resmi tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
resmi tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2013 Pazar

Beni Kureyza Katliamı


Beni Kureyza olayında ana kaynağımız Taberi’nin Tarih’i. İngilizce çevirisinin sekizinci cildinde ondört sayfa tutuyor. (The History of al-Tabari, SUNY Press 1997, VIII.27-41)

Önce Taberi’ye dair iki çift söz. Bir kere: Muhammed hakkında bildiğin veya bildiğini sandığın hemen her şeyin ilk kaynağı Taberi’dir. Yani Resmi Tarih’in ta kendisidir. “Doğru dediği ne malum” diye sorduğun anda, Muhammed ne malum, vahiy ne malum, Kuran ne malum, Mekke ve Medine ne malum, Bedir ve Uhud ne malum, Kâbe ne malum, Hadice ne malum, Aişe ne malum, Ebubekir ne malum… diye sormuş olursun. Bana göre hava hoş, yeter ki ne sorduğunu bil.

İkincisi: Taberi iyi tarihçidir. Üç beş sayfa okusan yeter, ciddi bir akademik akılla karşı karşıya olduğunu anlarsın. Masal anlatmaz, anlatanları aktarır. Kaynaklarını sorgular. Farklı versiyonlar arasındaki çelişkilerin ve nüansların altını çizer. İyi bir detektifin delil duygusuna, iyi bir filozofun hakikat sevgisine sahiptir. “Peygamberimize bühtan etmiş” dersen, kusura bakma, bir şey bilmediğini belli edersin.

Peygamberi problemli bir ışıkta gösteren bu hikâyeyi (ve buna benzer diğerlerini) neden aktarmış? Neden sessiz geçmemiş? Bence önemli bir soru. Hatta, “Resmi Tarih’in amacı neydi?” konusuna buradan da giriş yapabiliriz.

*
Beni Kureyza hikâyesini üç ana kaynaktan aktarmış. İlki H 140 yılı civarında vefat eden Medine’li araştırmacı İbn İshak. İbn İshak’ın orijinali elimizde yok. Onun beş veya altı farklı kaynağa istinaden anlattıklarını Taberi aktarmış. İkincisi Peygamberin eşi Aişe’nin Medine’li Alkame b. Vakkas’a anlattığı hatıraları. Bunlar hikâyenin anekdot tarafını dolduruyor. Üçüncüsü H 207’de vefat eden Kitab-ül Mağazî muharriri el-Vâkıdî. Taberi genel olarak Vakıdî’ye pek güvenmiyor, sözlerini ihtiyat payıyla aktarıyor.

Taberi metninin esas zevkli yanı, farklı anlatımlar arasındaki vurgu ve detay farkları. Mesela İbn İshak’ın İbn Şihabe’den aktardığı versiyonda Cebrail ile Dihye b. Halife iki ayrı anekdot gibi aktarılırken, Aişe’nin anlatımında ipek örtülü eğerde oturan Dihye’ye halkın “Cebrail” lakabını taktıklarını öğrenip şaşakalıyorsun.
Metnin tamamını aktarmak bu yüzden – meraklısı için – daha ilgi çekici olacaktı. Üşendim. Özetlemekle yetineceğim.

*
Hikâyenin geçmişi
Uhud Savaşında sayıca üstün olan Mekkelilerin Müslümanları yeneceğine kesin nazarıyla bakılır. Bu yüzden Medine Yahudilerinden Beni Nadir aşireti, Müslümanların yenilgisi halinde başına geleceklerden korkarak, tarafsız kalır. Müslüman zaferinden sonra toplanan Mecliste Beni Nadir yargılanır. Muhammed’in idam kararı vermesi beklenirken Beni Nadir’in koruyucusu (velisi) olan Beni Hazrec aşireti ileri gelenlerinin önerisiyle Beni Nadir tehcir edilir. Malları müsadere edilir.

