şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2013 Cuma

Feministlere dair bir röportaj

Bulut Öncü sordu, ben cevapladım.

- Geçtiğimiz hafta üniversiteye gelmeni çeşitli gerekçelerle istemeyen feminist ve LGBT gruplar tarafından ODTÜ’de bir protesto gerçekleşti. Medyada bu olay ile ilgili birçok şey yazıldı, söylendi. Peki, senin pencerenden bakacak olursak bu olaylar nasıl gelişti? 
 

Beş sene önce olmuş bir olay ve yine o tarihte söylenmiş bir söz bahane edilerek, küçük bir grup tarafından, saldırgan ve terbiyesizce bir eylem gerçekleştirildi. Sabahki oturumda sözde “Protestolarını” dile getirerek sahneyi işgal ettiler. Gülümseyerek karşıladım, hatta protestocularla birlikte kameralara poz verdim. Öğlen arasında protestocu grup dışarıda etrafımı sardı. Grupla birlikte olan erkeklerden biri alaycı bir tavırla “Bir daha ODTÜ’ye gelmezsin herhalde” şeklinde laf atınca, yine gülerek “Sike sike gelirim, merak etme” cevabını verdim. Bu esnada sanırım toplantıyı organize eden grupla protestocular arasında, benim tanık olmadığım bir arbede yaşanmış. Öğleden sonraki oturumda protestocular sahneyi işgal ederek “Sevan Nişanyan’ı ODTÜ’de konuşturmayacaklarını” bildirdi. Bir saate yakın sürekli gürültü çıkararak Edip Yüksel’le tanrının varlığı ve yokluğuna dair yapacağımız münazarayı engellemeyi başardılar.

Protesto için ileri sürülen gerekçenin göstermelik olduğunu düşünüyorum. Son zamanlarda Türkiye’de “Otorite”yi temsil eden çeşitli kesimleri rahatsız eden şeyler söyledim. Sanırım “Feminist” kisvesi altında girişilecek bir saldırının, mesela “İslami” kılıklı veya doğrudan devlet güçlerince girişilecek bir eylemden daha etkili olacağını hesapladılar.


- Protesto eden feminist grubun şöyle bir açıklaması var: ‘’Sevan Nişanyan'ın gelmesini şu nedenlerle istemiyorduk: Eski eşine şiddet uygulaması ve bu şiddeti "Sembolik bir jest" olarak tanımlarken ufacık bir pişmanlık göstermek bir yana eylemini sevimli ve haklı göstermeye çalışması, yaşanan süreçte (Ethen Mahçupyan'ın da üstün çabalarıyla) bir kadın gazetecinin Agos'tan istifa etmek zorunda kalması ve son olarak şiddete maruz bıraktığı kadına destek olan kadınları hedef göstererek yaptığı "Feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum. Aynen bu beklenirdi onlardan, kendilerinden bekleneni yaptılar. Çirkin bir ırkçılıktır feminizm, başka bir şey değildir" açıklamasıdır.’’ Bu açıklamanın seni, düşüncelerini ve geçmiş yıllarda yaşananları tam olarak yansıttığını düşünüyor musun?


İlk önce, insanlar arası şiddeti a priori reddeden bir bakış açısının ahlaken geçerli olamayacağını düşünüyorum. Belirli sınırlar içinde kalmak şartıyla şiddet, doğal ve bazen ahlaken zorunlu bir davranış biçimidir. İkincisi, bir kadınla erkek arasında geçen her kavgada kadını otomatikman mağdur, erkeği otomatikman zorba veya haksız gören bakış açısını aptalca ve ahlaksızca buluyorum. Küçük burjuva vizyonunun dar sınırları dışında kalan gerçek dünyada, cinsler arası ilişkide şiddet de vardır ve hiçbir zaman tek taraflı değildir.

