ateizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ateizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2013 Çarşamba

Din ve ahlak

Din bilginleri ve Ferisiler, zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. İsa’ya, “Rabbi, bu kadın zina ederken yakalandı” dediler. “Musa, Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını [recm edilmesini] buyurdu, sen ne dersin?” İsa doğruldu ve “İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!” dedi. Bunu işittikleri zaman, yaşlılardan başlayarak birer birer dışarı çıkıp İsa’yı yalnız bıraktılar. İsa kadına, “Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?” diye sordu. Kadın, “Hiçbiri, Efendim” dedi. İsa, “Ben de seni yargılamıyorum” dedi. “Git, ve artık doğru yoldan ayrılma!” (Yuhanna 8:4-11)

"Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın yargısı konusunda o ikisine merhamet göstermeyin. Onların azabına, müminlerden bir topluluk da şahit olsun. Zina eden erkek, ancak zina eden veya müşrik kadınla nikâhlanabilir. Zina eden kadın, ancak zina eden veya müşrik olan erkekle nikâhlanabilir. [Aksi] müminlere haram kılınmıştır." (Nur suresi, 2-3)

Ahlakın temeli insan sevgisidir; diğerini insan olarak algılayabilme yeteneğidir.


Ahlak ile ahlaksızlık arasındaki farkı bundan daha net bir şekilde ifade eden bir başka örnek düşünemiyorum.

*

Ahlak normları şüphesiz insanlığın tecrübelerinden türer. Zina [doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlaştığı döneme dek] tüm toplumlarda ciddi bir suç/günah sayıldıysa elbette [en azından kısmen] haklı bir gerekçesi vardır diyeceğiz.

Ahlak normlarının a) bir koda, b) bir lidere, c) bir cemaate endekslenmesidir tehlikeli olan.

Bir koda (kutsal kitaba/yasaya) bağlanan ahlak, birilerinin "ahlaksız" olarak tanımlanması sonucunu doğurur. Zulmün en korkuncu ve en beyinsizi, kendini ahlaklı sayanların "ahlaksız" diye damgaladıklarına yönelttiği zulümdür. İnsan yüreğinde zulmü bastıran ve yumuşatan tüm mekanizmalar, o noktada iflas eder. 

Yanılmaz sayılan bir lidere veya grup aidiyetine bağlanan ahlak, "bizden" olmayanların ahlak nesnesi olamayacağı anlamına gelir. Dolayısıyla onlara yapılacak her türlü zulmü ve alçaklığı meşrulaştırır. "Biz" kardeşiz. O halde "onlar" (kâfirler, barbarlar, Ziyonistler vb.) kahredilmeli.

Müslümanlık, kitap-peygamber-cemaat üçlemesini aşamadığı sürece ancak ahlaksızlık ve zulüm doğurur derken bunu kastediyorum.

Çağdaş bir ahlak teorisi ancak ateizm üzerine inşa edilebilir derken de bunu kastediyorum.

24 Mart 2012 Cumartesi

The Cemaat


Arasıra burada siyasi görüşler serdettikçe, körün fili tarifi gibi, çeşitli insanların kâh orama kâh burama kulp taktığını görüp üzülüyorum. Şöyle derli toplu bir şey yazayım, körlere ışık tutayım diye niyetlendim. Bu birincisi. Bugün yarın iki üç tane daha gelir inşallah. 

*
1. The Cemaat

Fethullah Gülen cemaatinin yaptığı işlerle ciddi anlamda ilk tanışmam 2008’de idi. Afrika’nın üç ayrı yerinde okul açan ve yöneten birkaç kişiyle Hartum havaalanında tesadüfen birkaç saat vakit geçirdim. Hayran oldum. Çarpıldım. Tek kelimeyle olağanüstü bir iş yaptıkları kanısına vardım. İdealizmlerine ve azimlerine şapka çıkardım.