Beni Nadir liderlerinden Hüyeyy b. Ahtab ve Kinane b. el-Rabi Mekkelilerle temas kurarak onları Medine’ye saldırmaya teşvik ederler. Ayrıca doğudaki Ğatafan aşiretini de Mekkelilerle beraber savaşmaya ikna ederler. Medine’deki diğer büyük Yahudi aşireti olan Beni Kureyza lideri Kâ’b b. Esed Muhammed’le ittifakını bozmama taraftarıdır. Kapısına gelen Hüyeyy’i hakaretle kovar. Ancak Hüyeyy ısrar eder, Kureyşlilerin Muhammed’i yeneceklerinin kesin olduğunu, bu durumdan Beni Kureyza’nın zarar göreceğini savunur. K’ab lanet okuyarak Hüyeyy’e kapısını açar. Uzun süre direndikten sonra Muhammed’le [iddiaya göre yazılı belgeye dayanan] ittifakını bozar.

Mekkeliler ile Ğatafanlılar Medine’yi kuşatır. Muhammed, İranlı kölesi Selman’ın tavsiyesiyle kentin etrafına bir hendek kazdırır. 27 gün süren kuşatmada Müslümanlardan altı ve karşı taraftan üç kişi ölür.

Kuşatma esnasında Muhammed adamlar göndererek müttefikler arasına nifak tohumları eker. Kureyza aşireti, Mekkelilerin kuşatmayı sonuçlandırmadan çekileceğinden korkmaktadır; Müslümanlarla başbaşa kaldıklarında başlarına geleceği bildiklerinden, adım atmak istemezler. Ebu Sufyan komutasındaki Mekkeliler, Yahudilerin savaşacağına güvenmezler, Kureyza ileri gelenlerinden bazı kişileri rehin almadıkça kesin saldırıya girişmek istemezler. Ğatafanlılar Yahudilerin Muhammed’le anlaşacağından ve Mekkelilerin çekilip kendilerini Muhammed’e karşı yalnız bırakacağından kuşkulanırlar. İttifak dağılır. 

Cebrail savaş kışkırtıyor
Kuşatmanın kalktığı gün Cebrail altın sırmalı bir sarık giymiş ve ipek örtülü bir katıra binmiş olarak zuhur eder. “Silahları bıraktın mı ya Rasulallah?” diye sorar. Muhammed evet der. Cebrail, “Melekler henüz silahlarını bırakmadı. Allah sana Beni Kureyza’ya saldırmanı emrediyor. Ben de orada olacağım,” diye cevap verir. Muhammed tellal çıkararak, Beni Kureyza arazisinde toplanmadan kimsenin namaz kılmamasını emreder. Kendisi de Kureyza surlarının yanına gelerek “Ey maymun soylular! Allah sizi lanetledi ve intikamımı üzerinize saldı,” diye seslenir. Yahudiler cevaben ona hakaret ederler.

Aişe’nin anlatımına göre Cebrail “Melekler silahlarını bırakmadı, git ve onlarla savaş” der. Muhammed zırhını kuşanır. Yolda rastladığı kişilere “buradan kim geçti” diye sorar. Onlar da “Dihye b. Halife geçti” derler. Dihye’ye büyük sakalı ve ipekli eğeri nedeniyle “Cebrail” adı verildiğini Aişe belirtir.

Maymun korkusu
25 gün veya bir ay süren kuşatmadan sonra Kureyza aşireti teslim olmaya karar verir. Müzakere için Muhammed onlara Beni Aws aşiretinden Ebu Lübâbe b. Abdülmunzir’i gönderir. Aws aşireti Beni Kureyza’nın koruyucusu (velisi) ve Ebu Lübabe onların dostudur. Erkekler onu karşılarken Yahudilerin kadın ve çocukları çığlıklar atarak etrafını sararlar ve merhamet göstermesi için yalvarırlar. “Muhammed’in hakemliğini kabul edelim mi?” diye sorarlar. Ebu Lübabe “evet” der, fakat bunu söylerken eliyle boğaz kesme işareti yapar. Yapar yapmaz pişman olur. Allah’a ve resulüne ihanet ettiği kaygısına kapılarak koşa koşa gider, camide kendini bir sütuna bağlatır. Allah kendisini affetmedikçe oradan ayrılmayacağını bildirir. Muhammed bunu duyunca güler. “Bana gelseydi affederdim, ama şimdi ancak Allah affedebilir,” der. Birkaç gün sonra Allah’tan gelen bir vahiyle Ebu Lübabe’yi affeder. [Bahis konusu ayetin hangisi olduğuna dair tefsirciler arasında ittifak yoktur.]