Feminizme ilişkin söylediğim sözler, o dönemde “Feminist” olduğunu söyleyen birtakım isterik ve saldırgan kişilere verilmiş bir cevaptı. Belki biraz duygusal ve abartılıydı. Fakat önemli bir doğruluk payı da içerdiğini düşünüyorum. Toplumun herhangi bir zümresini ötekileştirme, şeytanlaştırma, peşin hükümle reddetme üzerine kurulu her ideolojinin çirkin ve tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Erkeklerin her kavgada haksız ve saldırgan olduğunu varsayan düşünce tarzıyla, mesela Yahudilerin her kavgada haksız ve zorba olduğunu kabul eden düşünce tarzı arasında bir fark göremiyorum.  “Irkçılık” tabirini de bu anlamda kullandım. Yoksa merak buyurmayın, “Ermeniyim o yüzden saldırıyorlar” gibi bir şey geçmedi aklımdan.

- Eski eşin Müjde ile dostluğun hala devam ederken yıllar önce yaşanan ve sürekli karşına çıkan söz konusu olaydan dolayı pişmanlık duyuyor musun? Bu konuda söylemediğin veya yüksek sesle söylemediğin bir şey kaldı mı?


Konunun benden ve Müjde’den başka hiç kimseyi ilgilendirmediği kanısındayım.

- Agos'tan istifa etmek zorunda kalan kadın gazeteci ile daha sonra konuşma fırsatı bulabildin mi?


Konuştum. Pişman olduğunu, gaza geldiğini söyledi, benden af diledi. Ayrıca “İstifa etmek zorunda” filan kalmadı. Kendi isteğiyle istifa etmişti.

- Feminizm hakkındaki açıklamaların gerçekten inandığın düşüncelerin mi yoksa bir anlık gerginlikle ağzından çıkan cümleler mi?

Az önce buna cevap verdim. Daha diplomatik söylemeliydim belki ama özü doğrudur.

- Ülke gündemi hakkındaki düşüncelerini yumuşak bir üslupla açıklayan Sevan, konu ‘’Kadın ve Feminizm’’ olunca kendini neden farklı biçimlerde ifade etmeyi tercih ediyor ve geriliyor? Ya da öyle mi görülüyor?


‘’Kadın ve feminizm” arasındaki alaka olsa olsa “Türk ve Türkçü” arasındaki kadardır. “Nazileri sevmem” demek ne zamandan beri Almanları taciz etmek anlamına geliyor? Kadınlar hakkında olumsuz veya yaralayıcı olan hangi sözü söylemişim? Bu konuda Aslanlı Yol’da bakış açımı özetleyen epeyce malzeme vardır. Bir bakın bakalım, “gerilmiş” miyim?


- İfade özgürlüğünün bir tezahürü olan protesto hakkını kullanan gruplara karşı söylediğin ‘’ "S*ke s*ke ODTÜ'ye geleceğim" sözünü hala doğru buluyor musun? Bu hakkın senin ifade hürriyetini kısıtlayacak şekilde kullanıldığını düşünüyor musun?


Göt gibi konuşana böyle cevap verilir.

- Kendi siyasi düşüncen içerisinde kadının özgürleşmesini nasıl kurguluyorsun?


Türk toplumunda kadınların aşağılanmasına ve ezilmesine yol açan iki önemli faktör görüyorum. Birincisi geleneksel İslami dünya görüşü ve söylemlerdir. Bunlarla mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum. İkincisi köyden kente göçün doğurduğu, kırsal alanda geçerli cinsler arası dengelerin kent yaşamına uyum sağlayamamasından doğan ciddi problemlerdir. Bu ikincisinin, sosyolojik süreçte zaman içinde aşılacak bir hadise olduğuna inanıyorum.

- Son olarak seni protesto eden feministlere ve LGBTlere söylemek istediğin bir şey var mı?
İki kelime: Dolmuşa binmeyin.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Terör örgütü mü emniyet yastığı mı?


Dışarıdan baktığın zaman siyasi organizmaları bir özne olarak görmek kolaydır. Falan parti şunu istedi. Filan devlet şöyle yaptı çünkü şunu hedefliyor. Falan teşkilatın stratejisi şu. Oysa yakından (veya içeriden) baktığın zaman bilirsin, her yönetici kadronun vaktinin ve enerjisinin yarıdan epeyi fazlası, içeride otoriteyi tesis etmeye gider.  Emrin altında bir sürü benzemez insan var. Bir karar verdiğinde senle beraber yürümelerini nasıl sağlayacaksın? Karar toplantısında karşı oy kullanmış adamın, o karara uyacağından nasıl emin olacaksın? “Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri” diye yol verdiğinde kiminin Şam’a kiminin Bağdad’a kaçmasını nasıl önleyeceksin?

Gelenek ve alışkanlık senden yanaysa işin nisbeten kolaydır. Adam hayat boyu sana itaat etmiş, sırf tembellikten de olsa emrine itaat etmeye devam eder; hayatın normal akışı sayar. Yasalar senden yanaysa gene işin kolaydır. Emirlerine itaat etmeyeni cezalandırırsın. Doğru düşünen insanların çoğu, öbür tarafın haklı olduğu şüphesini içlerinde taşısa da sana hak verir.  

Ne gelenek ne de yasa senden yanaysa işin yamandır. Silah zoruyla insanları bir yere kadar korkutabilirsin: o korkunun nerede dağılacağı hiç belli olmaz. Hele eli silahlı adamlarla iş yapıyorsan işin daha zordur. O silahın verdiği güç sarhoşluğuyla nasıl başa çıkacaksın? Kedilerden ordu kur, daha kolay.

*
Kürtlerde eşkiya olup dağa çıkma geleneği eskiden beri var. Soylu ve onurlu bir davranış sayılıyor. Haklarında destanlar, masallar, türküler söyleniyor. Bütün dünyada, otoriteye karşı kendini ezik ve dışlanmış hisseden kırsal halkın tipik tepkisidir, bkz. Korsika, Osmanlı Yunanistanı, Kafkasya, Hindistan, Robin Hood vs.

Bunun üstüne yüz sene aralıksız süren aşağılamayı, zulmü, zorbalığı, hoyratlığı ekle. Elbette ki dağa çıkacaklar. Elbette soygun yapacaklar. Elbette kralın adamlarını pusu kurup vuracaklar. Başka türlü olsun diyenlerin aklından ve vicdanından ben şüphe ederim.

“Açılım oldu artık aşağılama yok” diye aklınızdan geçiyorsa eğer tavsiye ederim, sabır gösterip, mesela Muş veya Bitlis veya Şırnak valiliğinin internet sitelerini okuyun. Bu kadar pervasızca ırkçı, bu kadar yalancı, bu kadar zorba meşrep adamlara karşı dağa çıkmak ya da daha beterini yapmak bir insanlık görevi midir değil midir diye bana yazarsınız daha sonra.

*
Soru şu: PKK’nin bunda işlevi nedir? Bu adamları PKK mi dağa çıkarıyor? Yoksa zaten dağa çıkacak adamları bir ölçüde zaptu rapt altında tutan bir emniyet yastığı mıdır PKK?

Dağdaki adamlar üzerinde ne kadar otoritesi vardır? Şöyle soralım: onların duygu ve taleplerine çok zıt gittiği zaman otoritesini nereye kadar koruyabilir?

Bunlar pek kıyıcı, pek terörist, pek Leninist adamlardır, dağdakileri korkuyla yönetiyorlar filan demeyin bana. Kıyıcılık yapman için elde kıyıcı adamların olması gerekir. Karayılan - veya her kim ise - elde silah dere tepe gezmiyorsa şayet, kıyım emirlerini verdiği adamların kendisine itaat etmesini nasıl sağlayacak? İşten mi kovacak? Emekli ikramiyesini mi kesecek?

*
Olaya bu açıdan bakınca TC’nin PKK’ye nasıl göbekten bağlı olduğu, göz kamaştırıcı bir netlikle ortaya çıkıyor! Hayır, komplo teorisi değil söylediğim, Ergenekon mergenekon hikayesi de değil. Gayet basit, gayet mantıklı, adeta kaçınılmaz bir diyalektik. Düşün: Her dağın başında ayrı eşkiya çetesiyle başa çıkmak mı daha kolaydır, bunca sene neredeyse kan kardeşi olduğun, huyunu suyunu bildiğin, yönetici kadrolarını yakından izleyebildiğin bir tek düşmanla mı?

