sosyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2013 Cumartesi

Tanzanya Notları 3: Zanzibar Soykırımı


1960 itibariyle Zanzibar ve Pemba nüfusu kabaca 400.000 yerli/zenci, 100.000 Arap, 20.000 Hintli ile 150 kadar Avrupalı imiş. Arazinin (ve karanfil gelirinin) tamamına yakını Araplarınmış. Rehavet içinde yavaş yavaş fakirleşen, Hintli tefecilere boğazına kadar borçlu, geçmişin anılarıyla yaşayan, nazik ve cömert insanlar olarak anlatıyorlar. Hintliler dükkâncıymış. Bütün bakkal dükkânları onlarınmış. Tüketici kredisi işine de onlar bakarmış.

İngilizler 1959’da giderayak parlamento seçimi yaptırmışlar. Pemba halkı Zanzibarlılara gıcık kaptığından, hem üstelik Zanzibar’dan daha dinibütün Müslüman olduklarından, Arap partisini (ZNP) desteklemişler. Kıl farkıyla Arap partisi kazanmış, Zenci partisi (ASP) kaybetmiş. 1963'teki ikinci seçimde de aynı sonuç çıkmış. Kaybedenler bu işe bozulmuş, huzursuzluk çıkarmışlar, o devirde pek moda olan ulusçu-Marksist söylemlere meyletmişler. Sultan Cemşid bin Abdullah’ın hükümeti paniğe kapılıp ciddi bir yanlış yapmış, İngilizlerin zencilerden kurduğu polis gücünü dağıtmış. Yerine başka şey kurmayı da “bukra inşallah” deyip ihmal etmiş.

10 Aralık 1963’te İngilizler törenle bayrağı devredip adadan çekilmişler. Aslında çekilmeleri için ada kaynaklı bir talep yok görünüyor. “Bütün Afrika’dan çekilirken burada kalmamızın bir anlamı yok” deyip gitmişler sanırım. Hükümetin bir tabur İngiliz askeri konuşlandırma talebini de resmen reddetmişler.

12 Ocak 1964’te işinden atılmış polislerden Ugandalı John Okello isimli bir serserinin önderliğinde 600 kişilik bir kalabalık polis haklarının iadesi için gösteri yapmış. Akşama doğru iş çığırından çıkmış, göstericiler polis karakollarını basıp silah depolarını ele geçirmişler. Halk bu işi sevip onlara katılmış. Sonraki birkaç gün boyunca adadaki Arap ve Hint mallarının tamamı yağmalanmış. Muhafazakâr tahminlere göre 20.000 (kimi kaynaklara göre 50.000 veya daha fazla) Arap ve Hintli öldürülmüş. Bütün kadınların ırzına geçilmiş. Kalanlar da varını yoğunu bırakıp Umman’a veya Hindistan’a kaçmış.

Halen Umman’da anadili Swahili olan 50-60.000 Zanzibar muhaciri Arap yaşar diyorlar. Hint kökenlilerden, öz adı Ferruh Bulsara olan Freddy Mercury ile ailesi de 1964 mültecilerindenmiş. Sersefil İngiltere’ye kapağı atmışlar.

Zanzibar'da Arap cesetleri, Ocak 1964

Bugün Zanzibar’da Arap ve Hintli yok. (Pemba’da az bir miktar kalmış.) Adada “devrimci-sosyalist tek parti rejimi” adı altında çapul ve talan düzeni 1980’lere dek sürmüş. Karanfil çiftlikleri yüzüstü bırakılmış. Altyapı çürümüş. Sefalet ve rüşvette dünya rekorları kırılmış. Sonra yavaş yavaş işler normale dönmüş. Adaların toprağı öyle bereketli, havası öyle latif, insanları öyle sevimli, öyle şeker ki, geçmişi bilmezsen sanırsın cennet bahçesi.

12 Ocağı halâ “Devrim Günü” olarak coşkuyla kutluyorlar maamafih. Bizde en azından 24 Nisan milli bayram değil. Henüz.

*
Kıssadan hisseleri de çıkaralım ki eksik kalmasın.

1)     Avrupalıları kesmeye gücün yetmiyorsa onların himaye ettiği yerli azınlıkları kesmekle tatmin olabilirsin.
2)      Soykırım yapmak için ideal zaman İngilizlerin sırtını döndüğü zamandır (bizde de Dünya Savaşını fırsat bilmişlerdi).
3)      Ulusal bağımsızlıkçılık ve sosyalistlikle soykırımcılık arasında yapısal bir bağlantı vardır.
4)      İngilizlerin kolonileri terk etmesi fena olmuştur.