Kureyza lideri Kâ’b, aşiretine hitaben konuşur. Başlarına gelen beladan Hüyeyy’i sorumlu tutar. Üç seçenek sunar. Ya topluca Müslümanlığı kabul edeceklerdir. Bu reddedilir. Ya [Masada'daki Yahudiler gibi] kadınlarını ve çocuklarını öldürüp, ölünceye kadar savaşacaklardır. Bu da reddedilir. Ya da Yahudiler için savaşmanın dinen haram sayıldığı Şabat günü sürpriz bir saldırı düzenleyeceklerdir. Tevrat’a göre Şabat günü savaşmak Yahudilerin domuza veya maymuna dönüşmesine yol açacağı için, bu seçenek de reddedilir. Teslim olmaya karar verirler.  

Bağımsız yargı
Beni Kureyza Aws aşiretinin mevalisi olduğundan, hukuken Muhammed’in yargıç olması mümkün değildir. Bu nedenle Aws aşiretinden Sa’d b. Muaz görevlendirilir. Sa’d Hendek savaşında yaralanmış ve yarası şişmeye başlamıştır (birkaç gün sonra ölecektir). Hükmü açıklar: Kureyza erkekleri öldürülecek, kadın ve çocuklar köle edilecek, malları müsadere edilecektir. Muhammed “Allah’ın ve resulunün yargısıyla yargıladın” diyerek onu onaylar.

[Yargı görevinin ölmekte olan birine aktarılması muhtemelen kan davası güdülmesini önlemeye yönelik bir tedbirdir.]

Nusra Cephesi tesadüf mü?
Resulallah karardan sonra Medine’nin çarşı alanına giderek hendekler kazdırır. Beni Kureyza erkekleri gruplar halinde buraya getirilerek hendeklerin başında kafaları kesilir. Toplam katledilen sayısı bazı kaynaklara göre 600 ila 700, bazılarına göre 800 ila 900 kişidir. İdamların çoğunu Ali b. Ebu Talib (sonradan dördüncü halife) ve Zübeyr infaz ederler.

Komplonun lideri Hüyeyy getirilir. Pembe kumaştan değerli giysisini (ganimet edilmesin diye) delik deşik etmiştir. Muhammed’e hitaben “Sana düşmanlık ettiğim için kendimi ayıplamıyorum, çünkü Allah’ın terkettiği kişi lanetlenmiştir,” der. [Bu sözün anlamı açık değildir. Lanetlenen kişinin Hüyeyy mi Muhammed mi olduğu anlaşılmaz.] Sonra halkına dönerek “Allah’ın emrinde haksızlık yoktur. Zira İsrailoğulları için büyük bir katliam olacağı Kitabımızda yazılıdır,” der. İdam edilir. [Hüyeyy’in son sözleri daha sonraki İslami literatürde süslenip püslenerek, Yahudilerin idam kararının kendi Kitaplarına uygun olarak verildiği tezine dönüşecektir.]

Aişe’nin ifadesine göre idam edilenler arasında tek bir kadın vardır. “Rasulallah erkekleri meydanda öldürürken kadın benim yanımdaydı, sohbet ediyor ve durmadan gülüyordu. Derken bir ses adını çağırdı. ‘Ne var?’ dedim. ‘Öldürecekler’ dedi. ‘Neden’ diye sordum. ‘Yaptığım bir şeyden ötürü’ diye cevap verdi. Götürüp kafasını kestiler. Neşesini ve gülüşünü hayatta unutamam. Öldürüleceğini biliyordu.”

Vakıdî’nin anlatımına göre kadının öldürülmesinin nedeni, kuşatma sırasında sur üstünden bir değirmen taşı atarak Hallâd b. Süveyd’in ölümüne sebep olması idi.