Ölümü göze almış birey karşısında dünyanın her güvenlik teşkilatı çaresizdir: adam (veya daha tehlikelisi, kadın) çeker pimi üstüne yürür, bakakalırsın.
Başa çıkmanın tek yolu, onun güvendiği, inandığı, az veya çok emirlerine itaat edeceği bir teşkilattır. Emniyetin alacağı her tedbir, öfkeli adamın öfkesini biraz daha bilemekten başka şeye yaramaz. Oysa teşkilat “bekle” dese – belki, bir süre – bekleyecektir. Ya da eylemi eğer teşkilata zarar verebilecek gibiyse, teşkilatın çıkarını kendi öfkesinin önüne koyacak kadar özveri gösterebilir.

Eğer bugün Diyarbakır’da günde otuz tane TC elemanı öldürülmüyorsa, hiç şüpheniz olmasın, PKK izin vermediği için öldürülmüyor. Üniformalı takımının basireti yüzünden değil.

*
Hayır, TC kadroları PKK’yle dosttur, elele çalışıyorlar filan demiyorum, bakın. Eminim ciğerine kadar nefret ediyorlardır, günü geldiğinde kan banyosunda boğmaktan zevk alacaklardır. Başka şey söylüyorum. PKK’ye muhtaçlar. Elleri mahkûm. Onsuz yapamazlar. Üstelik sadece varolması da yetmez PKK’nin. Güçlü olması, otoritesini koruması da TC için hayati önemdedir. Sahadaki militanına söz geçiremedikten sonra ne işe yaradı teşkilat?

Sahadaki militan “bizim parti de yumuşaklaştı artık, TC’nin oyuncağı oldu” diye düşünmeye başladığı gün, bölgedeki güvenlik durumu iyileşir mi, kötüleşir mi sizce? Seyrettiğiniz onca Amerikan polis filmini düşünün, ondan sonra cevap verin.

Mantığı sonuna kadar izlemeye çalışın. Anladınız mı şimdi, neden TC on seneden beri esir kampında dünyadan kopuk yaşayan bir adama ısrarla ve bilinçli bir şekilde “lider”i oynatıyor,  neden onun uğradığı birtakım “haksızlıkların” medyada bu kadar büyümesine göz yumuyor, neden mücadelenin hedefini usulca “şefi kodesten kurtama” operasyonuna kaydırıyor?

Anladınız mı şimdi, Karayılan “vallahi yerel unsurlara söz geçiremiyorum” diye dert yanarken aslında ne demek istiyor? Hayır, günah çıkarma değil yaptığı. TC’yi uyarıyor. “Beni bu kadar zayıflatırsan militanlarıma hakim olamam, sonuçlarına katlanırsın” diyor.

Anladınız mı neden PKK’nin bazı “şiddet” eylemleri aslında TC’nin işine geliyor, teşkilatın eksik bıraktıklarının tamamlamak için bazen onca müzaheret gösteriyorlar, kolaylık sağlıyorlar? Anladınız mı neden PKK ile ilgisi olmadığı besbelli olan bazı bireysel eylemleri, mesela önceki sene Dersim’de kamyonet dolusu patlayıcıyla karakola dalan adamı “PKK’li” diye damgalamakta o kadar acele ediyorlar?

Çünkü yalnızca PKK'ye değil, 'street credibility' sahibi bir PKK'ye ihtiyaçları var.
Çünkü acımasız ve müntekim bir Teşkilat miti olmadan, ne taş atan çocukları kontrol atında tutabilirsin, ne jandarmanın çamurlu postalıyla evi çiğnenmiş genci, ne sevgilisinin karnı deşilmiş kadını, ne köyü yakıldığı ya da okulda sabah akşam hakarete uğradığı için hayat boyu kırık kalmış adamı, ne de “senin ataların Ortaasyadan gelmediği halde sana hoşgörü yaptık, sevin” diye ağzıyla osuran validen sıtkı sıyrılmış odacıyı. Bu kadar basit.

*
Sonu ne olacak? İnanın bilmiyorum. Memleketin başına çökmüş cahil ve buyurgan bürokratik zümreyi topyekün tasfiye etmeden gerçek bir çözüm zor. O yönde umut verici herhangi bir belirti de görünmüyor. Dolayısıyla insanlar dağa çıkmaya – ya da şehirlerde, yeraltına inmeye – devam edecek. 180 yıldan beri bölgenin temel gerçeği olan eşkiyalık/gerillacılık olgusu, muhtemelen artarak devam edecek.

