25 Mayıs 2013 Cumartesi

Liana Aghajanian interview

Here's the full article:
http://www.ianyanmag.com/2013/05/25/q-a-sevan-nisanyan-turkish-armenian-blogger-sentenced-for-blasphemy/

The questions and my answers:

1. Receiving criticism for your writing and thoughts is something you've had experience with in the past - how do you deal with this? Do you take any of these threats seriously, do they scare you?
I receive a daily deluge of extremely graphic insults and death threats. One gets used to them after a while, though. They do not scare me any more. As far as I know no politically-motivated assassination has ever taken place in this country unless ordered from high up. I doubt that in the current atmosphere the powers that be would have either the inclination or the courage to create another Armenian martyr.

2. Prosecutors have accused you of "overstepping the boundaries of freedom of speech and criticism." What is your response to this accusation?
The quality of legal education in Turkey is abysmal. Evidently this young prosecutor was under the illusion that saying something mildly distasteful to the prevailing religious opinion is beyond the boundaries of free speech.

3. You previously said, "Here I am an Armenian doing something no Armenian has done in a Muslim country. This is really the height of boldness, of impudence. This is something you are not supposed to do." How did your ethnic background play a role in this prosecution and lengthy sentence you received?
I believe it was the key issue. People are simply not used to a member of a non-Muslim minority speaking boldly and coherently on sensitive national and/or religious issues. It drives some people mad.

4. What kind of experience have you had as an Armenian writer in Turkey, or just as a citizen of Turkey? What challenges do Armenians or minorities in general face in Turkey today?
Prejudice and ignorance are still rampant, but things have improved vastly in the last decade. Goodwill is now the dominant note among opinion leaders. I have received some very positive, very encouraging endorements from the better-informed segments of the Turkish public.
But even there, you find this underlying sense that an Armenian should never come so openly forward. You know, “we all love our Armenians, but we like them nice and soft.” That about summarizes the dominant attitude. 

5. I noticed that some Armenian Diasporans on social networks have compared what has happened in your case to that of Hrant Dink, calling for the State Department to protest your sentencing. What kind of similarities, if any, exist between you and him?
A hate campaign was systematically mounted against Hrant over a period of two years. There was judicial harrassment, barking mobs, death threats and terrifying headlines in the trashy press. My experience has been very similar so far. Except that Hrant was attacked primarily by the secular nationalists, and I am attacked mainly by the religious camp. These are considered the opposite poles of the political spectrum here.

6. You have vowed to appeal your sentence. What do you think or hope will come of this?
It is an outrageous verdict in legal terms, so I expect the higher court may throw it out. What they will do next, if that happens, is to harrass me on some other, preferably non-political charge. I have a dozen other criminal cases pending on silly bureaucratic charges. That has been going on for almost twenty years now, and I doubt they they will give up any time soon.

7. In your article, you said you argued that hate speech is only criminal if it actually puts the rights or security of a vulnerable group in jeopardy. You wrote the blog post in response to the furor around the film. What in particular struck a chord in you and compelled you to write about it? Did you expect the commotion it caused?
There was an uproar here last year over that cheapo Muhammed film, and several top politicians close to the prime minister took the opportunity sound out a new Hate Speech Law curtailing “disrespect” of Islamic values. I thought then (and I still think now) that this is a serious threat to public freedoms. I had the urge to discuss the idea of “hate speech” and its limits.
I confess that this article by Daniel Pipes http://www.foxnews.com/opinion/2012/09/24/mocking-muhammad-is-not-hate-speech/was the immediate source of inspiration for my note. I am not a fan of either Mr. Pipes or Fox News. But I felt they had a good point here.

8. What are your thoughts on the freedom of expression (or seriously lack thereof) in Turkey today?
Historically, the military establishment has been the biggest threat to civic rights and freedoms in this country. The government of Tayyip Erdoğan has done a great job of dismantling that apparatus of military dominance. It is a pity that now a counter-wave of Islamic bigotry seems to be on the rise.
   
9. You have previously served time in jail - what was that experience like, if you were to sum it up?
It is like being at a particulary stupid boarding school. Nothing really terrible, just tedious and sometimes infuriating. I had plenty of time to concentrate on my linguistic work. The first edition of my etymological dictionary shaped up in jail. A few months in the cage now might be a good chance for me to work on the next revised edition.

10. You mention in your latest blog post that several individuals around Turkey filed complaints about the article. Do you have any idea who they are? And what does their offense at your post mean in the larger scheme of things?
Muslim opinion was muzzled in this country for almost three generations. Now that the muzzle is off, I think some people are testing their newly acquired voice. 

24 Mayıs 2013 Cuma

Lunar Na Lubre Discography

İndirme Linklerini sınırsız yapan 3 ayrı çevirici site. Zaman zaman kapalı olsa da oldukça işe yarıyor.

hayatı bunların tadında yaşamak vardı. sakin, güzel. ölmek yokmuşcasına değil de, yaşamak varmışcasına. böyle şahane bir grup.0 müziğini dinleyince insan diyor ki, sanki ben değildim bütün gün kalabalığın, karmaşanın, kaypaklığın, itin arasından çıkıp akşam eve gelen. "ekşi'den"

Kitap Kurtları





Grip oldummm fırk fırk :( İşin kötüsü bundan Nil de etkilendi, bir huysuz bir huysuz aman aman! Onun uyuduğu bir ara hemen kitap çekilişini yaptım ama bu sefer isimleri excel'e girmedim eski usül elle yazdım sonra da kendi yazımı okuyamadım haa haa :) Neyse ki comment kısmına girince kazanan isimlerin kim olduğunu anladım, kızlar bana iletişim adreslerinizi gönderirseniz kitapları en kısa sürede size kargolarım. Katılan herkese de teşekkür ediyor gripsiz bir gün diliyorum hepinize haaaaaaaapşuuuuuuu ekrana çok yaklaşmadınız di mi :P




Hamile kitapları 3 aylık hamiş pembe mor alg'nin oldu, bebişini sağlıkla kucağına almanı diliyorum!




Diğer bebe kitapları ise Funda Ceyhan'a gitti, keyifli okumalar dilerim :)


23 Mayıs 2013 Perşembe

23 Mayıs 2013

Karamsar değilim aslında, kendi çevremde yaptığım kamuoylamalarına göre neşeli bile sayılırım ilginç ama.. Arkadaşlarım ara ara kabuğuma çekilip yalnızlığı seçtiğimi de antiparantez yapmadan geçmiyorlar. Ne zaman içimi dökmem, içime dönmem gerekse hüzünlü yanım çıkıveriyor işte, o benim bir parçam, hüzünlü biriyim ben. Nasıl görünüyorum acaba dışarıdan hep bunalım ve karamsar mı diyorlar diye düşünmek yerine, bırak nasıl görünürse görünsün demek, başkaları ne düşünürse düşünsün banane yapamamak belki de hayatımda değişmesi gereken ilk ve en önemli şey. Tamam hepsi nasıl görünüyorum endişesi olmasa bile bir kısmı da sosyal sorumluluktan, beni okuyanlara, es kaza denk gelenlere pozitif yerine negatif yükleme yapmama adına, burada fotoğraflar neşeli yazılar biraz buruk olabiliyor, oyunculuk bana göre değil, kendimi iyi hissetmezken iyiymiş gibi yapamıyorum, düşünün işte bendeki halleri, karmaşayı... içinden çıkılmaz hale getiren de bu işin içinden çıkacak olanda ben.
Totalde birşeylere gebe bu durumlar öyle hissediyorum, boşuna bu kadar karmaşık değilim, dileğim hayırlı birşeylerle sonuçlanması, belkide hiç bir yere varmayacak sadece sıkıntı bilmiyorum. Nasıl bakıp, nasıl gördüğümüze bağlı. Şu ara ya bakmıyoruz ya da bakıp göremiyoruz.
Bu  mod ne kadar sürer bilmiyorum ama dün akşam ip çantaları çıktı ortaya, gökkuşağı renklemesi yine favorimdi zigzag trabzan başladım, sanki örecek gibiyim bu sefer. Örüp örüp yastığa dönüştürmediklerimi ele alacağım mesela bugün. Birde mobilya boyamak için malzeme edinmem gerek, boya yapmak istiyorum.
Şu ara boş vakitlerimde blogda gerilere gidip eski yazılarımı okuyorum o kadar hoşuma gidiyor ki (kendini beğenme olarak algılanmasın ltf..) sonrasında içimden geçen "eminim bu sefer, artık yazmak istemiyorum, gerçekten istemiyorum" seslerine karşılık bir kıyamama olayı çıkıveriyor ortaya, hepsi verilmiş bir emek ve ben son noktayı koyamıyorum. Dileğim ruh halimin silkelenip kendine gelmesi, kah bunalım kah hayalci bir şekilde sürüp gitmesi.
Olmayacak hayaller peşinde yıpranmamak, bilinçaltında ne kadar korku, endişe varsa ortaya çıkıp, durup durup nüksetmemesini istiyorum. Sarılıyorum oğluşuma, elişine, ota, böceğe, resimlere..

22 Mayıs 2013 Çarşamba

İçimde Yılgın Rüzgarların..



Eski şarkı bu çok..  O yıllara da dönelim ama ben size babamı anlatayım biraz.

Yazları giderdim Almanya’ya. Üç ay. İlkokul 2’de başladım lise sona kadar düzenli bir şekilde gidiyordum.

İlk defa havuzu orada gördüm. İlk defa olmasa da uzun sürecek olan çocukluk aşkı da orada başladı. Sarışın bir Alman kızı. Bizim kasabanın çocuklarının tamamı yine bu kıza kesik. Bizim kaçma şansımız yoktu pek, biz de olduk. O değil de Almanca bilmiyorum. Hani olsa bir ilişki nasıl devam edecek, en ufak bir fikrim yok. Aşkın dili vardır diyerek çok fazla düşünmezdik.

 Özellikle havuz.. Küçük bir cemaat, konuşmasan da her gün buraya gittiğin vakit kasabanın yarısını tanıyordun, gözün aşina oluyordu bir şekilde.  Üstelik bu kızın ailesi havuzdaki büfeyi işletiyor. Bazen annesinin yerine bu da bakıyor müşterilere ve ben oraya iki dönüm tarla parasını bu yüzden yatırmıştım. Jelibonlar vardı, seçiyordun ve bu sayede daha fazla vakit geçirip az biraz da ilişki kuruyorduk çat pat bile olmayan almancamla..  Üzerinde şekerler olan jelibonlardan nefret etmiştim ama işte..

Platonik aşkın kibirle karışık olağan duygusu şudur ki o kız da zaten size aşıktır ama açılamıyordur bir türlü. İki eski sevgili de zaten hep birbirlerini unutamamıştır geyiğinin biraz benzeri. İçten içe buna ilginç bir şekilde inanırsınız.  Ben o kadar abartıyorum ki olduğum bölgeye tesadüfen geldiği vakit “dur şuna kesik olmadığımı anlasın” diye o bölgeden uzaklaşıyordum.  Gerizekalı diyeceksiniz ama hakkaten akıl yoktu bu tek taraflı çekilen eziyetin içerisinde. Oysa bir gün olsun bana özel bir bakış, ayrıntı, yaklaşım filan görmemiştim ama eli kulağındaydı, bekliyordum.

İki havuz var. Birisinin boyu sıfırdan başlayıp 1.50’ye kadar gidiyordu. Şimdi bu o çocuk boyumuza “derin” diyebileceğimiz kısmındaydı ve ben tam da onun önünden havuzun ortasına doğru yol alırken kesinlikle emindim, bana bakıyordu. Havuzun kenarından ortasına doğru olan yürüyüşümde öyle bir hava vardı ki görmeniz gerekirdi. Kenardan yürürken aniden hızlandım ve ortalarda bir yerde çivileme havuza atladım. Hava atıyorduk, en büyük havamız da buydu.

Küt!

Beyin içeride sarsıldı, betona kafayı geçirdim ama kendime geldim suyun altında. Havuzun ortasından çekilmiş bir ip vardı. Ona tutunmasaydım karizma çizilebilirdi de. Yine de bir çıkışım vardı yukarıya doğru..  Saçlarla suyu attırdım şöyle.. Ayağa kalkınca su şortumun altına geliyor ama daha havalı yürümeye başladım. Havuzun derinliklerine doğru giderken kızın bana baktığını gördüm.

Hiç yüz vermedim.

Daha da beter bakmaya, gözünü benden ayırmamaya başladı.

“Olur öyle güzelim, güzele kim bakmaz ki” havasında ona doğru ama ona bakmayarak ilerledim.
Yalnız o değil yanındaki kızlar da bakıyor, gözlerini dikmiş benden alamıyor, konuşmak için fırsat yaratma peşindeler. Bana doğru bir şeyler söyledi söyleyecek. Herhalde arkadaşları gelecek, bu bizim kız senden hoşlanıyor ama açılamıyor filan diyecek.

 Buna inanmıştım bir şekilde..

Kız bana doğru geliyor, benim o gerizekalı aşık çocuk tavrım ise kızdan kaçıyor derken kuzenimi gördüm.

O da bana bakıyor.

Çevremdeki herkes bana bakıyor

Lan ne oluyor derken anladım.

35 cmlik havuza çivileme atlayınca kafa yarılmış, kanlar alnıma doğru akmaya başlamış. Kuzenim gelip haber verince havuzun güvenliğine giderken yaşadığım hayal kırıklığını anlatamam.

Çok az kalmıştı be çok az..

Yurtta da bir kere kafayı yarmıştım ben.  Mahallenin çocuklarıyla kavga etmiş, biraz hırpalanmış olan çocuğun metrelerce uzaktan attığı taş kafama isabet etmiş ve bu şekilde dikişlerle tanışmıştım. Beni götürdüler, ayakta acıdan öldürürken kafama dikiş atıp yurda geri postalamışlardı.

 Oysa burada?

Beni hemen sedyeye yatırdılar. O kadar filmlerde gördük, demek böyleymiş dedim içimden.  İçeride ilk müdahale yapılırken başımda dört insan! Sonrasında ambulans geldi. En yakın hastaneye götürdüler, kuzen de yanımda çeviri yapıyor, beni bilgilendiriyor. Aslında sallamıyordum ama öyle bir muamele yaptılar ki ölecek hasta sandım kendimi. “Olm bak kötü bir şey var, söylemiyorsan valla bak..” diyerek kuzene çeşitli küfürler savuruyordum. Bir insanoğlunun kafası yarıldı diye başında beş kişi bir şeyler yapıp ambulans çağrılıp hastaneye gönderilir mi?

Kesin kötü bir şey vardı, kesin..

Hastanede ise kuzeni gülme krizi tuttu. Benim başıma dikiş atılacak olan o bölgeye bir iğne yapılınca kafanın bir bölümü balon gibi şişti. Mınnakodumun kuzeni gülmekten çeviriyi de unuttu, ne yapacağımı şaşırdım. Hülasa saçımın bir kısmı da kesildi, dikiş atıldı ve eve geldim.

Babam..

Almanya’da bu hikayeyi anlattığım zaman insanlar şaşırır ama eminim ki buradaki baba tavrı pek çoğunuza şaşırtıcı gelmeyecek. Ne kızın bana aslında bakmadığının yarattığı düş kırıklığı, ne o sıcakta havuza bir hafta giremeyeceğimi öğrenmemin acısı ne de kafamın tam ortasına dikişler atılıp saçların bir kısmının kesilmiş olmasından dolayı şapkayla gezecek olmam önemli değildi.

Babam bu duruma ne diyecek?

Filmlerde hep bu gibi durumlarda ailenin çocuğa yaklaşımı vardır. Sarıp sarmalarlar, bir dediğini iki etmezler ve daha fazla zarar görmediği için sevinir, eşşeğini kaybedip de sonra bulan insan gibi çocuğuna yeniden doğmuşçasına sevgi gösterilerinde bulunurlar.

Bizimkisi alayla karışık bir kalay, bir kalay..

Okulun son günü kolumu kırmış, alçısı bir günlük olduğunda da yine yaz tatili için Almanya’ya gitmiştim. Aynı şekilde o yolculuk boyunca aynı korku..

Babam beni dövmemiştir hiç. Ablalarımı çok eskiden çok da sert olmamak kaydıyla dövermiş, ama bana denk gelmedi. Üstelik çok samimi söylüyorum ki beni dövmek biraz zordur. Bu gibi durumlarda acaip acı çekerim, üzerime gelir, bir noktaya kadar bir şey demem, diyemem zaten. Amma velakin 10 yaşımda iken dahi şalter attığında işler değişiyor. O andan itibaren sorun benim elimden babamı kim alacak problemi başlıyor. Yanımda, çevremde elime ne geçirirsem, neye gücüm yeterse ve tamamen kendimi kaybettiğimi söyleyebilirim.  Şunu da mutlaka eklemeliyim; inanılmaz rahatlıyordum. Bir boşalma anı, bir deliriş anı. Tehlikeli olduğumu bilmem söylemem gerek var mı bu zamanlarda..

Lakin böyle durumlar o dönemler yılda bir ya olur ya olmazdı. Babam ayarında tutturup lafları sokmaya devam ederse o acıyla kalırdın öyle. Zaten dikiş atılmış, zaten hastasın, yaralısın ama asıl korkunç olanı evde babanın sana bu kazadan dolayı sarf edeceği sözler olurdu.

Üç ya da dört kez babama karşı o eşiğe geldim.

İlkokul beşinci sınıfta Almanya’da yaşayan halamı beynindeki tümörden dolayı kaybedince tüm aile bir gün içerisinde dedemin evine doluşuverdi. Benim dengemi bozan ise olağanın dışında tutkuyla bağlandığım babaannemin kızını kaybettiği için sürekli ağlaması, ağıt yakmasıydı. Benim de halamdı ama 10 yıllık yaşantının içerisinde onu bir ya da iki kez görmüştüm, üzüntüm çok fazla değildi.

Ağlıyordum ama halama değil babaanneme. Çocukluğumun en büyük korkusu köyde birilerinin vefat etmesiydi zira babaannemin ağıtları dayanılmazdı benim için.

Doldum, doldum, doldum..

Dedemle babam basit bir meseleden tartıştı. Aslına babam dedemin sağlığını düşünüyordu ve inatçılığından dolayı kimi durumlara dikkat etmediği için kavga ediyordu. Çocuk kafasıyla algılayamıyordum ve dedemle olan kavgada birden babamın üzerine yürümüşüm. Gerçekten hatırlamıyorum o anı..  Çevremdekiler elime geçirdiğim nesnelerle babama zarar vereceğimi düşünürken yıllar sonra babamla bu zamanları konuştuğumuzda ise onun korkusu kendime zarar verebilmemmiş.
Hülasa o uç noktaya çıkmadığım sürece babamın olası her türlü kazada garip bir tavrı olur ve canımı çok acıtırdı.

Birkaç defa dedim ya.. Sonuncusu Almanya’dan buraya gelmeden on gün önce gerçekleşti.

Turkish Court Defends Prophet Against Yours Truly


A criminal court in İstanbul condemned me to 13 ½  months of prison yesterday under art. 216/3 of the Turkish Criminal Code, which concerns “publicly demeaning the religious values held by a section of the population”.

The court cited a single sentence from a note I posted on my blog on September 22, 2012, where I argued that speaking disrespectfully of the Prophet Muhammed does not constitute “hate speech”.


I wrote it in the heat of the debate on that silly Muhammad film which created an international furore last year. I argued that “hate speech” is only criminal if it actually puts the rights or security of a vulnerable group in jeopardy; that an inconsequential verbal attack on powerful majorities does not constitute criminal hate speech; that we should defend the right of people to make silly films, however tasteless, about some Arab leader who claimed to have talked with Allah many hundred years ago; that there was a grave danger in Turkey that this incident would be used to restrict freedom of speech.

The article contains a single sentence touching on Muhammed. This is what it says:

It is not “hate crime” to poke fun at some Arab leader who, many hundred years ago, claimed to have established contact with Deity and made political, economic and sexual profit as a result. It is almost a kindergarten-level case of what we call freedom of expression.

*
Several individuals around Turkey filed complaints about the article. Three different courts took up the case simultaneously. Istanbul was the first to reach verdict. I have no idea how the other two are faring.
I was called to testify in court a few weeks ago. I made the following statement in writing. I imagine it must have pissed the bench off a bit.

I was not represented by a lawyer, as I did not think it either necessary or useful. As of today, I do have a good lawyer, though.


MY COURT STATEMENT
This person named Muhammed has claimed to have established communication with the Maker of the Universe – God forgive my sins – and to have received a book from Her. This, in my conscience and belief, is blasphemy of the worst kind. Yet I do not bring a legal complaint against this person. For everyone has the right to believe in whatever silliness they wish and to take for truth whatever superstition they choose, so long as they do not violate the rights of others.

In consequence of his claim to have established contact with Deity, this Muhammed, who was a lowly merchant, acquired political dominion over all Arabia and gained the financial means to raise 30-thousand-strong armies. Again as a result of his claim to “Prophethood”, we learn from canonical Islamic sources that he acquired a total of at least eleven wives and two unwed concubines. In other words, it is an incontrovertible historical fact that this person made political, economic and sexual profit from his alleged contact with Deity. Now, profiting is not a crime, nor is it always a morally reprehensible act. To state that this person profited from claiming “prophethood” does not constitute an imputation of crime or even of immorality. It is merely a statement of historic fact.

Nevertheless I did not make that statement of fact in my article, considering it might be distasteful to some people. I carefully avoided any statement of the type “Muhammed was this and that”. I simply argued that, IF someone wished to make such a statement of fact it would be their most natural right to do so, and that this right should be protected by public hand against violation by hostile individuals or groups.

I believe that only an ignorant person devoid of the most basic notion of law would argue the contrary.

Telling the historical or legal truth may sometimes be hurtful to the sensitivities, or prejudices, of some people. This is regrettable. Yet I don’t think it would be possible, in a civilized legal system, to derive a legal injury or right from this fact. Nor do I think that there is any public benefit in tying the right to tell the facts to the prcondition to heed the fine sensibilities of this or that group.


*
I believe we are now going to appeal the verdict. The appeals process normally takes over a year. I don’t expect to go to jail in the meanwhile.  And what the outcome of the appeals may be, only God knows. 

Dost meclisinde konuşulacaklar


Önümüzdeki günlerde sanırım söylemler sertleşecek, belki kırıcı sözler söylenecek. O kavgaya girmeden, dostane birkaç fikir paylaşayım dedim. Dinleyen ve anlayanlar için.

*
Yıllar var ki ağzımdan MüslümanLARI aşağılayan bir söz çıkmadı, çıkmamasına gayret ettim. Göbeğini kaşıyan kimseden söz etmedim, kimsenin bıyık veya pabuç veya başlık tercihine laf değdirmedim; değdirenleri her zaman ayıpladım. Dünyada çeşit çeşit insan olduğunu biliyorum. MüslümanLARIN mesela Budistlerden, komünistlerden, feministlerden, paşacılardan, ve hatta Ermenilerden daha kötü – veya daha iyi – insanlar olduğunu düşündürecek hiçbir ipucu yok elimde. En kötü ihtimalle, bana garip gelen bazı huylarına bıyık ucuyla gülümserim. Eğer karşımdaki iyi bir insansa ve gülümsemem onu üzecekse, onu da yapmam. Ne gereği var?

Geldiğim sosyal çevre ve aldığım eğitim itibariyle, elbette birtakım önyargılarla yola çıktım. Beş vakit namaz kılan insanlarla hayatımda ilk kez 29 yaşımda, Isparta’da askerliğimi yaparken tanıştım. Pırlanta gibi çocuklar olduklarını gördüm; itiraf ediyorum, çok şaşırdım. O günden sonra önyargılarımı adım adım aştım zannediyorum, en azından aşmaya gayret ettim.

Arada düşüncesizce sarfettiğim laflar olmuş mudur? Olmuştur tabii. Bir kısmının farkına varıp pişman olmuşumdur, bir kısmı sessiz geçilmiş, içten bir sızı bırakmıştır, fark etmemişimdir. Bilirim. Türklerin “Ermeniler” hakkında konuşurken – bazen iyi niyetle – kırdığı potların vahametini tanırım çünkü. Bu da aynı hesap.

*
Zannettiğiniz kadar militan bir ateist değilim. Daha doğrusu herhangi bir şeyin militanı değilim. Militanlığın her çeşidi bende korku ile karışık bir tiksinti yapıyor. Ateistin militanı gerçi bu ülkede nadirattandır, ama o da öyle.

İnsanları yadırgatacak bir düşünce belki, ama söyleyeyim. İnsanın en kıymetli varlığı yalnızlığıymış gibi geliyor bana. Gerçek yalnızlık zordur, uzun çaba ve emekle elde edilir, insanın mahallesine, eşine dostuna, en önemlisi kendisine mesafe koymayı öğrenmesiyle olur. O mesafenin adına kimi vicdan özgürlüğü der, kimi hakikat aşkı der, kimi felsefe der. Alçakgönüllü olalım, büyük laflar etmeyelim dersen ironi de diyebilirsin; aynı şeyin küçük adıdır. Hayatta her şeye (ama her şeye, birilerinin kutsal dediği şeylere de) çok yönlü bakılabileceğini anlamaktır mesele. Onu anladın mı, hakikatin zahmetli yoluna girdin demektir. Hazır şablonun yok: her gün, her an, vicdanınla yapayalnızsın, karar vermek zorundasın. Hacı ne demiş, kitap ne demiş, mahalle ne der yok. Yalnızlık dediğim bu. Onun lezzetini anlatmaya çalışıyorum yazılarımda, dinleyen varsa.

Tanrı denen şeyin masal olduğundan kuşkum yok. Daha doğrusu şöyle söyleyeyim: tanrı şöyledir böyledir diye söz söyleyen herkesin götünden attığından eminim. Bu anlamda ateistim, kafam net.  Ama dikkat et bak: masal kötü bir şeydir demedim ki? İstersen mit dersin, alegori dersin, masal değil mesel dersin. O zaman pekalâ konuşacak ortak zemin buluruz gibi geliyor bana.

Yeter ki, “sen benim tanrıma nasıl masal dersin” diye babalanan Nemrut takımını başımızdan def edelim.

Yazın Şirince’de bir “Din ve Akıl” semineri yapacağız. Ne demişim davetiyede? “Dindar gelen dinsiz gitsin, dinsiz gelen dindar gitsin, yeter ki akıl ve fikir galip gelsin.” Mevzu bu.

*
Evet MüslümanLIKLA mücadele ediyorum, kendi çapımda. Budizme, Mormonizme ve Polinezya dinlerine laf soktuğum vaki olmadı. Onların masallarını daha makul bulduğum için mi? Hayır efendim. Onlar benim yoluma zorbalıkla ve küstahlıkla çıkmıyor, beriki çıkıyor, onun için. Biri benim özgürlüğüme tehdit, diğeri değil. Bu kadar.

Hele Budist gelsin, küstah ve kibirli bir edayla günde beş kez “Buddha büyüktür” diye bağırsın; hele Budizmin safsatalarını dünyanın tek hakikatiymiş gibi çocuklarıma – ve memleketin çocuklarına – dayatmaya kalksınlar; hele aksini söylemeye kalkanı, ister “ay vallahi çok kalbim kırıldı” diliyle, ister “amsikgöt zebani cehennem” diliyle susturmaya yeltensinler. Bakalım o zaman Budizmle de uğraşır mıyım, uğraşmaz mıyım?

*
Neden uğraşırsın, dünyanın derdi sana mı kaldı diye soranlara ne diyeyim bilmem.

Belki huydur, kişilik meselesi. Ya da belki insanları (hatta Müslüman olanları) seviyorumdur, onları kendi bildiğimce yanlıştan korumayı ve doğruya yöneltmeyi borç sayıyorumdur. Belki onların iç çelişkilerini kendi bildiklerinden daha iyi görüyorum; ulaşmaya çalıştıkları hakikatle seçtikleri yol arasındaki çelişki aklıma ve yüreğime acı veriyordur. “Yazık bu kadar saçmalamasınlar” diye üzülüyorumdur.

Belki bin yıldan beri bu ülkede benim atalarımı – ve sizin atalarınızı – zebun eden zorbalık ve riya rejimine isyan ediyorum. Onun acısını çıkarmaya çalışıyorumdur.

Belki de daha basit. Hakikat arayışı bana acayip zevk veriyor. Oyuncağını gösteren çocuk gibi sizinle paylaşmak hoşuma gidiyordur.

Ne biliim ben yahu?

21 Mayıs 2013 Salı

Kitap İsteyen?





Nihayet taşınma işlerimiz bitti, tüm koliler açıldı, temizlikler yapıldı ve her şey yerini buldu - sonunda çok şükür! Yeni evimize hafiflemiş olarak yerleşmek istediğim için yıllardır dolabımda duran ama vermeye kıyamadığım (tipik boğa hatunu işte!) birçok giysi, çanta ve ayakkabımla vedalaştım. Aslında bu sandığımdan çok daha kolay oldu, sırtımdaki kamburumdan kurtulmuş gibi kendimi rahatlamış hissettim. Demek ki ara ara böyle bir arınma gerekiyor bünyeye ;) Tabii sadece giysiler değil okuduğum kitaplar da elden geçti. Bu kitaplara bakarken aklıma da blogum geldi. Beyaz atlı prensimi ararken ve sonrasında anneliğe adım atarken okuduğum bu kitaplar belki iki okuyucumun kütüphanesini renklendirir dedim.




