soykırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
soykırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2013 Pazar

Beni Kureyza Katliamı


Beni Kureyza olayında ana kaynağımız Taberi’nin Tarih’i. İngilizce çevirisinin sekizinci cildinde ondört sayfa tutuyor. (The History of al-Tabari, SUNY Press 1997, VIII.27-41)

Önce Taberi’ye dair iki çift söz. Bir kere: Muhammed hakkında bildiğin veya bildiğini sandığın hemen her şeyin ilk kaynağı Taberi’dir. Yani Resmi Tarih’in ta kendisidir. “Doğru dediği ne malum” diye sorduğun anda, Muhammed ne malum, vahiy ne malum, Kuran ne malum, Mekke ve Medine ne malum, Bedir ve Uhud ne malum, Kâbe ne malum, Hadice ne malum, Aişe ne malum, Ebubekir ne malum… diye sormuş olursun. Bana göre hava hoş, yeter ki ne sorduğunu bil.

İkincisi: Taberi iyi tarihçidir. Üç beş sayfa okusan yeter, ciddi bir akademik akılla karşı karşıya olduğunu anlarsın. Masal anlatmaz, anlatanları aktarır. Kaynaklarını sorgular. Farklı versiyonlar arasındaki çelişkilerin ve nüansların altını çizer. İyi bir detektifin delil duygusuna, iyi bir filozofun hakikat sevgisine sahiptir. “Peygamberimize bühtan etmiş” dersen, kusura bakma, bir şey bilmediğini belli edersin.

Peygamberi problemli bir ışıkta gösteren bu hikâyeyi (ve buna benzer diğerlerini) neden aktarmış? Neden sessiz geçmemiş? Bence önemli bir soru. Hatta, “Resmi Tarih’in amacı neydi?” konusuna buradan da giriş yapabiliriz.

*
Beni Kureyza hikâyesini üç ana kaynaktan aktarmış. İlki H 140 yılı civarında vefat eden Medine’li araştırmacı İbn İshak. İbn İshak’ın orijinali elimizde yok. Onun beş veya altı farklı kaynağa istinaden anlattıklarını Taberi aktarmış. İkincisi Peygamberin eşi Aişe’nin Medine’li Alkame b. Vakkas’a anlattığı hatıraları. Bunlar hikâyenin anekdot tarafını dolduruyor. Üçüncüsü H 207’de vefat eden Kitab-ül Mağazî muharriri el-Vâkıdî. Taberi genel olarak Vakıdî’ye pek güvenmiyor, sözlerini ihtiyat payıyla aktarıyor.

Taberi metninin esas zevkli yanı, farklı anlatımlar arasındaki vurgu ve detay farkları. Mesela İbn İshak’ın İbn Şihabe’den aktardığı versiyonda Cebrail ile Dihye b. Halife iki ayrı anekdot gibi aktarılırken, Aişe’nin anlatımında ipek örtülü eğerde oturan Dihye’ye halkın “Cebrail” lakabını taktıklarını öğrenip şaşakalıyorsun.
Metnin tamamını aktarmak bu yüzden – meraklısı için – daha ilgi çekici olacaktı. Üşendim. Özetlemekle yetineceğim.

*
Hikâyenin geçmişi
Uhud Savaşında sayıca üstün olan Mekkelilerin Müslümanları yeneceğine kesin nazarıyla bakılır. Bu yüzden Medine Yahudilerinden Beni Nadir aşireti, Müslümanların yenilgisi halinde başına geleceklerden korkarak, tarafsız kalır. Müslüman zaferinden sonra toplanan Mecliste Beni Nadir yargılanır. Muhammed’in idam kararı vermesi beklenirken Beni Nadir’in koruyucusu (velisi) olan Beni Hazrec aşireti ileri gelenlerinin önerisiyle Beni Nadir tehcir edilir. Malları müsadere edilir.

Beni Nadir liderlerinden Hüyeyy b. Ahtab ve Kinane b. el-Rabi Mekkelilerle temas kurarak onları Medine’ye saldırmaya teşvik ederler. Ayrıca doğudaki Ğatafan aşiretini de Mekkelilerle beraber savaşmaya ikna ederler. Medine’deki diğer büyük Yahudi aşireti olan Beni Kureyza lideri Kâ’b b. Esed Muhammed’le ittifakını bozmama taraftarıdır. Kapısına gelen Hüyeyy’i hakaretle kovar. Ancak Hüyeyy ısrar eder, Kureyşlilerin Muhammed’i yeneceklerinin kesin olduğunu, bu durumdan Beni Kureyza’nın zarar göreceğini savunur. K’ab lanet okuyarak Hüyeyy’e kapısını açar. Uzun süre direndikten sonra Muhammed’le [iddiaya göre yazılı belgeye dayanan] ittifakını bozar.

Mekkeliler ile Ğatafanlılar Medine’yi kuşatır. Muhammed, İranlı kölesi Selman’ın tavsiyesiyle kentin etrafına bir hendek kazdırır. 27 gün süren kuşatmada Müslümanlardan altı ve karşı taraftan üç kişi ölür.

Kuşatma esnasında Muhammed adamlar göndererek müttefikler arasına nifak tohumları eker. Kureyza aşireti, Mekkelilerin kuşatmayı sonuçlandırmadan çekileceğinden korkmaktadır; Müslümanlarla başbaşa kaldıklarında başlarına geleceği bildiklerinden, adım atmak istemezler. Ebu Sufyan komutasındaki Mekkeliler, Yahudilerin savaşacağına güvenmezler, Kureyza ileri gelenlerinden bazı kişileri rehin almadıkça kesin saldırıya girişmek istemezler. Ğatafanlılar Yahudilerin Muhammed’le anlaşacağından ve Mekkelilerin çekilip kendilerini Muhammed’e karşı yalnız bırakacağından kuşkulanırlar. İttifak dağılır. 

Cebrail savaş kışkırtıyor
Kuşatmanın kalktığı gün Cebrail altın sırmalı bir sarık giymiş ve ipek örtülü bir katıra binmiş olarak zuhur eder. “Silahları bıraktın mı ya Rasulallah?” diye sorar. Muhammed evet der. Cebrail, “Melekler henüz silahlarını bırakmadı. Allah sana Beni Kureyza’ya saldırmanı emrediyor. Ben de orada olacağım,” diye cevap verir. Muhammed tellal çıkararak, Beni Kureyza arazisinde toplanmadan kimsenin namaz kılmamasını emreder. Kendisi de Kureyza surlarının yanına gelerek “Ey maymun soylular! Allah sizi lanetledi ve intikamımı üzerinize saldı,” diye seslenir. Yahudiler cevaben ona hakaret ederler.

Aişe’nin anlatımına göre Cebrail “Melekler silahlarını bırakmadı, git ve onlarla savaş” der. Muhammed zırhını kuşanır. Yolda rastladığı kişilere “buradan kim geçti” diye sorar. Onlar da “Dihye b. Halife geçti” derler. Dihye’ye büyük sakalı ve ipekli eğeri nedeniyle “Cebrail” adı verildiğini Aişe belirtir.

