ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2013 Salı

itiraf.com sunar

Kendimi övmekten vallahi hicap duyuyorum. Başkaları övünce daha zevkli oluyor. Ama şu aşağıdaki yazıyı yazmam gerekti. Yazınca da paylaşmadan edemedim. Kusura bakmayın.


Küçük Oteller Kitabı memleketin turizm anlayışına yeni bir soluk getirmiştir. Yalnız tüketici açısından bakma, on yıl boyunca yüzlerce yatırımcı ve yüzlerce işletmeci o kitaptan feyiz aldı. On yıl boyunca Müjde ile beraber yılda ortalama 40.000 km yol katettik, her sene 300-400 otel ziyaret ettik. Sahiplerinin yatırım danışmanı, pazarlama uzmanı, dert ortağı, dekorasyon gurusu, ihtilaf çözücüsü, web sitesi tasarımcısı olduk. Kalmıştır bir iz.

Şirince’de yaptığımız işin, bütün memlekete örnek olabilecek bir iş olmasına gayret ettik. Betonlaştırmadık; ama şablonlaşmış “restorasyon” anlayışının da dışında bir şey yapmaya çalıştık. Ölmekte olan güzel bir köyün RUHU nasıl korunur konusunda kafa patlattık. İnsanlara turistik hizmetten öte bir şey, bir yaşam tarzı ve bir vizyon sunmaya çabaladık. Sonunda 600 nüfuslu yarı-ölü bir köy, memleketin sayılı turizm destinasyonlarından biri haline geldi. İsteseler sırada daha 40.000 tane köy var Şirince’den örnek alabilecek.

Matematik Köyü Ali Nesin’le ikimizin ortak eseridir. Matematiğe benim aklım ermez, ama özgür ve uyarıcı bir eğitim ortamı nasıl olmalı konusunda az buçuk fikrim var. Sonuçta 600 nüfuslu bu köyde, dünya çapında bir eğitim kurumu çıktı ortaya. Daha önemlisi, öyle bir yer nasıl kurulmalı ve nasıl işletilmeli konusunda muazzam bir tecrübe birikimi edindik. Ağaç nasıl dikilmeli? Koğuşlar nasıl olmalı? Aşçıdan ne beklemeli? Kayıt sisteminde neye dikkat etmeli? Memleketin her yanında benzerlerimiz türüyor, türeyecek, ve bizim tecrübelerimizden çok istifade edecekler.

Tiyatro Medresesi bir mücevherdir. Bu boktan ülkede genç insanların bu kadar şevkle ve umutla sarıldıkları başka proje görmedim. Henüz çok tecrübesizler ve çok hatalar yapıyorlar. Ama uzun vadede göreceksiniz, Matematik Köyünü de geçecek Medresenin şanı.

Nişanyan Sözlük üzerinde tam 18 yıldır geceli gündüzlü çalışıyorum. Kaba hesap 15.000 saat emek vermişim. Ahmet Vefik Paşa, Redhouse ve Şemseddin Sami’den bu yana hiç kimsenin Türkçenin kelime hazinesi üzerinde bu derece derinlemesine çalıştığını sanmıyorum. 18 yılda bu işten 20.000 lira kadar bir telif gelirim oldu. Bozdurup bozdurup harcıyorum.

Türkiye Yer Adları projesi, aslında üç beş üniversitenin işbirliğiyle ancak yürüyecek devasa bir iştir. Üç yıl tek başıma uğraştım, bir yere kadar getirebildim. İstediğim düzeyden henüz çok uzak diye üzülüyorum.

Yanlış Cumhuriyet memleketin ufkunda bir pencere açmıştır. Doksan seneden beri tekrarlana tekrarlana anlamını yitirmiş birtakım klişelerin sorgulanmasın yardımcı olmuştur. Bence asıl faydası Kemal tabusunu deşmesi de değildir. HERHANGİ bir tabunun, partizanca söyleme kapılmadan, analitik bir düzeyde, akıl ve sağduyuyla teşhir edilebileceğini göstermesidir önemli olan. Şu günün Türkiye ortamında küçümsenecek bir hizmet sayılmaz.

Son birbuçuk senedir içine sürüklendiğim Din tartışmasındada yaklaşımım aşağı yukarı aynıdır. Dindar insanlara bir düşmanlığım yok. Bilen bilir, dinî konulara ciddi sayılabilecek bir yakınlığım da var. Ama olmayan Tanrı’nın insanlara en büyük armağanı olan aklın heder edilmesi, beni rahatsız ediyor. Ve bir sürü hakaret ve ceza pahasına da olsa insanları bu konuda uyarmayı borç biliyorum.  