Ebubekir halt etmiş
Öldürülecekler arasında geçmişte Müslümanlara iyiliği dokunmuş olan yaşlı Ebu Abdurrahman el-Zebîr vardır. Müslümanlardan Sabit b. Kays Rasulallah’tan rica ederek yaşlı adamın canını bağışlatır. Ebu Abdurrahman “karım ve çocuklarım olmadan hayatın ne anlamı var?” diye sorar. Onlar da bağışlanır. “Malım ve servetim olmadan nasıl yaşayabilirim?” der. Malına dokunulmayacağına söz verirler. “Aslanlar aslanı, güzel adam Kâ’b b. Esed ne olacak?” diye sorar. Öldürüldüğünü söylerler. Aşiretinin akıbetini sorar, hepsinin idam edildiğini anlatırlar. “O zaman bana bir iyilik yapıp beni de öldürün” der. “Akrabalarım olmadan yaşamanın faydası yok, öbür dünyada onlara kavuşmak için sabırsızlanıyorum.”

Ebubekir bu sözleri duyduğunda “akrabalarıyla Cehennemde buluşacak, orada sonsuz azap görecek” diye konuşur.

Emval-i metrukenin paylaşımı
İdamlar sona erdikten sonra Rasulallah Beni Kureyza’nın mallarını, kadınlarını ve çocuklarını müminler arasında pay eder. Beşte bir [kamu payı] çıkarıldıktan sonra geri kalandan süvarilere üçer pay, piyadelere birer pay verilir. Bu savaş esnasında Müslümanların otuzaltı atlısı vardır. Onların hakkı, bir pay ata, iki pay sürücüsüne olmak üzere üç pay olarak hesaplanır. Ganimetin beşte birinin [Muhammed’e] ayrılması kuralı ilk kez bu olayda uygulanır ve daha sonra gelenek (sünnet) olarak benimsenir.

Rasulallah köle kadın ve çocukların bir kısmını Sa’d b. Zeyd ile orta Arabistan’daki Necd’e göndererek, karşılığında at ve silah satın alır. Esir alınan kadınlardan Reyhane bt. Amr’ı kendine ayırır. Cariye edindiği bu kadın, Muhammed’in ölümünde halâ onun kölesidir. Muhammed ona kendisiyle nikâhlanmasını ve hicaba girmesini teklif ederse de Reyhane “ya Rasulallah, senin kölen kalayım, böylesi senin için de benim için de daha kolay” diyerek reddeder. İslamiyeti kabul etmeyerek Yahudi dininde ısrar eder. Bundan ötürü Muhammed onu nikâhına almaz, fakat canı sıkılır. Kimi anlatımlara göre daha sonra Reyhane Müslümanlığı kabul ederek Muhammed’i sevindirir. [Ancak bu anlatımla, Muhammed’in ölümünde Reyhane’nin halâ köle olduğu bilgisi çelişir.]

*
Bu anlatı neden Resmi Tarih’e dahil edildi? Neden unutturulmadı? Sorumuz bu.

Resmi Tarih’in işlevi meşrulaştırmaktır. Bir hikâye anlatırsın. Bu hikâye senin bugününü, varlığını, iktidarını, yasalarını, törelerini, eksiklerini, yanlışlarını haklı kılar. Vicdanındaki soruları giderir. Seni – toplumca – iyi hissettirir.

Bak mesela “Kurtuluş Savaşı” anlatısına, ve İŞLEVİ NEDİR diye sor. Yedi düvel, kağnılar, iç ve dış düşmanlar, hain padişah, damat ferit, ordular ilk hedefiniz vs… Az düşün, ne anlatıyor? BUGÜNKÜ devletinin ve iktidarının hak olduğunu anlatıyor. BUGÜNKÜ hatalarının hiç mertebesinde olduğuna seni ikna ediyor. Dün Ermeniden gaspettiğin o tarla ile dükkânı sana helal kılıyor.

Taberi Tarihinin de öyle bir şeyi olmalı bence.