Maymun korkusu
25 gün veya bir ay süren kuşatmadan sonra Kureyza aşireti teslim olmaya karar verir. Müzakere için Muhammed onlara Beni Aws aşiretinden Ebu Lübâbe b. Abdülmunzir’i gönderir. Aws aşireti Beni Kureyza’nın koruyucusu (velisi) ve Ebu Lübabe onların dostudur. Erkekler onu karşılarken Yahudilerin kadın ve çocukları çığlıklar atarak etrafını sararlar ve merhamet göstermesi için yalvarırlar. “Muhammed’in hakemliğini kabul edelim mi?” diye sorarlar. Ebu Lübabe “evet” der, fakat bunu söylerken eliyle boğaz kesme işareti yapar. Yapar yapmaz pişman olur. Allah’a ve resulüne ihanet ettiği kaygısına kapılarak koşa koşa gider, camide kendini bir sütuna bağlatır. Allah kendisini affetmedikçe oradan ayrılmayacağını bildirir. Muhammed bunu duyunca güler. “Bana gelseydi affederdim, ama şimdi ancak Allah affedebilir,” der. Birkaç gün sonra Allah’tan gelen bir vahiyle Ebu Lübabe’yi affeder. [Bahis konusu ayetin hangisi olduğuna dair tefsirciler arasında ittifak yoktur.]

Kureyza lideri Kâ’b, aşiretine hitaben konuşur. Başlarına gelen beladan Hüyeyy’i sorumlu tutar. Üç seçenek sunar. Ya topluca Müslümanlığı kabul edeceklerdir. Bu reddedilir. Ya [Masada'daki Yahudiler gibi] kadınlarını ve çocuklarını öldürüp, ölünceye kadar savaşacaklardır. Bu da reddedilir. Ya da Yahudiler için savaşmanın dinen haram sayıldığı Şabat günü sürpriz bir saldırı düzenleyeceklerdir. Tevrat’a göre Şabat günü savaşmak Yahudilerin domuza veya maymuna dönüşmesine yol açacağı için, bu seçenek de reddedilir. Teslim olmaya karar verirler.  

Bağımsız yargı
Beni Kureyza Aws aşiretinin mevalisi olduğundan, hukuken Muhammed’in yargıç olması mümkün değildir. Bu nedenle Aws aşiretinden Sa’d b. Muaz görevlendirilir. Sa’d Hendek savaşında yaralanmış ve yarası şişmeye başlamıştır (birkaç gün sonra ölecektir). Hükmü açıklar: Kureyza erkekleri öldürülecek, kadın ve çocuklar köle edilecek, malları müsadere edilecektir. Muhammed “Allah’ın ve resulunün yargısıyla yargıladın” diyerek onu onaylar.

[Yargı görevinin ölmekte olan birine aktarılması muhtemelen kan davası güdülmesini önlemeye yönelik bir tedbirdir.]

Nusra Cephesi tesadüf mü?
Resulallah karardan sonra Medine’nin çarşı alanına giderek hendekler kazdırır. Beni Kureyza erkekleri gruplar halinde buraya getirilerek hendeklerin başında kafaları kesilir. Toplam katledilen sayısı bazı kaynaklara göre 600 ila 700, bazılarına göre 800 ila 900 kişidir. İdamların çoğunu Ali b. Ebu Talib (sonradan dördüncü halife) ve Zübeyr infaz ederler.

Komplonun lideri Hüyeyy getirilir. Pembe kumaştan değerli giysisini (ganimet edilmesin diye) delik deşik etmiştir. Muhammed’e hitaben “Sana düşmanlık ettiğim için kendimi ayıplamıyorum, çünkü Allah’ın terkettiği kişi lanetlenmiştir,” der. [Bu sözün anlamı açık değildir. Lanetlenen kişinin Hüyeyy mi Muhammed mi olduğu anlaşılmaz.] Sonra halkına dönerek “Allah’ın emrinde haksızlık yoktur. Zira İsrailoğulları için büyük bir katliam olacağı Kitabımızda yazılıdır,” der. İdam edilir. [Hüyeyy’in son sözleri daha sonraki İslami literatürde süslenip püslenerek, Yahudilerin idam kararının kendi Kitaplarına uygun olarak verildiği tezine dönüşecektir.]

Aişe’nin ifadesine göre idam edilenler arasında tek bir kadın vardır. “Rasulallah erkekleri meydanda öldürürken kadın benim yanımdaydı, sohbet ediyor ve durmadan gülüyordu. Derken bir ses adını çağırdı. ‘Ne var?’ dedim. ‘Öldürecekler’ dedi. ‘Neden’ diye sordum. ‘Yaptığım bir şeyden ötürü’ diye cevap verdi. Götürüp kafasını kestiler. Neşesini ve gülüşünü hayatta unutamam. Öldürüleceğini biliyordu.”

Vakıdî’nin anlatımına göre kadının öldürülmesinin nedeni, kuşatma sırasında sur üstünden bir değirmen taşı atarak Hallâd b. Süveyd’in ölümüne sebep olması idi.

Ebubekir halt etmiş
Öldürülecekler arasında geçmişte Müslümanlara iyiliği dokunmuş olan yaşlı Ebu Abdurrahman el-Zebîr vardır. Müslümanlardan Sabit b. Kays Rasulallah’tan rica ederek yaşlı adamın canını bağışlatır. Ebu Abdurrahman “karım ve çocuklarım olmadan hayatın ne anlamı var?” diye sorar. Onlar da bağışlanır. “Malım ve servetim olmadan nasıl yaşayabilirim?” der. Malına dokunulmayacağına söz verirler. “Aslanlar aslanı, güzel adam Kâ’b b. Esed ne olacak?” diye sorar. Öldürüldüğünü söylerler. Aşiretinin akıbetini sorar, hepsinin idam edildiğini anlatırlar. “O zaman bana bir iyilik yapıp beni de öldürün” der. “Akrabalarım olmadan yaşamanın faydası yok, öbür dünyada onlara kavuşmak için sabırsızlanıyorum.”

Ebubekir bu sözleri duyduğunda “akrabalarıyla Cehennemde buluşacak, orada sonsuz azap görecek” diye konuşur.

Emval-i metrukenin paylaşımı
İdamlar sona erdikten sonra Rasulallah Beni Kureyza’nın mallarını, kadınlarını ve çocuklarını müminler arasında pay eder. Beşte bir [kamu payı] çıkarıldıktan sonra geri kalandan süvarilere üçer pay, piyadelere birer pay verilir. Bu savaş esnasında Müslümanların otuzaltı atlısı vardır. Onların hakkı, bir pay ata, iki pay sürücüsüne olmak üzere üç pay olarak hesaplanır. Ganimetin beşte birinin [Muhammed’e] ayrılması kuralı ilk kez bu olayda uygulanır ve daha sonra gelenek (sünnet) olarak benimsenir.

Rasulallah köle kadın ve çocukların bir kısmını Sa’d b. Zeyd ile orta Arabistan’daki Necd’e göndererek, karşılığında at ve silah satın alır. Esir alınan kadınlardan Reyhane bt. Amr’ı kendine ayırır. Cariye edindiği bu kadın, Muhammed’in ölümünde halâ onun kölesidir. Muhammed ona kendisiyle nikâhlanmasını ve hicaba girmesini teklif ederse de Reyhane “ya Rasulallah, senin kölen kalayım, böylesi senin için de benim için de daha kolay” diyerek reddeder. İslamiyeti kabul etmeyerek Yahudi dininde ısrar eder. Bundan ötürü Muhammed onu nikâhına almaz, fakat canı sıkılır. Kimi anlatımlara göre daha sonra Reyhane Müslümanlığı kabul ederek Muhammed’i sevindirir. [Ancak bu anlatımla, Muhammed’in ölümünde Reyhane’nin halâ köle olduğu bilgisi çelişir.]

