“Dış politika ile ilgili New York’ta herhangi bir toplantıya gidin, salonda 50 kişi varsa 30’u Yahudidir. Ya da Temsilciler Meclisinde veya Senatoda herhangi bir toplantıya gidin, oran %60’ın altında asla değildir. Hatta dışişleri ve savunma bakanları genellikle Yahudidir.”[1]
Demiş hocamız, kendinden emin, ortalama Türk okurunun bu “bilgileri” sorgulamayacağından emin. Dünyadaki gizli Yahudi hükümranlığına dair gerekli sonuçları çıkarmayı da ihmal etmemiş. Türkiye havası solumuş olan herkes bunun aşağı yukarı böyle olduğunu bilir, değil mi?
O kadar emin konuşmuş ki bir an kendinden kuşkuya düşüyorsun, acaba ben mi yanlış biliyorum diye. Allahtan gugıl çağında bilgiye ulaşmak zor değil, bilemedin çeyrek saatlik araştırma. 1945’ten bu yana 19 adet ABD dışişleri bakanı görev yapmış, aralarında tek Yahudi var, Henry Kissinger (1973-77). Madelaine Albright (1997-2001) Yahudi anababadan doğmuş, ama Hıristiyan olarak yetişmiş, kökenlerini uzun yıllar sonra öğrenmiş. Başkası yok.
23 savunma bakanından biri Yahudi, Harold Brown (1977-1981). Yahudi olduğu için California Club üyeliğine kabul edilmemesi olay olmuş: ta 1976’ya dek Kaliforniya’nın en prestijli kulüpleri Yahudilere kapalıymış. Clinton’ın ikinci dönem bakanı Sebastian Cohen’ın (1997-2001) babası Yahudiymiş, annesi değil, kendi de değil. Başka yok. 23’te birbuçuk diyelim, %6 eder. Amerika’nın savunma ve dışişleri bakanları “genellikle Yahudi” değilmiş.
Türk tehlikesi
“Klasik çağlara bakarsanız Fransa’da çıkan kitapların %80’den fazlasının Türkler, daha doğrusu ‘Türk tehlikesi’ üzerine olduğunu görürsünüz. Yani Türkler, Avrupalıların zihinlerinin derinliklerinde çok kuvvetli bir yer işgal eder… Çünkü Avrupa’yı gerçek anlamda bir siyasi kıta haline getiren Türk tehlikesidir.”[2]
Hocamız “klasik çağlarda” Fransa’da çıkan kitapları incelemiş, adamların sabah akşam Türk tehlikesiyle yatıp kalktığını tespit etmiş. Vasati Türk kamuoyunun “sen neymişsin be abi” ihtiyacını tatmin ediyor mu? Ediyor. Gerçi bu kadar hayati bir konuyu Jean Bodin, Francis Bacon veya Hugo Grotius gibi devrin sayılı siyasi düşünürleri neden o kadar hafif geçiştirmişler diye merak etmiyor değil insan ama olsun, yüzde seksen az buz rakam değil.
Doğru mudur diye bakıyoruz. British Library’nin Incunabula Short Title Catalogue’una göre 15. yüzyıl sonuna kadar bütün Avrupa’da 29.000 kitap basılmış. Bunlardan toplam 112 tanesinin başlığı, 'Türk' sözcüğünün herhangi bir varyantını içeriyor. Eder binde üçbuçuk. Aklına gelmeyecek başlıklarla beraber bilemedin binde beş olsun.
16. yüzyıla gelince önce karşımıza Almanya çıkıyor. Verzeichnis der im deutschen Sprachbereich erschienenen Drucke des 16. Jahrhunderts, Alman dil alanında 16. yüzyılda basılmış matbuanın dizini, toplam 110.000 eser. Türk, Tuerck, Constantinopel, Othman, Othoman, Mahomet, Soliman, Orient vs. akla gelen bütün anahtar kelimeleri arıyoruz, toplam 300 civarında yayın buluyoruz, çoğu broşür, rapor, haber bülteni filan. Etti binde üç.
İtalya’ya geçiyoruz, Censimento nazionale delle edizioni italiane del XVI secolo, 16. yüzyıl İtalyan yayınlarının genel sayımı, 63.500 başlık, binde beş kadarı Türkiye ve Türklerle ilgili. Fransa içinBibliographie des éditions françaises du seizième siècle’i tarıyoruz, 16. yüzyıl Fransız yayınları kaynakçası yani. Yazık ki bunlar toplam sayı vermemişler, onun için oran belirlemek mümkün değil. Ama kaba bir taramadan, rakamın Almanlardan biraz düşük, belki binde iki civarı olacağı anlaşılıyor. Yüzde seksen değil her halükârda. Binde seksen de değil. Zorlasan da onbinde seksen çıkmaz.
Mazlum Azerbaycan
Hocamız bütün dünyada Türklerin haksızlığa uğramış mazlum bir ulus olduğu kanısındadır. Buna karşılık Ermeniler, tıpkı Yahudiler gibi, hep kayırılmış ve haksız ayrıcalıklardan faydalanmışlardır. Sosyalist Sovyetler bile bu ırkçı yaklaşımdan kendini kurtaramamıştır.