4 Haziran 2012 Pazartesi

İran notları


KADIN
15 gün İran’dan sonra Doğubeyazıt’ta ilk izlenim: sokaklarda kadın yok. Olanların büyük çoğunluğunun başı örtülü. Açık olanların yüzünde, kibirle nefret karışımı bir savaş maskesi: dokunursan yakarım! Göz göze gelmenin imkânı yok.

İran'ın her yerinde sokak halkının yarısı kadın. Hepsi örtülü, tabii, ama epey bir kısmının yüz ifadesi cıvıl cıvıl, kafanın arkasına kaymış uyduruk bir eşarp. Gözlerine baksan gülmeye başlıyorlar.
 
Hemedan'da beş sürücüden biri kadın. Mehabad ve Senendec gibi ağır taşra kasabalarında on sürücüden biri kadın. Doğubeyazıt'ta bir tane kadın sürücü görmedim. 


ŞİDDET
Diğer fark: havaya sinmiş şiddet hissi. Doğubeyazıt çarşısında amaçsızca dolanan bir sürü erkek, onar-onbeşerli gezen ayakkabı boyacısı çocuklar, gözlerinde çakal pırıltısı. Sınırdan girer girmez, “humm hümmm htannn htünnn” diye hömkürerek talim yapan askeri birlik, elde otomatik tüfekler. Adım başı polis, ağır silahlı. Biliyorum, doğu böyle, batı o kadar kötü değil. Gene da var memleketin havasında bir şeyler.

İran daha yumuşak, daha mülayim. İnsanlar genellikle nazik. Polis Türkiye’yle kıyaslanmayacak kadar az, çoğu temiz suratlı genç çocuklar, soru sorunca utangaç utangaç gülümsüyorlar. Uçsuz bucaksız bir Yozgat çarşısı düşün: öyle. Daracık bir dünya içinde kendince kibar, konuksever. Daha alçakgönüllü.

Trafik kaotik, ama genellikle Türkiye’den daha saygılı. Diğer sürücülere sövüp sayan az. Arabanın biri küt diye önüme kırdı. Ben “oha” hareketi yapınca adam arabadan indi, el salladı, özür diledi.

Harici (yabancı) görünce şaşırıyorlar. Otomatik refleks: buyur, çay içelim, sohbet edelim. Ama bizdeki o yapışkan ısrar da yok.

Bisikleti hiçbir yerde kilitleme gereği hissetmedim (hoş, zaten kilidim yoktu). Doğubeyazıt’ta ilk kez biraz endişelendim. Otelin avlusu bile pek güvenli gelmedi.

Kırk kişiden duyduğun mantra: “İran’da emniyyet waar, azadî yoox.”


KİTAP
İran’a girerken gümrükte ilk izlenim. Çantamdaki kitaplara takıldılar. Bunlar ne? Abrahamian, A History of Modern İran.Geert Mak adlı Holandalının In Europeisimli gezi/tarih kitabı (nefis bir eser, okuyun derim). J. M. Synge, The Aran Islands, İrlanda romantik milliyetçiliğinin klasiği. Bir de Sedat Laçiner’in İçimizdeki İsrail adlı hezeyannamesi. Bu kitaplarla İran’a giremezmişim. O zaman girmem dedim. Epey tartıştık. Sonunda saldılar.

Memleketi biraz tanıyınca anlıyorsun. Alışık değiller. Piyasada kitap diye bir şey yok. Urumiye 400.000 kişilik şehir, Kermanşah 700.000, Hamedan 300.000 ama bir sürü üniversitesi var. Allah için bir tane kitapçı dükkânı yok. Ders kitapları okulda fotokopi olarak verilirmiş, din kitapları da camide. Başkaca kitap yok. Tahran’ı bilmem, ama taşrada görülmüş şey değil.

Doğubeyazıt çarşısında 100 metre dahilinde üç tane kitapçı/kırtasiyeci. Üçünde de güncel çoksatanlar, bir sürü Kürt propagandası, aşk romanları. Ama sonuçta seviyesi yerlerde sürünse de, kamu fikriyatını ilgilendiren bir sürü kitap var, ve anlaşılan satıyor da. Soner Yalçın’ın boktan kitabının bile bir memleket için ne büyük lüks olduğunu idrak ediyorsun.