Ülkeler fethetmişsin, şehirler zaptetmişsin. Bunu yaparken de epeyce kırıp dökmüşsün. Şimdi bir hikâye anlatman lazım ki, yaptığının hak ve meşru olduğuna seni inandırsın. Seni bırak, yarın çocuğun gelip “ya baba biz neden böyleyiz” diye sorarsa, verecek cevabın olsun.

*
Devam ederiz bir ara. “İslam dini dediğin şey, o Resmi Anlatının ta kendisidir” diyeceğim sırası gelince.  Linç ederlerse de kendi bilecekleri şey.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

İslam tarihine giriş: Resmi Tarih öğretisi


Resmi Tarih oluşturma süreci her çağda ve her kültürde aşağı yukarı aynıdır.

Bir, sivilceler temizlenir. Kahramanımızın yenilgileri, yanlışları, ahlaken savunulması zor eylemleri unutulur. Mesela 1918 Suriye hezimeti hafızalardan silinir. Dersim katliamı küçük, belirsiz bir dipnota indirgenir. Troçki eski fotoğraflardan kaybolur.

İki, gri ile grinin savaşı siyah ve beyaza dönüştürülür. Gerçek hayatta yüzde yüz kötülük, yüzde yüz kahramanlık, yüzde yüz haklılık, yüzde yüz düşmanlık yoktur. Oysa Resmi Tarihte bir taraf daima hain, kalleş, korkak ve art niyetlidir; diğer taraf cömert ve cesurdur, uzun vadede daima doğru kararları verir. Tereddüt tarihten kovulur. Aklı başında bir sürü insan neden Amerikan mandasını savundu? Londra konferansında barış yapılsa daha mı iyiydi? İngilizlerin Malta sürgünü kararı hangi akla hizmet etti? İyi ile Kötü’nün kozmik savaşında bu tür kafa karıştırıcı detaylara yer yoktur.

Dolayısıyla, üç, mutlaka bir Kötü Vezir gerekir. Kahramanın yanlışları ve kararsızlıkları bununla açıklanır. Hazret mutlak iyiydi, haşa hatası yoktu, ama en yakınına kadar sızmış soysuzlar onu (kısa bir süre) yanılttılar. Gazi büyüktü, ama İnönü kötü. Fatih büyük adamdı ama Çandarlı hainlik yaptı. Muhammed temizdi ama ashab ve ahlaf onu anlamadılar.

Olmamış bir şeyi olmuş göstermek anlamında pozitif yalana Resmi Tarihte pek rastlamazsın. Yalan tarih icat etmek zordur. Olayları yaşamış olanlar veya onların çocukları ve öğrencileri, Resmi Tarihin üretildiği süreçte çoğu zaman hayattadır. Kutsal saydıkları – üstelik sayesinde itibar ve mevki sahibi oldukları – anılarına ihanet etmezler, ettirmezler.  

Binde bir, belki “komünizm Türk milletinin düşmanıdır, her görüldüğü yerde başı ezilmelidir” gibisinden birkaç uydurma hadis çıkabilir.[1] Ama onların da akla mülayim olması, Hazret bilfiil söylemediyse bile söyleyebilirdi ve söylese iyi olurdu cinsinden şeyler olması gerekir. Yoksa Kutsal Anı Bekçileri öyle bir yaygara koparırlar ki, maazallah Hazret’in anısına hakaretten kellen gider.

*
İslamın kuruluş yıllarına ait bildiğimiz her şey, Hicretten 100 ila 200 yıl sonrasına ait Resmi Tarih mahsulüdür derken işte böyle bir süreci kastediyorum.  

Yalan var mı? Zannetmem. Varsa bile tablonun bütününü kökten etkileyecek boyutta değildir. Kaldı ki İslam’ın resmi tarihinin oluşturulduğu devir, emsallerine oranla sofistike, eleştirel düşünceye açık, metin analizi tekniklerine vakıf bir çağdı. Elde sağlam delil olmadıkça bir şey aktarmış olmaları zor.