Yirmi yılda, iki-üç tane araç kredisi hariç, banka kredisi almadım. TESEV’in yer adları projesine verdiği ufak katkı dışında, hiçbir kurum ve kuruluştan destek görmedim. Alnımın teriyle kazandığım iki tane Altın Örümcek web tasarım ödülü ile 2004’te aldığım Ayşegül Zarakolu Özgür Düşünce Ödülü dışında ödül ya da takdirname ve teşekkürname almadım. Kimse gelip, “birader bunları yapıyorsun da, bir isteğin ihtiyacın var mı” diye sormadı. Hoş, zaten sorsalar da lazım değil deyip gönderirdim herhalde.

Devletten SADECE kuşku, engel, etnik ve siyasi önyargı, haset, riyakârlık, düşmanlık, saygısızlık ve alçaklık gördüm. Beş hükümet, sekiz kaymakam, bilmem kaç bakan ve vali değişti. Arada düzgün konuşan bir iki kişiye denk gelip umutlandık. Ama sonuçta değişen hiçbir şey yok, hepsi aynı bokun soyu.

İster istemez o noktaya geliyorsun ki, bu memleket için dürüst ve düzgün bir şey yapmak istiyorsan ilk yapacağın şey bu alçakları alaşağı etmektir. Gerisini sonra düşünürsün.

*
Neyi yapmadım, onu da söyleyeyim.

Kimseden nefret etmedim. En sert tartışmada, en sert sözler söylenirken dahi karşı tarafa haksızlık etmemeye, kalbini kırsam da tamir edilemeyecek şekilde kırmamaya gayret ettim. Savaşın en kanlı anında barış elini uzatanın elini tutmamazlık etmedim. Bu son 2 + 2 yıllık hapis cezasına vesile olan adamla sonradan gidip çay da içtim. Şaşkın insanlar bunlar, kızıp da ne yapacaksın?

Kimsenin hakkını yemedim. Bilerek ve isteyerek yemedim en azından. Benim hakkımı yemeye kalkanlara karşı bazen acımasız oldum, ağır darbe vurdum. Ama inanın, çıkarımı kollama konusu değildi konu. “Bırak çıkarını” diye edebiyle rica etse “al senin olsun” deyip bırakacağım belki. Kıytırık bir çıkar için verdikleri o kavgaya sinir oluyorum, kazanmayı onur meselesi yapıyorum. Zararlı bir huy, biliyorum, ama bu yaştan sonra değişmesi zor.

Kimsenin malında yahut tezgâhında gözüm olmadı. “Falan kimse var ya, kaçakçıdır, üçkâğıtçıdır” diyenleri hep ayıpladım. Bana ne başkasının tezgâhından? Aptallık ve bağnazlık beni hasta eder, cahillik öfkelendirir. Ama adam çoluğunu çocuğunu geçindirmek için, ya da sırf spor olsun diye devleti dolandırıyorsa, ya da yasaların kenarından dolanıyorsa bana ne? Zeki adamdan zarar gelmez. Savcı mıyım ben, yoksa – geleneksel Türk Aydını gibi – Devlet’in hık deyicisi miyim?

Günahımı da söyleyeyim, eksik kalmasın.

En büyük günahım kadınlara olan zaafımdır. Hatun milletini sevindirmeyi borç biliyorum. Benden ummadıkları bir ilgi, beklemedikleri bir iltifat, alışık olmadıkları bir anlayış görüyorlar. Sonra ben sıkılıp başka mevzulara dalınca bana düşman oluyorlar. Bugüne dek başıma ne geldiyse, gözü dönmüş kadın öfkesinden gelmiştir. Devletten polisten filan korkmam da, Allah göstermesin, kadın öfkesinden korkarım. 

10 Aralık 2013 Salı

Arkadaşlar Allah'ı neden sever, biz neden sevmeyiz

“Tanrı(lar), bir sevgi ve güven ilişkisinin adıdır” diyeyim de ağzınız bir karış açık kalsın. Bu adam kırdı kafayı, Allahçılara teslim oldu diye korkun.

Halbuki iyi düşünürseniz, bunun ne kadar radikal bir ateist tez olduğunu görürsünüz.

*

Hakikat yolu zahmetli bir yoldur. Neyin ahlaken doğru olduğundan hiçbir zaman emin olamazsın. Anamın altınlarını satayım mı? Günahkâr kızımızı linç edelim mi? Gezi’ye nasıl tavır alalım? İşin yoksa kıvran dur.

İstersin ki biri olsun, sana doğruyu söylesin. Ararsın, bulursun: Ya Hoca efendi’dir, ya Papaz efendi, ya Swami, ya Derviş, onlardan da büyüğü Nebi veya Mesih. Kolay açıklayamayacağın bir şekilde adamı seversin, güvenirsin, doğruyu söylediğinden emin olursun. Hoca bilir! Oh!

Tanrı, işte o ilişkinin mührüdür. Garanti belgesidir. Duygusal bir yakınlık üzerine kurulu ilişkinin, metafizik alemdeki çapasıdır. [Ontolojik çapasıdır diyeceğim aslında, ama boku çıkarılmış bir kelimedir, kullanmayayım.] “Adamı sevdim, o yüzden güveniyorum” demek zayıf gelir, sübjektivizm kuşkusuna kapı açar. “Babam güvenirdi, ben de ona uydum” desen tatmin etmez.  Hocanın mutlak ve tartışılmaz bir Hakikat zeminine ayak bastığına inanman gerekir. Neden güveniyorum? Çünkü tanrıdan vahiy aldı. Veya vahiy alanlardan el aldı. Ya da vahyin sırrını benden daha iyi etüt etti. Benim gibi aciz, kayıp bir ademoğlu değil. Belki aciz bir ademoğlu, peki, ama bir eliyle Mutlak’ı tutuyor.

Tanrı dediğin saçma sapan bir kavram, düşünsen iler tutar yeri yok. Ama o tanrıyı var saymazsan, kimsenin Hakikatinden emin olamazsın. Hoca efendinin, yahut Nebi’nin neden senden benden üstün olduğunu kolay kolay açıklayamazsın.

İşte din meselesinin püf noktası budur. Asıl odak noktası tanrı değildir. Etten kemikten birileridir, onların söylediklerine inanma ihtiyacıdır. O yüzden Latincede re-ligio demişler, “bağlanma”. Soyut bir kavrama değil, hocaya, şeyhe, pîre, nebiye. Ve onların mensuplarının oluşturduğu cemaate.

*

Test et bak. “Allah yok” desen pek takmazlar. “Senin peygamberin menfaatçiymiş” desen linç ederler, hadisten siyerden kanıt da göstersen fayda etmez.

*

Peki itirazımız ne? Üç tane.

Bir. Tanrı – daha doğrusu Tek Tanrı – fikri sakattır. Rasyonel düşünceyi ciddiye alan birini bu devirde ikna etmesi mümkün değildir. Kadir-i mutlak’ın günah ve zulüm karşısında aciz kalması absürd bir düşüncedir. Kendi mutlak kudretine tabi olanlara kızıp onları orantısız güçle cezalandırması ahlaksız bir düşüncedir. O paradoksu çözmek için ikibin seneden beri döktürdükleri argümanları da toplasan bir incir çekirdeğini doldurmaz. [1]

“Canım o da irrasyonel olsun, ne zararı var, insan yaşamı sırf akıl mı” diye soracaklardır. Kanmayın. Mesele felsefi tutarlılık meselesi değil, felsefi tutarlılıktan vazgeçmeyenleri harcama meselesidir. Akılcı düşünceyi şiar edinenler isterse küçük bir azınlık olsun. Manevi emsal ve öncü olma hakkını onlara tanımayan bir sistem kaç para eder? Voltaire ve Einstein’ı dışlayan, ama Alabama’lı bir kasaba vaizini yahut Aşağı Güngören’in cahil şeyhini Mutlak’ın sözcüsü sayabilen bir anlayıştan kime ne fayda gelir? Hangi ufuk genişliği, hangi tecrübe zenginliği, hangi ruh cömertliği, hangi bilgelik o çorak topraklarda serpilebilir?

İki. Kitaplar eskimiştir. İnterneti, İkinci Dünya Harbini, Amerika’yı ve Çin’i, matbaayı, İnsan Hakları Beyannamesini, profesyonel orduyu, SSK’yı, DNA’yı ve organ naklini bilmeyen bir çağda bir cahil Filistinli derviş ile bir cahil Arabistanlı hocanın söylemiş olduğu sözlerden, ne kadar zorlarsan zorla, bugün için bir ahlak öğretisi çıkaramazsın. Bugünün sorularına cevap bulamazsın. Ha, vardır elbet orada da bir-iki hikmet incisi: Sonuçta insanlığın ahlaki sorunlarının bir kısmı yeniyse, bir kısmı dünden beri var olan sorunlar. Ama ona bakarsan Sophokles’te de vardır hikmet incisi, Karagöz ile Hacivat’ta da. Üç tane vasat Amerikan filmi izlesen, Kuran’ın toplamından fazla çıkaracak ahlak dersi bulursun.

Üç. Aidiyet ahlak bozar. Hakikatin tekeli Bizimkiler’e verilmiş ise, Ötekiler, tanım gereği, hakikat dairesinin dışında kalırlar. Kâfirdirler. Tahammül edebilirsin, hoş görebilirsin, ama inanamazsın.  Hemen kılıcı alıp kafa kesmezsin belki, ama riyanın ve çifte standardın çürütücü zehrinden ruhunu kolay kolay arındıramazsın. Yarın öbür gün kafa kesenler sahneye çıktığında da, onlara verecek güçlü bir cevabın olmaz. Ama peygamberimiz onlara da fazla şey yapmayın demiş, liküm diniküm, kem küm…

*

O yüzden, sevdiklerini seven arkadaşlarımızı bazen incitme pahasına diyoruz ki, tuttuğunuz yol yol değildir. Ufkunuzu kısmaktadır. Hakikatin pek çok vechesinden, ve onlara dair birkaç şey bilen insanlardan, sizi soyutlamaktadır. Sizi cehele ile aynı kaptan yemek yemeğe mahkûm etmektedir. Bugünün konularını anlamaktan aciz bırakmaktadır. Kontrol edemeyeceğiniz bir öfkenin kollarına sizi teslim etmektedir. Sorumsuzluktur.

Peki seviyorsun, anladık da, dünyayı bu kadar fakirleştirmeye hakkın yok ki?




[1] Ayrıca gözü olmayan göremez. Dili olmayan konuşamaz. Dili olanın dişi de ağrır, karnı da acıkır. Zeus, mesela, dişi ağrıyabilen, karnı acıkan bir tanrıdır. Kadir-i mutlak olma iddiasında değildir. O yüzden daha rasyoneldir. Zeus’a inan deseniz o kadar zorlanmayız. İncil ve Kuran’ın tanrısı ise, ancak aklını rafa kaldırma yeteneğine sahip olanları mutlu eder.

26 Haziran 2013 Çarşamba

Din ve ahlak

Din bilginleri ve Ferisiler, zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. İsa’ya, “Rabbi, bu kadın zina ederken yakalandı” dediler. “Musa, Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını [recm edilmesini] buyurdu, sen ne dersin?” İsa doğruldu ve “İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!” dedi. Bunu işittikleri zaman, yaşlılardan başlayarak birer birer dışarı çıkıp İsa’yı yalnız bıraktılar. İsa kadına, “Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?” diye sordu. Kadın, “Hiçbiri, Efendim” dedi. İsa, “Ben de seni yargılamıyorum” dedi. “Git, ve artık doğru yoldan ayrılma!” (Yuhanna 8:4-11)

"Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın yargısı konusunda o ikisine merhamet göstermeyin. Onların azabına, müminlerden bir topluluk da şahit olsun. Zina eden erkek, ancak zina eden veya müşrik kadınla nikâhlanabilir. Zina eden kadın, ancak zina eden veya müşrik olan erkekle nikâhlanabilir. [Aksi] müminlere haram kılınmıştır." (Nur suresi, 2-3)

Ahlakın temeli insan sevgisidir; diğerini insan olarak algılayabilme yeteneğidir.


Ahlak ile ahlaksızlık arasındaki farkı bundan daha net bir şekilde ifade eden bir başka örnek düşünemiyorum.

*

Ahlak normları şüphesiz insanlığın tecrübelerinden türer. Zina [doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlaştığı döneme dek] tüm toplumlarda ciddi bir suç/günah sayıldıysa elbette [en azından kısmen] haklı bir gerekçesi vardır diyeceğiz.

Ahlak normlarının a) bir koda, b) bir lidere, c) bir cemaate endekslenmesidir tehlikeli olan.

Bir koda (kutsal kitaba/yasaya) bağlanan ahlak, birilerinin "ahlaksız" olarak tanımlanması sonucunu doğurur. Zulmün en korkuncu ve en beyinsizi, kendini ahlaklı sayanların "ahlaksız" diye damgaladıklarına yönelttiği zulümdür. İnsan yüreğinde zulmü bastıran ve yumuşatan tüm mekanizmalar, o noktada iflas eder. 

Yanılmaz sayılan bir lidere veya grup aidiyetine bağlanan ahlak, "bizden" olmayanların ahlak nesnesi olamayacağı anlamına gelir. Dolayısıyla onlara yapılacak her türlü zulmü ve alçaklığı meşrulaştırır. "Biz" kardeşiz. O halde "onlar" (kâfirler, barbarlar, Ziyonistler vb.) kahredilmeli.

Müslümanlık, kitap-peygamber-cemaat üçlemesini aşamadığı sürece ancak ahlaksızlık ve zulüm doğurur derken bunu kastediyorum.

Çağdaş bir ahlak teorisi ancak ateizm üzerine inşa edilebilir derken de bunu kastediyorum.