19 Şubat 2012 Pazar

Analı Kızlı Kırpıldık :)

Geçen yaz bir cesaret saçlarımı kısa kestirmiş, hevesimi alınca da bir daha hayatta kestirmem diye büyük konuşmuştum. Ne demişler büyük lokma ye ama büyük laf etme :) Saçlarım uzamaya başladıkça (ki kıvırcık saçlılar bilir çok ağır uzar bizim saçlarımız) önleri küt, arkası basık ve gitgide klasik bir hal almaya başladı. Ben de her geçen gün bu duruma sinir olmaya başlayınca daha fazla dayanamadım ve kendimi Saloon Black'e attım.
Hatırlarsanız evlenirken düğün saçımı Levent Bey'e yaptırmıştım. Kesim için de saçlarımı yine onun ellerine bıraktım...
Bu saç yumağının tepemde olmasına alışmışım, kucağımda görünce bir tuhaf oldum, gülü gülü lülelerim :) 
Aslında Levent Bey daha kısa kesmek istedi ama ben sıkıldıkça toplayabilmek istediğim için sadece kat verilmesini istedim. Sonuç istediğim gibiydi ;) Ama saçlarımın kendisini bulması için birkaç gün daha geçmesi gerekiyor çünkü saç tarandıkça bukleler bozuluyor napalım bu da kıvırcık saçlı olmanın bir bedeli :)
Benden sonra sıra annişteydi...
Annem de boyunu kısaltmak ve biraz hareket katmak istedi...
Bu arada kuaförde annemi beklerken blogdan beni okuyan, Saloon Black'i de bu şekilde keşfeden İTÜ'de doktora öğrencisi çok tatlı biriyle tanıştım, giderken kendisine söyleme fırsatı bulamadım, tanıştığımıza çok memnun oldum Hande :)
Annemin saçları kesildi, arkasından saç uçlarına kızıl boya atıldı...
Voila! Analı kızlı kırpılmanın verdiği mutlulukla kuaför salonundan ayrıldık ;)
Merak edenler için; Saloon Black'te saç kesimi 80TL, gölge ise 140-200TL arasında saçın uzunluğuna göre değişiyor...
Bakıınnn ben saçlarımı böyle toplayabiliyorum da :) Ben her iki şekilde de beğendim ama bundan sonra kestirmek yok, bu şekilde uzatacağım, bana bunu devamlı hatırlatın lütfen olur mu ;)
Saat gece yarısı 2'yi geçti ama ben hala ayaktayım, hazır uykum yokken bu postu hazırlıyım dedim... Çok heyecanlıyım çünkü bugün bebişimizin (tabii kendini gösterirse) cinsiyeti belli olacak... Bebeğinin cinsiyetini önceden hisseden veya rüyasında gören anne adayları sizleri acayip kıskanıyorum gözüme gözükmeyin ha :) Atalarımız "Ye ekşiyi doğur Ayşe'yi, ye tatlıyı doğur atlıyı " demişler iyi güzel hoş da benim bir gün canım ekşi (favorim limoooon!) şeyler istiyorsa ertesi gün mutfakta tatlı ne var diye aranıyorum kerata daha şimdiden bizi parmağında oynatmaya başladı kihhh kihhh :)

HAVUÇLU KEK YAPMAK HİÇ BU KADAR KOLAY OLMAMIŞTI

IMG_2315
Şu havuç rende işi hep zor gelmiştir. Kaşar rendelemek ile sorunum yok, sorun sert malzemelerin rendelenmesi. Kol kası yaptıran türden malzemeler beni düşündüren.


Bu sebepten şu ürünü görür görmez aşkla bağlandım. 1 hafta geçmeden de siparişi verildi.
MAG_627082

Salata yapmak artık 2 dk.

Havuçlu kek yapmak ise çocuk oyuncağı.
Biz Can ile keki yapıp hamurunu hazırladığımızda daha fırın ısınmamıştı bile. Oysa ki önceden öyle mi olurdu. Fırın ısınır ben kek hamurunu daha hazır hale getiremezdim.


Tarif, ürünle beraber gelen kitapçıktan, birkaç ekleme yapıldı. Kışın ihtiyacımız olan şifalı baharatlardan ekledim.

HAVUÇLU KEK:
Malzemeler:
4 yumurta
1,5 su bardağı toz şeker
1 su bardağı sıvı yağ
500 gr havuç(rendelenmiş)
100 gr ceviz kırığı
250 gr un
1 paket hamur kabartma tozu
baharat karışım(muskat rendesi, zencefil, tarçın)


Yapılışı:
Yumurta ve şekeri mikserle köpürene kadar çırpın. Sırayla, sıvı yağ, havucu, cevizi, baharatları, unu ve kabartma tozunu ekleyin. Karıştırın. Hamuru kalıplara paylaştırıp 160 derecelik fırında pişirin.





16 Şubat 2012 Perşembe

Elime Doğan İlk Bebiş !!!