Peki doğru mu? Şimdi kafanızı karıştırmış gibi olmayayım ama, ona da hayır diyeceğim. Griyi siyah beyaza çevirince doğruyu söylemiş olmazsın. İnsani gerçekliği destani gerçekliğe çevirmiş olursun. Mitolojize etmiş olursun. Kuşkulardan, tesadüflerden, çelişkilerden, yalanlardan, kalleşliklerden, güzelliklerden, aptallıklardan örülmüş alelade bir insan hikâyesini kozmik bir drama dönüştürmüş olursun. Bunun neresi doğru?

*
Elimizdeki kaynaklar şöyle.

Bir, Kuran. Muhammed’in çeşitli tarihlerde telaffuz ettiği birtakım mantralar, ölümünden yirmi ila otuz yıl sonra sözlü hafızaya istinaden yazıya dökülmüş. Diyorlar. Amma, elimizdeki en eski yazılı metin parçaları bu tarihe değil, Muhammed’in ölümünden yaklaşık 90 yıl sonrasına ait. Metnin Osman zamanında şu veya bu yöntemle derlendiğine dair rivayetler ise ancak bir 90 yıl daha da sonra kaydedilmiş. Hem üstelik, tesadüfe bak, “elimizdeki Kuran aslı değil yanlış” diyen seslerin ayyuka çıktığı bir devirde kaydedilmiş, faydalı bir siyasi konjonktüre denk gelmiş.

Peki bu rivayetler yalan mı? Zannetmem, bakınız bu yazının başı. Ama süreçte hangi sivilceler temizlenmiş, hangi bulanıklıklar siyah beyaz edilmiş, hangi tuhaflıklar “Hazret olsa olsa şunu kastetmiştir” hesabıyla editlenmiş, incelemeye değer bir mevzumuş gibi geliyor bana.

M 629 yılına ait bir Rum propaganda risalesinin tartışmasını “vahiy” diye kabul eden bir derlemenin[2] saf ve bakir bir aktarım metni olduğuna kimse inandıramaz beni.

*
İki, hadis. Peygambere atfedilen sözler derlemesi, hepsi 30 bin tane kadar. Hicretin 150 küsuruncu yılında derlenmeye başlamış, ama elimizdeki büyük koleksiyonlar Hicri 220 ila 250 yıllarına ait.

Yalanı var mı? Vardır belki, bazı hadisler 3. yüzyılın siyasi ve hukuki tartışmalarına kuşku uyandıracak ölçüde “cuk oturuyor”. Nitekim kendi çağında da her birinin otantikliği sorgulanmış. Kuşkuları gidermek için hayret edilecek ölçüde – hatta bugünün Türkiye’sinin entelektüel seviyesini birkaç gömlek aşan bir ölçüde – sofistike bir analiz ve eleştiri mekanizması kurulmuş. Bu mekanizmanın sistemli bir bias, bir tür ışık kırılması doğurmuş olması mümkün, hatta muhtemel. Ama saf palavraya çok geçit vermiş olabileceğini sanmam.

Üç, siyer. Peygamberin biyografisine dair bildiğimiz hemen her şey Taberi’nin Tarih’inden[3] geliyor, Hicri 270 küsur yılında yazılmış. Taberi anlatısının esas kaynağı İbn İshak, H 150 civarında ölmüş, yıllarca Medine’de kalıp peygambere dair anekdotlar toplamış, çoğunu bu işin piri sayılan İbn Şihab’dan (ö. H 120) aktarmış, o zat-ı muhterem de Peygamberi tanıyanların rahlesinde ders gören Urve b. Züheyr’den (ö. H 90) feyiz almış. Ama bunların hiç birinin orijinali elimizde yok. Taberi var.

Taberi ciddi ve titiz bir tarihçidir. Herhangi çağ ve medeniyette yaşasa “büyük tarihçi” unvanını hakedecek biridir. Delilsiz konuşmaz; yargı ile önyargının farkını bilir; muazzam bir analitik zekâsı vardır. Yani yalan haber aktarmış olması zor. Ama şu da basit bir gerçek ki, Muhammed hakkında bugün ne biliyorsan Taberi aktardığı için biliyorsun. Aktarmadığı eğer varsa, onları bilmiyorsun.

