violin, vocals
Gheorghe Anghel ("Caliu"): violin
Gheorghe Fălcaru ("Fluierici"): flute, double bass
Ionică Tănase: cimbalom
Constantin Sandu ("Dinu"): cimbalom, vocals
Florea Pârvan: double bass
Marin Sandu ("Țagoe"): double bass
Paul Guiclea ("Pasalan"): voice, violin
Marin Manole ("Marius"): accordion
Constantin Lăutaru ("Costică Boieru"): violin, voice
Viorel Vlad: double bass
Robert Gheorghe: violin

Ermeni komitacıları kimdi?

Ermeni konuları çok da ilgimi çekmiyor. Bir sürü başka konu var şu ara uğraştığım, dinî metinlerin aktarımı meselesi, Arapçanın kaynakları meselesi, geç antik dönemde Ortadoğuda mezhepler meselesi, Nasturi tarihi meselesi, rabbiler dönemi Yahudi dinî literatürü vs. vs.

Bundan iki yıl önce, sipariş üzerine bir "Türkler İçin Ermeni Meselesi" kitabı yazmaya başlamıştım. Sonra sıkıldım, bitiremedim, bir daha da dönüp bakmadım. Geçen gün bir vesileyle hatırlamam gerekti. 60 küsur sayfa yazı yazmışım, bir sürü de not almışım; ziyan olması yazık diye düşündüm. Birkaçtır paylaştığım yazılar oradan seçtiklerim.


*
19. yy sonunda silahlı devrim sevdasına kapılan "Ermeni komitacıları" kimdi? Türkiye'de bu konuları merak edip bilen pek kimse yok galiba. PKK kurucu kadrolarının magazine düşme eğilimi gösterdiği şu günlerde belki bu da, kıyas babında, ilgi çekici olabilir. Buyurun, on kişilik bir seçme.

Mıgırdiç Portukalyan : Memleketi Tokat’ta bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra 1878’de Van’da bir Ermeni okulu kurdu. 1885’te okul Abdülhamid yönetimince kapatılınca Fransa’ya gitti. Devrimci sosyalist çizgideki Armenia dergisini çıkardı. Ermeni siyasi radikalizminin kurucusu sayılır.

Avedis Nazarbekyan (1866-1939): Tiflis’te doğdu. St. Petersburg ve Sorbonne üniversitelerinde okudu. Portukalyan’ın Armenia dergisine yazılar yazdı, ancak kısa süre sonra Portukalyan’ı ilkesizlikle suçlayarak ondan ayrıldı. Üniversitede kendinden iki yaş büyük olan Maro Vartanyan sayesinde Marksizmle tanıştı. Maro’nun teşvikiyle diğer altı öğrenci ile Cenevre’de buluşup Hınçak örgütünü kurdu. Bu sırada Nazarbekyan 21 yaşındaydı. Maro ile evlendi. Marx, Engels ve Plekhanov’un eserlerini Ermeniceye çevirdi. 1923’te ABD’ye yerleşerek ABD Komünist Partisine katıldı. 1934’te Sovyetler Birliğine göçtü. Moskova’da öldü.

Rupen Han-Azad (1862-1929): Erivan’da doğdu. Cenevre Üniversitesi’nde okurken Hınçak Partisi kurucuları arasında yer aldı. 1889’da İstanbul’a gelerek Hınçak örgütünü kurdu. Zeytun direnişinin örgütleyicileri arasında yer aldı. 1895’te tutuklanarak 1901’e dek hapis yattı. Çıktıktan sonra siyaseti bıraktı. İran’a yerleşerek ticaretle uğraştı.

Stepan Zoryan (1867-1919): Rus yönetimindeki Ermenistan’da doğdu. Moskova üniversitesinde okudu. Rus devrimci hareketinden etkilendi, Bakunin’le tanıştı. 1890’da Tiflis’te Krisdapor Mikaelyan ve Simon Zavaryan ile birlikte Ermeni Devrimci Federasyonunu (Taşnaktsutyun) kurdu. Teorik ve hayalperest bulduğu Hınçaklara karşı, gizli örgüt pratiğini savundu. Rus polisinden kaçarak Cenevre’ye gitti, orada örgütün gazetesini yönetti. 1904’te Makedonya’da Bulgar devrimci hareketi içinde yer aldı. 1908’de semaver tüccarı kimliğiyle Erzurum’a yerleşerek oradaki devrimci hareketi örgütledi. 1914’te tekrar Avrupa’ya kaçtı. 1918’de Bakü’de Ermeni isyanı örgütlemeye çalıştıysa da yenilgiye uğradı. Tiflis’te öldü.