SOSYALİZM
İlk gün Hoy, ertesi gün Salmas. Ben bu duyguyu tanıyorum. Evet: 1980 Çekoslovakya, ya da 1990 Erivan. Aynı kasvetli kıstırılmışlık havası, sosyalist rejimin riya ve propaganda dolu zehirli atmosferi. Adım başı, vatandaşa ulusal görevini hatırlatan propaganda tabelaları: Namaz sütun-e İslam est, Allahü ekber, Ya Ali ya veli vs. Marx ve Lenin yerine, Hazreti Ali portreleri, aynı devrimci ciddiyet, çatık kaş, kalkık çene. Tüm sokak adlarında rejim propagandası: Oktobr İhtilali yerine Şehidan caddesi, Leninski Prospekt yerine Veliülasr bulvarı, Proletarski yerine Vahdet veya Risalet meydanı.

Bunları ciddiye alan bir Allahın kulu var mıdır? Sanmam. Orta kademedeki memurun, bir üst kademeye sadakat bildirme eylemidir bunlar. Yoksa sokaktaki adamın umurunda bile değil. Humeyni’nin sülalesine küfredip geçiyor, o kadar.

Buradaki kasvetin sosyalist rejim kasvetinden tek farkı, küçük girişimciyi yok etmemişler. Aksine, memleket bir baştan bir başa küçük dükkâncı, küçük tamirci, küçük taksici, küçük pazarcı, küçük imalatçı ile dolup taşıyor. Esnaf Cumhuriyeti. “Küçük kapitalist sosyalizmi” desek uyar mı acaba?
  

KAPİTALİZM
Küçük sermayeyi serbest bırakırken, büyük sermayeye nefes aldırmamışlar. Büyük işletmelerin tamamına yakını devlet tekelinde. Hayır, devlet demek yanlış, molla mafyasının tekelinde: siyasi sadakat ve korku üzerine kurulu dev bir çıkar çarkı. Eski Sovyetlerdeki parti mafyasının eşdeğeri.

Büyük üretim durmuş, çürümüş. Taşıt araçlarının hepsi 1970’ler modeli ve dökülüyor. Beyaz eşya sektörü Türkiye’nin kırk yıl önceki seviyesinde: kaba, ilkel, özensiz. Benzin istasyonları çöplük görünümünde; her birinin önünde yüzlerce araçlık kuyruk. İnşaat sektörü kasaba taşeronluğu seviyesinin ötesinde hayat belirtisi göstermiyor Tahran belki farklıdır, bilmem; Tebriz’deki yeni binalara bizim Selçuk belediyesi dönüp bakmaz.

Televizyon beş yahut yedi kanal; hepsinde aynı içi geçmiş molla propagandası, devlet bültenleri, ilkokul müsameresi tadında diziler, çiçekli fonda Kuran ayetleri. Reklam sektörü taş devrinde, çünkü reklamı yapılacak marka yok. Doğru dürüst büyük mağaza yok. Starbucks yok. AVM yok. Turizm yok. Her şehirde Şah zamanında yapılmış bir iki otel, Tusan otelleri tadında, belli ki o günden beri tamirat görmemiş. Çoğunda o günden beri çarşaflar da pek değiştirilmemiş.

Kredi kartı ile daha tanışmamışlar. Oto kiralarlar mı diye araştırdım, henüz öyle bir şey duyulmamış.

Büyük kapitalizm olmaz olsun, peki. Ama o olmayınca, o kapitalizmin ve onun getirdiği gelir ayrışmasının gölgesinde büyüyen özgürlük adacıkları da hak getire – ne sanat galerileri, ne özgün butikler, kaçık kafeler, sıra dışı lokantalar, duyulmamış müzikleri çalan radyolar, alışılmamış fikirleri söyleyen yazarlar. Her yerde aynı sıradanlık, aynı ucuzluk, aynı uçsuz bucaksız ve çıkışsız vasatlık. İlk bir iki gün sempatik gelebiliyor doğrusunu istersen: Yozgat çarşısı da sevimlidir, bir yere kadar. Ama hayat boyu buna mahkûm olduğunu düşün!

Doğubeyazıt’ta MM Migros vardı. Tavaf eder gibi dolaştım, rafları okşadım. O bolluk, o ihtişam, o emek! Bir sürü alacalı bulacalı işe yaramaz mal belki, evet. Ama başka ve uzak bir dünyaya açılan bir kapı. İnsanları o sefil kasaba yaşantısının ötesine çağıran bir siren şarkısı.


DÜNYA
Dünyadan çok kopuklar.

