19 Ocak 2013 Cumartesi

Bülent Korkmaz Röportajı


Teknik direktörlerle röportaj yapma fikri çok uzun zamandır kafamda vardı. Gerçekleştiriyoruz bir şekilde.. Bu dördüncüsü. Süper Lig takımlarının bütün teknik direktörlerine ulaşabilirsem eğer kitaplaştırma projesi de var. Zira pek çok önemli ayrıntı aslında perde arkasında yaşanıyor.

Bülent Korkmaz bir Galatasaray efsanesi. Bana göre eşi benzeri olmayan bir kariyere sahip. Sadece Galatasaray'dan oluşan bir hayat. Ülkenin en fazla kupa kaldrıma sevincini yaşayan insanı. Üstelik çok çalışkan. Tam da bu yüzden teknik adam performansını fazlasıyla eleştirdiğim Bülent Korkmaz'ın bir süre sonra mutlaka istediğini elde edeceğini düşünüyorum eğer ki enerjisini doğru yere kanalize ederse.. Eksikleri, gedikleri olsa da çalışarak er ya da geç bunu kapatabilecek konumda.

Röportaja gelirsek eğer..  İstediğim gibi olmadı zira zaman problemi oldu. Ben hocaya en az iki saate ihtiyacım oldu ama yoğunluktan dolayı bana en fazla bir saat ayırabildi ama işin kötüsü ben henüz Galatasaray'daki teknik direktörlük bölümüne geçmediğim anda bunu öğrenmem oldu. "son soruları alayım" dediğinde henüz benim için röportaj başlamamıştı bile. geride kalan kısmı hızı bir şekilde soru cevap olarak geçiştirdik.. buna rağmen zorladım, üzerine gittim ve burada daha önceden bahsettiğim fotoğraf hakkında da bilgi almış oldum. İlk defa da bu röportajda yayınlıyorum. Bülent Korkmaz röportajı biraz da benim kişisel olarak merak ettiğim soruların cevapları üzerine oldu. Vakit yetersizliğinden de bir kaç ayrıntı konuşulamadı..

Daha başka detaylar da başka zamana kalsın. Şunu da söyleyeyim: Bundan sonraki zaman diliminde röportajların bir bölümü videolu olacaktır.  Miliyet'in internet sitesi ile ortak bir proje şeklinde yürütülecek..


Size saha içi karakterinizden dolayı Cesur dediklerini düşünüyordum ama bunun lakap değil de sizin gerçek isminiz olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım çok. Ancak bu kadar isim-karakter benzerliği olur demiştim, nedir bu işin doğrusu?

Benim ilkokul diplomamda ismim Cesur diye geçer. İşin doğrusu şudur;  Amcam bana “Cesur”  Babam ise Bülent Ecevit hayranlığından dolayı “Bülent” ismini koydu.  Çevremdeki insanlar, akrabalar ve herkes beni “Cesur” diye çağırırlardı. Galatasaray’daki lisans işlemleri esnasında doğum tarihindeki aksaklık nedeniyle kimliğin değişmesi gerekiyordu. Kütük Malatya’da.. Kimlik Malatya’ya Cesur  olarak gitti Bülent olarak geldi. Tüm bu işlemler iki ay sürmüştü. Bir daha düzeltmek için göndersem iki ay daha bekleyecektim. Dolayısıyla Cesur işte o dönem Bülent oldu ve kimlikte öyle kaldı ama  annem, babam beni  bugün dahi “Cesur” olarak çağırırlar..

“Florya Topraktı, O Cesur..” Hakkınızda yazılmış benim okuduğum en güzel yazı buydu. Bülent Timurlenk zamanında Galatasaray dergisi için kaleme almıştı.  Bu yazıyı okudunuz sanırım..

Evet okumuştum.  Bülent yazmıştı ve evet çok güzel bir yazıydı.

O yazıda eskiden orta saha oynayıp gol kralı olduğunuzu okuyunca uzunca zaman sizi izlemiş bir insan olarak oldukça şaşırdım doğrusu.

Benim çocukluğum Edirnekapı’da geçti. Orada turnuvalar olduğunda orta saha oynuyordum. Takımın en hızlı ve en golcü futbolcusu bendim. Zaten Galatasaray’a da orta saha oyuncusu olarak başladım.  Altyapı hocam Ahmet Keskinkılıç beni orta sahadan savunmaya çekti. “Sen hızlısın, burada daha verimli olursun” dedi ve ne kadar doğru bir tespit olduğunu da bugün daha iyi anlıyorum

Yanlışsa düzeltin lütfen, ilk transfer teklifinizi Almanya’daki bir turnuvada Bayer Leverkusen’den almıştınız?

Türkiye’de o dönem kulüp olarak ilk defa Galatasaray altyapı takımını ülke dışındaki bir turnuvaya göndermişti. Otobüsle 35 saat süren çok keyifli bir yolculuktu, unutmam hiç. O turnuva sonrasında Leverkusen beni istemişti.  İlk teklif oradan geldi.

Avrupa Kupaları’nda en fazla forma giyen futbolcusunuz. İlk teklif Avrupa’dan ve ilk çıkış da aslında Avrupa maçlarında başladı. Mustafa Denizli neye güvenerek bu riski aldı?

O Sezonun başında TSYD Kupası’nda Beşiktaş’a karşı oynadığımızda Ferdinand’ı tutmuş ve başarılı olmuştum. Daha sonra buna benzer Avrupalı forvetlere karşı bir iki başarılı deneyimim daha olunca Mustafa Denizli bu performanslara bakarak bu riski aldı. Sürpriz bir karar olmasına rağmen belirli kriterleri göz önünde bulundurup gözlem yaparak verilmiş isabetli bir seçim oldu.

Özellikle Fofana’yı tutma konusunda başarınız inanılmazdı. Ben o maçı radyodan dinledim, heyecandan ölüyordum ama siz o yaşta Türkiye halkının izlerken dahi kaldıramadığı bir baskının içerisindeydiniz.  Bu baskıyı kaldırmak zor gelmedi mi?

Aslında o kadar da değildi neden biliyor musun? Çünkü o dönem adam adama markaj vardı ve bugünkü gibi tandem oynamıyordu takım. Hem adamı hem alanı savunmak, pozisyon almak gibi zor olan ayrıntılar yoktu. Doksan dakika boyunca sahada tek bir adamdan sorumluyduk sadece.

Fatih Terim döneminde liberolu sistemden dörtlü defansa  adam adama markajdan alana geçiş yaptınız. Az önce anlattığınıza göre yorumlamak gerekirse eğer bu değişim oldukça sancılı olsa gerek.

Biz dörtlü defansa Fatih Terim’in döneminin ortalarında geçiş yaptık.  Çok zor bir dönemdi. Sürekli çalışmak, tekrar yapmak gerekiyordu. Bir ara hoca vazgeçer gibi oldu ama sonra devam etti ve bu ısrarında da zaman hocanın ne kadar haklı olduğunu gösterdi. Başarıyı getiren faktörlerden birisidir. Dünya futbolunda adam adama artık kalkıyordu ve biz bunu öğrenmek durumundaydık.  Daha ekonomik, savunma daha az açık veriyordu bu şekilde ama bu elbette kolay değildi. Bu zorluk sizin öğrenmenize kalmış ve sıkı çalışmayla doğrudan bağlantılıdır başarı oranı. Türkiye’de baktığınız zaman bütün takımlar tandem oynuyor ama doğru şekilde değil. İBB dâhil her gittiğim takımda bu sıkıntıyı yaşadım. Onu öğretmek dahi incelik ister. Kolay bir iş değil, sürekli analiz ve tekrar istiyor. Alan ve adam savunması takım savunmasında bugün çok çok önemli.

Genel olarak sizin teknik direktörlüğünüzün analizinde savunma başarısı öne çıkıyor, hücum konusunda eksikliklerden bahsediliyor. Belki de bu ayrıntı ve çalışma savunmada fark yaratmış olabilir misiniz?

Ben bu fikre çok katılmıyorum her şeyden önce. Oynayacağınız oyunun niteliği elinizde bulundurduğunuz oyuncu kadrosuna bağlıdır ve teknik direktör oyunun her alanında yetkin olmalıdır.  Ama şunu savunuyorum: Takım savunmasını yapan her zaman kazanır. Basketbolda da bu böyledir, futbolda da. Takım sporlarında önceliğim budur ve elbette geliştirmemiz gereken yönlerimizin içerisinde hücum organizasyonlarının sıklığı da olabilir, saygı duymak gerekir kamuoyunda böyle bir algı varsa eğer..

Popescu’nun o dönemki varlığı işinizi kolaylaştırmış olabilir mi? Daha doğrusu Rumen oyuncunun sizin üzerinizdeki etkisi ne oldu?

Özellikle bu geçiş döneminde daha önceden tandem oynamış olmasının bize faydası çok oldu. O biliyordu, biz çalışarak öğreniyorduk. Büyük takımdan geliyordu ve diğer konularda da etkisine gelirsek profesyonelliği de biz ondan öğreniyorduk. Bizim altyapı hocalarımız fazlasıyla özverili, fedakâr ve çalışkandılar ama bilgi ve eğitim konusunda yetersizdiler. Biz onlardan özverili olmayı, kendini takıma adamayı öğrendik ama Popescu gibi yabancılardan da profesyonelliği öğrendik dersek çok da yanlış olmaz sanırım.

Bunun dışında belki de efsaneleşme sürecinize en büyük katkı da sanrım Popescu’dan geldi. Zira iki gün önce FourFourTwo dergisinde yayımlanan Popescu röportajında şu cümleler geçiyordu:  “1998-99 sezonunda Bülent ilk yarı boyunca yanlış hatırlamıyorsam forma giymemişti hiç.  Takımdan ayrılması söz konusuydu ama ben Fatih hocadan Bülent’i tekrar oynatması için ricada bulundum.  Fatih Terim’in en iyi özelliklerinden birisi futbolcularını dinlemesidir. O günden itibaren Bülent’le beraber oynamaya başladık ve iyi bir ikili olduk” Siz neden sürekli bir gidip bir geliyordunuz o dönem ?


Onu bana değil hocaya soracaksın.  Sorun benden kaynaklanmıyordu. Ben profesyonel bir oyuncuydum. Hep çalışıyordum. UEFA kupası sürecinin başında takımın kampına davet edilmemiştim zira kontrat imzalamamıştım.  Tek başıma çalışıp kendimi hazır tuttum. Belki de “sorunsuz” bir futbolcu olduğum içindir. Sorun çıkaran bir oyuncu olsaydım belki daha rahat oynayabilirdim.  Bir şey diyemiyorum ve ben hiçbir zaman “neden beni oynatmıyorsunuz” diye de sormam. Popescu’nun bu tavrı ise gurur verici çünkü o çok büyük oyuncuydu. Büyük takımlarda oynamış, Barça’da kaptan olup gelmişti ve bana inanmış demek ki.   İkimiz saha içerisine birbirimizi tamamlıyorduk. Ben onun kademesine girerdim ama o benim kademe girebilecek konumda değildi. Diğer açıdan ben de onun gibi oyun kuramazdım, topu onun kadar iyi bir şekilde kullanamazdım.  İyi bir ikili olduk. Buradan da ona teşekkür ediyorum bir daha..

Galatasaray’da 18 yıl aralıksız bir şekilde forma giydiğiniz ve bunun 16 yıllında ligde en az 20 toplamda da 30 resmi müsabakada ara vermeden maçlara çıktınız. Bir Galatasaray efsanesi olarak futbolculuğunuza dair benim size tek bir eleştirim var.  Hakemlere itiraz konusunu abartmıyor musunuz? Bunu düzeltmek adına bir girişiminiz oldu mu? TV’den kendinizi izlediğinizde sizi de bu saha içi tavırlarınız rahatsız etmiyor muydu?

Doğru. Çok doğru. Ama oyuncunun bir karakteri var ve bunu değiştirmek sandığınızdan çok daha zordur. Temeli yine altyapıdaki eğitime dayanır. En azından o dönemde bir değişim isteği ya da mecburiyeti hissettirilseydi belki o zaman üzerinde durarak iyileştirme çabalarım sonuç verirdi.  O dönemde bu yanlışın üzeri daha kolay çizilebilirdi ama bir yaştan sonra isteseniz de olmuyordu. Ama bu biraz da hakemlerle de ilgili bir durum. Bugünkü hakemler bu tarz yaklaşımlara izin vermiyor. Dikkat ederseniz Türkiye ve Avrupa maçlarında benim hakemlere tavrımın farklı olduğunu görürsünüz.  Bu biraz da hakemleri baskı altına almakla da ilgiliydi sanırım.  Hakemlerle kurulmuş karşılıklı iletişimin de bir yansımasıdır.  Onlar nasıl hareket ediyorsa siz de ona göre.  Biz altyapılarda iyi eğitim almadık ve bunun pek çok sonucundan birisi de budur.  Kesinlikle katılıyorum, eksi yönlerimden birisidir bu. Lakin ben sert diyalog kurardım ama hakemlere elimden geldiğince saygısızlık etmemeye de özen gösterirdim.

Yine bu uzun süren futbolculuk geçmişinizden dolayı tecrübelerinizden faydalanmak adına bir soru sormak istiyorum. Bugün Sneijder gelince dengelerin bozulacağına dair bir ayrıntı sürekli gündemde. Genel olarak bu dengeler nasıl bozuluyor?  Bayern Münih’te Ribery hemen arkasında bek oynayan Alaba’nın neredeyse beş katı fazla para kazanıyor. Sorun yok.  Schalke’de misal Uchida ise Huntelaar’ın  ya da bir adım önünde oynayan Farfan’dan maaş farkı çok.  Bizde niye bu hep sorun oluyor ya da siz bunu sorun ettiniz mi hiç?

Asla.  Ben böyle bir şey yaşamadım.  Benimle yan yana oynayan oyuncu benden beş kat fazla para alıyordu, hiçbir zaman bu sorun olmadı. Kontrata eğer birisi size zorla imza attırmadıysa daha çok sizin beklentiniz o sözleşmenin yerine getirilmesidir, bir başkasının sözleşmesinin kaç para olacağına karışma hakkında sahip olduğunuz gibi bir içeriği yok bunun.  Kabaca başarı her zaman parayı getirir ve bunun için de iyi bir takım olup kupalar kazanmanız ya da başarılı olmanız gereklidir.  İyi bir oyuncu geliyorsa sevinmeliler. Takım olmayı baltalamak size ne para ne de başarı getirir. Herkesin bir değeri vardır ve bu değeri de insan kendisi belirler. Değeriniz çalıştığınız kurumda hak ettiği şekilde değilse çekip gitme hakkına da sahipsiniz.  

Siz yapmadınız ama takım arkadaşlarınız yapmış olabilir mi? Jardel’in pek çok açıdan çok fazla sıkıntı çektiğini biliyoruz..

Jardel’de probem parasal değil daha çok davranış problemiydi.  Ama Jardel iyi golcüydü, patır patır gol atıyordu adam.  Çok iyi golcüydü ve Galatasaray’a da çok fazla yardımı oldu ama dediğim gibi kendisinde problem vardı daha çok..  Açıkcası yeteri kadar profesyonel değildi diyebilirim.

Futbolculuk hayatınızda  kimler sizi transfer etmek istedi?

Sonlara doğru mesela Dünya Kupası sonrası West Ham United beni istemişti. Galatasaray’a söz verdiğim için gitmedim.

Pişman mısnız?

Belki oraya gitmeliydim zira kendimi pek çok konuda geliştirme adına iyi bir fırsattı. Öte yandan tüm kariyerimin Galatasaray’dan ibaret olması da bana müthiş keyif veriyor, bu açıdan bakarsak böyle daha güzel oldu.

Futbol bitti. Yorumculuk başladı. Yorumcuların aynı zamanda teknik direktörlük yapmaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir yanlış yok mudur burada?

Bizlerin yorumcu olması hele ki bu dönemde çok olağan. Olması gereken budur. Bugün bakın, pek çok kişi saha dışını yorumluyor. Saha içini daha iyi kim yorumlayabilir ki? Doğrusu bizim jenarasyonumuz  yorumculuk, gazetecilik, teknik direktörlük yapacak.

Elbette bu olması gerekir.  Mesele şu ki yorumcuların eleştirdiği takımların bir süre sonra teknik direktör olarak orada görev alması etik açıdan kusurlu değil midir? Kendi iş yerini görevini kötüye kullanarak da hazır etmesi doğmuyor mu? Böyle olmasa dahi böyle algılanabildiği için bir sınır olması gerekmiyor mu? Mustafa Denizli’nin Ertuğrul Sağlam’ın yerine geçtiği zamanlar bunlar fazlasıyla dile getirilmişti.

Ona bir şey diyemem.  Çok doğru veya yanlış diyemem. Ahlaki açıdan işin boyutu farklılaşabilir.  Ama ben yorumculuk zamanımda 90 dakikayı yorumlamaya çalıştım. Sahada olup bitenleri açıklamakla sınırlı tuttum yorumculuğu.  Benim amacım futbolseverleri izlediği karşılaşma konusunda bilgilendirmek. Eğer yorumcular saha içerisine bağlı kalıp yorum yaparlarsa belki bu etik sorunu ortadan kaldırabilirler.

Uzun süren futbolculuk yaşantınızda siyasi kutuplaşma oldu mu? Bu gibi sorunlar yaşanıldı mı?

Gülüyorum bunlara sadece. Biz insanların yaşam biçimleriyle değil futbola konsantre olmalarıyla ilgilendik sadece. Futbol düşünmesi için çaba sarf ettik. Bu tarz yaklaşımlar futbolun kendisine zarar verir çünkü sahada olup bitenleri farklı şekilde açıklayarak saha içerisinden çıkıyor, futbola zarar veriyorlar. Tam da bu yüzden bizler yorumcu da olmalıyız.

Ateist bir futbolcu oldu mu mesela aranızda?

Bilmiyorum çünkü insanlara gidip Katolik misin Müslüman mısın diye soru sormadım, ilgilenmedim bunlarla.  Neden cumaya gidiyorsun ya da gitmiyorsun diye de sormadık kimseye.

Size en fazla sorulması istenilen soruların başında Gençlerbirliği’nde yardımcı antrenör olduğunuz zaman Galatasaray’a karşı atılan goldeki abartılı seviniciniz soruluyor ya da sorun ediliyor gördüğüm kadarıyla.

Bir gol sevinci neden sorun edilir ki? Ellerimi yukarı kaldırmışım, bu mu sorun? Çalıştığım, ekmek yediğim yerin başarılı olmasını istemem ya da bu başarıdan sevinç duymamın nesi garip ya da tuhaf. Ben bulunduğum ortama en güzel biçimde hizmet etmek isterim. Galip gelmek, gol atıldığında da sevinmek benim hakkım. Her türlü de sevinirim. Bugün olsun yine sevinirim.

Hizmet etme konusunda kimsenin sorunu yok. Ronaldo bugün açıklama yapıyor ve Manchester’a gol attığımda sevinmeyeceğim diyor.  Performansımı düşüreceğim demiyor ki. Belki en iyi performansını sergileyip goller atacak ama işin sevinme boyutunda biraz farklı davranacak. Keza Ergün Penbe’nin de Hacettepe’deki tavrı size karşı fazlasıyla dile getirildi.  Bir tavır var mıydı Galatasaray’a karşı?

Benim için duyguları gizlemek de yanlış bir davranış biçimi.  Ben bana para veren kulübün başarılı olması için çaba gösteriyor muyum? Evet. Peki bunun için sevinmek durumda mıyım? Evet.  Sevinç gösterisi de ekmek yediğiniz yere karşı aidiyet duygusunun bir başka ifadesidir. Galatasaray’a karşı özel bir gol sevinci değil, bu şekilde algılandıysa yanlıştır.  Ama ben her zaman çalıştığım kurumlara başarı getirdiğimde sevinirim ve bunu göstermekten de kaçınmam. Yarın olsa yine sevinirim ve bunu da gösteririm. Bu sevinci gizlemek ya da az istemek de benim için çalıştığım kuruma karşı dürüst davranmamak demektir.

Kayseri Erciyes serüveninizde iki yol vardı önünüzde. Lig ve kupa. Ligde kalmak isteyen takımlar genelde kupayı önemsemez ve lige konsantre olurdu. Siz kupada final oynadınız ve enerjinizi iki kulvara yayarak ligde kalma konusunda sıkıntı yaşadınız. Neden burada diğerleri gibi sadece ligi düşünmediniz?

Aslında bizim için tek hedef ligde kalmaktı. Türkiye Kupası’nı biz hiç düşünmedik ama maçları kazandıkça durum o noktaya geldi. Bizim elimizde çok geniş kadro yoktu, 15-16 oyuncu vardı sadece.  Özgür Bayer’i santrfor oynattım yokluktan. Durum buydu.  O Rize maçını kazansaydık ne olacaktı çünkü 10-0’ık maçtı o karşılaşma.  İki penaltı kaçtı.  Futbolda bu da var.  İsteseniz de bazen kaçamazsınız.

Bence siz yine de Kayserispor’da başarılı bir futbol oynattınız ve küme düşen takıma başarılı bir futbolun yanı sıra Türkiye Kupası’nda final oynattınız. Üstelik o final maçında da çok iyi oynadı takım..

Orada farklı şeyler oldu. Oraya girmeyelim

Ne oldu orada?

Ligde de kalabilirdik, kupayı da kazanabilirdik. başka şeyler oldu o dönemde ama bunu açıklamak için kanıtınız olması gerekir. Bu olmadığı için konuşmak da doğru değil bu konuları.

Çok zor bir dönemde Galatasaray’a geldiniz. Geldiğinizde sezon sonu gideceğinizi biliyor muydunuz?

Beni çağırdılar ve geldim. Ben Galatasaray’lıyım ve bu çağrıya başka türlü tepki verme şansım yoktu. Geldikten iki hafta sonra istifa mektubunu da hazırladım.

Siz sezon sonunda değil de o zaman mı istifa mektubunu hazırladınız?

Elbette. O mektup o an yırtılsaydı devam edecektim belki de.  Onların sezon sonunda böyle bir niyeti olmuş olacak ki geldikten iki maç sonra verdiğim istifa mektubunu bekletip 12 maç sonra sezon sonunda yürürlüğe soktular.

Feldkamp ile sorun yaşadınız mı?

Hayır. Ben teknik direktörüm, onunla nasıl bir sorun yaşayabilirim ki? Benim üzerime orada başka birisi gelebilir mi?

Meira’nın satışına onay verdiniz mi?