Binaenaleyh Devletin, PKK veya ona benzer bir teşkilata bağımlılığı da devam edecek.

Uzun vadede Türkiye’nin bölgeyi bugünkü şartlarda elinde tutması bana imkânsız gibi görünüyor. Öyle ya da böyle, PKK veya bir benzeri ile anlaşmak zorundalar. Hatta Türkiye’nin bölgede bir etkisi ve gücü olmasını istiyorlarsa, bana sorarsanız, PKK veya benzeri ile ciddi düzeyde ittifaka da gitmek zorundalar.

Ama işlerin arka planına vakıf olmadan bu konularda çok fazla akıl yürütmeye gelmez, netameli konular bunlar. Bu kadar fikir jimnastiği yetsin bu günlük.

Şiddete dair


Şiddet Arapça: “yoğunluk, sertlik”. E. W. Lane, tüm zamanların en güzel sözlüğü olan sözlüğünde “hardness, severity, rigour, vigour, vehemence, intenseness, firmness…” diye saydırmış, klasik devre ait yedi tane Arap sözlüğünden örnekler vererek. Ayrıca “zahmet, sıkıntı”. Ayrıca “herhangi bir özelliğe çok fazla ve çok yoğun olarak sahip olma”.  ‘Violence’ kelimesi aklına gelmemiş. Onu da kullanabilirdi sanırım, ama eski anlamında: a violent emotion = “altüst edici, şiddetli bir duygu”.

Osmanlıca sözlüklerde durum aynı. Meninski, Türkçenin gelmiş geçmiş en iyi sözlüğünün yazarı, aşağı yukarı aynı tanımlar. Verdiği örnekler: şiddet virmek (“zahmet ve sıkıntı vermek”), şiddeti rüzgâr, şiddeti taalluk ve temessük (“bir şeye çok yoğun ilgi göstermek”), şiddeti şita (“kışın en soğuk günleri”).

Ahmed Vefik Paşa, ilk modern Türkçe-Türkçe sözlüğün yazarı, sene 1876. “Sertlik, keskinlik, müsaadesizlik, yavuzluk, ifrat” demiş.  

Sözcüğün yeni anlamını 1. Dünya Harbini izleyen dönemde aramaya başlamak lazım sanırım. Eski yazı gazetelerle ilgili bir indeksleme çalışması henüz yok maalesef, o yüzden 1920’leri taramak zor, ama Cumhuriyet gazetesinin indeksi 1930’dan itibaren elimizin altında. Sene 1930, ‘azimkârane bir şiddet ve gayretle mücadeleye atılmak, eski anlam. Yazdığı yazıda acemiliğinden dolayı biraz şiddet kullandığını itiraf etti, eski anlam. Hakkı Tarık Beyin mebus olması mahkemece sebebi şiddet addedildi, “ağırlaştırıcı neden” anlamında, eski. İhtilal teşebbüsünün şiddet ve süratle bastırılması,halâ eski anlam. Romanya’da şiddet politikası, yine “sertlik” anlamında, eski. Diğer bir şahsa cebir ve şiddet göstermek, Türk Ceza Kanunu 1928, bundan emin olamadım: “ifrat”? “sertlik”? İsmet Paşa şiddet taraftarı olmakla maruftur, “sertlik” demek. Şiddet ve ceza ıslah etmez, bilakis çocuğu alıştırır ve yüzsüz eder, “sertlik” demek. Daha yüzlerce örnek.

Derken 1931’de İngiltere’nin Hindistan’daki problemleriyle ilgili bir makalede şu ifade: (Gandhi ile yapılan mutabakat uyarınca) itaatsizlik mücadelesi yapmış olduklarından dolayı hapsedilmiş olan kimselerden şiddet istimal etmemiş olanlarının serbest bırakılacağı… Bu yeni. “Sertlik” ya da “keskinlik” veya “yoğunluk” değil kastedilen, “kişiye veya mala karşı suç teşkil eden saldırı”. İngilizcesi violence. Ne kadar ilginç bir bağlam değil mi? Gandhi’nin non-violence kampanyası, kendi antitezi olan yeni bir kavramın bizde ilk kez kullanılmasına vesile olmuş. İlk olmasa bile civarı, muhtemelen.