*
Bu anlatı neden Resmi Tarih’e dahil edildi? Neden unutturulmadı? Sorumuz bu.

Resmi Tarih’in işlevi meşrulaştırmaktır. Bir hikâye anlatırsın. Bu hikâye senin bugününü, varlığını, iktidarını, yasalarını, törelerini, eksiklerini, yanlışlarını haklı kılar. Vicdanındaki soruları giderir. Seni – toplumca – iyi hissettirir.

Bak mesela “Kurtuluş Savaşı” anlatısına, ve İŞLEVİ NEDİR diye sor. Yedi düvel, kağnılar, iç ve dış düşmanlar, hain padişah, damat ferit, ordular ilk hedefiniz vs… Az düşün, ne anlatıyor? BUGÜNKÜ devletinin ve iktidarının hak olduğunu anlatıyor. BUGÜNKÜ hatalarının hiç mertebesinde olduğuna seni ikna ediyor. Dün Ermeniden gaspettiğin o tarla ile dükkânı sana helal kılıyor.

Taberi Tarihinin de öyle bir şeyi olmalı bence.

Ülkeler fethetmişsin, şehirler zaptetmişsin. Bunu yaparken de epeyce kırıp dökmüşsün. Şimdi bir hikâye anlatman lazım ki, yaptığının hak ve meşru olduğuna seni inandırsın. Seni bırak, yarın çocuğun gelip “ya baba biz neden böyleyiz” diye sorarsa, verecek cevabın olsun.

*
Devam ederiz bir ara. “İslam dini dediğin şey, o Resmi Anlatının ta kendisidir” diyeceğim sırası gelince.  Linç ederlerse de kendi bilecekleri şey.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Tanzanya Notları 3: Zanzibar Soykırımı


1960 itibariyle Zanzibar ve Pemba nüfusu kabaca 400.000 yerli/zenci, 100.000 Arap, 20.000 Hintli ile 150 kadar Avrupalı imiş. Arazinin (ve karanfil gelirinin) tamamına yakını Araplarınmış. Rehavet içinde yavaş yavaş fakirleşen, Hintli tefecilere boğazına kadar borçlu, geçmişin anılarıyla yaşayan, nazik ve cömert insanlar olarak anlatıyorlar. Hintliler dükkâncıymış. Bütün bakkal dükkânları onlarınmış. Tüketici kredisi işine de onlar bakarmış.

İngilizler 1959’da giderayak parlamento seçimi yaptırmışlar. Pemba halkı Zanzibarlılara gıcık kaptığından, hem üstelik Zanzibar’dan daha dinibütün Müslüman olduklarından, Arap partisini (ZNP) desteklemişler. Kıl farkıyla Arap partisi kazanmış, Zenci partisi (ASP) kaybetmiş. 1963'teki ikinci seçimde de aynı sonuç çıkmış. Kaybedenler bu işe bozulmuş, huzursuzluk çıkarmışlar, o devirde pek moda olan ulusçu-Marksist söylemlere meyletmişler. Sultan Cemşid bin Abdullah’ın hükümeti paniğe kapılıp ciddi bir yanlış yapmış, İngilizlerin zencilerden kurduğu polis gücünü dağıtmış. Yerine başka şey kurmayı da “bukra inşallah” deyip ihmal etmiş.

10 Aralık 1963’te İngilizler törenle bayrağı devredip adadan çekilmişler. Aslında çekilmeleri için ada kaynaklı bir talep yok görünüyor. “Bütün Afrika’dan çekilirken burada kalmamızın bir anlamı yok” deyip gitmişler sanırım. Hükümetin bir tabur İngiliz askeri konuşlandırma talebini de resmen reddetmişler.

12 Ocak 1964’te işinden atılmış polislerden Ugandalı John Okello isimli bir serserinin önderliğinde 600 kişilik bir kalabalık polis haklarının iadesi için gösteri yapmış. Akşama doğru iş çığırından çıkmış, göstericiler polis karakollarını basıp silah depolarını ele geçirmişler. Halk bu işi sevip onlara katılmış. Sonraki birkaç gün boyunca adadaki Arap ve Hint mallarının tamamı yağmalanmış. Muhafazakâr tahminlere göre 20.000 (kimi kaynaklara göre 50.000 veya daha fazla) Arap ve Hintli öldürülmüş. Bütün kadınların ırzına geçilmiş. Kalanlar da varını yoğunu bırakıp Umman’a veya Hindistan’a kaçmış.

Halen Umman’da anadili Swahili olan 50-60.000 Zanzibar muhaciri Arap yaşar diyorlar. Hint kökenlilerden, öz adı Ferruh Bulsara olan Freddy Mercury ile ailesi de 1964 mültecilerindenmiş. Sersefil İngiltere’ye kapağı atmışlar.

Zanzibar'da Arap cesetleri, Ocak 1964

Bugün Zanzibar’da Arap ve Hintli yok. (Pemba’da az bir miktar kalmış.) Adada “devrimci-sosyalist tek parti rejimi” adı altında çapul ve talan düzeni 1980’lere dek sürmüş. Karanfil çiftlikleri yüzüstü bırakılmış. Altyapı çürümüş. Sefalet ve rüşvette dünya rekorları kırılmış. Sonra yavaş yavaş işler normale dönmüş. Adaların toprağı öyle bereketli, havası öyle latif, insanları öyle sevimli, öyle şeker ki, geçmişi bilmezsen sanırsın cennet bahçesi.

12 Ocağı halâ “Devrim Günü” olarak coşkuyla kutluyorlar maamafih. Bizde en azından 24 Nisan milli bayram değil. Henüz.

*
Kıssadan hisseleri de çıkaralım ki eksik kalmasın.

1)     Avrupalıları kesmeye gücün yetmiyorsa onların himaye ettiği yerli azınlıkları kesmekle tatmin olabilirsin.
2)      Soykırım yapmak için ideal zaman İngilizlerin sırtını döndüğü zamandır (bizde de Dünya Savaşını fırsat bilmişlerdi).
3)      Ulusal bağımsızlıkçılık ve sosyalistlikle soykırımcılık arasında yapısal bir bağlantı vardır.
4)      İngilizlerin kolonileri terk etmesi fena olmuştur.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Azerbaycan basınıyla mülakat


Bundan yedi sekiz ay önce Azeri basınından birine aşağıdaki röportajı vermişim. Aklımdan çıkmıştı. Eski mailleri ayıklarken karşıma çıktı. Azerice imla izlerini düzeltmedim, hoşluk katıyor.

1. Azerbaycan okurları için kendinizi nasıl tanıta bilirsiniz?

Çeşitli konularda kitaplar yazan bir Türkiye vatandaşıyım. Modern Türkçenin ilk sistematik etimoloji sözlüğü olan Sözlerin Soyağacı'nı yazdım. Ayrıca Atatürk ve Kemalizm hakkında sistemli bir eleştiri olan Yanlış Cumhuriyet kitabıyla tanındım. Türkiye'de insani boyutlu alternatif turizmin gelişmesi için de çok emek harcadım.