“Sovyetler döneminde bile Ruslar İslam’ı gündelik hayattan silmek için her şeyi yapmışlardır. Gidiniz bakınız, bugün Bakü’de tarihi kaç camii [sic] kalmış? Bir de Gürcistan’ı ve Ermenistan’ı gezin, sanırsınız tüm ülke bir kiliseler ülkesi. Kısacası Türklerin diğer dinlere gösterdikleri toleransın binde birini bile Avrupa’da göremezsiniz.”[3]
Hep aynı şeyi işaret etmekten ben de sıkıldım ama dikkat edin, yurdum insanının doğruluğundan kuşku duymayı aklından bile geçirmeyeceği “bilgilerdir” söylediği. Popüler olduğu kesin. Peki doğru mu?
Gene dalıyoruz internete. Bakü şehir içinde halen ayakta duran altı veya yedi tane tarihi cami görünüyor. Türkiye standartlarına göre az, evet. Ama Şii standartlarına göre normal dışı sayılmaz, İran’ın orta boy tarihi kentlerinde de sayı bundan pek farklı değil. Daha önemlisi şu: bundan otuz kırk sene öncesine kadar Bakü bir Müslüman şehri değildi ki? İstatistikleri bulmak zor değil. Buyur: 1897 sayımında şehir nüfusu 110.000, bunun %36’sı Azeri Müslüman, bakiyesi Rus, Ermeni, Yahudi vs. 1926’da toplam sayı 453.000, Müslüman ve Azeri oranı %26. 1939’da %24. Azerilerin şehirde çoğunluğu elde ettiği ilk tarih, şaşıracağız şimdi, 1979.[4] Dolayısıyla Bakü’de neden çok cami yok diye sormadan önce, hani nerede Rusların, Ermenilerin kiliseleri diye sormak daha mantıklı geliyor insana.
Tarihi bir camiyi Komünistler yıkmış, evet. 13. yüzyıldan kalma Bibi Heybet Mescidini 1934’da dinamit koyup uçurmuşlar. Velakin aynı tarihte kentin Rus Ortodoks katedralini ve ana Katolik kilisesini de uçurmuşlar. Yani denge gözetmişler.[5] Epeyi arayıp taradıktan sonra bunun – en azından Azerbaycan için – oldukça tekil bir olay olduğu sonucuna varıyoruz. Çok cami ve kilise kapatılmış, terk edilmiş, sosyal işlere tahsis edilmiş vs, ama açıkça dinamitleme hadisesi hayli radikal bir meydan okuma gibi görünüyor, öyle her Beş Yıllık Plan döneminde yapılan rutin işlerden değil. Erzurum’daki Ermeni katedralinin CHP hükümeti emriyle havaya uçurulmasıyla aynı yıla denk gelmesi belki de tesadüf değildir.
Aklımıza başka bir konu takılıyor. Erivan’da kaç tarihi kilise varmış ayakta? Cevap: üç tane. Dördüncüsü 7. yüzyıldan kalma Boğos ve Bedros kilisesiymiş, Komünistler 1931’de yıkıp yerine Moskva Sinemasını yapmışlar. Bak sen.
Ermenistan’la Gürcistan’ı gezsen sanırsın kiliseler ülkesi, doğru. Oralarda medeniyetin Azerbaycan’a oranla daha eski ve daha üretken olmasıyla da alakalı olabilir belki, mümkün. Ama olmayabilir de. Azərbaycan Respublikası Mədəniyyət və Turizm Nazirliyinin resmi sitesine bakarsan, Azerbaycan’da koruma altında olan tam 552 adet tarihi cami ve mescid varmış.[6] Az sayılmaz.
Tarihi değiştiren one minute
Konumuz son yıllarda yıldızı parlayan dış siyaset analistlerimizden Prof. Dr. Sedat Laçiner’inDışımızdaki PKK, İçimizdeki İsrail adlı kitabı. Laçiner, ASAM yöneticisi olarak Türkiye’nin Ermenistan ve Ermeni politikasını şekillendirenlerden biri. Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yakın danışmanı. PKK’yi polisiye tedbirleriyle imha etme politikasının başlıca savunucularından biri olduğu söyleniyor. Yabana atılacak bir isim değil yani. Yükselen Türkiye’nin sesi.
Kabul etmek lazım ki memleketin nispeten aklı başında insanlarından biri Laçiner. Özgürlükler ve demokrasi hakkında söyledikleri gayet net ve doğru sözler. Askeri vesayet, eğitim reformu, yeni anayasa vesaire hakkında aklı başında insanların alkışlayacağı görüşleri var. Çanakkale Üniversitesi rektörü sıfatıyla, üniversite bünyesindeki kilise harabesini kilise olarak onartmak hususunda yaptığı cesur çıkış da övgüye layık.