Hayır. Ben Meira hakkında detaylı bir rapor sundum. Satarsanız böyle böyle olur diye.  Paraya ihtiyacınız varsa Meira hariç herkesi satabilirsiniz dedim.  Ama sabah satmayın dediğim oyuncuyu Esma Sultan yalısında bana akşam satıldığını söylediler.  Benim yapabileceğim bir şey yoktu orada. Ne diyebilirim ki? Öyle bir oyuncu o dönemde satılmazdı.

LİNCOLN MESELESİ

Bana göre sizin Galatasaray’daki kısa dönem teknik direktörlük görevinizdeki kırılma anı deplasmandaki Hamburg maçında iki dakika önce Nonda’ya gollük bir pas atan Lincoln’ü kırmızı kart sonrası çıkarmanız.. Aslında çıkarmanız değil de daha çok sonrasında gelişen olaylar.. Çünkü o sezonun tamamında Lincoln çok iyi oynuyordu ve bu olay sonrası değişti çok şey.

(yorum yok..)

Peki maç sonunda Haldun Üstünel’in Lincoln’un alkollü bir şekilde  üzerine yürüdüğü söyleniyor. Sizin bu konu hakkında bilginiz var mı?

Ben maç sonu canlı yayında röportaja gittim.  O konuyu bilmiyorum. Lincoln hareketi bana yapmadı, Galatasaray kulübüne yaptı. Kulüp de bunu cezalandırmadı. Maddi olarak bence büyük ceza alması gerekiyordu.

Siz peki cezalandırmanız mı Lincoln’u?

Hayır ben cezalandırmadım kesinlikle. Ben onu yine Hamburg maçında oynattım. Lig maçlarında ise oynatmamamın sebebi fiziksel olarak üst üste iki maçı kaldırabilecek seviyede olmamasıdır. Hamburg maçına daha diri bir Lincoln olacağını düşünüyordum.

Bir daha sormak istiyorum. Siz Lincoln’u cezalandırmadınız mı?

Hayır. Fiziksel yetersizliği nedeniyle oynamadı. Yıldız oyuncu olarak oradaydı ama performansı öyle değildi.

Hocam sizin takımın başına geçesiye kadar olan dönemde gayet de iyi bir performans sergilemişti. Yanlış mıyım?

Bence ayrımı yanlış yerde yapıyorsun. İlk yarı oynadı ikinci devre düştü onun performansı zira devre arası hazırlığı iyi yapılmamıştı. Hamburg maçı sonrası değil ikinci devreden itibaren onun performansı düştü.   Sadece Lincoln’un değil takımın genel olarak performansı iyi değildi. İyi hazırlanmamışlardı ikinci devreye.

Oyuncu buradan gitti, futbolu bırakma kararı aldı ve altı ay da oynamadı.  Bir şeyler yaşamış olmalı. Frankfurt’un teklifini “Futbola konsantre olamıyorum” diye  geri çevirdi. Bugünden baktığınızda onu daha iyi kullanabilir miydim diyor musunuz?

Aynı şeyi yapardım diyorum çünkü ben bir şey yapmadım.

Peki oyuncularla ilgili bir problemi var mıydı?

Hayır daha çok Lincoln kendisini kulübün üzerinde görüyordu ve kulüp de buna izin verecek şekilde davrandı. Ben sadece onun kendisini kulübün üzerinde görmesine müsaade etmedim.

O dönem yerliler ve yabancılar arasında ciddi sürtüşme yaşandığı ve sizin de net bir şekilde başta Arda olmak üzere yerlilerden yana tavır aldığınız çok konuşuldu. Yabancıların sizinle beraber performansının da düştüğü söylenildi.

O dönem yabancıların bir performansı yoktu ki düşsün.  Geç açılmışlardı ve uzun bir aradan sonra iyi hazırlanmadıkları için fiziksel olarak hazır değillerdi. Takım olarak da hazır değillerdi. Devre arası iyi çalışılmamışsa bir iki haftadan sonra takım düşer. Türkiye Kupası’nda üst üste sakatlıkların oluşmasındaki neden de buydu. İyileşmeden oynatıldılar ve bunlar benden kaynaklanmadı. Takım iyi hazırlanamadı.

İlişkide olduğunuz yerli oyuncu grubu tarafından etkilenilmiş bir şekilde göreve başladığınızı düşünüyor musunuz? Mesele henüz yorumcu kimliğinizle Lincoln’u oynatmam diyordunuz..

Ben Lincoln’u oynatmam demedim, daha çok o haliyle Lincoln’u oynatmam dedim ve bugün de kararımın arkasındayım. Ligde de o haliyle oynatmadım çünkü devre arası hazırlık kampını iyi geçirmediği için iki maç üst üste kaldırabilecek seviyede değildi.


Bakın bana bir fotoğraf geldi.  Ben bunu daha önceden hiç yayınlamadım ve bunun nedenlerinden birisi de fotoğrafın tarihi hakkında bana verilen bilgiye inanmakta güçlük çekmemdi.  Bu fotoğraf Skibbe’nin kovulmasına yol açan Kocaeli maçından bir ya da iki gün öncesine mi ait?

Hayır.. Hayır.. Çok ayıp etmişler..  Öyle bir şey olur mu? Biz arkadaşlarla bugün dahi bu buluşmaları devam ettiriyoruz. 

Peki bu fotoğraf çekildiğinde siz Galatasaray’ın başında teknik direktör müydünüz?

Değildim. Bunlar benim arkadaşlarım ve sık sık yemek yeriz biz.  Küçük Hakan benim arkadaşım. Vedat İncefe öyle. Ayhan, Ümit hem arkadaşım hem oyuncum oldular sonra. Yemeğe gelmiş insana ben kalk git diyemem ya da sigara içme diyemem. Teknik direktör olsam zaten bu ortam oluşmaz. Bunlar benim arkadaşlarım ve bu yemek gayet olağan..

Peki bunlar sizin arkadaşlarınız ama kısa süre sonra da oyuncularınız olacaklar. Sizi etkileme ihtimali..

Pardon? Ben o zaman neden ya da nasıl teknik direktör olabilirim? Ben her kararı ekibimle konuşup veririm, oyuncularla değil. Onlarla sadece sakatlık gibi istisnai durumlarda hazır olup olmadıkları konusunda durumları hakkında konuşurum.

En çok sorulan soruların başında gelen ise bu dönemde Ulusal takımın formasını giyecek seviyeye ulaşan Semih Kaya’yı oynatmayıp sağ açık Kewell’a şans vermeniz konuşuldu.  Mustafa Denizli’nin size yaptığınız neden siz Semih Kaya’ya yapmadınız.?

Semih Kaya o dönem sakatlıktan yeni çıkmıştı. Hem bu açıdan hazır değildi hem de pozisyon almayı bilmiyordu.  Zaten bunun üzerine ben Adnan Polat’a şunu dedim: Altyapıdaki herkesi değiştirin! Profesyonel takıma çıkmış bir oyuncu sahada nasıl duracağını bilmiyordu. Ben Semih Kaya’yı oynatmak için üç tane hazırlık maçı almak adına çok uğraştım ve o maçlarda oynattım da. Hazır olmadığını görünce Kewell’i onun yerine oynattım. Çünkü Kewell Avustralya ümit milli takımda sol bek oynamıştı. Bence iyi de oynadı.

Peki sizce Galatasaray'daki döneminizde neden başarısız oldunuz?

Ben başarısız olmadım. 13 maçta 7 galibiyet 3 beraberlik 3 mağlubiyet.  Bu benim hazırlamadığım bir takımla az önce söylediğiniz gibi zor bir dönemde takımın başına gelmemle oluşmuş bir tablodur.  13'te 13 yapacak ortam olsa zaten teknik adam değişikliği olmaz ya da bu pek çok sorunun olduğuna işarettir.

Sadece skorlardan dolayı bunlar söylenmedi. Eskişehir'e karşı evinizde 10 kişi kalmış takıma yenildiniz. Ligin diplerinde gezen Hacettepe'ye ve toplamda oynanan oyunda net bir düşüş vardı. Keza 2-0'dan verilmiş bir Hamburg maçı..

Hamburg maçını eleseydik sanırım bu konuşmalar olmayacaktı.

Belki de finale gidecektiniz?

Yok o kadar uzun boylu değil.  Gitseydik o şansa olurdu.  Kadro yapısı ve fiziksel durumu buna müsait değildi. Stoperin yok her şeyden önce.  stopersiz nasıl gidilecek? Meira'yı satarak zaten bu final yolunun hedef olmadığı görüldü.  Savunmanız sağlam olmazsa atak yapamazsınız. 

Galatasaray’daki bu kısa dönem teknik direktörlük maceranız kariyerinizi olumsuz anlamda etkilediğini düşünüyor musunuz?

Hayır,  asla. Benim için çok büyük bir tecrübe oldu.

Peki  o sene kalsaydınız Falcao ve Pastore ile anlaştığınız doğru mu?

Yok ben kimseyle anlaşmadım.  Sadece Falcao ve Piatti’yi önermiştim.

Fenerbahçe ve Beşiktaş’tan teklif alsanız kabul eder misiniz?

Ben varsayımlara göre konuşmak istemiyorum.

İBB’deki performansınızı nasıl buluyorsunuz ve hedefleriniz nelerdir?

Takım geldiğinde fiziksek ve taktiksel açıdan kötü durumdaydı. Bu arayı iyi değerlendirdiğimizi düşünüyorum ve zamanla daha da iyi olacaktır. Geleceğe yönelik artık plan yapmıyorum. Bu ülkede yapılmaz. İBB ile hedefimiz ligde kalıcı olmak..

Her teknik direktöre sorduklarımla devam edeyim. Türk Futbolu’nun sizce en önemli sorunu nedir?

Eğitim. Altyapı sorunu. Sadece Federasyon değil tüm kulüpler yatırım yapmalı.  İnsanlık, pozisyon, nerede durmalı ve buna bağlı her konuda eğitim.  Sadece teknik detaylardan bahsetmiyorum her alanda..  Hakeme tavırlardan teknik direktörün rolünü kavramasına kadar.. Yetenekli oyuncumuz var ama eğitemiyoruz, sorun bu.

Bu konu hakkında nasıl bir çalışma yapılmasını isterdiniz? Öneriniz var mı?

Ben olsam suni çimlerin hepsini kaldırır, toprak sahada eğitim verilmesine teşvik ederdim.

Neden?

Suni çimden gelenlerin ya kasık, ya diz ya da aşil tendomu. Sürekli sakatlık. Toprak sahada böyle bir şey yok. Diğer açıdan oyuncunun vücut gelişimi için de toprak saha çok daha iyi.

Sportif direktör eksikliğini hissediyor musunuz?

Biz ona futbol direktörü diyelim. Kesinlikle.. Futbol takımının futbol direktörü olması gerekir ve futbol bu kuruma bağlı olması gerekir. O bölgeye de futboldan gelen insanlar getirilmeli. Ben nasıl şirketi yönetemiyorsam futboldan gelmeyen insanların da futbolu yönetmemesi gerekir.  

Futbol çalışanları olarak uzunca dönem sendikasızlığın eksikliğini çektiniz mi?

Kesinlikle! Şimdi Rahim arkadaşımız bu eksikliği gidermeye çalışıyor ve ben de oraya yakın zamanda üye olarak destek vermek istiyorum. Formları doldurmuştuk ama noter gelmeyince üye olamamıştık. Sadece futbolcular değil masörlerin de dahil olduğu futbol çalışanlarının bir sendikası olacak sonunda. Sendika olması gerekiyor kesinlikle. Futbolcular sistem içerisinde pek çok konuda belirleyici olması gerekirken böyle değil. Bu durum değişecek.