2. "Adını unutan ülke" adlı eserinizde Türkiyede zaman-zaman değiştirilen yer adlarından bahsediyorsunuz. Oysa Ermenistan’da Türk adları da değiştirilmiş. Nasıl yorumlarsınız?

Aptallık tek millete mahsus bir problem değil.

3. Ermeni halkının Azerbaycan vatandaşlarına yaptığı mezalimi, Karabağın işğalini doğru buluyorsunuzmu?

Savaşın ve zulmün her çeşidine karşı çıkmalıyız. Ancak Karabağ probleminden Ermenistan Cumhuriyeti tek başına sorumlu tutulamaz sanırım. Karabağ Stalin zamanında konulmuş, Andropov ve Gorbaçev zamanında pimi çekilmiş bir bombadır.

4. Haçatur Abovyan ve diger ermeni düşünürleri türkcenin ermeni kültürüne karıştığını yazmışlar. Haçatur Abovyanın "Ermenistanın dertleri" romanında 100-den fazla türk sözü var. Sizce türk dilinin ermeni kültürüne tesiri varmı?

Tabii var. Ermenilerin büyük çoğunluğu bin yıldan beri Türk hakimiyeti altında yaşamıştır. Pek çoğu Türkçe konuşmuş veya Türkçe-Ermenice iki dilli yaşamış. Türkçe sözlü fakat Ermeni harfleriyle yazılmış zengin bir Ermeni edebiyatı vardır. İlk Türkçe romanı 1850'li yıllarda bir Ermeni olan Vartanyan Paşa yazmıştır.

6. Türkiyede Star gazetesinde yazdığınız bir yazıda kökten bir değişim olmadıkça Kürt açılımı falan olmaz demiştiniz. Türkiye hükumetinin açılımlara yanaşmasını siz nasıl yorumluyorsunuz?

İyi yönde fakat çok çekingen buluyorum. Kürt meselesi hakkında acilen çok radikal adımlar atılması gereklidir. Fakat korkarım ki hükümet bu konuda çok geç kalmaktadır. Aynı şekilde, Ermenistan'la ilişkiler konusunda da hükümetimizin daha cesur adımlar atması gerektiğini düşünüyorum.

7. Türkiyede "ermeni katliamı" oldumu? Yıllardır bu iddiayı ileri süren ermenilerin Hocalıda 1993 yıllarında yaptıklarını nasıl eleştirebilirsiniz?

Türkiye'de 1915'i izleyen yıllarda gerçekleşen Ermeni soykırımını bugün ancak çok cahil veya çok fanatik insanlar inkâr etmektedir. Sonuç olarak Osmanlı toplumunun temel unsurlarından biri olan ve genel nüfusun %15'ini oluşturan bir toplum 1915 ila 1923 yılları arasında insanlık dışı bir politika sonucunda yok edilmiştir. Ancak temel insanî değerlerden mahrum olan insanlar bu trajediyi yok sayabilir veya küçümseyebilir.

Hocalı'da Karabağlı Ermeni milislerin yaptığı katliam şüphesiz trajik ve insanlık adına utanç verici bir olaydır. Fakat 1915-23 döneminde 2 milyon nüfuslu tarihî bir ulusun yok edilmesi hadisesiyle herhangi bir mantıklı düzlemde kıyaslanabileceğini sanmıyorum. Başıbozuk bir milis grubu, aylar süren kanlı bir çatışmanın sonunda, eline düşen birkaç yüz sivil insanı katletmiş. Cinayet tabii, ve ayıp, ama bunu terazinin sanki öteki kefesine koyacak bir şey gibi tanıtmak ancak ciddi algı sorunları olan bazı insanları tatmin edebilir.

8. Azerbaycan-Ermenistan "Dağlık Karabağ" sorununun çözümünü nasıl görüyorsunuz?

Rusya isterse çözülür, yoksa çözülmez.

9. Hocam, sizin sevdiyiniz bir Azerbaycanlı ola bilirmi? Düşünür, şair, yazar, qazeteci...

Sevdiğim  insanları ırklarına ve milliyetlerine göre ayırmayı bugüne kadar hiç düşünmedim. Yazar olarak, dost ve arkadaş olarak, sevgili ve eş olarak her milletten insanı sevdim; Azerbaycanlı ile Türk veya Ermeni veya Japon veya Alman arasında da ciddi bir fark göremiyorum.

10. Azerbaycana gelmek istermisiniz? Yıllarca iç-içe yaşayan ermeni- azerbaycan toplumunun bu sorununu nasıl çözmek mümkün? Yıllarca komşu olduk, akraba olduk. Sizin kibi düşünürler bir yol bulka bilirmi?

Azerbaycan'a Kasım 1990'da gelmiş ve iki hafta kalmıştım. Çok iyi dostluk gördüm, insanların evlerinde misafir edildim, güzel sohbetler ettim. Tekrar gelmeyi çok isterim. 20 yılda nelerin değiştiğini merak ediyorum. 

13. Bildiyim kadar hapiste yatmışsınız ve hapishanede size Gavur Hoca lakabı vermişler. Bunu anlata bilirmisiniz?

Koğuşumuzda psikolojik çöküntü içinde olan bir arkadaşımız vardı. Ona kızdım ve vaktini faydalı bir işe ayırırsa hapishanenin zorluk değil nimet olduğunu göreceğini söyledim. O zaman bana Arapça öğret dedi. Ben de ona yaklaşık bir ay boyunca Arapça okuma ve yazmayı öğrettim. Daha sonra camiden gelen bir hocayla Kuran tilavetini de öğrendi. Bana hala çok büyük saygı duyar ve bazen ziyaretime gelir.

 Hapisteyken etimoloji sözlüğüm üzerinde çalışıyordum. Koca koca Arapça, Farsça, Osmanlıca, Latince sözlüklerle çalıştığımı görünce "Gâvur Hoca" diye lakap taktılar. Sakalım da göbeğime kadar uzamıştı o zaman, hakikaten eski devir hocalarına benzemiştim.

14. Hangi dili çok seviyorsunuz? Bildiyim kadarıyla 4 dilde rahat konuşuyorsunuz.

Tüm diller güzeldir, ama iyi bildiğin diller – edebiyatını, tarihini, lehçelerini, nüanslarını bildiğin diller – insana daha güzel gelir. En iyi bildiğim diller tabii Türkçe ve İngilizce; en sevdiğim diller de bunlar. Klasik ve modern Ermenice, Fransızca, Almanca iyi bilir ve konuşurum. Arapça, Farsça, Latince, Eski ve Yeni Yunanca, İtalyanca ve İspanyolcaya da okuduğumu anlayacak kadar vakıfım.

15. Yazar olarak, hoca olarak Türkiyede yaşamak kolaymı? Geçiminiz nasıl?

Yazar olarak yaşamak kolay değil. Yaşarsınız gerçi, ama özgürlüğünüzü ve cesaretinizi koruyamazsınız. Ben aynı zamanda Ege bölgesinde bir köyde eski taş evleri onararak oluşturduğum bir otelin kurucusu ve yöneticisiyim. Asıl gelir kaynağım odur.