Resmi televizyon içler acısı. Sanırım başörtüsüz kadın göstermek yasak olduğundan, hayvanlar alemi belgeselleri dışında yabancı film oynatamıyorlar. Basın beş on sayfalık propaganda bültenlerinden ibaret. Kitap yok. Yabancı basına ulaşmak imkânsız ötesi. İnternette bildiğin büyük sitelerin hepsi (face, twitter, blogger, youtube) yasak. Türk basınının çoğu yasak. Aradıklarımdan sadece Taraf serbestti nedense; o da paralı olduğundan, kredi kartının duyulmadığı bir ülkede kimseye faydası yok.

Turizm yok: 15 günde, bir iki Türk kamyon şoförü ile Suriyeli bir üniversite öğrencisi dışında tek yabancıya rastlamadım.  Yabancı dil bilen yok gibi bir şey. Pasaport almak çok zor değilmiş.  Ama herhangi bir ülkedeki fiyat düzeyi İran’ın ortalama beş ila on katı olduğundan, servet sahibi olmadıkça yurt dışına seyahat etmek zor.

Herkeste uydu varmış gerçi. Batıdaki Türk vilayetlerinde millet sadece Türk televizyonu izliyor. Oradan bakınca Türkiye refahın, zenginliğin, uygarlığın, özgürlüğün adeta Kâbesi. Reklamlara bak, ağzın açık kalır. Ne mutlu insanlar! Ne kibar bankalar! Özgürlüğün güvencesi, esnek ve emici pedler!

Türkiye’nin bu derece ezici bir kültürel/ekonomik üstünlük kazandığı bir dünyada, yarın öbür gün İran’ın başına bir şey gelirse, beşyüz yıldan beri Acemlerle yaşamaktan memnun görünen İran Türkleri ne tepki verir? Türkiye’nin başına bundan dolayı hangi gaileler açılır? Doğrusu, kestirmek kolay değil.

TÜRKLER
İran’da hekes Türkçe bilir diye anlatırlardı. Tam doğru değil. Son derece net bir coğrafi bölünme var. Doğu ve Batı Azerbaycan, Erdebil ve Zencan vilayetlerinde toplam sekiz milyon kadar Türk yaşıyor. Bu bölgelerde standart konuşma dili Türkçe. Sokakta herhangi birine hiç tereddüt etmeden Türkçe hitap edebiliyorsun. Köy isimlerinin birçoğu Türkçe. Hoy ve Maku civarındaki Kürt azınlık da ikinci dil olarak Türkçe konuşuyor. Astara civarında Talış dili konuşan Sünni azınlık çarşıda gündelik iletişim dili olarak Türkçe kullanıyor.

Türk bölgesinin dışına çıkınca Türkçe bilen insan binde bir. Güneye doğru inince Mehabad’dan öteye standart dil Kürtçe. Daha güneyde, Kermanşah’ı geçince Lurice başlıyor. Hazar Denizi kıyısındaki Reşt civarında yerli ahali Farsçanın yanı sıra Gilaki konuşuyor; Türkçe bilen yok. Harbi Farsileri sadece Hemedan’da gördüm galiba.

Erdebil-Tebriz-Merend-Maku üzerinden Doğubeyazıt’a gelmek tuhaf bir duygu. Türk diyarından çıkıp Kürdistan’a geliyorsun.


İSLAM
Onbeş gün boyunca İran’da alenen namaz kılan kimseye rastlamadım. Türkiye’ye geçince dakika bir gol bir, Gürbulak gümrüğünde amca kamyonun yanına seccadeyi sermiş, akşam namazında. İlk Cuma Salmas’ta, ikinci Cuma Fuman’da Cuma camiine uğrayıp kapıdan içeri baktım. Ahım şahım bir kalabalık yok, bizim Selçuk’taki Tahsin Ağa camii daha işlektir.

Karşılaştığım herkes, istisnasız, Humeyni’nin, Ahmedinejad’ın, mollanın, rejimin ebesini sinkaf etme kararlılığındaydı. Onbeş ayrı şehirde belki yüz kişiyle sohbetin akışı: “İran’ı nasıl buldun?” “Ehm, çok yahşı, ehali mihmanperveer, gak guk.” Muhatabın yüzünde acıma ve küçümseme ifadesi belirir. Mollanın ve Ahmedinejad’ın ebesi anılır. Sohbet ilerlerse Humeyni de anma faslından nasibini alır.