Bugüne kadar konuştuğum teknik direktörlerin hemen hepsi ekonomik sorunlardan da bahsetti. Misal Hikmet Karaman 7 ay boyunca Manisa’da para almadan çalışmış. Bu sorunu teknik direktör-futbolcu yaşıyor.

İşte buna T.F.A.D (Türkiye Futbol Antrenörler Derneği) bakıyordu ama bu konuda etkili değiller ve iyi yönde kendilerini değiştiremediler. Etkin olmaları gerekirdi ama ben o etkinliği göremedim. Teknik direktörlere yapılan olumsuzluklara karşı sesini çıkaramadı.  Konu sadece “para” da değil.  Teknik direktörleri her anlamda korumalı.  Ben onların yönetim kurulundaydım ve bir toplantıda takım elbise mi giyilecek eşofman mı diye tartıştıklarını görünce bıraktım. Zira tartışılması gereken çok başka konular vardı.

Taraf de Haïdouks (Haydutlar Orkestrası) - Band of Gypsies

Taraf de Haïdouks (Haydutlar Orkestrası); Romanya'dan seslenen, enstrumanları ile bütünleşmiş usta eller. En büyük özellikleri ise her zamanki gibi çingene kültürüne has o neşe ve mimikler. Bunu müziklerinde hissetmek çok kolay.

Nicolae Neacșu ("Culai"): violin and vocals; died December 2002
Dumitru Baicu ("Cacurică"): cimbalom; died September 2007
Ilie Iorga: vocals; actually from Mârşă near Clejani
Ion Manole ("Şaică" or "Boşorogu"): violin, vocals
Gheorghe Anghel ("Caliu"): violin
Gheorghe Fălcaru ("Fluierici"): flute, double bass
Ionică Tănase: cimbalom
Constantin Sandu ("Dinu"): cimbalom, vocals
Florea Pârvan: double bass
Marin Sandu ("Țagoe"): double bass
Paul Guiclea ("Pasalan"): voice, violin
Marin Manole ("Marius"): accordion
Constantin Lăutaru ("Costică Boieru"): violin, voice
Viorel Vlad: double bass
Robert Gheorghe: violin

Ermeni komitacıları kimdi?

Ermeni konuları çok da ilgimi çekmiyor. Bir sürü başka konu var şu ara uğraştığım, dinî metinlerin aktarımı meselesi, Arapçanın kaynakları meselesi, geç antik dönemde Ortadoğuda mezhepler meselesi, Nasturi tarihi meselesi, rabbiler dönemi Yahudi dinî literatürü vs. vs.

Bundan iki yıl önce, sipariş üzerine bir "Türkler İçin Ermeni Meselesi" kitabı yazmaya başlamıştım. Sonra sıkıldım, bitiremedim, bir daha da dönüp bakmadım. Geçen gün bir vesileyle hatırlamam gerekti. 60 küsur sayfa yazı yazmışım, bir sürü de not almışım; ziyan olması yazık diye düşündüm. Birkaçtır paylaştığım yazılar oradan seçtiklerim.


*
19. yy sonunda silahlı devrim sevdasına kapılan "Ermeni komitacıları" kimdi? Türkiye'de bu konuları merak edip bilen pek kimse yok galiba. PKK kurucu kadrolarının magazine düşme eğilimi gösterdiği şu günlerde belki bu da, kıyas babında, ilgi çekici olabilir. Buyurun, on kişilik bir seçme.

Mıgırdiç Portukalyan : Memleketi Tokat’ta bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra 1878’de Van’da bir Ermeni okulu kurdu. 1885’te okul Abdülhamid yönetimince kapatılınca Fransa’ya gitti. Devrimci sosyalist çizgideki Armenia dergisini çıkardı. Ermeni siyasi radikalizminin kurucusu sayılır.

Avedis Nazarbekyan (1866-1939): Tiflis’te doğdu. St. Petersburg ve Sorbonne üniversitelerinde okudu. Portukalyan’ın Armenia dergisine yazılar yazdı, ancak kısa süre sonra Portukalyan’ı ilkesizlikle suçlayarak ondan ayrıldı. Üniversitede kendinden iki yaş büyük olan Maro Vartanyan sayesinde Marksizmle tanıştı. Maro’nun teşvikiyle diğer altı öğrenci ile Cenevre’de buluşup Hınçak örgütünü kurdu. Bu sırada Nazarbekyan 21 yaşındaydı. Maro ile evlendi. Marx, Engels ve Plekhanov’un eserlerini Ermeniceye çevirdi. 1923’te ABD’ye yerleşerek ABD Komünist Partisine katıldı. 1934’te Sovyetler Birliğine göçtü. Moskova’da öldü.

Rupen Han-Azad (1862-1929): Erivan’da doğdu. Cenevre Üniversitesi’nde okurken Hınçak Partisi kurucuları arasında yer aldı. 1889’da İstanbul’a gelerek Hınçak örgütünü kurdu. Zeytun direnişinin örgütleyicileri arasında yer aldı. 1895’te tutuklanarak 1901’e dek hapis yattı. Çıktıktan sonra siyaseti bıraktı. İran’a yerleşerek ticaretle uğraştı.

Stepan Zoryan (1867-1919): Rus yönetimindeki Ermenistan’da doğdu. Moskova üniversitesinde okudu. Rus devrimci hareketinden etkilendi, Bakunin’le tanıştı. 1890’da Tiflis’te Krisdapor Mikaelyan ve Simon Zavaryan ile birlikte Ermeni Devrimci Federasyonunu (Taşnaktsutyun) kurdu. Teorik ve hayalperest bulduğu Hınçaklara karşı, gizli örgüt pratiğini savundu. Rus polisinden kaçarak Cenevre’ye gitti, orada örgütün gazetesini yönetti. 1904’te Makedonya’da Bulgar devrimci hareketi içinde yer aldı. 1908’de semaver tüccarı kimliğiyle Erzurum’a yerleşerek oradaki devrimci hareketi örgütledi. 1914’te tekrar Avrupa’ya kaçtı. 1918’de Bakü’de Ermeni isyanı örgütlemeye çalıştıysa da yenilgiye uğradı. Tiflis’te öldü.

Hamparsum Boyacıyan (1867-1915): Hacin’de (Adana’nın Saimbeyli ilçesi) doğdu. İstanbul’da Tıbbiye öğrencisiyken devrimci harekete ilgi duydu. Hınçak partisine katıldı. 1890’da Kumkapı mitinginin örgütleyicileri arasında yer aldı. Sosyalist devrimin ancak Anadolu köylüsünün silahlı direnişiyle gerçekleşeceği fikrini savunarak Sasun’a (Batman’ın Sason ilçesi) gitti. Murad kod adını kullanarak Sason direnişini örgütledi. 1908 ve 1912’de İttihat ve Terakki listesinden Adana mebusu seçildi. 24 Nisan 1915’te tutuklanarak Kayseri’ye götürüldü. Uzun süre işkence edildikten sonra 24 Ağustos 1915’te 12 arkadaşıyla birlikte idam edildi.

Karekin Pastırmacıyan (1871-1923): Erzurum’da doğdu. Erzurum’da kurulan ilk modern okul olan Sanasaryan okulundan mezun oldu. Üniversite eğitimi için Fransa’ya gitti. Devrimci örgüte katıldı. 1895’te tarım uzmanı olarak Erzurum’a döndü, ancak tam o sırada patlak veren Zeytun isyanına katılmak üzere baba evinden ayrıldı. 1896’da İstanbul’da Osmanlı Bankası baskınını düzenledi. Avrupa’ya kaçtı, Cenevre’de doktora yaptı. Tiflis’e yerleşerek iş hayatına atıldı, bakır madeni işletti. Ancak 1908 devriminden sonra işi gücü bırakarak İstanbul’a geldi. İttihat ve Terakki listesinden Erzurum mebusu seçildi. Doğu Anadolu’da demiryolları inşaatıyla ilgilenen bir Amerikan firmasının temsilciliğini üstlendi. 1913’te Sait Halim Paşa hükümetinde Nafıa Nazırlığı teklifini reddetti. Savaş ihtimalinin belirmesi üzerine Alman karşıtı ve Rus yandaşı bir politikayı savundu. Savaş çıkınca Rusya’ya iltica etti. Rus ordusunda kurulan dört Ermeni gönüllü alayından birinin komutanlığını üstlendi. Osmanlı ordusuna karşı Eleşkirt ve Tutak cephelerinde savaştı. 1915’te Van direnişini örgütledi. Rus devriminden sonra bağımsızlığını ilan eden Ermenistan’ın özel temsilcisi olarak ABD’ye gitti. Savaştan sonra Cenevre’ye yerleşti. Orada öldü.

Antranik Ozanyan (1865-1927): Şebinkarahisar’da doğdu. Babasını döven bir Türk’ü öldürdüğü için başı derde girdi. İstanbul'a gitti. Kumkapı’da marangozluk yaptı. Devrimci örgüte katıldı. Örgütün isteği doğrultusunda Sasun'a giderek gerilla savaşına katıldı. Cesareti ve kişilik gücüyle isyanın önderliğine yükseldi. 1901'de Muş'un Arak Manastırında 30 adamıyla bir ordu birliğine karşı üç hafta direnip kurtulmayı başarınca ünü efsane boyutlarına ulaştı. Hakkında türküler, marşlar yazıldı.

1904'te Batılı devletlerin müdahalesiyle silah bırakarak yurt dışına çıktı. Bulgaristan'da çiftçilik yaptı. Bir gönüllü birliğiyle Bulgar ordusu safında Balkan harbine katıldı. Meşrutiyetten sonra yurda dönerek İttihat ve Terakki rejimiyle işbirliğini savunan Taşnak yönetimine karşı tavır aldı. 1914'te Rusya'ya geçti, Ermeni gönüllü alaylarından birinin komutanlığını üstlendi. 18 Nisan 1915'te Dilman'da Halil Paşa yönetimindeki Osmanlı kuvvetini yenilgiye uğrattı. Ocak 1916'da Rus ordusuyla Bitlis'e girdi. Önceki yazın Van olaylarına misilleme olarak kenti yaktı ve sivil halktan çok sayıda kişiyi öldürttü. Bundan dolayı Rus divan-ı harbinde yargılandı ve görevinden alındı.

1918 başlarında Rus ordusunun dağılması üzerine Erzurum'da Batı Ermenistan Geçici Hükümetini kurdu. İlerleyen Türk orduları karşısında tutunamayarak Kafkasya'ya çekildi. Yeni kurulan Ermenistan Cumhuriyeti Türkiye ile anlaşma yoluna gidince cumhuriyet yönetimiyle bağlarını kopardı. Ermenistan'ın güneyindeki ZangezurDağlarına çekilerek gerilla hareketi başlattı. İngilizlerin müdahalesi üzerine hükümetle barışmaya razı oldu ve general rütbesini aldı. Ancak Nisan 1919'da yeniden isyan edip ordusuyla Erivan üzerine yürüdü. İkna edilerek yurt dışına çıkarıldı. Amerika'ya giderek Fresno'ya yerleşti. 1927'de öldü.