16. Sizden rica etsek bize sevdiyiniz bir şiiri yazılı olarak paylaşırmısınız?

Cahit Koytak'ın Hrant Dink hakkında yazdığı müthiş bir şiir var, sanırım son yıllarda yazılmış en güzel Türkçe şiirlerden biridir. Cahit Koytak, belki biliyorsunuz, son derece dindar bir Müslümandır; bu da şiirin değerini daha artıran bir unsur.

[Cahit Ağabey'in "Hepimiz Hrant’ız’ bence ne demektir?" şiirini aktarmışım]

6 Şubat 2012 Pazartesi

Ülke TV'de Özlem Albayrak'la yaptığım söyleşi. Şirince'den Kemalizm'e, Hrant Dink'ten İslamın faydalarına kadar, yok yok.

http://tvarsivi.com/player.php?y=288&z=2012-02-05+11%3A23%3A00

2 Ocak 2012 Pazartesi

Hukukçunuz diyor ki


(Radikal, 2 Ocak 2012)

SORU 1: Soykırımı kabul etse Türkiye ceza alır mı?

Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli Soykırım Suçunu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi soykırımı bireysel bir suç olarak tanımlar.[1]Sözleşme uyarınca soykırım işleyen, işlemeye teşebbüs eden, kamuoyunu soykırıma teşvik eden ve soykırımda suç ortağı olan KİŞİLER suçun işlendiği ülkede veya uluslararası mahkemede yargılanır (madde VI). Taraf ülkeler, suçlu kişileri etkili bir şekilde cezalandırmayı (madde V), gerekirse adi suçlu statüsünde sınırdışı etmeyi (madde VII) ve yargılama konusunda BM organları ile işbirliği yapmayı (madde VIII) taahhüt ederler. “Ülkenin yargılanması” gibi hukuken anlamsız bir kavrama yer verilmemiştir. Tazminattan da söz edilmemiştir.

Demek ki Türkiye Cumhuriyeti, soykırım suçunu inkâr etmekle “Türkiye” veya “Türkler” adı verilen soyut varlıkları değil, suç işlediği iddia edilen birtakım KİŞİLERİ savunmaktadır. Türkiye’nin soykırımı itiraf etmesi “Türkiye’yi” veya “Türkleri” zedelemez; Türk kamuoyunun düne dek matah adamlar sandığı bazı kişilerin adi suçlu olduğunu kabul etmesi anlamına gelir.

Sözleşme en son Sırp ve Hırvat savaş suçlularını yargılamada kullanılmıştır. Dikkat buyurun: yargılanan Hırvatistan veya Sırbistan değildir; bu ülkelerin vatandaşı olan birtakım kişilerdir. Ancak iki ülke, mahkemece aranan sanıkları bulma ve teslim etme konusunda ayak diredikleri için, suçluları koruma faslından birtakım diplomatik ve ekonomik baskılara maruz kalmışlardır.

Bir suçtan ötürü suçlu kişinin çocukları, akraba ve taallukatı, yurttaşları veya yandaşları cezalandırılamaz; bu bir temel hukuk kuralıdır. 1915-22 katliamlarında rol alan kimse bugün hayatta olmadığına göre, demek ki, Ermeni soykırımına ilişkin bir yargılamadan herhangi bir gerçek hukuki sonuç çıkması mümkün değildir.

SORU 2: Soykırım suçu 1948’de tanımlandı. Geriye işletilmesi hukuka aykırı değil mi?

Suçun 1948’de hukuken tanımlanmış olması, daha önce bu suçun işlenmiş olamayacağını göstermez. Misal: Türk hukukunda “suç işleme amaçlı örgüt kurma suçu” ilk 1991’de tanımlandı. Türkiye’de 1991’den önce çeteler mafyalar yoktu mu diyeceğiz?

1948’de müeyyideye bağlanan bir suçtan ötürü 1915’te suç işleyen kişiler cezalandırılamaz deniyorsa bakın bu doğru olabilir. Ceza hukukunda geriye teşmil olmaz. 1915 faillerinden hayatta olanlar 1948’den sonra yeni mevzuata göre yargılansaydı muhtemelen hukuka aykırı olurdu. Ya da belki olmazdı, çünkü 1945 Nürnberg mahkemeleri de kısmen suç tarihinden sonra oluşturulmuş içtihatlara göre mahkûmiyet kararları verdiler. Ama sonuçta bugün 1915 faillerinden hayatta kalan kimse olmadığına göre konu kadüktür. Tartışacak bir mevzu yoktur.

SORU 3: Soykırım kavramı 1948’de hukuki anlam kazandığına göre, Fransa’nın bugün çıkardığı yasada hukuksuzluk yok mu? Anakronizm değil midir bu?

Fransa'daki tasarının soykırım suçunu cezalandırmakla ilgisi yok. Fransa meclisi 2001’de çıkardığı bir yasayla 1915 olayının bir soykırım olduğuna karar verdi. Şimdi bunu inkâr etmenin, bir toplumun kimliğine ve haysiyetine yönelik aşağılama olduğuna ve nefret suçları kapsamında cezalandırılması gerektiğine karar veriyor. Buna düşünce özgürlüğü açısından karşı çıkmak mümkündür. Politik fayda ve ahlak açılarından da belki karşı çıkılabilir. Ama ortada geçmişe işletilen bir durum yok. BUGÜN işlenmekte olan AYRI bir suçun kovuşturulmasını öngörüyorlar.

SORU 4: Fransa’nın çıkardığı kanun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından sakat değil mi?

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ifade özgürlüğünü çok geniş hatlarla tanımlar ve korur, evet. Ama ifade özgürlüğü sınırsız değildir. BAŞKASININ hak ve özgürlüklerine tecavüz ettiğin noktada dur derler. Kimsenin onur ve haysiyetine saldıramazsın. Hakaret edemezsin. “Şu adamları çoluk çocuk ayırmadan öldürmek lazım, mallarını yağmalamak lazım, atalarımız öyle yapmış oh ne güzel yapmış” diyemezsin. Suçtur. Bu suçu övmek de suç mudur? Bu konuda içtihat muhtelif gerçi. Ama son yirmi yılda genel trend nefret suçlarının kapsamını genişletme yönündedir, onu da bilmek lazım.

Fransız tasarısı hukuk açısından önemli bir yenilik getirmiyor. Arkasında 1990 tarihli Gayssot Yasası var. [2] Bu yasa “insanlığa karşı suçlar” olarak tanımlanan “suikast, imha (extermination), köleleştirme, tehcir (déportation) ve sivil topluluklara karşı savaş sırasında veya savaş öncesinde işlenen diğer insanlık dışı eylemleri” [3] toplu yerlerde ve kamuya yönelik yayın organlarında inkâr etmeyi 5 yıla kadar hapis ve 45.000 euro para cezasıyla cezalandırıyor.

Öbür Avrupa ülkelerinde de buna benzer yasalar var. Alman Ceza Yasasının 1985’te kabul edilen 130. Maddesine göre “soykırımı küçümsemek, inkâr etmek veya zararsızlığını iddia etmek” [4] suç. Nefret Suçlarına ilişkin 1994 tarihli yasayla, Yahudi soykırımını inkâr etmenin cezası  beş yıla çıkarılmış.
Avrupa Konseyi’nin 2006’da yürürlüğe giren ek protokolüyle internet ortamında “Yahudi soykırımını inkâr etmek, kabaca önemsizleştirmek (minimisation grossière), övmek veya haklı göstermek”suç sayılıyor. [5] Bu protokolü Kanada dahil 30 ülke onaylamış.