Arkadaşım Ayşe'yi hepiniz biliyorsunuz, onunla Moskova'da başlayan dostluğumuz şimdi İstanbul'da devam etmekte... Gerek Moskova'da gerekse İstanbul'da geçirdiğim bu tedavi süresi boyunca canım arkadaşım bana çok destek oldu, hakkını asla ödeyemem... Şimdi destek olma sırası bendeydi! İstanbul'un en karlı gününde heyecanla hastanenin yolunu tuttum çünkü Betül bebiş dünyaya gelmek üzereydi!!!
Saat 11:00 gibi hastaneye vardığımda lütfen doğumu kaçırmamış olayım diye dualar ettim çünkü hayatımda ilk defa bir doğumhaneye girecek ve gözlerini dünyaya yeni açmış olan bir bebişi fotoğraflama şerefine nail olacaktım, hem kendi arkadaşımın bebeği hem de ilk defa böyle bir deneyim, bunu asla kaçıramazdım!
Çok şükür geç kalmamıştım! Betül bebişin bir acelesi yoktu ;)
Biz de bu sırada odayı süsledik...
Ve saatler sonra arkadaşımın eşi Noni hazır ol seni her an içeri alabiliriz dedi. Elimde fotoğraf makinem heyecanla beklemeye koyuldum. Dakikalar geçmek bilmedi benim için, Ayşe bir doğurduysa ben sanki dokuz doğurdum! Bu arada normal doğum yapan bütün hatunlar hepiniz benim gözümde birer ilahesiniz!!! Önünüzde saygıyla eğiliyorum!!!
Saatler 19:25'i gösterdiğinde minik prensesimiz dünyaya gelmişti!
Bundan sonrasına lütfen maşallah diyerek bakın olur mu :)
Bebişi görünce o kadar heyecanlandım ki inanın nasıl fotoğraf çektim hiç bilmiyorum... Profesyonel bir fotoğrafçı değilim, ilk kez bir doğum fotoğrafı çekiyorum ve doğum yapan kendi arkadaşım! Tüm bu faktörler bir araya gelince çektiğim fotoğraflar heyecanımdan geriye kalan anlarla sınırlı kaldı...
Anneyle ilk temas...
Hayatlarının en özel anına beni de ortak ettikleri için canım arkadaşım ve eşine kocaman teşekkürlerimi gönderiyorum. Hayatımda hiç unutamayacağım büyülü & eşsiz bir andı benim için... Bu ana şahit olunca kendi bebeğime de daha yakın hissettim kendimi...
Yıkandık, paklandık, şimdi herkesin huzuruna çıkmaya ve dünyaya merhaba demeye hazırız ;)
İşte 2 haftadan sonra Betül bebişle 2. buluşmamız! Beni özellikle saçlarımı uzun uzun inceleyip durdu zilli :) O kadar tatlıydı ki onu mıncıklamamak için çok zor tuttum kendimi! Bir an önce ele avuca gelsin de doya doya seviyim onu istiyorum :)
Hoşgeldin tatlı prenses, birazcık sabret yaza doğru sana bir oyun arkadaşı getireceğim hii hii :)
p.s. Ayşe'nin Moskova'da kendi aramızda düzenlediğimiz baby shower partisine göz atmak isterseniz o da burada ;)

15 Şubat 2012 Çarşamba

Basın bildirisi


(serbestçe paylaşabilirsiniz)

15 Şubat 2012, Selçuk

Şirince’de Kaya Mezarı Açılıyor

Yazar ve dilbilimci Sevan Nişanyan’ın İzmir’in Şirince köyünde yaptırdığı tarihi kaya mezarı 19 Şubat Pazar günü törenle açılıyor. Şirince Köyü yakınındaki Kayserkaya mevkiinde yekpare kayadan oyulan mezar, altı metre yükseklikte ve dörtbuçuk metre eninde İyon tarzı bir tapınak cephesinden oluşuyor.

Konuya ilişkin konuşan Nişanyan, “Kaya mezarı geleneği eski Anadolu kültürlerinde yaygındır. Bu geleneğin ikibin küsur yıldan beri ilk örneğini gerçekleştirdiğim için mutluyum. En ince ayrıntısına kadar eski örneklere sadık kalmaya çalıştık,” dedi.

Kaya mezarının Muğla’nın Dalyan kasabasındaki mezarların taklidi olduğuna ilişkin eleştirileri cevaplayan Nişanyan, yaptığı mezarın Dalyan’dakilerle benzerliği olmadığını savundu. Fethiye’nin Yaka köyünde bulunan Bellerofon Mezarını örnek aldığını belirten Nişanyan, yüzden fazla antik kaya mezarını incelediğini, ancak hiçbirini bire bir kopya etmediğini vurguladı.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın kaya mezarına ilişkin olarak söylediği “Her önüne gelen taklit eser yapamaz, inceleme sonucu gereği yapılacak," şeklindeki ifadesini değerlendiren Nişanyan, “Sayın bakan tam bir Devlet adamı gibi konuşmuş,” dedi.

Öldükten sonra bu mezara gömülmeyi şimdilik düşünmediğini söyleyen Nişanyan, bu konudaki soruları “öldükten sonra düşünürüz,” diye cevaplandırdı.

Kaya mezarının açılış töreni 19 Şubat Pazar günü saat 14.00’te Şirince köyünde yapılacak. Törende helva ve sınırsız miktarda şarap dağıtılacak.