Hatırlar mısınız, eski Sovyet bloku ülkeleri dünyada sosyalizme inanan kimsenin bulunmadığı yegâne ülkelerdi. İran da galiba o yolda, Müslümanlığa inanan kimsenin kalmadığı bir ülke. Ben (Hemedan’da iki üniversiteli genç dışında) entelektüel kesimden kimseyle karşılaşmadım; ama bizim Celal Mordeniz’in anlattığına göre, dünyanın hiçbir yerinde Tahran’daki kadar çok ve radikal ateiste rastlamamış.

Türkiye’nin de böyle bir molla tedavisine ihtiyacı var mıdır acaba?

13 Mayıs 2012 Pazar

Bir Mayıııs, Bir Mayıs, mitçinin darbecinin bayramııı


1 Mayıs 1977’yi izleyen ilk dönemde, hatırladığım kadarıyla, olayın niteliği konusunda bir tartışma yoktu. Komplo teorileri ilk kez ertesi senenin 1 Mayısında, Ecevit’e düzenlendiği rivayet edilen suikast nedeniyle gündeme geldi. Sular İdaresi üstünden ve Intercontinental Otelden ateş açan keskin nişancılar efsanesi 1980’lerin sonuna doğru itibar kazandı.

Son günlerde tazelenen bilgiler ışığında olayın gelişimi son derece basit görünüyor.

Bir kere keskin nişancı filan yok. Kalabalığın üstüne ateş etmek için keskin nişancı gerekmez. Ayrıca, linç edilen polis memuru ile kurşun yiyen iki üç kişi dışında ölenlerin hepsi izdihamda ezilerek ölmüşler. Sular İdaresi gibi mükemmel bir platformdan kalabalığa ateş edip üç tane bile tutturamamak için olağanüstü bir beceri gerekir. Meşhur fotoğrafta görünen tomsonlu kişilerin, olay olup bittikten sonra oraya çıkıp iş yapar gözükmeye çalışan (ya da çatışmadan kaçıp arazi olan) polisler olduğu, mükerrer tanık ifadeleriyle sabit.

Kazancı Yokuşunun ağzına park edilip çok sayıda insanın sıkışarak ölümüne neden olan kamyonetin DİSK’li bir sendikaya ait olduğu o zaman da ortaya çıkmıştı; otuz sene aradan sonra gene hatırlandı. Muhtemelen rakip sol grupların meydana girmesine karşı tedbiren oraya park edilmiş.

Kalabalığın üzerine beyaz Renault süren polislerin şeytani bir planın parçası olmadığı, arkadaşları linç edildikten sonra panik ve/veya öfke içinde öyle davrandığı, her iki taraftan çok sayıda tanık ifadesiyle doğrulandı. Kalabalığın üstüne sürülen panzerlerin ardında da yine polis beceriksizliği/ işgüzarlığı/ aptallığı hikâyesi var. Kontrolden çıkmış bir durum karşısında polis “bir şey” yapmak zorunda. Aptal komiserin biri, panik ve öfkeyle bir emir veriyor. Memur sürüsü, amirinden fırça yememek için emri yerine getirir gibi görünmeye çalışıyor. (“Lo Hamza, milletin üstüne mi sürecez şimdi panzeri?” “Sen bi tur at, komserim ateş püskürüyor.” "Bas gaza amk, devirir lan bunlar bizi." "Iıı, karı ölmüş lan." "Sür olum, durursan bizi de paralar allahsızlar.")

Olayların, meydana girmeye çalışan Halkın Kurtuluşu grubundan bir veya birkaç kişinin havaya ateş etmesiyle başladığı konusunda herkes hemfikir. İlk bir veya birkaç el silah sesinin duyulmasından sonra meydanı ölüm sessizliği kaplıyor. Meydandaki “sol” grupların hepsi silahlı ve çatışmaya hazır bir ruh halinde. Kısa bir kararsızlıktan sonra herkes deli gibi havaya ateş etmeye başlıyor. Panik çıkıyor. Bir sürü insan ezilip ölüyor. Bir alaturka klasiği.

*

Bu olaydan beş yıl önce, aynı meydanda, Kültür Sarayı yangını hadisesine birinci elden tanık olmuştum. Hiç şüphem yok ki o seferinde de baş aktörler tedbirsizlik, cehalet ve suçu başkasına atıp kendini aklama güdüsü idi. O sefer devlet önce davranmış, suçu hayali bir sol komploya yüklemişti. İnsanlar tutuklandı, soytarı mahkemeleri kuruldu, sonunda bir şey çıkmadı.

*
Mitinge gelen silahlı grupların bir kısmı provokatör müydü? Oradaki o akıldışı çatışma ortamı TC veya diğer aktörler tarafından haince tasarlanıp uygulanmış bir planın ürünü müydü?

Mümkündür. Hatta bence muhtemeldir. Ama “solun” masumiyetini savunanlar bu argümanı sonuna kadar götürmeyi gerçekten ister mi, ondan emin değilim.

Solcuları provoke ettiler, kullandılar diyelim. Kaç kişiydi acaba provokatör ajanlar? Yüz? Bin? Onbin?

Diyelim ki çok değildiler. Etkin önder kadrosundaki oranları neydi peki? O gün o grupları çatışma hırsıyla Taksim’e gitmeye azmettirenlerin kaçta kaçı ajandı? Yarısı? Hepsi?

Diyelim ki birtakım provokatör unsurlar taktik öncülüğü ele geçirdi. Taktiği belirlemeye gücü yetenlerin, stratejiyi ve hatta ideolojiyi de belirlemiş olmadığı ne malum?

“Biz masumduk, haberimiz yoktu,” diyecekler elbette, ama inandırıcı değil. Hemen her silahlı eylemin içinde polisin, MİT’in ve askerin adamlarının bulunduğu daha o zaman herkesin bildiği bir şeydi. Ama konuşulmazdı. Her fraksiyonun askeriye içinde “güvenilir” bağlantıları, Harp Okulunda “dost” hücreleri, silah temin eden “sağlam” adamları vardı. Ama bunlardan söz etmek caiz değildi. Benim tanık olduğum kadarıyla Bulgar büyükelçiliği sol fraksiyonlara şaşılacak kadar samimibir ilgi ve dostluk gösterirdi. Ama sebebi sorulmaz, enternasyonalci dayanışmaya hamledilirdi.

Philip Agee’nin Inside the Company kitabı 1975’te çıkmıştı. Türkçeye hemen çevrilmiş miydi hatırlamıyorum; ama isteyen, Amerikan istihbaratının Ecuador ve Meksika’da komünist harekete karşı Maocu ve diğer “devrimci” grupları nasıl örgütleyip finanse ettiğine dair son derece ayrıntılı bilgiye ulaşabilir, Türkiye hakkında da gerekli sonuçları çıkarabilirdi.

Evet, bazıları saftı. Evet, bazıları saf olmasa bile inandığı bir dava uğruna şeytanla işbirliği yapmanın gereğine inanmıştı. Evet, bazıları bilerek ve isteyerek alet olmuş olsa da otuz sene sonra insanları affetmeyi bilmek gerekir. Kim bilebilir hangi çıkmazın, hangi korkunun ve hayalin sonucunda o yola girdiklerini?

Ama otuz sene sonra hala aynı budalalıkta ısrar edenlere ne demeli, onu bilmiyorum.

*
Kenan Evren yargılansın diye tepinen solcular nasıl bir çelişkiden mustarip, farkında mısınız?

İki ihtimal var. Ya solcular masumdu. Vatan ve insanlık sevgisiyle eline silah almış idealist gençlerdi. Hayalleri uğruna memleketin zembereğini çıkardılar. O zaman, affınıza sığınarak söyleyeyim, Evren’in ciddi bir suçla itham edilebileceğini sanmıyorum. Adamın işi düzeni korumaktı; işini yaptı. Eline silah alıp zenginleri soymak veya anayasayla müesses rejimi devirmek hoş bir ideal olabilir; takdir de edersin kerataları. Ama askerin görevi bunu önlemektir. Esas onu yapmasa suç olurdu.

İkinci ihtimal, ki son zamanlarda tartışılmaz veri gibi kabul edilen odur, Evren ve şürekâsının iktidarı ele geçirmek amacıyla yıllar önceden memlekette sağ sol çatışmasını körüklemiş olmasıdır. 12 Eylülde çatışmalar bıçakla kesilmiş gibi kesilmedi mi? Demek ki darbe arifesine kadar kendileri manipüle etmiş olmalı. O çatışmalarda ölen yirmibin insanın kanı ellerindedir.

Eğer böyleyse Evren ve yardakçılarını en acımasız şekilde cezalandırmak gerekir, kabul. Ama onlarla beraber o komploda rol alan TÜM siyasi aktörlerin cezalandırılması gerekmez mi? Bilumum sol ve sosyalist örgüt sorumluları ve kanaat önderleri dahil? Deniz Gezmişi, Ertuğrul Kürkçüsü, topu birden?