Kitabında Türkiye’nin dünyadaki konumuna ilişkin geniş bir ufuk turu sunuyor. Türkiye’nin dünya ülkeleri için ‘model’ olmasa bile bir ‘kutup yıldızı’ olduğunu savunuyor. TSK’nın 1960’tan sonra yaşadığı yozlaşmanın, ülkenin gerçek potansiyelini açığa çıkarmasını önlediğini anlatıyor. Dünyadaki yerleşik iktidar yapılarının ardında Yahudilerin ve İsrail devletinin bulunduğuna dair teorilerini izah ediyor. Başbakanın Davos’taki ‘one minute’ çıkışının bu nedenle “sadece Türkiye veya İsrail tarihi açısından değil, dünya tarihi açısından çok kritik bir olay” olduğunu belirtiyor.[7] İslami tarikatler dahil olmak üzere pek çok kurumun içinde İsrail’in gizli emellerine hizmet eden uzun soluklu ajanların bulunduğunu açıklıyor (ancak Türkiye’de anti-semitizm asla yoktur ve yazarımız ırk ve din ayrımcılığına karşıdır). PKK’nin İsrail başta olmak üzere sayısız yabancı ülke tarafından kontrol edildiğini, bu yüzden Türkiye için meşru bir muhatap kabul edilemeyeceğini bildiriyor. Nihayet Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı büyük medeniyet misyonunu yerine getirmek için – başta eğitim reformu olmak üzere – yapması gerekenleri sayıyor.
Dış siyasette felakete doğru
Türk dış politikasının eşine az rastlanır bir fiyaskoya doğru dörtnala yol aldığını düşünüyorum.
Komşularla “sıfır sorun” politikasını ilan eden Türkiye, bir sene içinde hem İsrail hem Suriye ile savaşın eşiğine gelmeyi başarmıştır. Irak merkez yönetimiyle köprüler atılmıştır. İran cephesinde kulağa uzaktan uzağa savaş homurtuları gelmektedir. Mısır ve Libya’da Türkiye denklemin dışına düşmüştür. AB ilişkilerinin kilidi pozisyonundaki Kıbrıs konusu batağa saplanmıştır. Ermenistan’ı kucaklama teşebbüsü kepazelikle noktalanmıştır. Kafkasya’da Türk – ve belki Amerikan – hayallerinin taşıyıcısı olması beklenen Gürcistan, dayağı yiyip kenara çekilmiştir.
Hepsinden daha kaygı verici olan, Rusya ile ilişkilerdeki pürüzlenmedir. Hatırlayın: Nisan ortalarına doğru Türkiye fiilen Suriye’ye savaş açma noktasına gelmişti. Rusya’nın savaş gemilerini Tartus’a gönderdiğini açıkladığı gün, belki de tesadüf, o mevzu kapanıverdi.[8]
Laçiner’in kitabını okurken sanki bu fiyaskonun ipuçlarını görür gibiyiz. Yer yer gülünçlük raddesine varan bilgi noksanlığı, evet, ama esas sorun o değil sanırım. Asıl sorun kibir. Önyargılarını “bilgi” zanneden, o ölçüsüz, çapsız güven. Kulaktan dolma kavramcıklarla dünyayı fethe çıkan neo-Enverist megalomani. Bilgi, oysa, tevazu ister. Biliyorum sandığın şeyleri sınamaya tenezzül etmeyecek kadar kendinden eminsen, bir şey öğrenemezsin.
Bana yüz yıl öncesinin Genç Türklerini hatırlatıyorlar. Onlar da dinamiktiler. Dünyaları fethetmeye hazırdılar. Osmanlı’yı dirilteceklerine güvenleri tamdı. Mağrur duruşları ve yakışıklı bıyıkları vardı. Manastır askeri idadisinde ve Selanik kahvelerinde duydukları dedikodularla dünyayı ve tarihi çözdüklerine inanıyorlardı. Çok cahildiler.
Bin yıl geçse birbiriyle aynı masaya oturmayacak dört kıytırık Balkan devletini Osmanlı’ya karşı ittifaka sokmayı başardılar. On yılda on ülke kaybettiler. Özür bile dilemediler.
[1] Sedat Laçiner, Dışımızdaki PKK İçimizdeki İsrail, Hayykitap 2012, sf. 164.
[2] A.g.e. sf.144.
[3] A.g.e. sf. 148.
[4] http://az.wikipedia.org/wiki/Bakı
[5] http://en.wikipedia.org/wiki/Bibi-Heybat_Mosque
[6] http://www.mct.gov.az/?/az/abide/items/3693/
[7] Laçiner, a.g.e. sf. 205.
[8] Rus gemileri Boğazlardan 2 Nisanda geçti, 5 Nisanda Suriye’ye vardı. Rusya 13 Nisanda gemileri “Suriye’nin güvenliğini sağlamak” amacıyla kullanacağını deklare etti. Mart ve Nisan boyunca Suriye’ye karşı sistemli olarak savaş tehdidini tırmandıran Türkiye, 14 Nisan’dan itibaren bu politikadan (en azından şimdilik) vazgeçmiş görünüyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder