Swahili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Swahili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2013 Cuma

Tanzanya Notları 2: Swahili Öğrenelim


Tüm Bantu dilleri gibi Swahili dilinde her ismin başına kategori belirten önek geliyor. Bellibaşlı kategoriler şöyle: insan, hayvan, bitki ve doğal olgular, alet ve mamul nesneler, gruplar, soyut kavramlar, uzunluk ve boyut belirten kelimeler. Bunların tekili ayrı, çoğulu ayrı kategori sayılıyor. Tekil ve çoğullar dahil toplam sayı 18. Kategorileri Fransızca yahut Almancadaki eril/dişil/nötr cinsler (gender) gibi düşünmek mümkün. Üç tanesi normal insanı nakavt etmeye yeter, 18 tanesini artık siz düşünün.
Örnek verelim. Tekil insan öneki m- veya mw-, çoğul insan öneki wa-. Dolayısıyla mturuki “bir Türk kişi”, waturuki “Türkler”. Mtoto “çocuk”, watoto “çocuklar”. Kişi belirten her türlü isim (arkadaş, öğretmen, Zanzibarlı, gelen yolcu, yabancı, amca, general, bedensel engelliler…) bu önekleri alıyor. Yer yer işi abartıp yabancı dilden alınma kelimelere de bunu uygulamışlar. O yüzden mwalimu “öğretmen (muallim)”, ama çoğulu walimu “öğretmenler”.
İnsan eliyle yapılmış her türlü nesne ve alet tekilde ki- (/o/ ve /u/ seslerinden önce ç-), çoğulda vi- alıyor. Her şeyin küçüğü ile soyut kavramların somut/tekil örnekleri de bu kategoriye giriyor. Misal: kisu “bıçak” çoğulu visu “bıçaklar”; kitu “sandalye”, çombo(< ki-ombo) “çanak”, çoğulu vyombo“çanaklar”. Küçültmeye örnek: kitoto“küçük çocuk, bebek”, çumba “oda” (nyumba “ev” sözcüğünden, “evcik”). Dil isimleri de bu kategoriye dahil: kituruki“Türkçe”. Arapçadan alıntı kelimeler gene çekime uydurulmuş: kitabu “kitap”, vitabu “kitaplar”.
Her türlü bitki ile doğada “kendiliğinden” varolan şeyler tekilde m-, çoğulda mi- alıyor. Misal: Mtu“ağaç”, mwezi “ay”, mlima “dağ”, mto “nehir”. Tek olan organlar: moyo “kalp”. “Köy” kavramı da nedense grup değil doğal varlık sayılmış: mji “köy”, çoğulu miji “köyler”. Şekil itibariyle ağacı andıran ya da ince uzun olan nesneler de, hayrettir, bu kategoriye dahil edilmiş: mwamwuli “şemsiye”, msumari “çivi”.
Her türlü grup ve zümre ile doğada çift veya çoklu olarak varolan nesneler ayrı bir kategori. Bunlar tekilde ya sıfır önek ya da ji-, çoğulda ma- alıyor. Misal: kabila “kabile”, makabila “kabileler”. Mali “mal, servet,” çokluk bildiren bir kavram, çoğulu mamali “mallar”.  Çift gelen varlıklardan jiço “göz”, maço “gözler”; bawa “kanat”, mabawa “kanatlar”. İki veya daha fazla kişinin karşılıklı eylemini ima eden her şey de bu zümreye dahil. Misal: neno/maneno “söz/sözler”, gomvi/magomvi“kavga/kavgalar”, penzi/mapenzi “aşk/aşklar”.
Her türlü soyut kavram u- alıyor. Bunların çoğulu yok. Mesela uhuru “özgürlük,” bizim hürriyet ile aynı Arapça kökten. Usalama “selamet”, utamadini “kültür” (Osmanlıcası temeddün idi bir zamanlar), umaskini “fakirlik”, bildiğimiz miskinlik yani.
*
Buraya kadarı işin kolay kısmı. Bundan sonrası çetrefilleşiyor. Bir kere sıfatların, belirledikleri isimle uyumlu olması (aynı kategoriye uyması) lazım. Sıfat önekleri isim önekleri gibi, ama her zaman aynı değil.
Mtoto mmoja “bir çocuk”, kitabu kimoja “bir kitap”, ndizi moja “bir muz”.
Watoto wawili “iki çocuk”, vitabu viwili “iki kitap”, ndizi mbili “iki muz”.
Daha kötüsü, fiillerin de hem özne ile hem de (varsa) nesne ile uyumlu olmak zorunda. Üstelik fiillerin kategori ekleri isimlerinkinden epey farklı. Misal:
Mtoto mdogo amekisoma “küçük çocuk onu (kitabı) okudu”
Watoto wadogo wamekisoma “küçük çocuklar onu (kitabı) okudular”
A-me-ki-soma derken a-“tekil kişi” özne eki, me- geçmiş zaman eki, ki- “tekil eşya ve alet” cinsinden nesne eki, soma fiil gövdesi. Wa-me-ki-soma derken sadece özne çoğul oluyor. Nesneyi de çoğul yapacak olursak wamevisoma olurdu elbette (“onları okudular”).
Zevkli, değil mi?
*
Son yıllarda hayli mesafe kateden cognitive science diye bir şey var, anti-dinci polemikleriyle ünlenen biyolog Richard Dawkins ile dilbilimci Steven Pinker bunun öncülerindendir. İnsan aklının genetik (doğuştan gelen) kodlarını çözmekle uğraşıyorlar. Diyorlar ki, insan beyni doğuştan birtakım hazır kategorilere sahiptir. Bunlar “insan”, “hayvan”, “bitki ve doğal varlık” ve “alet ve mamulat” olmak üzere en azından dört tanedir; belki daha fazladır. İnsan çocuğu doğal olarak her algısını bu kalıplardan birine oturtur; onlar hazırda yoksa hiçbir şeyi ne kavrayabilir ne de ifade edebilir.
Bu açıdan da ilginç geldi bana Swahili grameri.
*
Bantu dillerinin hepsinde bu temel özellikler var imiş. Bantu dilleri Güney Afrika’nın ucundan, kuzeyde Kamerun-Orta Afrika Cumhuriyeti-Kenya hattına kadar olan alanda konuşulan toplam 250 civarında (Ethnologue listesine göre toplam 535) dilin ortak adı.
Tanzanya’da 60 küsur (Ethnologue listesine göre 105) farklı Bantu dili konuşuluyormuş. Bunlar karşılıklı birbirini anlamayan diller. Ortak dil, yine bir Bantu dili olan Swahili. Daha doğrusu Kiswahili, ön eki unutmayalım.
Kiswahili sadece Zanzibar ve Pemba ile sahildeki birkaç bölgede yaşayan 5 milyon kişinin anadili. Geri kalan 60 milyon nüfus ikinci dil olarak okulda öğreniyor. Bütün gazeteler ve televizyonlar bu dilde. Yani, bırak Pangwa, Tongwe ve Vidunda gibi ufak tefekleri bir kenara, koskoca milyonluk Maasai dilinde bile henüz TRT-6’ları yok adamların.

7 Şubat 2013 Perşembe

Tanzanya Notları I: Araplar Afrika’da


İslamın ilk yüzyıllarında, Araplar Afrika’nın Doğu kıyısında bir dizi koloni kurmuş. Kıtanın içlerine yayılan bir ticaret ağı oluşturmuşlar. Fildişi, altın vs. de alıp satmışlar, ama esasen köle ticareti yapmışlar. Bağdatlı Cahiz’in zenci kölelerin cinslerine ve kalitelerine dair bir risalesi vardır, bir tür tüketici rehberi, M 9. yy, okumaya değer. Yanılmıyorsam Türkçe çevirisi de var.

Swahili dili o ticaretin “çarşı dili”. 9. yy’dan itibaren kullanılmış. Şimdi Tanzanya ile Kenya’nın resmi dili, Uganda’da da ikinci dil. Tanıdık epey kelime çıkıyor. Kalamu, kitabu, daftaru bizdeki gibi. Safariyolculuk, uhuru özgürlük, uwasila havaalanında “geliş” (vasıl olmak’tan). Habaru “merhaba” demek, herhalde aslı habaru keyfa gibi bir şey olmalı; salam da kullanıyorlar. Duka la dawa “deva dükkânı”, yani eczane. Baba ya Taifa “ulusun babası”, Ulu Önder Mwalimu (muallim) Julius Nyerere’nin unvanı. Her resmi dairede ve çoğu dükkânlarda portresi baş köşede. Wizara ya Usalama wa Taifa da tabiatiyle “Ulusal Güvenlik Bakanlığı”. İkinci günden başladık tabelaları çatır çatır okumaya.

*
Umman’ın Afrika’daki imparatorluğunu bilmiyordum, onu da öğrenmek nasip oldu.

17. yy sonlarında Umman’lılar Portekizlileri Hint Okyanusu kıyılarından temizleyip Zanzibar adasına üslenmişler. 1820’lerde Umman Sultanı Said el-Busaid başkentini oraya taşımış. Ta Kongo’nun içlerine uzanan alanı egemenliği altına almış. Dünya piyasalarına yılda otuz kırk bin köle sevketmeye başlamış. Bir kısmını Bağdat üzerinden Osmanlı ve İran’a yollamışlar; daha çoğunu İspanyol ve Amerikalılara satmışlar. Zanzibar yolu Amerika için sapa gelince, Kongo Nehri havzasını ele geçirip Atlantik sahiline çıkış yapmayı denemişler. Zanzibar şehri büyüyüp serpilmiş, Afrika’nın en güzel kenti olmuş.

1840’larda İngilizler uluslararası sularda köle ticaretini etkili bir şekilde yasaklayınca, Sultan Said ürün çeşitlendirme yoluna gitmiş. Zanzibar ve Pemba adalarını karanfil plantasyonlarıyla donatmış. Afrikalı köleleri de bu işe sürmüş. Kısa zamanda iki ada dünya karanfil üretiminin %85 kadarını karşılamaya başlamış.
Halen Zanzibar ve Pemba baştan başa karanfil ağaçlarıyla dolu. Mis gibi kokuyorlar. (Çiçek olan karanfil değil, baharat karanfil.)