Muhtemelen sokakta karşılaşsam burun kıvıracağım insanlardı. Mensup oldukları kültürün kısıtlayıcı çerçevesini aşmaktaki başarıları bana neredeyse mucizevi geldi. Sen kalk Denizli’den veya Yozgat’tan oralara git, yalnız başına Afrika’nın kör taşrasında bina yaptır, öğrenci topla, velileri ikna et, çapulcu bürokratlarla başa çık, usta bul, tamirci bul, öğretmen bul… Bunları yapan insan ermiştir. Başlangıçtaki ideolojik çerçevesi, önyargıları ne olursa olsun fark etmez. Kölelikle özgürlük arasındaki aşılmaz sınırı aşmıştır. Büyük işler yapabilecek biridir.

Cemaatin bizim ilçedeki sorumlusu olan bir genç adamla neredeyse on yıla dayanan bir arkadaşlığım vardır. Onbeş günde bir oturur çay içeriz, memleket meselelerini konuşuruz. Dini inançlarını paylaşmıyorum, hayır. Paylaşmamanın ötesinde, bunların zararlı inançlar olduğuna ve tarih boyunca insanlığa faydadan çok zarar getirdiklerine inanıyorum. Bu böyle. Ama bu genç adamın, Türkiye taşrasının boğucu ortamında kendine ve etrafındakilere bir nefes kapısı açma mücadelesini hayranlıkla – ve sevgiyle – izlediğimi söyleyebilirim.

Gülen hareketinin Hıristiyan dünyasında 1560’larda ortaya çıkan Cizvit (Jesuit) hareketiyle olağanüstü bir benzerliği olduğunu düşünüyorum. Bu görüşü 3-4 yıldan beri çeşitli ortamlarda savundum. Cizvitler de, inançların tehlikeye düştüğü bir dünyada dine yeni bir örgütsel yapı getirme amacıyla yola çıkmıştır. Geleneksel tarikatlerin kapalı dünyasına karşı gelmiştir. Dünyanın her yerinde okullar açıp büluğ çağındaki gençlerin eğitimiyle ilgilenmiştir. O yaştaki insanların psikolojisi üzerinde ihtisas yapmıştır. Çin’de, Hint’te, Güney Amerika’da açtıkları okullarda doğrudan din propagandasına girişmemiş, bir ahlaki ideali telkin etmeyi tercih etmişlerdir. İkiyüz sene boyunca Katolik devletler hem Cizvitlerin örgütsel gücünden yararlanmış hem onlardan paranoyaya varan bir korku duymuşlardır.

Bu memlekette insanlar biraz burunlarını güncel kavgaların bok çukurundan çıkarıp tarihe merak sarsa öğrenilecek, araştırılacak o kadar çok konu var ki!

Peki Cemaatçi miyim? Destekçisi veya şakşakçısı mıyım? Hayır değilim.

Bir, dindar değilim. Din denilen şeyin saçma sapan bir hurafeler yığını olduğu kanısındayım. Özellikle Müslümanlığın, tarih boyunca topluma faydadan çok zarar getiren bir inanç sistemi olduğunu düşünüyorum. Bireysel ahlak ve vicdanla dini inanç arasında herhangi bir mantıkî veya ampirik ilişki bulunduğuna inanmıyorum. Bu anlamda Ahmet Altan’ın vıcık vıcık riya kokan dindarlık sevgisinden çok daha radikal bir yerdeyim. Hayat boyu tanıdığım ateistlerin, ortalama dindardan kat be kat daha ahlaklı, daha vicdanlı, daha akıllı ve daha güzel insanlar olduklarını gözlemledim. (İstisnalar kendini bilir.)

İki, örgütsel yapısı şeffaf olmayan bir topluluğun aşırı güçlenmesinde tehlike görüyorum. Şefi ve yönetim kurulu belli olmayan, sözcüsü ve kurultayı bulunmayan, mali kaynakları bilinmeyen bir yapılanma, sivil toplum düzeyinde kaldığı sürece bence zararsızdır. Kamunun gidişini etkileyebilecek bir güce ulaştığında işler değişir. Örgütün kapsamı bulanıklaşır. Ne idüğü belirsiz insanlar “rical-i gaybin” gücünü referans göstererek olmadık işlere girişebilir.

Şu an Cemaatin gerçek gücünün ne olduğuna dair sağlıklı bir fikrim yok. “Cemaate” atfedilen eylem ve örgütlenmelerin ne kadarının gerçek, ne kadarının paranoya mahsulü olduğunu bilmiyorum. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Beni, Ahmet Altan’ı, Baskın Hocayı, onu, bunu “Cemaatçi” ilan eden gerizekâlıların kol gezdiği bir ülkede şu polis şefinin veya o savcının veya bu köşeyazarının “Cemaatçi” olduğuna dair her türlü rivayeti ihtiyatla karşılıyorum.

Özetle, Cemaatin örgütsel yapısını düzene koyması halinde, belki etkinliğinden bir miktar kaybedeceğine, ama toplumda daha olumlu bir rol oynayacağına inanıyorum.

“Cemaatçi” televizyonlara çıkma meselesine gelince, hiç şüpheniz olmasın, kim çağırırsa giderim. Hiç kimseyle örgütsel bağım yok. Korkacak bir şeyim de yok. PKK’nin gazetesine de defalarca demeç verdim. Fatih Altaylı’ya, Tuncay Özkan’a da çıktım. Solcusuyla da konuşurum, Atatürkçüsüyle de konuşurum. Taşnakçısıyla da konuşurum. Hürriyet hariç hangi basın ve yayın organı bana değer verip fikrimi sorsa elimden geldiğince dürüst olmaya çalışarak cevap veririm.

Özlem Albayrak söyleşisinde fazla mı taviz verdim? Tabii verdim. Adamların dükkânında misafirsin. Karşında çakal sürüsü yok, güleryüzle ve anlayışla sohbet eden sevimli bir insan var. Neden kavga edeyim? Neden ortak zemini bulmaya çalışmayayım?

8 Ekim 2009 Perşembe

Kutsallara Saygı - II

(Taraf gazetesi 9 Ekim 2009)

Önce size bir dalgın hoca hikâyesi anlatayım da gülün.

Yaklaşık birbuçuk ay var ki Kelimebaz’a gelen mailler iyice azaldı. Önce yazdır, tatildir deyip önemsemedim. Sonra eyvah dedim, millet bu yazılardan bıktı, artık okumuyorlar. Ya da okusalar da gıcık kapıyorlar, muhatap olmuyorlar. Moralim bozuldu tabii, içim içimi yemeye başladı. Daha mı keskin yazsam, tarz mı değiştirsem, toptan vaz mı geçsem? Gittim Ahmet Altan’a da dert yandım bu minval üzerine. Sağolsun teselli etti, teşvik etti, ama ne fayda?

Dün farkettim ki neymiş? 27 Ağustosta sitemin server ayarlarını değiştirdim, o günden beri kelimebaz mailleri gelmiyormuş! Bir baktık, valla inanmayacaksınız, çeri çöpü ayıkladıktan sonra tam 1042 (binkırkiki) tane mail birikmiş. Günde 20-25 tane eder, öven, seven, öpen, soru soran, itiraz eden, lanet okuyan, cesedimi kuduz itlere yediren...

Dünden beri onları okuyorum. Ne kadar özlemişim yahu! Ne kadar içten, ne kadar güzel mektuplar var bilemezsiniz. Benim gibi kart bir adamın bile gözüne birkaç damla yaş geldiyse düşünün artık.

*

Gelelim din ve ahlak işlerine.

Bir, normal herhangi bir ülkedeki gibi bu ülkede de ahalinin yüzde yirmi kadarı açık veya gizli dinsizdir. Yani Allaha mallaha inanmazlar. (Ahlak düzeyleri de ORTALAMA dindarınkinden üstündür, merak etmeyin.) Bu insanların düşünce ve inançlarını hiç kimseden korkmadan, savunmaya mecbur edilmeden, ezilip büzülmeden, dilediklerince ifade etme hakkına sahip olduklarına inanıyorum. On milyon tane küfür kâfir maili gelse de bu inancımı değiştirmeyeceğim.

İki, bazı şeyler kutsaldır, aman dikkat kırılır, adlarını anacaksan salavatla anmalısın tezine katılmıyorum. Kutsal olduğunu söyleyen SENSİN. Sana saygı duyarız çünkü insana saygı duyarız. İnsanların kendilerince haklı veya güçlü gerekçelerle dine bağlanmış olabileceğini anlarız, bu işe akıl, zekâ, duygu ve sevgi yatırdıklarını biliriz. Bazılarını severiz de. Ama onların putlarına, diğer putlara gösterdiğimizden daha fazla neden saygı göstermemiz gerektiğini anlamakta zorluk çekeriz.

Üç, bir şey doğru olabilir ama kim ne zaman nasıl söylese doğru olur, o tartışılır tabii. 21 Eylül’de çıkan Sansür yazım ani bir öfkeyle yazılmış bir yazıydı. Öfkeyle yapılan her iş hatadır, onu kabul ederim. Ayrıca şunu söyleyeyim, ertesi gün çıkan Feriştah konulu yazımın bununla bir alakası yoktu. Yayından on gün önce Baskın Hocamla bir telefon görüşmesi sonunda yazıp gönderdiğim, sonra aklımdan çıkmış bir yazıydı. Üstüste gelmesi talihsiz oldu. Komik bulduğum bir küfrü analiz ederken, sanki ima yollu küfrediyormuşum gibi algılandı. Buna gücenenler oldu. Yanlış anlaşılmıştır, evet, ama gene de onlara bir özür borçluyum sanırım. O da kabul.

Dört, bunları geçiniz, en mühimi şu: Kalp kırmak kötü bir şey. Haklı da olsan, haksız da olsan kötü şey. “Oğlum saçmalama, bunda kalp kıracak bir şey yok” diye konuşmanın bir faydası yok. Kırıldıysa kırılmıştır, o da beni üzer.

Dindar kesimde yazılarımı okuyan, seven, beğenen insanlar var. Bir süredir karşılıklı bir tür utangaç aşk yaşıyoruz. Birçoklarıyla yazışıyorum, yüz yüze sohbet ediyorum. Onlar hayrette, “Kimdir bu Ermeni?” diye. Ben hayretteyim, ne kadar aklı başında, kafası çalışan, edepli insanlar varmış o kesimde diye. Bu güzel bir şey. Karşılıklı tarafları zenginleştiren, ufuk açan bir şey. Bunun zedelenmesi beni üzmüştür.

Eşek değiliz nihayet.

Kutsallara saygı - I

(t24 internet gazetesi, 8 Ekim 2009)

“Sevan Nişanyan mı? Küstah adam!” Sizden böyle bahseden birine “Ağzına sağlık kardeşim. İşte tam da buyum, küstahım!” der misiniz?

Demem. Küstah mıyım; bilmiyorum, değerlendirmek de bana düşmez. Aklı olan herkesin aşağı yukarı bildiği, düşündüğü şeyleri alışılmıştan daha rahat bir dille dile getiriyorum. “Ay ne derler acaba?” diye çok fazla dert etmiyorum. Hepsi bu.

Ya “Sevan Nişanyan, bu toplumdan ve Müslümanlardan özür dilemeli!”ye nereden bakıyorsunuz?

Bakın, iki ayrı olay var burada.

“Feriştah” konulu yazımın “Sansür” başlıklı yazının hemen ertesinde yayımlanması çok talihsiz oldu. Çok yanlış algılandı. İki yazının alakası yok aslında. Feriştah’ı Sansür'den on gün önce yazıp gazeteye göndermiştim, Baskın Oran sordu “nedir bu feriştah sikmenin aslı?” diye, onun üzerine. Sansür yazısını ise arife günü bir öfke ile beş dakikada çakıp yolladım; ikisinin üstüste gelip duble etki yapacağını hesaplayamadım. Yanlış bir algılama oldu.

Sansür makalesi gayet keskin fakat edepli bir yazıdır. Öbürünun bu konuyla bir alakası yok. Amaç küfretmek değil, komik (ve yaygın) bir küfrü analiz etmek. O noktada sanki ben ima yollu küfrediyormuşum gibi yanlış bir izlenime kapılan insanlardan özür dilemem gerekir. O noktada haklılar. Özür dilerim.

Asıl tepki feriştaha değil sansür yazısına geldi galiba?

Sansür başlıklı yazımın arkasında sonuna kadar dururum. Alabildiğine basit ve evrensel bir doğrudan söz ediyorum. Efendim bazı kavramlar kutsalmış, falan filan. Kutsal olduğunu söyleyen SENSİN. Ben – ve benden daha aklı başında milyonlarca kişi – bunların saçma sapan hurafeler olduğunu düşünüyoruz. Neden kutsal kabul edecekmişim, yahut öyle olmadığını bildiğim halde kutsalmışçasına söz edecekmişim ki? Neden fikrimi açıkça ve dilediğim üslupta dile getirmeyecekmişim ki?

Biri diyor Atatürk kutsaldır, öbürü diyor Kürtlük duygularım kutsaldır, yok efendim Kayı Boyu kutsaldır, şehitler kutsaldır, kahraman ordumuz kutsaldır, soykırımımızın anıları kutsaldır. Hadi canım sen de! Birinin kalkıp bunlara karşı açık açık laf söylemesine alışık değiller, o yüzden şoklara uğruyorlar. Üç beş sefer sonra alışırlar.

“Keşke bu tonda bir yazı, bayram gününe denk gelmeseydi, yanlış anlaşıldım” diye düşündünüz mü?

Beni üzen şu oldu. Dindar kesimde yazılarımı okuyan, seven, beğenen insanlar var. Birkaç senedir karşılıklı bir tür utangaç aşk yaşıyoruz. Birçoklarıyla yazışıyorum, bazılarıyla yüz yüze sohbet ediyorum. Onlar hayrette, “Kimdir bu Ermeni?” diye. Ben hayretteyim, ne kadar aklı başında, kafası çalışan, edepli insanlar varmış o kesimde diye. Bu güzel bir şey. Karşılıklı tarafları zenginleştiren, ufuk açan bir şey. Bunun zedelenmesi beni üzer, doğal olarak. Seni seven veya sevmeye çalışan bir insanın kalbini kırmak yanlış.

Öte yandan bu aşkın temelde çok zor bir aşk olduğunu da kabul etmek lazım.

O neden?

En temel değerler, temel varsayımlar farklı. İnsanlarla güzel güzel sohbet ederken iş bazı “tabu” konulara kaydı mı birden kabuklar sertleşiyor, dikenler dikleşiyor. Orada beni rahatsız eden bir asimetri var. Ben, temel konularda benden farklı düşünen insanlara alışığım. En kötü ihtimalle “üff yaa, tamam, yeter” der geçerim. Oysa dindar insanların acayip bir ALINGANLIK meselesi var. Olayı bir fikir ayrılığı olarak görmek istemiyorlar. Anasına nenesine dil uzatılmış moduna geçiyorlar anında. Bu da bana haksızlık gibi geliyor. Çoğu zaman “eh peki, ne yapalım, bunlar da böyle” deyip geçiyorum. Kadı kızında da o kadar kusur olur. Ama bazen hakikaten sabrım taşıyor. Boks yapıyoruz ama bir kolum bağlı. Satranç oynuyoruz ama vezirimi oynatmam yasak. Olur mu öyle şey?

“Sansür” yazısını sanki bir öfkeyle yazmışsınız gibi geldi bana.

Doğrudur. Demin belirttiğim sabır taşma hadiselerinden biri oldu. Olay neyse ne, çok da mühim değil. Haklı olup olmadığım da tartışılır. Birden patlayıverdim, “yetti gayri” diyerek. Bazen öfkemi kontrol altına alamama sorunum var sanırım, bu gerçek. Oysa öfkeyle yapılmış işler sakattır. Akılla ve sükûnetle davranmayı her koşulda bilmek lazım. İşin TARZI ve ZAMANLAMASI yanlıştı, kabul.

Sizce eğer bu yazı “Müslümanlar alınırmış” frekansında değil de “Hiçbir inancın dokunulmazlığı yok. Buna İslam da dahil” tonunda olsaydı yine benzer tepkiler alır mıydınız?

Öyle memur ağızlı yuvarlak laflar etmekten gına geldi memlekete bunca senedir. Bir laf söyledin mi cart diye söyleyeceksin ki insanlar duysun, algılasın, uyansın. Bu soru ne demek? “Sen karnından konuş, insanlar ne dediğini anlamaz, tepki vermez” mi demek istiyorsunuz?

Hayır, “Sevan Nişanyan mı? Adam polemik istiyor. Ondan böyle yazıyor. Gündeme getirmeye değmez”cilikten söz ediyorum. Hoşunuza gidiyor mu böylesine mevzu olmak?

Memlekette geri zekâlı çok, ne yapalım. Gülüp geçmeyi öğreniyorsun.

Şimdi birilerinin tüylerini yine diken diken edeceksiniz. Siz hiç mi çekinmiyorsunuz bu denli rahat olmaktan. Gelecek tepkilerden, tacizlerden, tehditlerden?

Acı patlıcanı kırağı çalmaz, bir. Çalsa ne olacak, o da iki. Hrant Dink melek gibi adamdı, neye yaradı? Adın Nişanyan olup da bu ülkede piyasaya çıktın mı, ağzınla kuş da tutsan tepkiyi, tacizi, tehdidi, küfrü, eblehliği göze alacaksın. Eh, madem öyle bari değsin diyorum.

Tepki sizi daha beter coşturuyor galiba?

Bakın şimdi tepki var, tepki var. İnsan gibi tepkiden etkilenirim tabii.

Size şöyle anlatayım. Birkaç haftadan beri teknik bir şeyden ötürü “kelimebaz” adresine gelen mailleri alamıyormuşum, farkında değilim. Sansür yazısının ertesi bu yüzden hiç öyle tepki mepki yağmadı. Şahsi e-mail adresime konuyla ilgili iki mail geldi. Biri övgü. Diğeri, uzun zamandır çok severek yazıştığım dindar bir kadından, çok içten ve acıtıcı bir kınama. O mektuptan sonra üzüldüm, moralim bozuldu, “Sevan sen eşeksin, ne gereği vardı şimdi bu kızı üzmenin” diye düşündüm. Bir şeyler yazayım da gönlünü alayım diye tasarladım. Ertesi gün bir de Feriştah yazısı çıkmaz mı? Sabah kahvaltıda onu görünce başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Aklımdan sadece bir cümle geçti, “Eyvah şimdi b.ku yedik!” O kadar.

Yani peki, tamam, kavgayı severim. Ama o kadar akılsızca da değil.

Taraf yönetiminden bir uyarı aldınız mı?

Yoo, neden?

Alsaydınız, söyler miydiniz?

Dostlar arasındaki konuşmalar başkasını niye ilgilendirsin?

O halde şöyle soralım: Taraf'ta sizi eleştirenleri biliyoruz da tebrik eden oldu mu peki?

Okurlardan tebrik edenler çok oldu. “Vallahi süpermiş! Helal olsun! Tebrik ederim! Bunları yazabilen bir babayiğit çıktı nihayet! Helal!” vesaire. Eş dosttan telefon edip “Oğlum dikkatli ol başına bir şey gelecek” cinsinden uyaranlar oldu tabii, ama çoğunluğun tepkisi bir tür ferahlama, “oh, nihayet biri cesaret etti” tepkisi.