Arpiar Arpiaryan (1852-1908): Eğin’li bir ailenin evladı olarak İstanbul Ortaköy’de doğdu. İstanbul ve Venedik’te edebiyat ve tarih eğitimi aldı. Çeşitli edebi dergiler çıkardı. İşçi sınıfını ve sosyal sorunları irdelediği kısa hikâyeleri ile ün kazandı. 1889’da Hınçak örgütüne katıldı. 1890 Kumkapı mitinginin örgütleyicileri arasında olduğu için tutuklandı. 1896’da yurt dışına kaçarak Londra’ya yerleşti. Hınçak partisi içindeki bölünmede daha liberal görüşleri savunan kanadın lideri oldu. 1905’te Kahire’ye yerleşerek etkili bir edebiyat dergisi yayımlamaya başladı. 1908’de parti içindeki hizip mücadeleleri çerçevesinde bir suikast sonucu öldürüldü.

Krikor Zohrab (1861-1915). İstanbul’un Beşiktaş semtinde doğdu. Galatasaray Lisesini ve Hukuk Mektebini bitirdi. Parlak bir avukat olarak tanındı. Bulgar devrimcilerini savunduğu bir davada tutuklandıktan sonra Avrupa’ya kaçtı. 1908’de yurda dönerek İttihat ve Terakki listesinden İstanbul mebusu seçildi. 1915’e dek kaldığı mecliste dönemin en parlak hatiplerinden biri olarak tanındı. Realist tarzda romanları modern Ermeni edebiyatının başyapıtları arasında yer aldı. Kısa hikâyeleri, gezi ve hiciv yazılarıyla ün kazandı. Kayıp Kuşak adlı eserinde bir yandan Abdülhamid istibdadını yererken, devrimci kuşağı da eleştirdi. 21 Mayıs 1915’te Beyoğlu’nda tutuklanarak Diyarbakır’a sevkedildi. İttihat ve Terakki yönetiminin emriyle Urfa yakınlarında arabasını durduran saldırganlarca başı taşla ezilerek öldürüldü.

Vartkes Serengülyan (1871-1915): Erzurum’da doğdu. Sanasaryan okulunda lise öğrencisiyken bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle tutuklandı ve bir süre hapis yattı. 1892’de serbest bırakıldıktan sonra İstanbul’a ve Avrupa’ya giderek devrimci örgüte katıldı. 1901’de Sasun isyanına katılmak üzere geldiği Van’da tutuklandı, 101 yıl hapse mahkûm oldu. Meşrutiyetin ilanından sonra genel afla hapisten çıktı. İttihat ve Terakki listesinden Erzurum mebusu seçildi. 1912’de ikinci kez seçildi. 1915’te Zohrab ile birlikte tutuklandı. Diyarbakır Divan-ı Harbine sevkedilirken Urfa yakınlarında İttihat ve Terakki ajanlarınca öldürüldü.

Çok iyi!

18 Ocak 2013 Cuma

Yamma Ensemble - Yamma

Yamma Ensemble - Yamma (2011)

Talya G.A. Solan – lead vocals
Avri Borochov – double bass
Yonnie Dror – wind instruments
Aviad Ben Yehuda – percussion (darbuka, cajon, bells)
Sefi Asfuri – string instruments (oud, bouzouki, violin)
Evgeny Krolik – sound engineer

Bugünkü Noni: Özlemli





Bu aralar canım ablamı yine çok özledim... Ne zaman onu özlesem ona ait; onun dokunduğu, onun seçtiği, onun ruhunu kattığı şeylerin üstümde olmasına önem gösteriyorum, böylece onu yanımda hissediyorum...




Carnivale Studio'dan benim için seçtiğin bu şirin pisili broş kalbimin üstünde dursun istedim...


Nasıl da biliyorsun benim kalbimi tam 12'den vurmayı!




Başımı ise çok kısa süre önce aldığın bu güzel bere taçlandırsın dedim...


Senin de her zaman başımın üstünde yerin var birtanem...




Narin ellerinden çıkmış bu kolye de boynumdaydı tüm gün...


Canım ablam fiziken olamasa da kalben & ruhen bugün seninleydim ben ;)


Seni seviyorum!




Carlos Nuñez - Discover

Carlos Nuñez - 2012 Discover

Maria Soliña
C.E. Ferreiro; Lyricist
Carlos Nuñez; Performer
E. Paz Valverde; Composer
Fernando Conde; Producer
Teresa Salgueiro; Vocal

Negra Sombra
Carlos Nuñez; Performer
Carlos Nuñez; Producer
Luz Casal; Vocal
Ry Cooder; Guitar
Ry Cooder; Producer
Traditional; Composer
Traditional; Lyricist

Hizan notları

Hizan'ı 2010'da dip bucak dolaşmıştık, sevgili Behvad Şerefhanoğlu ve oğlu Barzan ile beraber. Güzel yerlerdir. Öğretici üstelik.

Hizan’daki 180 civarında köy adının 140 kadarı Ermenicedir. Otuz tane kadar Kürtçe köy adı sayabiliyorum. Öz adı Türkçe olan tek yerleşim, şimdiki Hizan ilçe merkezi olan Karasu köyüdür. 1878 olaylarında eski ilçe merkezi olan Nefsi Hizan (şimdi Kayalı) kasabası tahrip olunduktan sonra, bölgenin yeni idare merkezi olmuş. (harita).

Xizan için Ermenice sözlükte şu anlamları buluyoruz: 1) sürgün, göçmen, başka yerde eğreti yaşayan kimse ve eğreti yaşanan yer; 2) gelin. Arasan kimbilir ardında ne hikâye vardır.

Türkiye’nin en ulaşılmaz, dağlık bölgelerinden biridir. Eskiden Hakif, Uçum, Spayert, Gargar ve asıl Hizan olmak üzere beş (veya altı) beylikmiş. Her birinin harabe kalesi var. 1840-öncesi idari yapıya ilişkin hiçbir bilgi bulamadım. O devirde nüfusunun hemen bütünüyle Ermeni olduğu anlaşılıyor. Bir miktar Kürt de belki varmış; ama bölge geniş çaplı hayvancılığa müsait olmadığı için, aşiret nüfusunun köklenmesine fırsat olmamıştır.

1840’larda, Tanzimat hamlesi gereğince etraftaki Hakkâri, Bitlis ve Cizre (Kürt) beyliklerinin tasfiyesinden sonra sosyal dengeler altüst olmuş.

*
Molla Sadullah1850’lerde yalınayak bir derviş olarak Müks-Bahçesaray’dan kalkıp Hizan’a gelmiş. Oradaki Kürtleri etrafına toplamış. İstanbullu peder Natanyan’ın 1877 tarihli gezi raporunda aktardığına göre servet ve güç sahibi olmuş. Nakşibendiymiş galiba, ya da Kadirî, şimdi anımsayamadım.

Mollanın oğlu Şeyh Celaleddin iktidarının çapını büyütmüş. Mal mülk ve davar sahibi olmuş. Davarını besleyebilmek için “istediği dağı ve ormanı zaptetmeye, ayak bastığı her yeri işgal etmeye” başlamış.  Birtakım Ermenilerin malına musallat olmuş. Zengin Ermenilerden Murad adlı birinin saray misali evini zaptetmiş – ki şimdi köy statüsünde olup Hizan şeyhlerinin mülkü olan Gayda arazisidir. Murad'ın direnmeye kalkan kardeşini bıçaklatmış. Hizan (eski) merkezdeki Surp Harutyun kilisesini yıktırarak taşıyla ev ve tekke inşa ettirmiş. Ermenilerin birçoğu onun hizmetine girmiş. Mal sahibi olan adam kendi tarlasında maraba olmuş, “karıları hizmetçi, çocukları rençber” olmuşlar.[1]

1877’de Rus savaşı çıkınca, Hizan Ermenilerinin bir bölümünün Ruslardan medet umduğu anlaşılıyor. En azından Celaleddin’in 1878’de giriştiği katliamın gerekçesi olarak söylenen şey bu. Ben hikâyeyi Ermeni tarafından okuduğum için, işin o yönüne dair pek bilgi bulamadım.

Katliamın sonuçlarını, İstanbullu peder Eprigyan’ın 1902 basımı Coğrafya Sözlüğü’nde aktardığı ayrıntılı tablolardan izleyebiliyoruz.[2]Eprigyan’a göre 1860 tarihinde 110 küsur köyde toplam 4324 hane olan Ermeni nüfusu 1880’de 1014 haneye düşmüştür. Kırktan fazla Ermeni köyü ve kasabası tamamen boşalmıştır. Eski Hizan kasabasından anlatılana göre bir gecede 1500 kişi göçmüş ve kasaba tamamen terk edilmiştir. İlçede bulunan manastır ve kiliselerin büyük bir kısmı 1880 itibariyle metruk ve yıkıktır.

Yine Eprigyan’ın bir başka kaynaktan aktardığı kısmî bilgilerden, Ermeni nüfusun 1895’te, 1880’e oranla yaklaşık bir kat arttığını görüyoruz. Aradaki fark belki kaynakların birbirini tutmamasından kaynaklanabilir. Kaçanların geri dönmesi ya da bir müddet Müslüman görünmeyi tercih edenlerin asıllarına rücu etmesiyle de alakalı olabilir. Bilmiyorum.

Eksilen 2000 ila 3000 hane (10 ila 15 bin kelle) nüfusun tamamının öldürüldüğünü sanmıyorum. Benzer vakaların çoğunda olduğu gibi, eksilenlerin bir kısmı, korku veya çıkar veya fırsat saikiyle din değiştirmiş olanlardan ibaret olmalıdır. Nitekim bugün bile o havalide (Bahçesaray, Hizan, Çatak…) kimin ne kadar Kürt, ne kadar başka şey olduğunu anlamak sanıldığı kadar kolay değildir. İkinci bardak çaydan sonra işler çatallaşır.

*
Şeyh Celaleddin hikâyesi, Ermeni yazar Raffi’nin 1884’te Moskova’da yayımladığı Celaleddin adlı romanının konusunu oluşturur. Ermeni devrimci edebiyatının ilk ve en ünlü klasiğidir. Konusu bildik: Memleket baskı ve zulüm altında inlemektedir; gerici din adamları halkı savunmaktan acizdir; Ermeni genci Serhad onları eleştirir, silahlı direnişin meşru olduğunu savunur, kahramanca çatışarak ölür. 1880-90’larda bir kuşak Ermeni gençliği bu romanla coşmuş, silahlı mücadele ve devrimci örgüt heyecanına kendini kaptırmıştır.
Celaleddin soyundan gelen Hizan şeyhleri 1970-80’lere dek ilçenin mutlak hakimi konumundaydılar. Bugün etkileri biraz azalmış görünüyor. Eski politikacılardan Kâmuran İnan, abisi Abidin İnan Gaydalı ve onun oğlu Edip Safter Gaydalı bu ailedendir.

[Serhad ve Murad diye Ermeni adları da olabiliyor, evet.]

*
İspayert(Ermenicesi Spargerd, yeni adı Sağınlı) bucağı, Hizan’ın da en uzak ve ulaşılmaz kesimidir. Vadinin üç kolundan en sağdakinin ta sonunda Nurs köyü bulunur. Dağın kovuğuna sıkışmış, birkaç haneden oluşan bir yerdir. İnsana sanki kaça kaça gelip buraya sığınmışlar hissini verir. 1960’tan sonra resmi adı Kepirli idi, 2012 Haziranında Nurs adı iade edildi.