Ne yani herkes mi kayamezarı yapsın?


Aklı başında sayılacak insanlardan gelen bir eleştiri var. Diyorlar ki, şimdi herkes kalkıp canının istediği yere kayamezarı – yahut kayacamii, kayaapartmanı, kayamustafa tapınağı – yapmaya kalksa doğru olur mu? Ne demiş Kant, üçüncü değil ikinci kritikte? Yaptığın işi evrenselleştiremiyorsan etik bir temele oturtamazsın.

Şimdi iki ihtimal var. Ya “ay pardon yanlış olmuş” deyip vaz geçeceğim. Ya da dipsiz laf repertuarımdan uygun bir cevap bulmaya çalışacağım. İkincisini deneyeyim.

Soru bir: Kayacamii, kayaapartmanı vs. yapmak kötü müdür? Bence değildir. Özgündür. Bu memleketin bilmem kaç yüzyıldan beri en büyük derdi yeniye geçit vermemesidir. Özgün, yani orijinal olan, hazırın peşinden gitmeyen, yaratıcılık kıvılcımı taşıyan her eylem teşvik edilmelidir. Çokluğun tercihine aykırı da olsa teşvik edilmelidir. “Yüksek” kültürü temsil etme iddiasındaki senin ve benim hoşlanmadığımız işler de olsa teşvik edilmelidir. Çılgın olur kayaapartmanı. Üf!

Kayakemal maskında da itiraz edeceğimiz şey işin biçimi değil içeriğidir. Yoksa biri kalkıp dağın birine sevdiği şairin anıtını oysa ne güzel olur.

Soru iki: Her önüne gelen yapabilsin mi? Peki yapmasın diyelim. Kimin yapıp kimin yapmayacağına kim karar verecek? Feşmekân bakanlığının ödlek memurları mı? Belediye encümeni mi? Mimarlar ve mühendisler odası mı? Başbakan mı? Bu insanların, toplum vasatının üstünde bir bilgeliğe veya estetik duyarlığa sahip olduğundan emin misin? Rousseau’nun hayal ettiği o ortak kamusal aklı üretebileceklerini gözün kesiyor mu?

Mevzuat mı dedin? TC mevzuatının, devlet memurlarının ardını korumaktan öte bir ortak aklı temsil ettiğine inanıyor musun?

Derin sulara sürükler bu sorular bizi. Düşün, eğer bir ülkede kamu otoritesini elinde tutanlar o ülkedeki eğitim ve tecrübe sahibi insanların – onu bırak, para ve itibar sahibi olanların bile – akıl ve bilgelik açısından fersahlarca gerisine düşmüşse, o devlet ayakta kalmalı mıdır? Hatta o devlete devlet denebilir mi? Devlet postuna bürünmüş olan o şey’in, kaba güçten ve silahtan başka dayanağı kalmış mıdır?

Soru üç: Devlet karar vermeyecekse kim karar verecek o zaman? Bunun cevabını inan bilmiyorum. Bu memlekette her şeye rağmen varolan bir sağduyuya – iyiyi kötüden ayırma güdüsüne – güvenmekten başka çare yok elimizde. Teker teker, vakaya göre karar vereceksin. Aklına ve vicdanına güvendiğin insanların sesine kulak vereceksin. Temel birkaç işarete bakacaksın. Özgünse iyidir. Vasatın yoluna ters gidiyorsa iyidir. Devletin memurları karşı çıkıyorsa iyidir. Yapan adam kalbi temiz birine benziyorsa iyidir.

“Kalbi temiz”, “akıl ve vicdan”, “sağduyu”, “vasat” – bunlar bilimsel kavramlar değil deme bana sakın. Bürokrat gibi değil insan gibi düşün. Göreceksin, daha sağlam işaret direkleridir bunlar. Daha iyi yol gösterirler.

Doğruyu garantilemezler belki, ama en azından fahiş hatalar yapmanı engellerler.

Perfect Couple :)

Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş diye buna derim ben ;)
Yüzünüzde tebessüm dolu bir gün dilerim hepimize!

14 Şubat 2012 Salı

Love is in the Air!



Bugünün anlam ve önemine karşılık karşınızda sevgi dolu bir Nonik olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz! Çünkümmm bu Sevgililer Günü'nde ben sevdiceğimden çoook uzaklardayım fırk fırk :( Dolayısıyla bugün vitrinlerdeki tüm kalpler çiçekler sinirimi bozdu, el ele dolaşan sevgililere pis pis baktım, aa yok canım sevgi böcüğü Nonimizin bunu yaptığına hayatta inanmayız diyenlere de burdan bir hatırlatma yapmak isterim :P
Heh şimdik durumun ciddiyetini hep birlikte kavradıktan sonra gelelim soruma; sevgilisi olanlar yalnız takılanlar bugünkü planlarınız neler hadi bakiyim bana yazın, ben de yorumları okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyım ve efkarlı kafamı dağıtıyım aksi takdirde sizi çok fena yaparım ona göre!
İmza: Asabiyken Hiç Çekilmeyen Noni'niz
Fırk fırk!


Sevgililer günü bitmeden twitter'a bakmaya korkuyorum!