Hamparsum Boyacıyan (1867-1915): Hacin’de (Adana’nın Saimbeyli ilçesi) doğdu. İstanbul’da Tıbbiye öğrencisiyken devrimci harekete ilgi duydu. Hınçak partisine katıldı. 1890’da Kumkapı mitinginin örgütleyicileri arasında yer aldı. Sosyalist devrimin ancak Anadolu köylüsünün silahlı direnişiyle gerçekleşeceği fikrini savunarak Sasun’a (Batman’ın Sason ilçesi) gitti. Murad kod adını kullanarak Sason direnişini örgütledi. 1908 ve 1912’de İttihat ve Terakki listesinden Adana mebusu seçildi. 24 Nisan 1915’te tutuklanarak Kayseri’ye götürüldü. Uzun süre işkence edildikten sonra 24 Ağustos 1915’te 12 arkadaşıyla birlikte idam edildi.

Karekin Pastırmacıyan (1871-1923): Erzurum’da doğdu. Erzurum’da kurulan ilk modern okul olan Sanasaryan okulundan mezun oldu. Üniversite eğitimi için Fransa’ya gitti. Devrimci örgüte katıldı. 1895’te tarım uzmanı olarak Erzurum’a döndü, ancak tam o sırada patlak veren Zeytun isyanına katılmak üzere baba evinden ayrıldı. 1896’da İstanbul’da Osmanlı Bankası baskınını düzenledi. Avrupa’ya kaçtı, Cenevre’de doktora yaptı. Tiflis’e yerleşerek iş hayatına atıldı, bakır madeni işletti. Ancak 1908 devriminden sonra işi gücü bırakarak İstanbul’a geldi. İttihat ve Terakki listesinden Erzurum mebusu seçildi. Doğu Anadolu’da demiryolları inşaatıyla ilgilenen bir Amerikan firmasının temsilciliğini üstlendi. 1913’te Sait Halim Paşa hükümetinde Nafıa Nazırlığı teklifini reddetti. Savaş ihtimalinin belirmesi üzerine Alman karşıtı ve Rus yandaşı bir politikayı savundu. Savaş çıkınca Rusya’ya iltica etti. Rus ordusunda kurulan dört Ermeni gönüllü alayından birinin komutanlığını üstlendi. Osmanlı ordusuna karşı Eleşkirt ve Tutak cephelerinde savaştı. 1915’te Van direnişini örgütledi. Rus devriminden sonra bağımsızlığını ilan eden Ermenistan’ın özel temsilcisi olarak ABD’ye gitti. Savaştan sonra Cenevre’ye yerleşti. Orada öldü.

Antranik Ozanyan (1865-1927): Şebinkarahisar’da doğdu. Babasını döven bir Türk’ü öldürdüğü için başı derde girdi. İstanbul'a gitti. Kumkapı’da marangozluk yaptı. Devrimci örgüte katıldı. Örgütün isteği doğrultusunda Sasun'a giderek gerilla savaşına katıldı. Cesareti ve kişilik gücüyle isyanın önderliğine yükseldi. 1901'de Muş'un Arak Manastırında 30 adamıyla bir ordu birliğine karşı üç hafta direnip kurtulmayı başarınca ünü efsane boyutlarına ulaştı. Hakkında türküler, marşlar yazıldı.

1904'te Batılı devletlerin müdahalesiyle silah bırakarak yurt dışına çıktı. Bulgaristan'da çiftçilik yaptı. Bir gönüllü birliğiyle Bulgar ordusu safında Balkan harbine katıldı. Meşrutiyetten sonra yurda dönerek İttihat ve Terakki rejimiyle işbirliğini savunan Taşnak yönetimine karşı tavır aldı. 1914'te Rusya'ya geçti, Ermeni gönüllü alaylarından birinin komutanlığını üstlendi. 18 Nisan 1915'te Dilman'da Halil Paşa yönetimindeki Osmanlı kuvvetini yenilgiye uğrattı. Ocak 1916'da Rus ordusuyla Bitlis'e girdi. Önceki yazın Van olaylarına misilleme olarak kenti yaktı ve sivil halktan çok sayıda kişiyi öldürttü. Bundan dolayı Rus divan-ı harbinde yargılandı ve görevinden alındı.