Okuyucularım arasında hamiş olan veya olmak isteyen varsa bu kitaplar ve CD ilgisini çeker diye tahmin ediyorum:





- Bebeğinizi Beklerken Sizi Neler Bekler - Arlene Eisenber, Heidi E. Murkoff, Sandee E. Hathaway


- Bebeğinizi Beklerken Nasıl Beslenmelisiniz - Arlene Eisenber, Heidi E. Murkoff, Sandee E. Hathaway


- Hamilelik Takvimi - Annette Nolden


- Gebelikten Doğuma Hamilelik - June Thompson


- Doğum Sonrası Anne Bebek Bakımı - Acıbadem Hastanesi


- İsmim Güzel Olsun, En Güzel Çocuk İsimleri - Nil Peri Gökçe


- Kolik CD Yenidoğan Bebeğinizi Rahatlatan Müzikler




Yok daha erken ben bebek istemem ama yakışıklı bir bebeye hayır demem diyen bir okuyucuma da bu kitapları göndereceğim ;) Özellikle içlerinden "Erkeler Niçin Cilveli Kadınlardan Hoşlanır" kitabı ilgi çeker diye tahmin ediyorum çünkü bu kitabı yıllar önce blogumda paylaştığımda kitabı arayan ama bir türlü bulamayanlardan mailler almıştım.





- Erkekler Niçin Cilveli Kadınlardan Hoşlanır? - Sherry Argov


- İlişkilerin Pin Kodu -Douglas Forbes


- Erkekler Neden Aramaz, Kadınlar Neden Unutmaz - Caroline Vimont










Okumayı seviyorsanız ve bu kategorilerde kitap arayışınız varsa buraya yorum bırakmanız yeterli olacaktır.





Matematik Köyü kütüphanesi

Yaklaşık bir yıllık hummalı çalışmadan sonra Matematik Köyü kütüphanesi bugün Cebir Günleri vesilesiyle görücüye çıkıyor. Felsefe Köyünün ilk evi bugün tamamlandı, ikisi Haziran 15'e yetişecek. Kalan beş-altı bina  seneye inşallah.

Bu vesileyle Selçuk Asliye Ceza Mahkemesinde Matematik Köyü 2009 serisi inşaatlarından 5 ay hapis cezası aldım. Bu Matematik Köyü inşaatlarından aldığım üçüncü mahkûmiyet. Hepsi Yargıtayda bekliyor şimdilik. Mahkûmiyet nedeni? Cehalet, kindarlık, haset, korkaklık. O kadar.


Galeriden görünüm. Avizeler Sultanahmet'ten esinlendi.
Raflar henüz boş.

Son dakika, Arif Usta halâ çalışıyor.
Ön cephe. Saçaklar daha bitmedi.


Yan cephe, payandalar.
Zemin detayı.



Seminer odası.


Kütüphane ağaları. Ali Nesin, kulunuz.


21 Mayıs 2013

Evet biraz yabancılık çekiyorum şimdi. Dünkü ve geçtiğimiz haftaki ruh halimi, her kafama estiğinde açıp buradan kendimi anlatmaya çalışmamı, bitti, bitiyorlu cümlelerimi düşününce ne çabuk sular duruldu diyorum kendime. Yine klavyemin başındayıım. Kafam karışık, her daim kendinden emin ve dediğim dedik diyen ben artık böyle demenin öncesinde pek bir tartar ölçer oldum. Ruh halim yine aynı aslında ama biraz daha elim kolum kalkar ve çalışır haldeyim bugün.
Ne çok şey istiyorum bu ara anlatamam, en çok da aklımdan buradaki kareleri görünce fuar fuar gezmek gezebilmek geçiyor ve çok istiyorum mesela. Fotoğraf makinemle kaynaşmak isteyip hala başaramadığım için herhalde onun da bir zamanı var deyip zorlamıyorum hiç kendimi. Küçük ayrıntılarda en beğendiklerimi paylaşmayı istiyorum en kısa zamanda..

Bazen uzaklaşmak gerekir, yakınlaşmak için..
Bazen hatırlamak gerekir, hatırlanmak için..
Bazen ağlamak gerekir, açılmak için..
Bazen anmak gerekir, anılmak için..
Bazen de susmak gerekir, duymak için..

 Şemsi Tebrizi sözlerinden..

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Kitka Discography

İndirme Linklerini sınırsız yapan 3 ayrı çevirici site. Zaman zaman kapalı olsa da oldukça işe yarıyor.

Everyday is Like Sunday

Adım Adım







Adım Adım'ı canım arkadaşım Zeynep'te görmüştüm ilk... Oğlu Emir'e gelen kutunun içindeki oyunlara bayılmış ve aklımın bir köşesine not etmiştim. Adım Adım nedir derseniz; 9. aydan 48. aya kadar bebeğinizin aylık gelişimine uygun olarak uzman pedagog ve psikologlarca hazırlanmış, bebeğinizin zihinsel, sosyal, motor ve duygusal gelişimini destekleyici etkinlikler ile ev ortamında nelerin daha iyi yapılabileceğini anlatan, anne babalara öneriler sunan bir eğitim seti oluyor. 12 aylık set bedeli 408 Lira. Her ay kutu ücretsiz kargo ile evinize gönderiliyor.




Üye olmak için Nil'im 9 aylık olana kadar bekledim. Ve ilk kutumuz geçtiğimiz hafta kapımıza geldi. İçinden oyun kartları, aktivite kitabı ve hediye olarak da bir paket ıslak mendil çıktı. Ayrıca kampanya dahilinde olan 3 adet hikaye kitabı da hediye geldi. Tüm bunlar belli ki büyük bir titizlikle hazırlanmış. Ancak bir nokta dikkatimi çekti. Kutunun içinden çıkan "Bebeğimin İlk Kartları"nın arka yüzünde yer alan, anne babalara yönelik açıklama yazısında birden fazla imla hataları vardı. Sanırım herhangi bir redaksiyona uğramadan direkt olarak basılmış. Belki üstünde durulmaması gereken bir detay ama bebekler/çocuklar için özenilen böylesine bir eğitim setinde biz yetişkinlere de aynı özen gösterilmeli diye düşünüyorum.








Nil'imin ilgisini aktivite kitabından daha çok oyun kartları çekti :)




Evirdi çevirdi bakmaya doyamadı canım kızım benim :)






Biz heyecanla 2. kutumuzu beklemeye başladık bile :)


Siz de üye olmak isterseniz Adım Adım'ın websitesinden veya 444 16 40 numaralı müşteri hizmetlerinden daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.







Güncelleme! Adım Adım setlerini 1 yıl boyunca kullandık, aktivite kitapları güzeldi, Nil'in de epey ilgisini çekti, birlikte kitaba bakıp birçok oyunlar oynadık ama yanında gelen oyuncaklar çok sıradandı, her ay tahta çubuk veya tahta makara gönderdiler ki bunu bir seferinde göndermeleri bence yeterliydi, diğer aylar daha farklı şeyler koyabilirlerdi kutunun içine. Fiyatı ve karşılığında aldığım ürün kalitesi açısından ben memnun kalmadığım için üyeliğimi yenilemeyi düşünmüyorum ama karar sizin elbette...



Dönüşüm




Kötü bir zamanda buraya ayak bastım.

Aslında acılar ve mutluluklar yaşamın olağan çıktıları. Son nefesi veresiye kadar bunlar hiç bitmeyecek ve sızlanmak yersiz. Mutsuzlukların sıklıkla bir süre sonra çeşitli güzel duyguları oluşturduğu üzerine çok fazla yazı da yazdım. Tersi de mümkün.

Ama yine de çok kötüydü.

Kötü ya da katlanılmaz olan gerçekte yaşadığınla dışarıdan algılanan arasında devasa bir fark olmasıydı. Farklı bir yalnızlıktı bu. Gerçeği anlatma çabasından ziyade görüneni oynama tembelliği, yılgınlığın ve bıkkınlığın olağan sonucu. Tümer Metin kitabında Fenerbahçe’ye transfer olduğu zamanda sürekli olarak “bunları yazacağım” diye kendisini avuttuğunu dile getirir, ben de aslında aynı şekilde. Bunları yazacağım dedim ve aslında yazdım da. Bu arada Tümer Metin’le de bugün kavga ettim. O da başka bir yazı konusu mnk!

Sadece eskisi gibi yazdıklarımı paylaşma ihtiyacı hissetmiyorum ya da zamanı değil.

BirGün gazetesinde spor sayfasını hazırlıyordum, pazar günü Kenan Başaran röportajı sonrası bırakmak zorunda kaldım. 

Üzüldüm çok.. İleride yeniden oraya döneceğim, bunu çok iyi biliyorum çünkü ben öncesinde hayal ettiğimi sonrasında da yaşamayı beceriyorum, bunu da geçmişe bakınca gördüm. Ama şu zamanda ayrılmak durumundaydık.

İzmir’den Ank’ya.. Ank’dan Münih’e.. Ordan Augsburg’a ve nihayetinde Almanya’da Türkiye’ye ya da Augsburg’dan İstanbul’a gitmeden önce hep bir yaşantı hayalini kurdum kafamda. Her şehre bir dekor her memlekete bir yaşantı biçtim. Yıllar sonra diyebilirim ki hemen hepsini gerçekleştirdim. Ölçülü hayal kurmaktan ziyade yaşamın diyalektiksel ilerleyişini erken bir şekilde kavradım.  Bir anı yaşatırken içerisinde mutluluktan fazla mutsuzluğu da ekliyor, resmin bütününe tav olup onu hayal ediyordum. Sonrasında çok da zor olmuyor bunları gerçeğe dönüştürmek.

Buraya geldiğimde kazancım yok denecek kadar azdı. Şimdi oldukça komik gelen evlilik hayallerinin arkadan bastırdığı iş bulma, hayatı geçindirme gibi dertlerin esir aldığı bir “başarı” zorlaması da vardı. Başarılı olmak zorundaysan kendini gerçekleştiremezsin. Öyle bir zorunluluğun içerisinde asla özgür ve idealist tavır takınamazsın. Tezer Özlü der ki “20’li yaşlarda insan ya başarılı ya da kendisi olur”. Daha doğru bir analiz mümkün değil.

Öte yandan sevdiğin işi yapabilmek için de başarmalıydım.  Bir ara öyle oldu ki; Milliyet Taktik, BirGün, Skorer Panoramalar düzenlenmesi ve İtalya’yı yazma, Misli.com Bundesliga, Blog,Hayatım Futbol dergi derken araya giren FourFourTwo yazıları.. Haftanın her günü başka bir yere yazı yazmak durumundaydım. Geçtiğimiz hafta sonu Misli.com da bitti ve şimdi de BirGün.  Seneye bahis yazar mıyım (şu an düşünmüyorum ama değişebilir) bilinmez ama şu an itibariyle artık tek işim var. Bu açıdan mutluyum. O kaos dönemi sona erdi.

Şunu fark ettim; Döndüm ben yine kendime.  8 yıllık Almanya deneyimi içerisinde istesem de istemesem de yapmak zorunda olduğum şeyleri bana dikte ettiren mahalle ve toplum baskısı beni köreltmiş, gözlerimi kapatmış. Almanya’ya giderken anladım ki o zamana kadar savunduğum her şeyi bırakmış, mağlubiyeti kabullenmişim.

Bunu biliyordum da unutmuşum, şimdi hatırladım.

2004 Şubat ayıydı. TR’en Almanya’ya gidiş.  Babam’a ve nice insana rağmen uzattığım saçlarımı Almanya’ya ayak basar basmaz ikinci gününde kökünden kestirdim. Belime gelen saç, uzun eyfel kulesi küpelerle beraber çok şeyden vazgeçerken avazım çıktığı kadar bağırıyordum: başka bir emriniz var mı?
İnsan zamanla olgunlaşıyor, yeni bilgiler geldikçe dönüşüyor ve her daim geçmişini beğenmiyor değil. 8 yıl önce düşündüklerimi bugün farklı şekilde de olsa devam ettirme, onun üzerine koyma derdindeyim yeniden. 

Garip bir şekilde huzur da buradan geliyor sanırım.

İleride yazdıkça daha da iyi anlaşılacaktır.

5 N 1 K


Radikal'de şöyle bir haber çıkmış. Diğer gazetelerde de benzerleri vardı.
http://www.radikal.com.tr/politika/silah_ve_semsiyelerle_cekildiler-1133469

Mesela ben gazeteci olsam arkadaşlara şu soruları sorardım.