Sevgililer Günü diye ortalık kalp ve kırmızılara boyandı, oysa ki sevgililiğin günü mü olur, insan bir günde aşkını ifade edeblir mi? Üstelik buna bir ömür yetmezken. Ama tüketim toplumu olup çıktığımızdan, yapılan pohpohlamalardan memlekette bugünü de kutlar olduk. Benim içim çıktı adım başı gördüğüm kalp, sarılmış ayıcık ve tavşancıklardan, rengin kırmızından, aşkın para ile satın

Okul hayatı

Hastalıklar bitti, hafif bir öksürük kaldı hepsi o.Bugün geçen hafta hastalık sebebiyle başlayamadığı okuluna başladı bizimkisi. Sabah erkenden kalkıldı, giyinildi, çişler kakalar yapıldı, kahvaltılar edildi.Evimize çok yakın olan Plus International Pre-school'a gitmesine karar verdik ailecek. Daha önce gittiği oyun okuluna pekte bayılmamıştık. Oyun moyun ama insan karşısında bir okul, bir düzen,

13 Şubat 2012 Pazartesi

Azerbaycan basınıyla mülakat


Bundan yedi sekiz ay önce Azeri basınından birine aşağıdaki röportajı vermişim. Aklımdan çıkmıştı. Eski mailleri ayıklarken karşıma çıktı. Azerice imla izlerini düzeltmedim, hoşluk katıyor.

1. Azerbaycan okurları için kendinizi nasıl tanıta bilirsiniz?

Çeşitli konularda kitaplar yazan bir Türkiye vatandaşıyım. Modern Türkçenin ilk sistematik etimoloji sözlüğü olan Sözlerin Soyağacı'nı yazdım. Ayrıca Atatürk ve Kemalizm hakkında sistemli bir eleştiri olan Yanlış Cumhuriyet kitabıyla tanındım. Türkiye'de insani boyutlu alternatif turizmin gelişmesi için de çok emek harcadım.

2. "Adını unutan ülke" adlı eserinizde Türkiyede zaman-zaman değiştirilen yer adlarından bahsediyorsunuz. Oysa Ermenistan’da Türk adları da değiştirilmiş. Nasıl yorumlarsınız?

Aptallık tek millete mahsus bir problem değil.

3. Ermeni halkının Azerbaycan vatandaşlarına yaptığı mezalimi, Karabağın işğalini doğru buluyorsunuzmu?

Savaşın ve zulmün her çeşidine karşı çıkmalıyız. Ancak Karabağ probleminden Ermenistan Cumhuriyeti tek başına sorumlu tutulamaz sanırım. Karabağ Stalin zamanında konulmuş, Andropov ve Gorbaçev zamanında pimi çekilmiş bir bombadır.

4. Haçatur Abovyan ve diger ermeni düşünürleri türkcenin ermeni kültürüne karıştığını yazmışlar. Haçatur Abovyanın "Ermenistanın dertleri" romanında 100-den fazla türk sözü var. Sizce türk dilinin ermeni kültürüne tesiri varmı?

Tabii var. Ermenilerin büyük çoğunluğu bin yıldan beri Türk hakimiyeti altında yaşamıştır. Pek çoğu Türkçe konuşmuş veya Türkçe-Ermenice iki dilli yaşamış. Türkçe sözlü fakat Ermeni harfleriyle yazılmış zengin bir Ermeni edebiyatı vardır. İlk Türkçe romanı 1850'li yıllarda bir Ermeni olan Vartanyan Paşa yazmıştır.

6. Türkiyede Star gazetesinde yazdığınız bir yazıda kökten bir değişim olmadıkça Kürt açılımı falan olmaz demiştiniz. Türkiye hükumetinin açılımlara yanaşmasını siz nasıl yorumluyorsunuz?

İyi yönde fakat çok çekingen buluyorum. Kürt meselesi hakkında acilen çok radikal adımlar atılması gereklidir. Fakat korkarım ki hükümet bu konuda çok geç kalmaktadır. Aynı şekilde, Ermenistan'la ilişkiler konusunda da hükümetimizin daha cesur adımlar atması gerektiğini düşünüyorum.

7. Türkiyede "ermeni katliamı" oldumu? Yıllardır bu iddiayı ileri süren ermenilerin Hocalıda 1993 yıllarında yaptıklarını nasıl eleştirebilirsiniz?

Türkiye'de 1915'i izleyen yıllarda gerçekleşen Ermeni soykırımını bugün ancak çok cahil veya çok fanatik insanlar inkâr etmektedir. Sonuç olarak Osmanlı toplumunun temel unsurlarından biri olan ve genel nüfusun %15'ini oluşturan bir toplum 1915 ila 1923 yılları arasında insanlık dışı bir politika sonucunda yok edilmiştir. Ancak temel insanî değerlerden mahrum olan insanlar bu trajediyi yok sayabilir veya küçümseyebilir.