Belli ki eskiden önemsiz bir yermiş. Natanyan’ın (1877), Eprigyan’ın (1880-1895) ve Kevorkian’ın (1914) köy listelerinde adı geçmiyor. En erken 1928 tarihli Dahiliye Vekâleti listesinde izini bulabildim. Aslı Nork olmalı, “yeniler” veya “yenievler” demektir. Ermenice yer isimleri çoğu zaman nominatif değil akkuzatif halinde kaydedilir, bunun da akkuzatifi Nors olur.

[Doğudaki pek çok yerde bu k/s ikilisiyle karşılaşırız. Misal: Dunk/Dunıs (Ahlat’ta Tunus mahallesi), Arkunik/Arkunis (Olur Ilıkaynak köyü), Tağunk/Tağuns(Erzurum Köprüköy’de Karataşlar köyü), Xozunk/Xozunıs(Erzincan Aydoğdu köyü), Garcgank/Garcganıs(Refahiye ilçe merkezi), Pertk/Pertıs (Şenkaya Zümrüt köyü), Punk/Punıs (Hizan Derince köyü) vs. Her iki biçime Türkçe ve Ermenice kaynaklarda rastlarsın, aklın karışır.]

Nurs civarındaki mezraların adları Nırpan, Lvar, Nerkin Godens, Arkin veya Harkin, Tağik, Ant, Aros, Pandıs. Hepsi Ermenice – narinler, çanak, nadaslık, mahallecik vesaire, gayet sıradan isimler. İlk beşinin ahalisi 1914 itibariyle tamamen veya kısmen Ermeni imiş. Nors mahallesinin eski durumunu, az önce dediğim gibi, bulamadım.

Nurs köyünde Bediüzzaman çeşmesi önünde




[1] Arsen Yarman, Palu-Harput 1878, Derlem Yay. 2010, Sf. I.142 ve devamı.
[2] H. S. Eprigyan, Pnaşxarhig Pararan, Venedik 1902. Sf. II.170-175.

BBC Radio 3 Awards For World Music 2003-2007

17 Ocak 2013 Perşembe

Ismaël Lô - Discography

Ismaël Lô - Jammu Africa

1989 Diawar
1989 Natt
1991 Ismaël Lô
1994 Iso
1996 Jammu Africa
2000 Tadieu Bone
2001 Dabah
2001 The Best Of
2006 Senegal
2006 African Classics - Ismaël Lô

Bari dipnot ver birader


Süryanice İskender Menkıbesi (Neşônô dîle d-Oleksandrôs). Elyazması 7. yüzyıla ait. 1889’da E. Wallis Budge metni yayımlamış.[1] 1890’da büyük Alman şarkiyatçısı Th. Nöldeke bir makalesinde bu metnin Kuran’daki Zülkarneyn hikâyesinin modeli olduğuna işaret etmiş. [2] Bunlar bilinen şeyler, yenilik yok.

2002 ve 2003’te G. Reinink iki makalesinde İskender Menkıbesini Bizans İmparatoru Heraklios devrinin siyasi/ideolojik bağlamına oturtmuş. [3] K. van Bladel 2008’de Reinink’in çalışması ışığında menkıbe ile Kuran metni arasındaki ilişkiyi yeniden incelemiş.[4] İşte bunlar nefes kesici.

Bladel’in makalesini geçen gün okudum. Birkaç not aldım, paylaşayım.

Süryanice menkıbenin özeti
Basılı metin 21 sayfa, İngilizce çeviri 17 sayfa. Özeti şöyle:

İskender maiyetini toplayıp, dünyanın dört ucunu keşfetmek istediğini haber verir. Danışmanları, dünyanın çevresinde Oqyânôs adlı cerahatle dolu bulanık bir deniz olduğunu, buna yaklaşanın derhal öleceğini söylerler. İskender yılmaz, Allaha dua eder. Başına iki boynuz koyup kendisini yeryüzünde kudret sahibi ettiği için ona şükreder. Dünyanın sonuna gitmesine izin verirse, Mesih şayet kendi ömründe gelecek olursa ona itaat etmeyi, gelmez ise geldiğinde oturması için kendi tahtını Kudüs’e koymayı vaadeder.

Yolda Mısır’a uğrar, oranın kralından 7000 Mısırlı tunç ve demir ustası ödünç alır. Dört ay ve 12 gün sefer ettikten sonra Güneyde uzak bir ülkeye varır. Oranın halkına, hapiste ölüme mahkûm olanlar varsa o günahkârları (‘âbday-bîşê) kendisine getirmelerini söyler. Bulanık denizin etkisini sınamak için onları Okyanus’un kıyısına gönderir. Mahkûmların hepsi ölür. İskender bunun üzerine denizi aşma planından vazgeçer. Onun yerine, berrak suların olduğu bir yere gider. Burası, güneşin batarken aştığı Gökyüzünün Penceresinin bulunduğu yerdir. Pencereden geçince İskender ve ordusu kendilerini bu kez güneşin doğduğu yerde bulurlar. Gün doğumunda burası o kadar ısınmaktadır ki insanlar yanıp ölmekte, bu yüzden mağaralarda ve su altında yaşamaktadır. Burada başlarına birçok olay gelir.

Sonraki yolculukta İskender Fırat ve Dicle’nin kaynaklarına doğru seyahat eder. [Burada verilen ayrıntılardan, Süryanice metin yazarının Siirt-Bitlis taraflarını iyi bilen biri olduğu anlaşılıyor.] Oraları aşıp, Fars hükümdarına ait olan Kafkas dağına ulaşır. Buranın halkı, dağdaki dar geçidin öbür yanında yaşayan vahşi Hunlardan şikâyetçidir. Onların vahşetini uzun uzun anlatırlar. Hunların krallarının adı Agôg ve Magôg’dur. Aslan gibi kükrerler, savaşta kadınları ve çocukları esirgemezler. İskender halkın dileği neyse yerine getireceğini söyler. Onların talebi üzerine, beraberinde getirdiği Mısırlı ustalara Hunlara karşı tunç ve demirden bir set (savunma duvarı) yaptırır. Sonra duvarın üzerine bir yazıt yazdırıp, geleceğe dair kehanetlerini kaydeder. Buna göre, bundan 826 yıl sonra Hunlar duvarı aşarak Haloras Irmağına dek ülkeyi yağmalayacaktır. [Haloras nehri, bugün Erzurum’a bağlı Olur ilçesine adını veren ırmaktır. Arapçası Halûras, Ermenicesi Olor şeklinde geçer.] 940 yıl sonra dünya çapında savaş olacak, tüm krallar ve kavimler birbiriyle savaşacaktır. Allahın bir emriyle sedde bir gedik açılacak, dehşet verici Hun orduları bu gedikten dalga dalga içeri akacaktır. Yeryüzü insanların kanı ve dışkısıyla kaplanacaktır. Ancak sonuçta Rum padişahı savaşa girecek ve zaferi kazanarak dünyanın dört bucağına egemen olacaktır. Bu olaydan sonra Mesih gelecek ve kıyamet gerçekleşecektir.

İskender bu yazıtı yazdıktan sonra Acem kralıyla karşılaşıp savaşır. Savaş sırasında Rab, meleklerden bir ordunun başında, savaş arabasını sürerek İskender’in ordusuna yardım eder; kralı yenip esir almasını sağlar. Kral haraç karşılığı barış teklif eder. Ancak Kralın kâhinleri fal kitaplarına danışıp, Rumların dünyaya hakim olacağını, Babil ile Asur’u yerle bir ettikten sonra Fars kralını öldüreceğini bildirirler. Bundan sonra İskender Kudüs’e giderek, ant ettiği üzere, Mesih geldiğinde kullanması için gümüş tahtını oraya bırakır.

Yorum ve notlar
1. Efsane kisvesi altında, 628-629 yıllarının siyasi olaylarına değinilmiştir. 27 yıl süren İran savaşı Rum ülkesi için büyük yıkım olmuş, İran orduları İstanbul kapılarına dayanmış, Kudüs’ü fethetmiştir. Kudüs’ün düşmesi halkta büyük demoralizasyona yol açmış, İncil’in Vahiy (Revelation) kitabı uyarınca kıyametin belirtisi sayılmıştır. Derken 628’de Heraklios cüretkâr bir kontratakla (İran ordusu Anadolu’da seferdeyken) İran’ı istila etmiş, önce Ninive’yi (Asur), sonra İran başkenti olan Ktesifon-Medayin’i (Babil) ele geçirmiştir. Kudüs geri alınmış, İran şahının götürmüş olduğu Hakiki Haç bulunarak, iki yıl süren muazzam törenlerin ardından Kudüs’e iade edilmiştir. Barış girişiminde bulunan İran Şahı Husrev Pervîz kendi saraylıları tarafından kurulan bir komplo sonucu 629’da öldürülmüştür.

Bu sırada Bizans’ın müttefiki olan Türkler Kafkas geçitlerini aşıp İran Ermenistanını talan etmiş, İran’ın çöküşüne yardım ettikten sonra bu sefer Bizans’la bozuşup Rum Ermenistanını da yağmalamışlardır.
Reinink’in makalelerinde ayrıntılı olarak gösterildiği üzere, bu olaylar esnasında Heraklios umutsuzluk içinde olan Anadolu ve Ortadoğu halkına yönelik muazzam bir propaganda kampanyasına girişmiş, kendini İran’ı fetheden “Yeni İskender” olarak lanse etmiş, bu tezi işleyen sayısız şiir, destan ve kahramanlık öyküsü piyasaya sürülmüştür. Yeni İskender, eskisinden farklı olarak mümin bir Hıristiyandır ve Mesih’in ikinci gelişine yol açmakla görevlidir.   

2. Ortadoğuda yaklaşık bin yıl boyunca kullanılan ve “İskender Takvimi” olarak adlandırılan Selevkos takvimi, MÖ 312’de başlar. İskender’in Kafkas seddine yazdırdığı kehanette geçen iki tarihten ilki, o halde, M 514’e tekabül etmektedir. Sabirler adı verilen İç Asya kavminin Kafkas seddini aşıp İran ve Anadoluyu yağmalamasının tarihidir. İkinci tarih M 628 eşdeğeridir. Bu tarihte, Göktürkler (veya onlara tabi Hazar Türkleri), Heraklios’un çağrısı üzerine Derbent geçidini aşıp Ermenistan’ı ve İran’ı istila etmiştir.[5]

3. İskender’in Kafkas dağında inşa ettiği setten ilk kez M 1. yy’da tarihçi Josephus söz eder. Josephus seddin kapısının demirden olduğunu belirtir. Muhtemelen Tiflis’in kuzeyindeki Daryal geçidinde bulunan bu set, Hazar Denizinin sularının çekilmesinden sonra 4. yy’da İran şahlarının inşa ettirdiği Dağıstan’daki Derbend seddiyle karıştırılmıştır. [Daha önce bir yazımda İskender seddinin Orta Asya’daki Çin Seddi olabileceğinden söz etmiştim. Yanılmışım. Doğrusu budur.]

4. Metinde çok sık olarak, İncil ve Tevrat’ta geçen kıyamet alametlerine gönderme vardır. Gôg ve Magôg’un kıyametten önce kuzeyden zuhur edeceği, Ezekiel 38-39 ve Vahiy 20:7-10’da yazılıdır. Aslanlar gibi kükreyen canavar, tüm halkların birbirine karşı savaşı, İyi Hükümdar’ın dünyaya hakim olması vb. klasik kıyamet alametleri arasındadır. Van Bladel yirmiye yakın edebi gönderme teşhis ediyor.