*
Tanzanya’da bugünkü Müslüman topluluklarının dağılımına bakınca Umman İmparatorluğunun yayılım şemasını da aşağı yukarı anlıyorsun. Zanzibar ve Pemba’nın tamamı Müslüman. Sahil şehirleri elli elli. Sahili içeriye bağlayan bellibaşlı karayolları – eskinin kervan yolları – boyunca Müslüman yerleşimleri dizili. Tanganika Gölü kıyıları ile Kongo Nehri güzergâhı da öyleymiş. Ulaşım rotaları üzerinde olmayan yerlerde pek Müslüman yok.

Nakliyat ve otobüsçülükle uğraşanların hemen hepsi Müslüman. Her kamyonun üstünde heybetli bir slogan: Allah wakil, Ya Razzaq, Ya Sattar, Ya Rasulallah, Mashallah…

*  
Carl Peters'i de anlatayım. "Emperyalizm" denilen hadiseye belki başka bir bakış açısı getirir.
Peters üniversitede felsefe ve tarih okumuş. Büyük tarihçi von Treitschke'nin sevgili talebesiymiş. Schopenhauer üzerine tez yazmış. Mezun olduğunda akademik kariyerden vazgeçip, bir şekerleme firmasının temsilcisi olarak Londra'ya gitmiş. Orada Afrika romansına kapılmış. 1884’te 28 yaşındayken kalkıp buralara gelmiş.

Bakmış ki kıtadaki Arap egemenliğinin bir üfürüklük canı var; yerli halk Araplardan hazzetmiyor. Derhal uyduruk bir sözleşme hazırlayıp karşılaştığı bütün yerli şeflere imzalatmış. Almanya’ya dönüp bir şirket kurmuş. İnanılmaz bir gayretle her gazeteye makaleler yazıp, “istikbal Afrika’dadır, biz almazsak İngilizler alacak, vah halimize” diye yaygara koparmış. Başbakan Bismarck’ın kapısını aşındırmış. Bismarck önce yüz vermemiş. Sonunda “gene mi bu aptal adam” deyip (aynen bu kelimelerle), görüşmeyi kabul etmiş. Muhalefetteki Liberal milletvekilleri “Afrika’yı İngilizler kapacak, yöneticilerimiz uyuyor mu,” diye isteri yapınca, kerhen Tanganika kolonisi işine yeşil ışık yakmış.

Peters 1888’de Tanganika’ya dönüp işi büyütmüş. Kilimancaro eteğindeki Moşi kasabasını karargâh edinmiş. Bir yerden sonra “bu Afrikalılara kibarlık sökmez” kanısına varıp, eli kanlı bir manyağa dönüşmüş. Sıkı bir harem kurmuş. 1890’da Mısırlı Emin Paşa ile bir olup Uganda ve Güney Sudan’ı fetih seferine çıkmış.

Bu esnada İngilizler “eyvah Almanlar Afrika’yı kapacak, yöneticilerimiz uyuyor mu” paniğine kapılmışlar. 1888’de eski bir bakkaliye toptancısı olan William Mackinnon’u gönderip Mombasa-Nairobi hattını hain Alman emellerine karşı güvenceye almışlar.  90’da Uganda kralını Almanlara karşı kahramanca savunmuşlar.
Nihayet aynı yıl iki ülke hükümet düzeyinde anlaşıp işi tatlıya bağlamış. Victoria Gölünden Mombasa güneyine kadar cetvelle bir çizgi çekip güneyini Almanya’ya, kuzeyini İngiltere’ye vermişler. Bugünkü Tanzanya ile Kenya böyle ayrılmış.

Zanzibar’daki Arap sultanlığının bağımsız kalması için prensip kararına varmışlar. Ama 96’da Almanlar açıkgözlük edip kendi adamlarını sultan ilan ettirince İngiltere mecburen müdahale edip Zanzibar sultanlığını himayesi altına almış. 1964’e dek İngiliz koruması altında saltanat devam etmiş.

*
Oradaki İngiliz Baştemsilcisinin 1920’de Zanzibar hakkında yazdığı kitabı okudum.[1]Son zamanlarda en çok keyif alarak okuduğum kitaplardan biri oldu. Adam belli ki kültürlü ve geniş ufuklu biriymiş, kalemi de kuvvetli. Adayı ve insanlarını sevmiş. Hamisi olduğu sultanla esaslı bir dostluk kurmuş. Ada Araplarının törelerini, soyluluğunu, cömertliğini, finansman yöntemlerini, modern hayata intibak etmekteki zorluklarını – espriyi de ihmal etmeden – çok güzel anlatmış.

Sonraki trajediyi bilmezsen, sanırsın cennet bahçesi.



[1] F. B. Pearce, Zanzibar: The Island Metropolis of Eastern Africa, London 1920, 422 sayfa.