Bu kullanım henüz istisnai. Tipik olan şu: Miting en ziyade Darülfünun önünde şiddet göstermiştir. Halk mütemadiyen:  Yaşasın Kıbrıs! Ya Kıbrıs, ya ölüm!  Diye bağırmıştır. (1931) İma edilen şey suç ya da saldırı değil, yoğun heyecan.

1932’de yine Hindistan: Hindistan'da tekrar şiddet siyaseti başladı. Ingiliz polisleri evvelki gece sabaha karşı Gandi'yi tevkif ettiler. “Sertlik” mi demek istiyor, “mala ve kişiye tecavüz” mü? Sanırım ilki. Şiddeti devlet kullanırsa zaten suç olmaz, “sertlik” olur. Şiddetin yeni anlamıyla şiddet olması için birey tarafından üçüncü kişilere ya da devlete karşı işlenmesi lazım. Yahut da şiddeti kullanan devletin meşruiyetinin zımnen sorgulanıyor olması lazım. “İyi” devlet sertlik gösterir; “kötü” rejimler (mesela Mussolini İtalya’sı, Küba diktatörü, ya da politikanız İngiltere’ye karşıysa İngiliz koloni yönetimi) suç işler. Sözcüğün anlamının nasıl bir kayganlıkla kaydığını görüyorsunuz, değil mi?

1932, Suriye: nümayişler bir kat daha kesbi şiddet ederek sandıklar halk tarafından zorla açıldı. Içlerinde evvelden hazırlanan rey pusulaları görülünce halkta derin bir nefret hissi canlandı. Ekser yerlerde sandıklar kırıldı, pusulalar yırtıldı, «Kahrolsun hainler!» sadaları yükseldi. “Heyecan yoğunlaştı” mı demek istiyor, kişilere ve mala karşı saldırı mı olmuş? İkisi de var galiba, belirsiz zemindeyiz.

Yine 1932, Türkiye’nin Cemiyeti Akvam’a katılması münasebetiyle Cemiyet Umumi Heyeti Başkanı Hyman’ın nutkundan: şiddet hareketlerinin suikastinin önüne geçmek, ihtilafları muslihane bir şekilde halletmek vs. Adam violence demiş belli ki. Yeni anlamın sadece dış haberlerde kullanılması acaba tercüme belirtisi mi?

1933, yabancı bir roman tercümesi: bana karşı şiddet istimal etti, işkence yaptı, beni duvarlara çarptı… Birkaç gün sonra Havana’da: halk sarayda tahribat yapmış ve bazı şiddet hareketlerinde bulunmuştur. Bir hafta sonra Fransa başbakanının demeci: şiddet teşebbüslerine karşı kâfi derecede kuvvetliyiz.’İtalya’daki Faşist rejimin saldırgan politikalarını kastediyor.

Daha sonra Viyana: Hali hazırdaki rejim aleyhine şiddet gösterecek unsurlann ağır cezalara çarptırılacağı hükumetçe ilân edilmiştir. Viyanada örfi idare ilân olunmuştur. 'Rejim aleyhine şiddet’ nedir acaba? Cam çerçeve mi indiriyorlar, polis mi öldürüyorlar, yoksa güvenlik güçlerinin emirlerine itaat etmemek ‘şiddet’ için yeterli midir?

1934’ten itibaren şiddetin bu anlamda kullanımı rutinleşiyor. 1930’da halâ %2-3 dolayındayken, 1934’te %25’leri buluyor. Dünyadaki gidişatın yansıması sanırım. Bir yandan yasadışı saldırıları şiar edinen siyasi hareketlerin tüm dünyada yaygınlaşması, diğer yandan belki bazı devletlerin gitgide haydut gibi davranmaya başlanması ya da birbirlerini haydut gibi algılama eğilimine girmesi, yeni bir shorthand ifadeyi kullanışlı kılmış. Her seferinde “kişiye veya yasaya karşı suç teşkil eden saldırı” demektense, violence = Gewalt = şiddet diye bir slogan-kavram tercih edilmiş.