Hocalı'da Karabağlı Ermeni milislerin yaptığı katliam şüphesiz trajik ve insanlık adına utanç verici bir olaydır. Fakat 1915-23 döneminde 2 milyon nüfuslu tarihî bir ulusun yok edilmesi hadisesiyle herhangi bir mantıklı düzlemde kıyaslanabileceğini sanmıyorum. Başıbozuk bir milis grubu, aylar süren kanlı bir çatışmanın sonunda, eline düşen birkaç yüz sivil insanı katletmiş. Cinayet tabii, ve ayıp, ama bunu terazinin sanki öteki kefesine koyacak bir şey gibi tanıtmak ancak ciddi algı sorunları olan bazı insanları tatmin edebilir.

8. Azerbaycan-Ermenistan "Dağlık Karabağ" sorununun çözümünü nasıl görüyorsunuz?

Rusya isterse çözülür, yoksa çözülmez.

9. Hocam, sizin sevdiyiniz bir Azerbaycanlı ola bilirmi? Düşünür, şair, yazar, qazeteci...

Sevdiğim  insanları ırklarına ve milliyetlerine göre ayırmayı bugüne kadar hiç düşünmedim. Yazar olarak, dost ve arkadaş olarak, sevgili ve eş olarak her milletten insanı sevdim; Azerbaycanlı ile Türk veya Ermeni veya Japon veya Alman arasında da ciddi bir fark göremiyorum.

10. Azerbaycana gelmek istermisiniz? Yıllarca iç-içe yaşayan ermeni- azerbaycan toplumunun bu sorununu nasıl çözmek mümkün? Yıllarca komşu olduk, akraba olduk. Sizin kibi düşünürler bir yol bulka bilirmi?

Azerbaycan'a Kasım 1990'da gelmiş ve iki hafta kalmıştım. Çok iyi dostluk gördüm, insanların evlerinde misafir edildim, güzel sohbetler ettim. Tekrar gelmeyi çok isterim. 20 yılda nelerin değiştiğini merak ediyorum. 

13. Bildiyim kadar hapiste yatmışsınız ve hapishanede size Gavur Hoca lakabı vermişler. Bunu anlata bilirmisiniz?

Koğuşumuzda psikolojik çöküntü içinde olan bir arkadaşımız vardı. Ona kızdım ve vaktini faydalı bir işe ayırırsa hapishanenin zorluk değil nimet olduğunu göreceğini söyledim. O zaman bana Arapça öğret dedi. Ben de ona yaklaşık bir ay boyunca Arapça okuma ve yazmayı öğrettim. Daha sonra camiden gelen bir hocayla Kuran tilavetini de öğrendi. Bana hala çok büyük saygı duyar ve bazen ziyaretime gelir.

 Hapisteyken etimoloji sözlüğüm üzerinde çalışıyordum. Koca koca Arapça, Farsça, Osmanlıca, Latince sözlüklerle çalıştığımı görünce "Gâvur Hoca" diye lakap taktılar. Sakalım da göbeğime kadar uzamıştı o zaman, hakikaten eski devir hocalarına benzemiştim.

14. Hangi dili çok seviyorsunuz? Bildiyim kadarıyla 4 dilde rahat konuşuyorsunuz.

Tüm diller güzeldir, ama iyi bildiğin diller – edebiyatını, tarihini, lehçelerini, nüanslarını bildiğin diller – insana daha güzel gelir. En iyi bildiğim diller tabii Türkçe ve İngilizce; en sevdiğim diller de bunlar. Klasik ve modern Ermenice, Fransızca, Almanca iyi bilir ve konuşurum. Arapça, Farsça, Latince, Eski ve Yeni Yunanca, İtalyanca ve İspanyolcaya da okuduğumu anlayacak kadar vakıfım.

15. Yazar olarak, hoca olarak Türkiyede yaşamak kolaymı? Geçiminiz nasıl?

Yazar olarak yaşamak kolay değil. Yaşarsınız gerçi, ama özgürlüğünüzü ve cesaretinizi koruyamazsınız. Ben aynı zamanda Ege bölgesinde bir köyde eski taş evleri onararak oluşturduğum bir otelin kurucusu ve yöneticisiyim. Asıl gelir kaynağım odur.

16. Sizden rica etsek bize sevdiyiniz bir şiiri yazılı olarak paylaşırmısınız?

Cahit Koytak'ın Hrant Dink hakkında yazdığı müthiş bir şiir var, sanırım son yıllarda yazılmış en güzel Türkçe şiirlerden biridir. Cahit Koytak, belki biliyorsunuz, son derece dindar bir Müslümandır; bu da şiirin değerini daha artıran bir unsur.