5. İskender’in sırasıyla güney, batı, doğu ve kuzey’e seyahati muhtemelen Haç sembolizmi içermektedir. Kahramanımız yeryüzüne dev bir haç işareti yapmış, böylece Mesih’in gelişine zemin hazırlamıştır.

Neticetül kelam, 629 veya en geç 630 yılında kaleme alınmış bir pro-Bizans propaganda metni ile karşı karşıyayız. Yazarı muhtemelen Siirt-Bitlis kökenli bir Süryanidir. Anti-mezhepçi söylemi muhtemelen Rum davasına soğuk bakan çeşitli mezhep gruplarını ikna etmeye yöneliktir. Eldeki metin Serto yazısıyla yazıldığı için, Nasturilere yönelik bir çalışma akla yakındır.

Kuran ne demiş?
Şimdi Kur’an, Kehf suresi 83-102. Türkçesinde Diyanet İşlerinin eski ve yeni meallerini harman ettim, ufak tefek düzeltmeler yaptım.[6]

83. Sana Zülkarneyn'i sorarlar, 'Size ondan bir kıssa [zikr] anlatacağım' de.
84. Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her şeyden yol [sebeb] verdik.
85. O da yolu izledi.
86. Güneşin battığı yere varınca, onu bulanık bir suda batar buldu. Orada bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya onları cezalandırırsın, ya da haklarında iyilik edersin” dedik.
87. (Zulkarneyn) dedi ki: “Günah işlemiş olanı [men zaleme] cezalandıracağız, sonra Rabbine (sahibine, hakimine) geri gönderilecek ve o da onu şiddetle (gereken şekilde?) cezalandırır.”
88. “Ve her kim inanır ve doğru davranırsa, ona güzel bir mükâfat ve kolaylık söyleyeceğiz.”
89. Sonra yine yola gitti.
90. Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına siper (perde) koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.
91. İşte böylece, biz onun çevresinde olanı tümüyle biliyorduk.
92. Sonra gene bir yola gitti.
93. İki seddin (dağın) arasına varınca, orada nerdeyse hiç söz anlamayan (dil bilmeyen?) bir halka rastladı.
94. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramıza bir sed yapman karşılığında sana harç (vergi) verelim mi?”
95. [Zülkarneyn] dedi ki: “Rabbimin bana verdiği daha değerlidir. Siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım.”
96. “Bana demir kütleleri getirin” dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: 'Körükleyin' dedi. Demirler akkor haline gelince; 'Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim' dedi.
97. Artık o seddi ne aşabildiler, ne de delebildiler.
98. Dedi ki, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir.”
99. Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sur üflenince hepsini bir araya toplarız.
100. Ve o gün kâfirlere cehennemi gösteririz.
101. Onların gözleri zikrime karşı perdelidir ve işitmeye kudretleri yoktur.
102. Kâfirler, beni bırakıp kullarımı mı dost edindiler? Biz cehennemi kâfirlere sunmak için hazırladık.

Kuran metninin notları
83. Zülkarneyn ذو القرنين “iki boynuzlu” demektir. Pseudo-Kallisthenes’in 3. yy’da kaleme alınan İskender destanından bu yana Büyük İskender bu sıfatla anılır ve ikonografide iki boynuzla gösterilir. Sebebi hakkında çeşitli görüşler vardır. Bir olasılık, İskender’in Mısır’da tanrı Ammon’un simgesi olan boynuzlarla donatılarak tanrı mertebesine yükseltilmiş olmasıdır.
83. Zikr ذكر “anı, anma” demek olduğu kadar “ün, şan, menkıbe, bir kişinin kahramanlıklarını anlatan destansı hikâye” anlamına gelir. Süryanice neşonô sözcüğünün tam karşılığıdır.
84. Zülkarneyn’in yeryüzünde kudret sahibi olması, Süryanice metinde İskender’in tanrıya yakarışını anımsatır.
84. Metinde dört kez geçen sebeb سبب sözcüğü burada “yol” anlamındadır. Bugün kullandığımız “bir sonuca yol açan şey” anlamı, sonraki devir mantıkçılarından devralınan derivatif anlamdır.
86.-88. Arapça metinde anlamı muğlak olan hikâye, Süryanice metin ışığında aydınlanmaktadır.  İskender suçlulara (günahkârlara) bir ikilem sunar. Su zehirli değilse kurtulacaklardır, zehirli ise zaten ölüme mahkûm oldukları için kaybedecekleri bir şey yoktur. Arapça metin, ya sözlü olarak aktarılırken anlamını kısmen kaybetmiş, ya da (daha güçlü olasılıkla) editörün yanlış müdahalesine kurban gitmiş olmalıdır.
86. عَيْنٍ حَمِئَةٍ ifadesi çoğu zaman “çamurlu bir su pınarı,” “balçık” olarak çevrilse de, tefsirciler sözcüğün “deniz” anlamına da geldiğine işaret etmişlerdir. Edip Yüksel “okyanus” diye çevirmiş, ancak “bulanık” sıfatını görmezlikten gelmiş.
91. Ayetin anlamı belirsizdir. Muhtemelen güneşten korunma imkânı olmayan kavimden söz ediliyor.
93. Yunan ve Ortadoğu geleneğinde İç Asya göçerleri “Hun” jenerik adıyla anılır ve uygarlıktan nasibi olmayan barbarlar olarak takdim edilir. Kuran metnindeki “söz anlamayan kavim”den kasıt bu olsa gerek.
94.  Süryanice metinde Agôg ve Magôg görülür. Arapçada beliren hemze (Ye’cûc ve Me’cûc), erken dönem Arap yazısında sesli harf taşıyıcısı (mater lectionis) olarak kullanılan noktasız ya harfinin H 2. yy’da elif ve hemze ile düzeltilmesinden kaynaklanan bir yanlış okuma olmalıdır.
99. “Dalgalar halinde” [yamûcu يموج ] ifadesi Süryanice metindeki “dalga dalga” seddi aşan kavimleri hatırlatır.
101.  Burada sözü edilen zikr muhtemelen menkıbenin kendisidir (bkz 83. ayet). Hikâyenin gizli anlamını anlamayanlar kastedilmiş olabilir mi?

Nasıl aktarılmış? Ne oluyor burada?
Geleneksel kabule göre Kehf suresi Mekke’de indirilmiştir; dolayısıyla M 622 yılından öncesine aittir. Bunun doğru olamayacağı anlaşılıyor.

Sure şayet Muhammed’in eseri ise, orijinalin yazıldığı en erken tarih olan 629 yılı ile Muhammed’in vefat ettiği 632 yılı arasında Medine’ye ulaşmış olması gerekiyor. Bu mümkün müdür? Pekala mümkündür. Muhammed’in yaşadığı dönemde Arabistan’da çok sayıda Nasturi Hıristiyanın bulunduğunu, İslam cemaatinin ve diğer Arap aşiretlerinin İran ile Rum arasında süregiden “dünya savaşı”nı yakından izlediklerini ve birçok yerde müdahil olduklarını biliyoruz. Faraza Urfa’da yahut Irak’ta yayınlanan güncel bir risalenin Medine’ye ulaşması o günün şartlarında bir-iki ay sürecek iştir.

“Size bir zikr anlatayım,” diye başlayıp “bazıları bu zikrin anlamını anlamaz” diye biten anlatının, bir “metin aktarma” (reporting) işlemini ima ettiği açıktır. Aktarılan metinden Hıristiyan simgeleri ve Rum propagandası unsurları sistemli olarak ayıklanmış, Mesih beklentisi yerine İslami öğretiye uygun kıyamet ve cehennem ögeleri ikame edilmiştir.

Hz. Muhammed’in bir söyleşide kendisine soru soranlara, “Hıristiyanlar öyle anlatmış ama o kıssanın gerçek anlamı öyle değil böyledir” diye anlattığını pekala tahayyül edebiliyoruz.

Peki güncel bir siyasi meseleye dair sohbetin, göz göre göre vahiy sayılıp Kuran’a dahil edilmesini nasıl açıklayacağız?

Benim aklıma gelen şu: Hz. Muhammed’in bildirdiği (yahut sonradan kendisine atfedilen) bazı sözler, cemaat tarafından makamla söylenen ilahiler (İng. liturgy, Süryanice keryânâ “kıraat”) şeklinde aktarıldı. Çok sonraları, muhtemelen M 8. yy ortalarına doğru, bunlar yazıya dökülerek derlendi. Aktarılanların çoğunun güncel/siyasi bağlamı, derleme tarihinde unutulmuştu. Halife Osman zamanında derlenen Öz Hakiki Kuran efsanesi, muhtemelen daha da sonra, belki M 9. yüzyılda, hadis çalışmaları çerçevesinde üretildi.
Yanılıyorumdur belki. Öyleyse lütfen beni aydınlatır mısınız?

DİPNOTLAR
[1] E.A.Wallis Budge, The History of Alexander the Great, Being the Syriac Version of the Pseudo-Callisthenes, Cambridge 1889, sf. 144-161. Pdf versiyonu için: http://rbedrosian.com/Ref/budge.html
[2] Th. Nöldeke “Beiträge zur Geschichte des Alexanderromans,” Wien 1890. Online http://openlibrary.org/books/OL23383899M/Beitr%C3%A4ge_zur_geschichte_des_Alexanderromans.
[3] Gerritt J. Reinink, “Heraclius, the New Alexander: Apocalyptic Prophecies during the Reign of Heraclius” (2002) ve “Alexander the Great in the 7th Century Syriac Apocalyptic Texts” (2003). İlki şuradan kısmen okunabiliyor: http://books.google.com.tr/books?isbn=9042912286 , sf. 81 vd.
[4] Kevin van Bladen, “The Alexander Legend in the Qur’an” in Gabriel S. Reynolds ed., The Qur’an in its Historical Context, Routledge 2008.
[5] 10. yy’da yaşayan Ermeni tarihçi Movses Kağankatıvatsi, vekâyinamesinde bu olaya ayrıntılı olarak yer verir.
[6] Aslı ve diğer Türkçe çevirileri için şuraya bakınız: http://www.kuranmeali.org/18/kehf_suresi/83.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx

Meteor!

Yeğenim Kero ile bu Şirince mevzularını konuşuyorduk geçen ay evde, konuya kulak misafiri olan Leo " anne anlamadım, meteor mu gelecek?" dedi. Bilim adamları şöyle diyor dedik, onun anlayacağı dilde açıklamalar yaptık, böyle birşeyin olmayacağını anlattık.Derken" Siz benim kitabımı gördünüz mü? İçinde meteor olanı " dedi, Kero ile düşüp bayılıyorduk, göster bakalım dedik, oğlanın bir dinazor

16 Ocak 2013 Çarşamba

Guardiola Bayern'de.!



Bana göre;

Dünyanın en başarılı menajeri(Şimdi başkan olsa da)  ile dünyanın en “başarılı” teknik direktörü bir araya geldi. Bayern Münih ile Guardiola  bu yazdan itibaren geçerli olmak koşuluyla üç yıllığına anlaştı.