Almanya’daki yasaya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) nezdinde itiraz edilmiş. Mahkeme 1995 tarihli Otto Ernst Remer davasında, AİHS’in hakların kötüye kullanılmasına ilişkin 17. maddesine dayanarak itirazı reddetmiş. Tercümesi : soykırım inkârını “hak ve özgürlüklerin yok edilmesine yönelik bir eylem” olarak değerlendirmiş.

Emekli büyükelçi Akın Özçer’in 24 Aralık 2011 tarihi Taraf’ta çıkan nefis makalesinde belirttiği üzere, “AİHM’in, önüne geldiğinde bu yasa dolayısıyla Fransa’yı mutlaka mahkûm edeceğine ilişkin değerlendirmeler iyi dilekten öteye bir anlam taşımıyor.

SORU 5: Türkiye soykırımı kabul ederse tazminat hakkı doğar mı?

Tazminat meselesinin soykırımla alakası yok. Ayrı bir konu. Farzet ki soykırım olmadı, Ermeniler burunları kanamadan memleketten gittiler. Sen, zamanın başbakanının ikrarına göre 972.000, hakikatte bir buçuk milyon kadar sivil vatandaşını çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden yurdundan sürmüşsün. Evine, barkına, eşyasına, malına, bankadaki hesabına, davarına, tarlasına, bahçesine, dükkânına, atölyesine, fabrikasına, okuluna, kilisesine, mezarlığına el koymuşsun, yağma Hasan’ın böreği gibi yandaşlarına üleştirmişsin. Adamların belge gösterip bedel istemesine ne hakla ve hangi yüzle itiraz edebilirsin?

SORU 6: Türkiye tazminat ödemeli mi?

Bana sorarsanız 1915 için ödememeli. Ya da sembolik bir şey ödemeli.

Gençliğimde sosyalisttim; belki onun kalıntısıdır, miras hakkını mutlak bir hak olarak olarak göremiyorum. Ayrıca soykırım ve inkârın trajedisinin para pazarlığına tahvil edilmesini ahlaken sakıncalı buluyorum. Ayrıca tazminat talebinin pratikte içinden çıkılmaz sorunlara ve haksızlıklara yol açacağını düşünüyorum. Ölen ölmüş, giden gitmiş. Bu aşamada mal derdine düşmenin bence faydası yoktur.

Ama alacağından vaz geçme hakkı borçluya değil alacaklıya aittir. O hakka da saygı göstermek gerekir. Tazminat istenip istenmeyeceğine Türkler değil Ermeniler karar verir.
Daha yakın tarihte eski politikanın devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin giriştiği bazı yağmalama eylemleri belki ayrı bir kapsamda ele alınabilir. Devet tarafından örgütlendiği açıkça ortaya çıkan 6-7 Eylül 1955 talanı var. 60.000 İstanbullu ve adalı Rumun 1963-64’te malını mülkünü terke mecbur edilip sınırdışı edilmesi var. 1976’da Yargıtay kararıyla gayrımüslim vakıflarının 1936’dan sonra edindikleri mülklere tazminatsız el konulması var. 1980-81 gizli kararnameleriyle Ermeni ve Rumların taşınmaz mallarını yok pahasına elden çıkarmaya zorlanması var. Bu olayların mağdurlarının bir kısmı halen hayattadır. Onlarla el sıkışıp helalleşmek için vakit çok geç sayılmaz sanırım.




[1]Soykırım Sözleşmesi, madde IV: “Persons committing genocide or any of the other acts enumerated in article III shall be punished, whether they are constitutionally responsible rulers, public officials or private individuals.”
[2]Yasanın tam metni için http://www.legifrance.gouv.fr/affichTexte.do?cidTexte=JORFTEXT000000532990
[3]Gayssot yasasıyla değiştirilen 1881 tarihli Basın Yasasının 24bis maddesi delaletiyle 8 Ağustos 1945 tarihli Londra Sözleşmesi şu eylemleri “insanlığa karşı suç” olarak tanımlar: “l’assassinat, l’extermination, la réduction en esclavage, la déportation, et tout autre acte inhumain commis contre toutes populations civiles, avant ou pendant la guerre, ou bien les persécutions pour des motifs politiques, raciaux ou religieux, lorsque ces actes ou persécutions, qu’ils aient constitué ou non une violation du droit interne du pays où ils ont été perpétrés, ont été commis à la suite de tout crime rentrant dans la compétence du Tribunal, ou en liaison avec ce crime.
[4]Alman Ceza Yasası (Strafgesetsbuch) §130/3: “Mit Freiheitsstrafe bis zu fünf Jahren oder mit Geldstrafe wird bestraft, wer eine unter der Herrschaft des Nationalsozialismus begangene Handlung der in § 6 Abs. 1 des Völkerstrafgesetzbuches bezeichneten Art in einer Weise, die geeignet ist, den öffentlichen Frieden zu stören, öffentlich oder in einer Versammlung billigt, leugnet oder verharmlost.
[5]Avrupa Konseyi, Additional Protocol to the Convention on Cybercrime, concerning the criminalisation of acts of a racist and xenophobic nature committed through computer systems, madde 6/1: “distributing or otherwise making available, through a computer system to the public, material which denies, grossly minimises, approves or justifies acts constituting genocide or crimes against humanity, as defined by international law and recognised as such by final and binding decisions of the International Military Tribunal, established by the London Agreement of 8 August 1945, or of any other international court established by relevant international instruments and whose jurisdiction is recognised by that Party.”

23 Aralık 2011 Cuma

Biraz da Türklerin açısından bakalım


Tarihte hiçbir olay siyah beyaz değildir. Bunu bilecek kadar aklım ve yaşım var Allaha şükür.

Adamlar izan ve vicdan sahibi birinin savunabileceği  karşı argümanları bile getirmekten acizler. Haindiler o yüzden kestik! Yalandır kesmedik! Kestik ama az kestik! Zaten onlar da kesti! Emperyalistlerin oyunudur! Kahraman Türk milleti bu ibneleri susturmayı bilir! İğrenç bir terane…

İzan ve vicdan sahibi Türklerin hepsi son yıllarda uykudan geç uyanmanın şoku içinde, inkârın ve ahlaksızlığın boyutlarını tartışmakla meşgul. Araya mesafe koyup “neden oldu?” sorusunu sorabilen yok. Sorsa, karşı tarafın ekmeğine yağ sürmekten – haklı olarak – korkuyor. “Yaptık ama sebepleri vardı” demeyi ahlaken – haklı olarak – sıkıntılı buluyor. Ya da kolayına kaçıp işi İttihatçılara yıkmakla yetiniyor.

Türklere kopya vermek de, mecbur, bu acize düşüyor.

*
MADDE BİR: Korku zulmü tetikler.