[Cahit Ağabey'in "Hepimiz Hrant’ız’ bence ne demektir?" şiirini aktarmışım]

MOLESKINE passions

Moleskine passions serisinin bu bebek günlüğünü Moskova'da kitapçıda görmüş ama o zamanlar hamilelik konusu gündemimiz dışında olduğu için yanından geçip gitmiştim. Prensim geçenlerde elinde bu günlükle gelince dünyalar benim oldu! Bundan daha iyi bir zamanlama olamazdı :)
Küçüklüğümden beri günlük tutarım ama kalemimin pek bir zayıf, kelime haznemin pek bir kıt olduğunu itiraf etmeliyim. 9 yaşımda tuttuğum günlüğü açtığımda yerlere yatıyorum, her sayfada "bugün okula gittim, eve geldim ders çalıştım, akşam yattım" yazar mı bir insan? Arada bir ablama kızdıysam ekstradan onu yazmışım hii hii :) Gerçi yıllar geçti ama benim yazma konusundaki yeteneğim daha doğrusu yeteneksizliğim değişmedi! Hiçbir zaman bir konu hakkında uzun uzun yazan, kelime cambazlığı yapan, duygularını en ağdalı kelimelerle ifade eden biri olamadım. Biraz höt höt bir yanım var diyebiliriz :P Bloguma bile uzun uzun yazamıyorum, çektiğim fotoğraflarla kendimi anlatmak daha kolayıma geliyor... İşte bu noktada Moleskine'in bu günlüğü benim gibi yazma özürlü olup ama bir yandan bebişiyle ilgili bir iki kelime çiziktirmek ve bu duygusunu tatmin etmek isteyen anne ve adaylarına çok hitap ediyor ;)
Baby Journal ile hamileliğinizden bebeğiniz 2 yaşına gelene kadar en özel anları kaydedebiliyorsunuz... Günlükte hamileliğinizin başlangıcı, bebeğinize isim arayışları, soy ağacı, bebeğinizin doğumu, eve getirilişi, özel anları, günde kaç kez emzirdiğiniz, nelerle beslediğiniz, sevdiği yemekleri, sağlık bilgileri, geçirdiği hastalıklar gibi kısımlarla, fotoğraflar ve ilk çizimlerini yapıştırmanız için boş alanlar mevcut... Ufak bir günlük ama içinde birçok şeyi barındırıyor ;)
Ayrıca Moleskine'in bebek dışında yemek tarifleri, şaraplar, izlediğiniz filmler, okuduğunuz kitaplar, dinlediğiniz müzikler, stiliniz, kediniz veya köpeğiniz ile ilgili değişik konularda günlükleri de mevcut, bir kısmını D&R'da satışta gördüm, ilgilenenlere duyurulur ;)

11 Şubat 2012 Cumartesi

Kitaplar & Dualar

Geçtiğimiz günlerde köy okulu için kütüphane projesinden sizlere de bahsetmiştim... Kendi çocukluk kitaplarımla yeni aldığım kitaplardan oluşan bir seti (10 kitap ve bir sözlükten oluşuyor) Karasüleymanlı Uzunköy İlköğretim Okulu'na gönderdim. Belki çok fazla değil ama benim gibi 10 kişi daha bu projeye el atsa 100 kitap olur, damlaya damlaya göl olur ve bu projede mutlulukla hayata geçer öyle di mi?
Bir diğer gönderim ise sevgili Gamze içindi... Kendisinden sevgili oytunla hayatın bloguma bıraktığı yorum sayesinde haberim oldu, gencecik bir annenin geçirdiği bu zorlu süreçten dolayı çok üzüldüm... Tüm sıkıntılarını bir an önce atlatıp kendisini kuş kadar hafif hissetmesi için bu kuşlu kolyeyi onun için yaptım. Belki birazcık moral olur diye...
Tüm dualarımızın onunla olduğunu bilmesi için hepimiz adına bir kart yazdım. Ben inanıyorum Gamze hastalığını yenecek ve hastaneden çıktığında yanında tatlı oğlu Atakan ve yüzünde o güzel gamzeli gülümsemesiyle bizlere poz verecek, tüm dualarımız onunla...
Duaların yanında Gamze için daha başka ne yapabiliriz diye merak ediyorsanız eşinin kaleminden çıkan bu yazıyı okumanızı rica ediyorum...


Veee...











Mart ayında yepyeni bir çekilişte buluşmak dileğiyle...




Güncelleme! 13. sıradaki patty diphusa 1 hafta içinde benimle iletişime geçmediği için matruşkalı mug yedek talihli olan 58. sıradaki Miss Sensible'ın oldu...

10 Şubat 2012 Cuma

Vay be turp!

Sevgili Leomiomuz Assos'ta hastalandı. Derhal doktorumuz arandı, ilaçlar alındı, her duruma hazır hale geldik, bir iki ilaç verdik, baktık toparlıyor hemen kestik tabi.Biz çok ilaçcı tipler değiliz aslında, çok zorunlu kalmadıkça vermiyoruz.Şimdi ben hastalık konularında çok tecrübeli değilim, olmadığımdan da pek paniklemiyorum aslında. Hastalık halleri insan halleri olduğundan kendimde de çok

Bilen varsa beri gelsin!

Birkaç sabahtır gördüğüm ve kafamı kurcalayan bir konu var. Belki anne olduğumdan artık algıda daha seçiciyim de denebilir.Devlet hepimizin arabalarına emniyet amaçlı olarak 12 yaşına kadar çocuklarımız için araba koltukları mecburiyeti koydu ya, aynı mecburiyet anladığım kadarı ile çocukların okul servislerinde yok, çocuklar balık istifi okula gidiyorlar.Ben sabahları bir yuva servisi görüyorum,

9 Şubat 2012 Perşembe

Şubat Ayının Çekilişi





Bu aralar öyle bir blog aşkı ile doluyum ki (aman tahtaya vuralım nazar değmesin!) her gün yeni bir post girmek istiyorum, benden bıkmıyorsunuz di mi ;) Bugünün post konusu aylık çekilişim... Eylül ayında hediye ettiğim Starbucks matruşkalı mug çok beğenilmişti, bu ay yine şanslı bir okuyucuma bu mug'dan hediye etmek istedim...