Yine bana göre;

Bayern Münih bu dünyanın “açık ara” en iyi yönetilen kulübüdür.  Bugünün büyük kulübü ve geleceğin yıldızıdır. Alianz Arena’nın borcunun 5-6 yıl sonra bitmesiyle beraber şaha da kalkacaklardır yakın zaman içerisinde.  Kredi çekmeden 40 milyonu hazır parasından çekip transfer yapan belki de “tek” kulüp. Üstelik bu parayı da ne devlet desteği ne şeyhler yardımıyla bankasına koydu. Futbol kulübünü iyi yöneterek futboldan kazanmışlardır.  Dev kulüpler arasında örneği yoktur zaten. Bu yüzden PSG’nin, Şeyhlerin en büyük düşmanı ve “UEFA Financial Fair Play” yaklaşımının da en büyük destekçisi.

Chelsea gibi 100 milyonu aşan bonservisi sunsalar dahi yıldızı Ribery’i satmazlar.  Keza Lahm’ı.. Schweinsteiger’i  Real Madrid istese dahi aynı  şekilde. Yine isterlerse yıllığına Chelsea’nin 22 milyon euro verdiği ve bugün dünya devlerinin peşinden koşturduğu Guardiola’yı alırlar.

Gövde gösterisi yaptılar..

Guardiola’nın başarılı olup olmaması ayrı bir konu. Bugün için bu hamle bu kulübün büyüklüğünü gösterir.  Real Madrid, Barça ve Manchester United’a karşı yıllardır her sene  minumum -150 milyon euro ile başlamasına rağmen başarı ve “kazanç”  seviyesini onların aşağısına indirmedi. Son üç yılın ikisinde de Şampiyonlar Ligi finali oynadı bu takım.

Louis Van Gaal’in yerleştirdiği sistemi şimdi Guardiola geliştirecek. Van Gaal'in burada kovulmasına rağmen tek bir insan yetkinliğini eleştirmedi ve bu konuda sürekli onu övdüler. Sorun uzlaşmaz ve inatçı  karakteriydi. Sistemi parçalıyordu ve tam da bu yüzde Mourinho'yu da aylar öncesinden ben istemem diyordu Uli Höness. Zira prensipler..

Mourinho  bugün kovulsa dahi dünyanın en iyi teknik direktörü olmaya devam edecektir. Aynı şeyler Guardiola için geçerli değil. İkinci macerası onun bundan sonraki teknik adamlık tanımını oluşturacak, bugün elde ettiği kupaların kaçta kaçının kendisine ait olduğunu ispatlayacaktır. Bu yüzden ince eleyip sık dokuyarak bu kararı verdi ve kurumsal açıdan dünyanın en iyi yönetilen kulübüne geldi. Burada elde edemeyeceği başarı yok. Ne ekonomik kriz ne de başka bir ayrıntı.

Neden Bundesliga?

La Liga'da Barça'ya karşı oynamak istemez ve zaten o ligde kendisini ispatladı. Serie A’nın üç liginin içerisinde olan kulüplerin yüzde yetmişi iflasın eşiğinde. Statları dolmuyor, geleceği büyük kulüplerin bireysel başarılarında. Premier Lig’in son dönem çöküşü bana göre devam etmeyecek ve kısa süre içerisinde toparlanacaklardır belki ama kurumsallaşma söz konusu olduğunda  Manchester United ve Arsenal dışında Bayern Münih’ten daha iyi bir seçim şansı yok. Guardiola kendi felsefesini yeşertebilceği ortamı aradı. Üstelik Bundesliga seçimi Guardiola’nın iddiasının boyutunu  da gösteriyor.

Dil sorunu?

Bayern Münih’in geçmişinde Almanca bilmeyen teknik direktör yoktur. Trapattoni’nin dahi yarım yamalak da olsa Almancası vardı. Bugün Sneijder’in menajeri olan Danimarkalı Soren Lerb üç yıl Bayern’de top koşturmuştu ki ligdeki en kötü derecesi olan 12.cilik de Soren Lerby zamanında gerçekleşmişti. İlk defa belki de bu kadar Almanca’ya uzak bir insan burada görev yapacak.  Sonucu hep beraber göreceğiz.

Doğru seçim çünkü..

Bayern’in yolu zaten barçaya gidiyordu. Bu da Louis Van Gaal’in yerleştirdiği, Alman milli takımına kadar etki eden bir futbol felsefesinin varlığından dolayı gerçekleşti. Barça sonrası Şampiyonlar Ligi’nde topa en fazla sahip olan takımdı Bayern Münih.  Burada Guardiola hem kurumsallaşma açısından en iyi kulübü seçti hem de futbol felsefesi bakımından başarılı olacağı bir yere geldi.  Bu blogda Hoeness’in aylar önce Mourinho’nun Bayern’e uyuşmayan yönünü anlatırken bir teknik direktör alacak olsaydım bu Mourinho değil Guardiola olur açıklamasını yayınlamıştık zaten. Sürpriz değil bu seçim.. 

Sorun ?

Tek sorun sezon sonu gidecek olan teknik direktörün takım üzerindeki otoritesinin azalması. Ne olursa olsun bu açıdan bir sorun yaşanacaktır. Keza teknik adamın motivasyonunun da azalacağını söyleyebiliriz..



Incredible India!

Fotoğraf kopyalama işleri yaparken rastladım aşağıdaki fotoğrafa. Çok hoşuma gitti.
Minicik oğlumuzu alıp Hindistan'a gitmiştik.


Şimdi yine ve yeniden önümüzdeki haftasonu Hindistan'a bir yolculuğa çıkıyoruz, bu sefer daha telaşlıyım, küçük bir adam artık kendisi. Ama mutluyum çok, çocuğumuzu bir kez hariç gittiğimiz her yere götürmekten, onu hiç bırakmamaktan. Ve hayatı onunla hemde keyifle

14 Ocak 2013 Pazartesi

Bakan bile olmuş bu nankörler


Osmanlı devletinde 1850’lere dek her türlü sivil ve askeri devlet görevi Müslümanların tekelinde idi. İslam hukukunun Osmanlı'da cari olan yorumuna göre, bir gayrımüslimin müslime emir verebileceği bir mevkide bulunması mümkün değildi. 1850ler öncesinde bir Ermeninin, bey, vezir, nazır, hakim, bostancıbaşı, sipahi, subay gibi EMİR VERMEYİ ve SİLAH TAŞIMAYI gerektiren herhangi bir makama geldiği duyulmamıştır.
  
Şüphesiz din değiştirip Müslüman olan Ermeniler – mesela Kayserili bir devşirme olan Mimar Sinan gibi – çeşitli yüksek mevkilere gelmiştir. Ancak Müslüman olan Ermenilere Ermeni demezler, Türk derler.
18. yüzyıl ortalarından itibaren bazı Ermeniler, müşavir, tercüman, encümen üyesi, başmimar, darphane emini gibi yarı-resmi sıfatlarla gitgide artan sorumluluk mevkilerine getirilmiştir. Ancak Ermenilerin resmen devlet hizmetinde görevlendirilmesi, Avrupalıların zoruyla ilan edilen 1856 Islahat Fermanından sonradır.
 
Osmanlı devletinin ilk Ermeni bakanı, 1867-68’de Âli Paşa hükümetinde Nafıa (Bayındırlık) Nazırı olan Krikor Agaton Efendidir. Ohannes Efendi Çamiçyan 1877-1878’de toplam iki yıl Nafıa ve Ticaret Nazırı, Bedros Efendi Kuyumciyan 1878-1880’de iki yıla yakın Orman ve Maadin Nazırı ve sonra üç ay Ticaret Nazırı olmuştur. Padişahın şahsi servetini yöneten Hazine-i Hassa Nezareti, 1880 ile 1908 arası 28 yıl boyunca sırasıyla Hagop Paşa Kazazyan, Mikael Efendi Portakalyan ve Ohannes Sakız Efendilerin uhdesinde kalmıştır. İkinci Meşrutiyet döneminde Krikor Sinapyan, Oskan Mardikyan, İstanbulyan ve Hallaçyan Efendiler kısa sürelerle Nafıa, Orman ve Maadin, Posta ve Telgraf ve Ticaret Nezaretlerinde bulunmuşlardır.
  .
Gayrımüslim sadrazam olmadığı gibi, dahiliye, harbiye, zaptiye gibi devletin asıl iktidarı aygıtını temsil eden bakanlıklara getirilen kimse de yoktur.[1] Hariciye (Dışişleri) Nezaretine gelen tek Ermeni, 1912’de İttihat ve Terakki rejiminin geçici bir süre devrilmesi üzerine kurulan “partilerüstü” Ahmet Muhtar Paşa hükümetinde görev alan Kapriel Noradungyan Efendi’dir. Altı ay bakanlık yapmıştır. Osmanlı tarihinde Hariciye Nazırı olduğu halde vezir (paşa) unvanı ile taltif edilmeyen ilk kişidir. 
  
Osmanlı tarihinde bakanlık yapan Ermeniler adını saydığım bu onbir kişiden ibarettir. 1856-1922 arasında bakanlık ve başbakanlık görevlerinde bulunan yaklaşık 500 kişinin yüzde ikisini temsil ederler.[2]
  
Aynı dönemde Osmanlı ordusuna Tıbbiye, Eczacılık ve Veterinerlik sınıflarında hizmet veren bazı Ermenilere Paşa unvanı verilmiştir. 1864’te Harbiye mektebine ilk ve son kez beş Ermeni öğrenci alınmış, fakat yüzbaşılıktan yukarı terfi etmelerine izin verilmemiştir. Ermeniler teorik olarak 1856’dan itibaren orduya kabul edilmişlerse de fiiliyatta ancak 1910’dan itibaren askere alınmışlar ve ilk kez 1912 Balkan Harbinde Osmanlı saflarında muharebeye katılmışlardır. 

1912-1915 döneminde askerde alaylı olarak rütbe alıp subay statüsüne geçen bazı Ermeniler var mıdır? Bilmiyorum. Belki Taner Akçam'a veya Hakan Erdem'e sormak lazım.
*
Siyasi anlamda modernleşme denilen şey, bir ülke vatandaşlarının ayırım gözetmeksizin eşit medeni ve siyasi haklara kavuşmasıdır.

Bu anlamda 1856-1915 süreci, Osmanlı devletinin yarım gönülle modernleşmeyi denemesinin ve başaramamasının hikâyesidir.

Ayırım gözetmeksizin eşit muamele edeceğin adamları yokettikten sonra sözde Cumhuriyet ilan etmişsin kim kanar, neye yarar?

Üstelik asıl eşitlik mücadelesinin verildiği saha çöktükten sonra geriye kalan boşlukta öylesine feci eşitsizlikler türemiş, “hak” kavramı öylesine sakatlanıp kuşa dönmüş ki, aradan yüz sene geçtikten sonra bugün halâ biri bir Islahat Fermanı yayımlasa da modernleşmeye başlasak demekten başka çaremiz görünmüyor.



[1] 1856 itibariyle Osmanlı imparatorluğu nüfusunun %38 ila 40 kadarı gayrımüslim idi. Anılan dönemde sadrazam veya dahiliye, harbiye ve zaptiye nazırı olan gayrımüslim olmadığı gibi, bu mevkilere getirilen Kürt ve Arap da yoktur. Dolayısıyla "Osmanlı Devletinde Türklerin ikinci sınıf vatandaş olduğu" yahut "ezildiği" şeklindeki yaygın görüşün objektif bir dayanağı gösterilemez.
  
[2]Sinan Kuneralp, Son Dönem Osmanlı Erkân ve Ricali: Prosopografik Rehber,İSİS 1999.

Nuri & Tuğba Şahin