Sene 1935. Yüce Önder’in rehberliğinde eski kelimelere yeni karşılıklar arayan Türk Dil Kurumu, şiddet yerine sertlik, çetinlik önermiş. Şaşırmıyoruz: dil duyarlığıyla, ya da yeni kullanımlar konusundaki uyanıklığıyla meşhur olan bir heyet değil TDK. Alın bu karşılıkları, yukarıdaki alıntılarda ‘şiddet’ yerine koyun, bakalım hangileri anlamını koruyor.

*
Şiddet eylemleri deyiminin icadı için otuz yıl ileriye atlıyoruz. Sene 1973, ‘CHP şiddet eylemleri dışında genel af istiyor.’  Köprülerin altından fantastik sular akmış, Orwell’in Newspeak’i Bülent Ecevit’in dilinde yepyeni zirveler fethediyor. Şiddet eylemi’nden kasıt burada mesela cinayet, adam kesme, ev kundaklama, ırza geçme değil, onlar af kapsamına giriyor. Kastedilen “siyasi amaçla kişiye ve bilhassa devlet otoritesine saldırı”. Siyasi amaç yoksa ‘şiddet eylemi’ yok, alelade suç var.

…….
Daha var yazacak bi sürü şey bu konuda, ama bu gece bu kadarı yetsin. Gençler gezmeye gidiyormuş, beni de çağırıyorlar. Ciao. 

4 Eylül 2012 Salı

Şiddete karşı mıyız, sahiden?


Milattan önce 514 yılında Atina’nın seçkin gençlerinden Harmodios ve Aristogeiton, zamanın diktatörü Hippias’a bir suikast düzenlerler. Saldırı bir dini tören esnasında kalabalık içinde gerçekleştirilir. Hippias kurtulur, ama kardeşini öldürmeyi başarırlar. Suikastçilerden biri olay yerinde öldürülür; öbürü daha sonra işkence altında can verir.

MÖ 508 yılında Atina’ya demokrasi geldiğinde yeni rejimin ilk yaptığı işlerden biri, “Zalim-Öldürenler”in (tyrannophonoi) bronzdan heykelini yaptırıp Çarşı meydanına dikmek olur. Tarihçi Thukydides’e göre bu, tarihte kamu bütçesinden yaptırılan ilk anıt-heykeldir; aynı zamanda muhtemelen – padişah ve tanrılar dışında – bugün adını bildiğimiz gerçek bir kişiyi temsil eden, tarihteki ilk anıt-heykeldir. Bir bakıma, Yunan sanatını önceki medeniyetlerden ayıran büyük dönüşümün ilk timsalidir. İnsanlığın entelektüel evriminde bir dönüm noktasıdır. Kutsal Devlet’e karşı, sıfatsız – ve çıplak – Birey yüceltilir.


28 yıl sonra Persler Atina’yı işgal ettiğinde heykeli alıp götürürler. Bunun üzerine Atina kenti anıtın daha da güzelini sipariş edip aynı yere koydurur. O günlerde bestelenen bir ilahide iki kafadar, “özgürlük ve adaletle yeniden doğuşu” sağlayan kahramanlar olarak tanrısal Akhilleos’a eş sayılırlar. Devlet başkanının resmi tahtının ayağına, Zalim-Öldürenler heykelinin kabartması işlenir (bu tahtın bir örneği şimdi British Museum’da Elgin mermerleri faslındadır). İki suikastçinin soyundan gelenlere, sonsuza dek Meclis binasında ücretsiz ağırlanma ve tiyatroda en ön sırada oturma ayrıcalığı tanınır. Bir süre sonra Rodos şehir devleti, iki Atinalıyı resmen ilah mertebesine yükseltir; ikisi adına yıllık yortu ve kurban töreni tesis eder.

Yüz küsur yıl sonra Syrakusa diktatörü Dionysos’un sofrasında “en iyi bronz hangisidir” diye sorulduğunda, şair Antiphon’un “Atina’da Harmodios ve Aristogeiton heykelini yaptıkları bronz” diye cevap verdiğini Ploutarkhos aktarır. Enfes cevaptır.

*
Memlekette ağzı olan herkesin delirmiş papağanlar gibi “terör” ve “şiddet”e karşı iyi çocuk olmanın faziletlerini sayıkladığı bir zamanda bu hikâyeyi hatırlamakta fayda gördüm.

“İntihar bombacısı” mı demiştiniz?