1915’te Türkler topyekün panik içindeydi. 1912’de, “kahraman Türk ordusu bu korkakları beş günde kahreder” laylaylomuyla girdikleri savaşta bütün Rumeli kaybedildi. Memleketin üçüncü büyük şehri olan, nüfusunun %60 küsüru Müslüman olan, memlekete hakim siyasi akımların doğum yeri olan Selanik birkaç haftada gitti. Bir milyona yakın sersefil muhacir İstanbul’a yığıldı. Camiler, kiliseler, hastaneler, sur dışındaki bostanlar tıklım tıkış mülteci kamplarıyla doldu. Millet aylarca kolera korkusuyla yaşadı.

“Türkleri Avrupa’dan çıkarma” fikri 1895 Ermeni olaylarından beri Avrupa’da yükselen ırkçı akımın sloganıydı. 1913 Londra Konferansı sırasında bu kez “Türkleri Küçük Asya’dan çıkarma” fikri duyulmaya başlandı.

“Anadolu’da Türk yurdu” kurma düşüncesi İttihat ve Terakki çevrelerinde 1912’nin son günlerinde – ki Balkan Harbinin en felaketli günleridir – egemen olmaya başlamış görünür. Batı Anadolu Rumlarını toplu terör tehdidiyle yurt dışına sürme hamlesi bunun hemen ardından başlar, 1913 ilkbaharında çılgınlık boyutuna ulaşır. Mesela Çeşme ve Urla’nın hemen hepsi Rum olan nüfusu 1913 Mayısında iki hafta içinde tehcir edilir. [Selanik’in düşüşünden bir hafta sonra nüfusunun çoğu Rum olan Makri kasabasının adı Fethiye diye değiştirilir; bu da anlayana yeterince anlamlı bir mesajdır.]

1914’te gene savaş çıkar. Devleti yöneten zibidiler kahraman Türk ordusunun bu sefer İran’a, Turan’a dayanacağından emin görünür. Ama halkın – ve hatta yönetici sınıfın – bu hayallere kandığını hiç zannetmiyorum. 18 Mart 1915’te düşmanın Çanakkaleyi denizden geçme hamlesi sonuç vermez gerçi; ama 24 Nisan’daki kara çıkarmasından sonra İstanbul’un birkaç gün içinde düşeceği inancı hakimdir. Devlet arşivleri ile sarayı Bursa’ya taşıma planları yapılır.

Anadolu Ermenilerini topyekün imha etme kararı da aynı 24 Nisan 1915 günü yürürlüğe konur.

Akıl ve mantıkla düşünsen şunları söyleyebilmen gerekir:

A) Rumeli’de Türkler egemen bir azınlık konumundaydı. En kalabalık oldukları vilayette %40 ancak vardılar. Anadolu’da ise yüzyıllardan beri mutlak çoğunluğa sahiptiler; sosyal konumları da Rumeli’dekinden çok farklıydı. Kim sürecek? Nereye sürecek? Kolay mı koca memleketi boşaltmak?

B) Türkleri Rumeli’den süren Ermeniler değildi. Kafkasya’dan Çerkezleri süren de Ermeniler değildi. Aksine, 1913’te değil ama 1878 felaketinde Bulgaristan’dan Türklerle beraber Ermeniler de sürülmüştü. [Benim anneannemin ailesi 1878 Bulgaristan muhaciridir]. Elalemin günahının ceremesini neden gariban Ermeniler çeksin?

C) Sen fetih azgınlığı ve millet-i hakime kibiriyle adamlara dünyayı dar etmesen Ermenilerin seninle ne alıp veremediği olurdu? Gül gibi geçinip gidebilirdiniz pekala. Kendine düşman ettiysen suçu kendinde ara.

Ama panik anında aklı mantığı kim dinler, o ayrı mevzu.

Köşeye sıkıştılar. İngiliz’e, hatta Balkan ülkelerine güçleri yetmediği için acısını kendilerinden daha zayıf olandan çıkardılar. Bütün mesele bu. Ahlaksız bir çözümdü gerçi; ama anlaşılmaz değildi.

MADDE İKİ: Ermeniler sarhoştu

Ermenilerin siyasi sınıfı 1895’ten ve özellikle 1909’dan bu yana acayip bir ideolojik körlük içindeydi. Büyük ve müreffeh Ermenistan’ı kuracaklardı. Mutlak haklılığın sarhoşluğu içindeydiler. Mazlumuz, demek ki haklıyız! Peki Türkler ne olacak? Pöh, üzerinde düşünmeye değmez!

Neden bu kadar saçmaladılar? Tahmin yürüteyim.
A) Yüzlerce yıl siyasi iktidardan, yönetim tecrübesinden uzak bırakılmış bir ulusun hamlığı,
B) yenilgiye mahkûm olmayı içten içe bilmenin getirdiği, fanteziye sığınma ihtiyacı [Bugünkü Kemalistlerde de var o haleti ruhiye: akılla mantıkla başa çıkamazsın, çünkü akıl zeminine geldikleri anda maçı kaybedeceklerini bilirler.]
C) kendini Avrupalılarla – ve özellikle Avrupalının 20. yy başlarında zirve yapan üstün ırk / üstün kültür / üstün din sarhoşluğuyla – özdeşleştimenin keyif verici rehaveti. Keza bunun devamı: Anadolu’da Batılıların açtığı okullarda okuyanların o tartışılmaz üstünlük duygusu.

Abdülhamid’in, Talat’ın, Cemal’in, diğer İttihatçıların, İttihatçı bile olmayan öbür devlet ricalinin anılarını oku. Hepsinin hayatlarının bir aşamasında Ermenilerle iyi kötü yakınlığı olmuştur. Hemen hepsinin de bir noktada, samimi olduğundan şüphe duyamadığım bir çileden çıkma hissiyle “bu kadar inatçı, bu kadar bencil, bu kadar hayalperest adamlarla konuşulmaz” noktasına geldiğini görürsün.

Ha Ermeni siyasileri hamdı da İkinci Meşrutiyet kadroları çok mu olgundu? Avrupa’dan yayılan ulusçu/modernleşmeci sarhoşluktan daha mı az nasiplenmişlerdi? Biraz daha tecrübeli ve esnek adamlar olsaydı üç tane yeni yetme Ermeni politikacıyla başa çıkamazlar mıydı? Onlar ayrı soru.

Bir avuç hayalperest siyasi liderin cezasını birbuçuk milyon günahsız, mütevazı, çalışkan halk mı çekmeliydi? O da ayrı soru.

MADDE ÜÇ: Naziyle yatan İttihatçı kalkar

1915’te Türkiye Alman askeri egemenliği altındaydı. Almanlar izin vermese zor soykırarlardı.

1880’lerden Dünya Harbi arefesine kadar Osmanlı ordusunu Almanlar neredeyse sıfırdan kurdular. Birçok birimin kumandasını üstlendiler. Savaş boyunca Osmanlı erkânı harbiye-i umumiye reisleri (yani genelkurmay başkanları) Almandı. Alman yardımı olmasa Osmanlı hazinesinin savaşı kaç hafta sürdürebileceği meçhuldür. Almanların bilgisi ve onayı olmadan, savaş halindeki bir ülkeden milyonlarca insanı sürmek gibi devasa bir projenin tasarlanabileceğini ve uygulanabileceğini düşünmek akla ziyan.