Bu sefer ben gidemedim ama bu ayın hediyesi benim için buraya kadar geldi, desteği için prensime çok teşekkür ederim!










Dışarıda yine kar yağıyor... Sımsıcak bir kahve, çay veya salep içmek için bundan daha ideal bir hava olamaz sanırım ;) Sevdiğiniz bir içeceği bu mug ile yudumlamak isterseniz buraya yorum bırakmanız yeterli...


Afiyet olsun şekerlerim ;)



8 Şubat 2012 Çarşamba

Ömer Laçiner


Birikim dergâhının ikiz şeyhleri Murat Belge ile Ömer Laçiner idi. Bundan daha farklı iki insan düşünülemez. Biri aristokrat, kolejli, edebiyat doçenti. Joyce ve Faulkner çevirmiş, TİP’te siyasete atılmış. Alaycı bir nezaket maskesinin ardında daima mesafeli. Diğeri Sivaslı esnaf çocuğu, askeri okulda okumuş, dil bilmez, TC sınırları dışına – henüz – çıkmamış, filtresiz Birinci sigarası ve çayla yaşar. Mahir Çayan’ın THKP-C’de sağ kolu imiş. Ben derhal Ömer’e ısındım. Bana sanki daha gerçekmiş gibi geldi. O hengâmeye kapılmamızın sebebi zaten bir tür “gerçeklik” arayışı değil midir?

O da benden hoşlandı sanırım. Kendi keskin zekâsıyla çatışmaktan çekinmeyen bir çırak bulmak hoşuna gitti belki de. 21-22 yaşındayım, epey dünya gezmişim, dil biliyorum, Marx’ın Hegel’in diyalektik sirkinde cambaz gibi gezebiliyorum. (Hegel’in mantığında çelişkinin tanımı o değildir budur hocam!) Günlerimiz bir arada geçmeye başladı. Sabahlara kadar süren tartışmalarımız oldu. Çoğu zaman o konuştu ben dinledim. Bazen itiraz ettim, düzelttim, ukalalık ettim.

Konular gitgide artan oranda siyasi iktidar meselesine kaydı. TC iktidarının temelleri nedir? Ne zaman çöker, nasıl çökertilir? Siyasi güç nedir, nasıl oluşur, nasıl korunur, nasıl çözülür? Emsallere bakalım dedik. Fransız, Rus ve Çin devrimlerini epeyce okumuştum, seyyar bir konferans dizisi oluşturdum: üçer-dörder saatlik üç dersten oluşan bir maraton. Saint-Just’ün nutukları, Gironde’un tasfiyesi, Kornilov darbesi, Dört Mayıs hareketi, Jiangxi sovyeti, makinalı tüfek mermisi gibi havalarda uçuşmaya başladı. Temel konu hep aynı: Devlet’in kâğıttan bir kaplan olduğu malum, ama kaplanın yırtılma noktası nedir? Otorite nasıl acze düşürülür? Karşı-güç nasıl oluşturulur?

Adım adım Lenin’i keşfettik. Lenin’in teorik yazıları boş laftır; o zaman da bu kanıdaydım halen de bu kanıdayım. Ama Ekim ihtilaline giden altı ayda yazdığı güncel yazılar – gazete makaleleri, nutuklar, raporlar, propaganda broşürleri, program taslakları vs. – birer siyasi sezgi şaheseridir. Şubat ihtilalinde rejimin ölümcül bir yara aldığını Lenin herkesten önce farkeder. Nisan Tezlerinden itibaren nefes kesici bir ustalıkla o yarayı deşer, büyütür, besler; hiçten başlayarak altı ayda koca imparatorluğu ele geçirir. Toplu Eserler’de o yazılar 1200 sayfalık iki kalın cilttir. Aylarca onları tartıştık. Birçoğunun Türkçesi yoktu, irticalen çevirdim.

Şimdi sizi şaşırtacak bir şey söyleyeyim: Lenin’e yaklaştıkça Marx’tan uzaklaşırsın. Marksizm dediğin şey gerçek dünyada gerçek insanların yaptığı siyasetle ilgisiz bir teorik şemadır: etten kandan insanlar yerine “üretici güçlerin”, “temel çelişkilerin”, “tarihsel süreçlerin”, “sosyal sınıfların” sahneye çıktığı bir çeşit gölge tiyatrosu. Kornilov isyanının siyasi avantajını yahut dezavantajını tartmak istiyorsan üretici güçlerin sana faydası ne? İşçi-köylü şuralarında Bolşevik kadroları başa getirmeye çalışıyorsan sınıfsal analizi kim ipler?