-- Pardon, Türkiye'de yedi gün bu gerilla kıyafetiyle ve kaleşlerle mi yürüdünüz?
-- Yolda kimseye rastladınız mı? Sizinle fotoğraf çektirmek isteyen oldu mu?
-- Yorgun olmalısınız, sınırı geçtikten sonra gece yağmura da tutulmuşsunuz. Örgütün sizi oradan aldıracak bir minibüsü yok mu?
-- Gece kaldığınız yere Hasan Cemal yürüyerek mi ulaştı?
-- Sabah 6'dan önce tıraş olmak sizde adet midir? Yoksa bu güne özel mi tıraş oldunuz?
-- Temiz kıyafetlerinizi bu sabah kampta mı temin ettiler? Bu güne özel yıkadıysanız o yağmurda nasıl kuruttunuz?

Ha, diyeceksiniz ki bu soruları soran gazeteciler olsa Türkiye'de basın olurdu. O da doğru tabi.


19 Mayıs 2013 Pazar

Boğa ♉





16 Mayıs doğum günümdü ve ben bir yaş daha aldım! Eskiden her doğum günümde blogumda bangır bangır çığırırdım bugün benim doğum günüm diye ama bu sefer sessiz sedasız bir köşeye çekildim :) Ehh 35'ten sonra artık doğum günleri yaş günü değil yas gününe dönüyor napalım :)




Doğum günüm perşembeye denk geldiği için kutlamayı cuma gününe sakladık... O akşam prensimle birlikte anne baba kimliğimizi bir günlüğüne rafa kaldırdık, Nilimizi anneanne ve dedeye bırakıp gönül rahatlığıyla dışarı çıktık. Bebeğimizin hayatımızı değiştirmesine izin vermiyoruz, genelde onu gittiğimiz her yere götürüyoruz, bize ayak uydurmasını sağlıyoruz (belki de bu yüzden Nil fingir fingir gezmeyi seven bir bebek oldu) ama arada böyle bebeksiz kaçamaklar yapmak da çok iyi oluyormuş doğrusu ;)




Rotamız Cihangir'di... Doğum günlerimizi 1'er gün arayla kutladığımız canım arkadaşım civcivimin yaş günü kutlaması için Demeti'ye gittik.






Siyah Twist elbisem ve aksesuarlarımın içinde kendimi pek iyi hissettim o gece!








Ama saçlarım, hmmmm işte bundan pek emin değilim! Saçlarımı her zaman açık bırakamıyorum çünkü hem şekil vermesi zor hem de Nil ile pek kolay olmuyor, topladığımda ise çok klasik duruyor, keşke bir makine olsa kafamı soksam ve bir saniye içinde yapılı bir şekilde çıksam, ahh ahh beni ancak kıvırcıklar anlar!














Mekana geri dönelim biz... Demeti'nin manzarası çok güzel ama mezeler & yemek vasat, servis ise çok kötüydü. Sanırım ünlülerle ilgilenmekten diğer müşterilerine pek vakit ayıramadılar!






Ama bunu umursamadık tabii... Sonuçta önemli olan sevdiklerimizle bir arada olmak ve anın tadını çıkarmaktı...










Ertesi sabah böyle bir manzaraya uyanmak da harikaydı! İstanbul seni seviyorum!




Ben şöööyle uzaklara doğru bakıyormuş gibi yapıyım, hiç farkında olmiyim sen de beni çek sevgilim ama öyle bir çek ki küpeden papuca herşey kadrajın içinde yer alsın tamam mı? Anlaştık mı :)


Kaç yaşına girdim hala inatla bugünkü Noni postları yapmaya devam ediyorum ama şu poz verme işinde elimi kolumu nereye koyacağımı ve nereye bakmam gerektiğini (objektife mi, uzaklara mı yoksa nereye?!) hala kıvırımadım kihhh kihhh :)




Zara küpelerim de güzel arkadaşım pırpırımın hediyesi :)




Doğum günümü hatırlayan, arayan ve kutlayan tüm dostlarıma teşekkür ediyorum!


Bendeki hafta sonu hikayeleri şimdilik bu kadar, umarım siz de en az benim kadar güzel ve eğlenceli bir hafta sonu geçirmişsinizdir...


Şampiyon



Şu ana kadar gördüklerim arasında en iyi şampiyonluk fotoğrafı ya da çalışması diyelim bu oldu. 

17 Mayıs 2013 Cuma

Molfix Bebeğim Benim :)





Ahhh bu anı nasıl bekledim bir bilseniz! Aylardır gözüm raflardaydı, canım Nil'imin de yer aldığı Molfix'in yeni ambalajlı bezlerini girdiğim her markette acaba çıkmış mıdır diye büyük bir heyecanla kolaçan etmekteydim. Beklediğime değdi sonunda! Maviş kızım 2 numaralı Molfix ile karşımdaydı işte :)




Fotoğraf çekimlerini aynı zamanda Nil'in bağlı bulunduğu ajansın da sahibesi olan profesyonel bebek fotoğrafçısı Zerin Kültüral gerçekleştirdi. Çekimler Kasım 2012'de Zerin Hanım'ın home ofis olarak kullandığı evinde oldu. Bize bir oda vererek o gün rahat etmemiz için ellerinden geleni yaptılar. Gösterdikleri yakın ilgi ve alaka için Zerin Hanım'a ve Murat Bey'e teşekkürlerimi gönderiyorum!




Ahhh o zaman Nil'im nasıl da küçükmüş! Burada tam 3 buçuk aylık... Bekleme odasında sıramızın gelmesini bekliyoruz. Kabak kafam benim :)




Raflardaki tüm 2 numaralı Molfix bezlerini ben almak istiyorum beeeeen :) Bu çekimler bizim için gerçekten çok güzel bir anı oldu. Nil'im şu anda olan bitenin farkında değil ama ileride bundan büyük bir keyif alacağına eminim ne de olsa o ilgi odağı olmaya bayılan minik bir aslan kızı ;)




Bu keyifli çekim ve güzel anı için Zerin Kültüral ve Molfix'e için çok teşekkür ederiz!