*
Yanlış anlaşılmasın diye belirteyim, Evren ve şürekâsını yargılamak ve en sert şekilde cezalandırmak gereğine inanıyorum. Ama saçma sapan komplo kuşkularından ötürü değil, askerin kibrinin kırılması için. O kibir iyice kırılmadan memlekette medeni bir siyaset dili kurmak mümkün olmadığı için.

Ayrı mevzudur, başka zaman tartışırız.

25 Mart 2012 Pazar

Kapitalizm ne demek?


Sevgili Serdar Kaya Taraf'ta bugün düşündürücü bir yazı yazmış. Beğendim, ama bir noktada eksik buldum. "'Kapitalizm" diye bir şeyin varolduğuna inanıyor musun sen' diye mail attım. Sonra hızımı alamadım, şöyle devam ettim:

Bazı ülkelerde kişi hakları - kişi otonomisi - güçlü bir geleneğe sahiptir. Dolayısıyla devletin tecavüz alanı kısıtlıdır. Bu ülkelerde büyük üretim kombinalarının bir kısmını, bu yüzden, bireyler veya bağımsız (kamu müstahdemi olmayan) topluluklar oluşturmuştur. Bu ülkelere "kapitalist" denir.

Bazı ülkelerde kişi otonomisi geleneği güçsüzdür veya tarihi felaketler sonucu çökmüştür. Bu ülkelerde büyük üretim kombinalarını kurma gücü sadece devlete aittir. Bu ülkelere eskiden "Sosyalist" denirdi. Şimdi daha ziyade "Çapulcu Devletler" deniyor.

Bazı ülkelerde kişi otonomisi geleneği olmadığı gibi devlet de ciddi boyutlu işlere girişmekten acizdir. Bu ülkelerde büyük üretim kombinalarını yabancı devletler veya şirketler kurar. Bu ülkelere "Afrika" denir.

Dikkat edersen günümüz dünyasında büyük üretim kombinalarının yapısı, işleyiş biçimi, finansman yöntemleri, işçi istihdam biçimleri, çalışma koşulları, sosyal güvenlik politikaları vs. arasında ciddi bir fark yoktur. Sadece nihai mülkiyetin kompozisyonu farklıdır.

Yine dikkat edersen, küçük işletmelerin yapısı açısından da ülkeler arasında fark yoktur. Sovyetlerin çöküşünden beri bütün dünyada özel mülkiyete ve özel girişime dayalı aşağı yukarı aynı dükkân-atölye-çarşı-pazar modeli geçerlidir.

Dolayısıyla bugün dünya ülkeleri arasında "üretim biçimi" açısından farklar olduğunu iddia etmek abesle iştigaldir.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Ömer Laçiner


Birikim dergâhının ikiz şeyhleri Murat Belge ile Ömer Laçiner idi. Bundan daha farklı iki insan düşünülemez. Biri aristokrat, kolejli, edebiyat doçenti. Joyce ve Faulkner çevirmiş, TİP’te siyasete atılmış. Alaycı bir nezaket maskesinin ardında daima mesafeli. Diğeri Sivaslı esnaf çocuğu, askeri okulda okumuş, dil bilmez, TC sınırları dışına – henüz – çıkmamış, filtresiz Birinci sigarası ve çayla yaşar. Mahir Çayan’ın THKP-C’de sağ kolu imiş. Ben derhal Ömer’e ısındım. Bana sanki daha gerçekmiş gibi geldi. O hengâmeye kapılmamızın sebebi zaten bir tür “gerçeklik” arayışı değil midir?

O da benden hoşlandı sanırım. Kendi keskin zekâsıyla çatışmaktan çekinmeyen bir çırak bulmak hoşuna gitti belki de. 21-22 yaşındayım, epey dünya gezmişim, dil biliyorum, Marx’ın Hegel’in diyalektik sirkinde cambaz gibi gezebiliyorum. (Hegel’in mantığında çelişkinin tanımı o değildir budur hocam!) Günlerimiz bir arada geçmeye başladı. Sabahlara kadar süren tartışmalarımız oldu. Çoğu zaman o konuştu ben dinledim. Bazen itiraz ettim, düzelttim, ukalalık ettim.