Troçki eğer fotoğraftan silindiyse Troçki’yi unut, geri getirmene imkân yok.

Dört, hukuk. Ebu Hanife Hicri 150’de, Melik b. Enes 180’de vefat etmiş. Ama bugün bildiğimiz anlamda dört Sünni mezhebinin şekillenmesi H 200 ila 250 döneminin eseri. Hukuk muhafazakâr bir disiplindir; hangi hukukçuya sorsan yeni icat çıkardığını kabul etmez, varolan içtihatlardan akıl yürüttüğünü söyler. Nitekim dört mezhebin dördü de öyle yapmış. Müthiş bir kararlılıkla, Kuran’dan, hadisten ve peygamberi tanımış olanların geleneğinden bir hukuk içtihatları sistemi türetmişler.

“Kafadan atmışlar” demek densizlik olur. Ayrıca, diyen kişinin dönemin tartışmalarının kalitesinden habersiz olduğunu gösterir. Ancak, dünyanın en eski medeniyet merkezlerine hâkim bir dünya imparatorluğunun hukuk sistemini Arabistan’daki bir çöl reisinin ad hoc[4] uygulamalarından türetebileceğini düşünmek de, sanırım inandırıcılık sınırlarını zorlar.   

*
Özetle diyorum ki, İslam dini dediğin şey Hicreti izleyen 200 küsur yılda şekillenmiş, Abbasi devletinde billurlaşmış bir Resmi Tarih öğretisidir. Hicri 0 yılı hakkında, Bağdat’ın prizmasından geçmemiş olan hiçbir şey bilmiyorsun. Bilmene de imkân yok.

“Nemo propheta in patria”, eski Plinius’un meşhur sözüdür: kimse kendi vatanında peygamber olamaz. Çünkü yemezler. Bugün biri peygamberim diye çıksa kim ne tepki verirse o tepkiyi verirler. Misal: Cumhuriyetin kurucusu da, kendi çağdaşları için, kısa boylu, tiz sesli bir politikacıydı. Hayat boyu “Hazretin yarın ayağı kaysa ne olur ve bizim başımıza ne gelir” hesabıyla yaşadılar. Peygamberlik mertebesine ulaşması Resmi Tarih’in başarısıdır. Öbürü de o hesap.

*
O halde sorulacak olan esas ilginç soru şudur. Hicreti izleyen 200 yılda bir Menkıbe, bir Kahraman, bir Kitap ve bir Din üretirken esas dertleri neydi? Hangi kaygılarla hareket ettiler? Hangi – siyasi, sosyal, ideolojik, felsefi – problemi çözmeye çalıştılar? Neden böyle bir anlatıya gerek duydular?

Daha net soralım. Babil’in, İran’ın, Mısır’ın, Şam’ın binlerce yıllık medeniyetinin varisi olan koca koca adamlar, neden Arabistan çölündeki birtakım çete savaşlarının hikâyesini tarihin merkezine oturtan bir anlatıyı kurguladılar?

Bak soruyu böyle sorunca ne kadar ilginçleşiyor konu.

Hz. Lenin, aşağıda sağda ashabdan Troçki ve Kamenev, 1920


Aynı resim, Resmi Tarih versiyonu



[1] Atatürk’e atfedilen bu sözün yalan olduğunu ve galiba 1960’larda uydurulduğunu Mete Tunçay bir makalesinde anlatmıştı. Şimdi bulamadım.
[3] Tarih el-Rüsûl vel-Mülûk, İngilizce çevirisi 40 cilt, 9000 sayfa. Muhammed’e dair 6-7-8 ile Bağdat’ın ilk dönemine dair 28 ve 29’u okudum. Tarih sevenler için nefis bir eser.
[4] “Zemine ve zamana göre anlık kararla oluşmuş, doğaçlama” demek. Vallahi tatmin edici bir Türkçe karşılığını bulamadım.