1918 başlarında Rus ordusunun dağılması üzerine Erzurum'da Batı Ermenistan Geçici Hükümetini kurdu. İlerleyen Türk orduları karşısında tutunamayarak Kafkasya'ya çekildi. Yeni kurulan Ermenistan Cumhuriyeti Türkiye ile anlaşma yoluna gidince cumhuriyet yönetimiyle bağlarını kopardı. Ermenistan'ın güneyindeki ZangezurDağlarına çekilerek gerilla hareketi başlattı. İngilizlerin müdahalesi üzerine hükümetle barışmaya razı oldu ve general rütbesini aldı. Ancak Nisan 1919'da yeniden isyan edip ordusuyla Erivan üzerine yürüdü. İkna edilerek yurt dışına çıkarıldı. Amerika'ya giderek Fresno'ya yerleşti. 1927'de öldü.

Arpiar Arpiaryan (1852-1908): Eğin’li bir ailenin evladı olarak İstanbul Ortaköy’de doğdu. İstanbul ve Venedik’te edebiyat ve tarih eğitimi aldı. Çeşitli edebi dergiler çıkardı. İşçi sınıfını ve sosyal sorunları irdelediği kısa hikâyeleri ile ün kazandı. 1889’da Hınçak örgütüne katıldı. 1890 Kumkapı mitinginin örgütleyicileri arasında olduğu için tutuklandı. 1896’da yurt dışına kaçarak Londra’ya yerleşti. Hınçak partisi içindeki bölünmede daha liberal görüşleri savunan kanadın lideri oldu. 1905’te Kahire’ye yerleşerek etkili bir edebiyat dergisi yayımlamaya başladı. 1908’de parti içindeki hizip mücadeleleri çerçevesinde bir suikast sonucu öldürüldü.

Krikor Zohrab (1861-1915). İstanbul’un Beşiktaş semtinde doğdu. Galatasaray Lisesini ve Hukuk Mektebini bitirdi. Parlak bir avukat olarak tanındı. Bulgar devrimcilerini savunduğu bir davada tutuklandıktan sonra Avrupa’ya kaçtı. 1908’de yurda dönerek İttihat ve Terakki listesinden İstanbul mebusu seçildi. 1915’e dek kaldığı mecliste dönemin en parlak hatiplerinden biri olarak tanındı. Realist tarzda romanları modern Ermeni edebiyatının başyapıtları arasında yer aldı. Kısa hikâyeleri, gezi ve hiciv yazılarıyla ün kazandı. Kayıp Kuşak adlı eserinde bir yandan Abdülhamid istibdadını yererken, devrimci kuşağı da eleştirdi. 21 Mayıs 1915’te Beyoğlu’nda tutuklanarak Diyarbakır’a sevkedildi. İttihat ve Terakki yönetiminin emriyle Urfa yakınlarında arabasını durduran saldırganlarca başı taşla ezilerek öldürüldü.

Vartkes Serengülyan (1871-1915): Erzurum’da doğdu. Sanasaryan okulunda lise öğrencisiyken bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle tutuklandı ve bir süre hapis yattı. 1892’de serbest bırakıldıktan sonra İstanbul’a ve Avrupa’ya giderek devrimci örgüte katıldı. 1901’de Sasun isyanına katılmak üzere geldiği Van’da tutuklandı, 101 yıl hapse mahkûm oldu. Meşrutiyetin ilanından sonra genel afla hapisten çıktı. İttihat ve Terakki listesinden Erzurum mebusu seçildi. 1912’de ikinci kez seçildi. 1915’te Zohrab ile birlikte tutuklandı. Diyarbakır Divan-ı Harbine sevkedilirken Urfa yakınlarında İttihat ve Terakki ajanlarınca öldürüldü.

Çok iyi!

18 Ocak 2013 Cuma

Yamma Ensemble - Yamma

Yamma Ensemble - Yamma (2011)

Talya G.A. Solan – lead vocals
Avri Borochov – double bass
Yonnie Dror – wind instruments
Aviad Ben Yehuda – percussion (darbuka, cajon, bells)
Sefi Asfuri – string instruments (oud, bouzouki, violin)
Evgeny Krolik – sound engineer

Bugünkü Noni: Özlemli





Bu aralar canım ablamı yine çok özledim... Ne zaman onu özlesem ona ait; onun dokunduğu, onun seçtiği, onun ruhunu kattığı şeylerin üstümde olmasına önem gösteriyorum, böylece onu yanımda hissediyorum...




Carnivale Studio'dan benim için seçtiğin bu şirin pisili broş kalbimin üstünde dursun istedim...


Nasıl da biliyorsun benim kalbimi tam 12'den vurmayı!




Başımı ise çok kısa süre önce aldığın bu güzel bere taçlandırsın dedim...


Senin de her zaman başımın üstünde yerin var birtanem...




Narin ellerinden çıkmış bu kolye de boynumdaydı tüm gün...


Canım ablam fiziken olamasa da kalben & ruhen bugün seninleydim ben ;)


Seni seviyorum!