Konular gitgide artan oranda siyasi iktidar meselesine kaydı. TC iktidarının temelleri nedir? Ne zaman çöker, nasıl çökertilir? Siyasi güç nedir, nasıl oluşur, nasıl korunur, nasıl çözülür? Emsallere bakalım dedik. Fransız, Rus ve Çin devrimlerini epeyce okumuştum, seyyar bir konferans dizisi oluşturdum: üçer-dörder saatlik üç dersten oluşan bir maraton. Saint-Just’ün nutukları, Gironde’un tasfiyesi, Kornilov darbesi, Dört Mayıs hareketi, Jiangxi sovyeti, makinalı tüfek mermisi gibi havalarda uçuşmaya başladı. Temel konu hep aynı: Devlet’in kâğıttan bir kaplan olduğu malum, ama kaplanın yırtılma noktası nedir? Otorite nasıl acze düşürülür? Karşı-güç nasıl oluşturulur?

Adım adım Lenin’i keşfettik. Lenin’in teorik yazıları boş laftır; o zaman da bu kanıdaydım halen de bu kanıdayım. Ama Ekim ihtilaline giden altı ayda yazdığı güncel yazılar – gazete makaleleri, nutuklar, raporlar, propaganda broşürleri, program taslakları vs. – birer siyasi sezgi şaheseridir. Şubat ihtilalinde rejimin ölümcül bir yara aldığını Lenin herkesten önce farkeder. Nisan Tezlerinden itibaren nefes kesici bir ustalıkla o yarayı deşer, büyütür, besler; hiçten başlayarak altı ayda koca imparatorluğu ele geçirir. Toplu Eserler’de o yazılar 1200 sayfalık iki kalın cilttir. Aylarca onları tartıştık. Birçoğunun Türkçesi yoktu, irticalen çevirdim.

Şimdi sizi şaşırtacak bir şey söyleyeyim: Lenin’e yaklaştıkça Marx’tan uzaklaşırsın. Marksizm dediğin şey gerçek dünyada gerçek insanların yaptığı siyasetle ilgisiz bir teorik şemadır: etten kandan insanlar yerine “üretici güçlerin”, “temel çelişkilerin”, “tarihsel süreçlerin”, “sosyal sınıfların” sahneye çıktığı bir çeşit gölge tiyatrosu. Kornilov isyanının siyasi avantajını yahut dezavantajını tartmak istiyorsan üretici güçlerin sana faydası ne? İşçi-köylü şuralarında Bolşevik kadroları başa getirmeye çalışıyorsan sınıfsal analizi kim ipler?

1979 Kasımında Grundrisse çevirisini matbaaya teslim ettiğimde Marksist teorinin deli saçması olduğu fikri kafamda şekil almıştı. Ömer’le her gün konuşuyorduk. O da aynı noktaya gelmiş miydi, hatırlamıyorum. Ama gelmemişse bile gidiş yönü belliydi. Taktik ve strateji coşkusu içindeydik; ihtilal ve iktidar tartışıyorduk. Bunları ciddiye alıyorsan, Marx amcanın kartondan modelleriyle ne işin olur?

Fırtınadan sonraki durgunluk 

Darbe geldiğinde ben yurt dışındaydım. Ömer bir süre saklandı, izini kaybettirdi. Sonra bir şekilde Fransa’ya kapağı attı. Galiba dört beş yıl orada kaldı. Dili, parası, işi, gücü, evi yoktu. Devrimci dayanışma sayesinde ayakta kalabildi. Manevi borçları oluştu. 1980-öncesi yönelimleri her ne idiyse onlar unutuldu. Onca acıdan ve onca yenilgiden sonra yanlışı itiraf etmek ağır geldi belki. Eski rüya kutsallaştırıldı, dokunulmazlaştı. Dokuzu beş geçe durdurulan saatler gibi, 12 Eylül sabahı – başka birçoklarıyla beraber – Ömer Laçiner’in zihinsel evrimi durdu. 

1982 yazında Paris’te Ahmet İnsel’in evinde yeniden buluştuk. Apayrı yerlere geldiğimiz hemen anlaşıldı. İki saat geçmeden o beni oportünistlikle ve proletarya düşmanlığıyla, ben onu bağnazlıkla ve geri kafalılıkla suçluyordum. Bağıra çağıra ayrıldık. Yirmi yıl görüşmedik. Sonra bir gün kalktı, Selçuk Cezaevinde ziyaretime geldi. Kayıp bir dostu yeniden bulmanın sevincini yaşadım.

Kenan Evren darbesini yememiş olsa, o kadar parlak bir siyasi zekâ bugün kim bilir nerelerde olurdu diye ara sıra düşünmedim değil. Başka bir yerde olacağı kesin. Ama öylesi daha mı iyi olurdu? Çağın dışında kalmak iyi bir şey midir, kötü bir şey midir? Zor sorular bunlar.