1979 Kasımında Grundrisse çevirisini matbaaya teslim ettiğimde Marksist teorinin deli saçması olduğu fikri kafamda şekil almıştı. Ömer’le her gün konuşuyorduk. O da aynı noktaya gelmiş miydi, hatırlamıyorum. Ama gelmemişse bile gidiş yönü belliydi. Taktik ve strateji coşkusu içindeydik; ihtilal ve iktidar tartışıyorduk. Bunları ciddiye alıyorsan, Marx amcanın kartondan modelleriyle ne işin olur?

Fırtınadan sonraki durgunluk 

Darbe geldiğinde ben yurt dışındaydım. Ömer bir süre saklandı, izini kaybettirdi. Sonra bir şekilde Fransa’ya kapağı attı. Galiba dört beş yıl orada kaldı. Dili, parası, işi, gücü, evi yoktu. Devrimci dayanışma sayesinde ayakta kalabildi. Manevi borçları oluştu. 1980-öncesi yönelimleri her ne idiyse onlar unutuldu. Onca acıdan ve onca yenilgiden sonra yanlışı itiraf etmek ağır geldi belki. Eski rüya kutsallaştırıldı, dokunulmazlaştı. Dokuzu beş geçe durdurulan saatler gibi, 12 Eylül sabahı – başka birçoklarıyla beraber – Ömer Laçiner’in zihinsel evrimi durdu. 

1982 yazında Paris’te Ahmet İnsel’in evinde yeniden buluştuk. Apayrı yerlere geldiğimiz hemen anlaşıldı. İki saat geçmeden o beni oportünistlikle ve proletarya düşmanlığıyla, ben onu bağnazlıkla ve geri kafalılıkla suçluyordum. Bağıra çağıra ayrıldık. Yirmi yıl görüşmedik. Sonra bir gün kalktı, Selçuk Cezaevinde ziyaretime geldi. Kayıp bir dostu yeniden bulmanın sevincini yaşadım.

Kenan Evren darbesini yememiş olsa, o kadar parlak bir siyasi zekâ bugün kim bilir nerelerde olurdu diye ara sıra düşünmedim değil. Başka bir yerde olacağı kesin. Ama öylesi daha mı iyi olurdu? Çağın dışında kalmak iyi bir şey midir, kötü bir şey midir? Zor sorular bunlar.

Rock'n Snow

Biz bu gece gidiyoruz. Çok uzundur beklediğimiz Ayşe Saran'ın performansını dinlemeye, yeni albümünün lansmanına. Kara kışa rağmen, "takım elbise ile gelicem ben ehem öhöm, malum iş çıkışı" diyen candan dostlarımızla bu gece kocaman bir aile olarak Jolly Joker'dayız. Bekleriz efem.PS1-Rock'n Snow da Ayşe'nin lafı oldu bugün.PS2-Davetiyeniz yoksa biletler şurada. Bizde ikisi de var ahahayt.

7 Şubat 2012 Salı

Tarz Meselesi

Düz ayakkabılar pek tarzım değildir, çok nadiren babet veya spor ayakkabı giyer genelde görüntümü daha iyi tamamladığını düşündüğüm için topuklu papuçlara yönelirdim, -dim diyorum çünkü hamileliğim ilerledikçe, göbişim büyüdükçe sırt ağrılarım artmaya başladı. Böyle olunca ben de artık topuklulardan vazgeçme zamanımın geldiğini anlamış oldum. Bu dönemde konfor herşeyden önemli benim için ama bu konforu kendi tarzımdan ödün vermeden sağlamaya kararlıyım. İlerleyen aylar içersinde de beni burada kendini salmış bir şekilde görmeyeceğinizi umut ediyorum, ha olur da salarsam siz benim kulağımı tatlı tatlı çekin olur mu :)
İşte bu tam olarak benim tarzım!
Bu şirin kurdeleler Bağdat Caddesi'ndeki Cassette mağazasına ne zaman girsem dikkatimi çekiyordu, daha fazla kayıtsız kalamadım ;)
Bu topuklar da gayet makul duruyor ne dersiniz?
Bu küpeler de yine Cassette'den...
Büyük küperlerden asla vazgeçemiyorum ama 6 ay sonra bunlara da bay bay diyeceğim gibi gözüküyor, bebiş küpeyi görünce cart diye asılıp kulaklarımı Afrikalı bacılarınkine çevirebilir mazallah! Uyy o acıyı düşünemiyorum bile!
Arkadaşımla alışveriş merkezinde dolaşırken LC Waikiki'de karşıma böyle cici bir çanta çıkınca şaşırdım doğrusu! Bebeğin emziğini, biberonunu, bezini herşeyini koyarsın içine Nonicim diye arkadaşım bayağı bir dalga geçti benimle :) Ama benim küçük çantalarımla ilgili dahiyane bir fikrim var! Bizde pek yaygın olmasa da Moskova'da bayanların çantalarını genelde hep beyler taşıyor, biz (daha doğrusu ben) bu uygulamaya pek alıştık doğrusu :) Bu sayede bebişin ıvır zıvır çantasını taşımak prensime, küçük ve süslü olanları taşımak da bana kalıcak, uyanıklık değil canım tamamen tarz meselesi kihh kihhh ;)
Hepinize güzel bir gün dilerim!


p.s. Güzel demişken... Hafta sonundaki o güzelim hava nereye gitti böyle yaaa?!!!