Almanların Ermenilerle alıp veremediği neydi? Doğrusunu istersen bilmiyorum. Tahmin yürütebiliyorum ama emin değilim. Bana öyle geliyor ki cevabı rasyonel bir politikadan çok, Almanların 1930’larda zirveye ulaşacak olan o çılgınca özgüveninde, “ben o kadar üstünüm ki ne yapsam hakkımdır” diyen ulusal megalomanide, insan hayatını böcek seviyesinde gören ahlaki sapkınlıkta aramak daha doğru olur.

Savaş esnasında Türkiye’de görev yapan onbinlerce Alman personeli var. Birçoğunun anıları, mektupları vs. aranırsa bulunabilir herhalde. Hani nerede bunun çevirileri, analizleri, romanları, psikolojik tahlilleri?

Savaşta proto-Nazilerle müttefiktik demek ağır gelir herhalde. Ama en azından sorumluluğun yarısını onlara atar, biraz olsun vicdanını rahatlatırsın değil mi?

*
Buyur, üç tane kapı gibi argüman. Hiç biri yapılan işin fecaatini inkâr etmez. Hiç biri geçmişle yüzleşmenin ve özür dilemenin ahlaki mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Ama en azından, olup biteni rasyonel bir çerçeveye oturtmaya yardımcı olurlar.


“Türklerin, bırak özür dilemeyi, insanlığa karşı bir cürmü algılayabilecek kapasitesi yoktur, o yüzden soykırım yaptılar” diyenlere verecek bir cevabın olur.

Kestik ama Ermeniler de kesti

Saçma sapan propaganda formüllerini tekrarlamadan önce Allah aşkına beş dakika düşün. Akla mantığa sığan bir tarafı var mı?

Bir taraf tam teşekküllü orduya ve bin yıllık muharebe geleneğine sahip. Polisiyle, jandarmasıyla, yasasıyla, mahkemesiyle koskoca devlet teşkilatı elinde. Ayrıca icabında yağma vaadiyle harekete geçirilecek mal-mülkten yoksun büyük bir başıbozuk kitlesi var. Her yerde bire beş, bire altı gibi bir oranla çoğunlukta. En kabadayısı Van vilayetinde Ermeni sayısı bilemedin yüzde otuz.

Öbür taraf büyük çoğunluğu tarımla ve esnaflıkla uğraşan bir azınlık; misillemeye karşı en ufak bir savunmaları yok; silah taşımaları bin yıldan beri kanunen yasak. 1895’te memleketin her yanında köyleri ve işyerleri basılmış, onbinlercesi öldürülmüş, gıklarını çıkartamamışlar. Sınırdan eşek sırtında sokulan silahlarla, okulun müstahdem odasında gece vakti toplanan derneklerle direniş örgütlemeye çalışıyorlar.

Manyak mı bu adamlar ki gidip sivil Türkleri kessinler?

Evet silahlanmışlar. 1895’teki gibi koyun gibi boğazlanmamak için direniş teşkilatı kurmuşlar.

Evet şiddet kullanmışlar. Devrimci örgütler dünyanın her yerinde ne yaparsa onu yapmışlar. Erzurum’da valiliğe bomba koymuşlarlar; birkaç yerde jandarma vurmuşlar; asker ve polisle işbirliği yaptığına inanılan (Türk ve Ermeni) kişileri öldürmüşler. Zeytun ve Sason’da devlet güçlerine karşı yıllarca gerilla mücadelesi vermişler. Devlet gözüyle bakarsan buna haydutluk denir. Öbür yandan bakarsan savunma denir, delikanlılık denir, onur mücadelesi denir. Ama mukatele (karşılıklı katliam) denmez.

1915’ten önce Ermenilerin Türklere toplu kıyım yaptığına dair elle tutulur bir tane iddia yoktur. Ümit Özdağ ve benzerlerinin ortaya saçtığı çarşaf çarşaf hezeyannameleri dikkatle oku. 1915 öncesine dair tek bir söyleyecekleri yoktur.

“Ama dedemi Ermeniler öldürmüş” diyenlerin kastettiği nedir, anlatayım.

Bir: 1915 Nisan’ından itibaren Ermeniler sürü sürü boğazlanmaya başladığında üç-dört yerde direniş olmuş. En meşhuru Van’dır. Nisan ortasına doğru Van’daki Ermeni toplumunun tüm ileri gelenleri valilik emriyle tutuklanıp öldürülür; köylerdeki Ermenilerin silahları toplanır; Erciş’te bütün Ermeni erkekleri köy meydanınlarına toplanıp boğazlanır. Bunun üzerine Van Ermenileri direnişe geçerler. Bağlar semti ile Varak dağını ele geçirip eski şehri topa tutarlar. Bir ayın sonunda aç kalıp yenilmek üzerelerken Rus ordusu gelir kurtarır. Şebinkarahisar’da kaleyi ele geçirip bir süre savaşırlar; sonunda hepsi ölür. Musa Dağında çoluk çocuk dağa çıkıp kırk gün direnirler. Yarısı ölür; yarısını Fransızlar kurtarır. [Franz Werfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün romanı bunu anlatır. Muhteşem bir eserdir; ileri geri fikir beyan etmeden önce okumanda fayda vardır.]

İki: 1916’da Ruslar Van’ı ikinci kez ele geçirdiğinde, Rus ordusuna bağlı Ermeni gönüllü alayının kumandanı Antranik Paşa Ozanyan Bitlis ve Hizan’a girer. Bir sene önceki Hizan katliamlarına misilleme olarak sivil Kürtlerden onbin küsur insanı öldürtür. Bunun üzerine Rus divan-ı harbinde yargılanıp rütbeleri sökülür. Ama bir süre sonra göreve iade edilir.

Üç: Rusya’daki ihtilalden sonra Rus ordusu dağılır. Sap gibi ortada kalan Ermeniler işgal altındaki Erzurum’da Antranik Paşa liderliğinde Batı Ermenistan Geçici Hükümetini kurarlar. Mart 1918’da Türk ordusu harekete geçince panik içinde geriye çekilirler. O sırada yollarına çıkan bütün sivil Türkleri toplayıp katlederler. Erzurum, Kars ve Ağrı yöresinde yüzlerce köyü taş üstüne taş kalmamacasına tahrip ederler.

Bilhassa bu üçüncüsünün mazur görülecek tarafı yoktur. Katliamdır; savaş suçudur. Daha sonra Taşnak Partisi içindeki hesaplaşmalarda şiddetle kınanmış, Antranik ve adamları kendi partidaşları tarafından boka batırılmıştır. [Şiddetle İttihatçı düşmanı olan Ahmet Refik Altınay, İki Kıtal’de 1918 baharında Erzurum’un köylerinde gördüğü felaket manzarasını anlatır. Tüyler ürpertici bir tablodur.] [1923’te Romanya’da yapılan Taşnak Partisi Kongresindeki hesaplaşmaları Doğu Perinçek’in oğlu yayımladı. Konteksti bilince ilginç bir belgedir. Bilmeyince beyinsiz propagandadan başka şeye yaramaz.]

Ama bunları bahane edip “n’apalım karşılıklı kesiştiler” demek için cidden insaf ve vicdan yoksunu olmak gerekir.

Bosna’da Boşnaklar hiç mi Sırp öldürmedi sanıyorsun?