demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Rabiacılara neden karşıyız?

Bir kere şunda anlaşalım. Mısır’ın kaderi sadece Mısırlıları ilgilendirmez. Mısır’ın kaosa sürüklenmesi veyahut birtakım gözü dönmüş manyakların yönetimine girmesi, öncelikle komşu ülkelerin güvenliğini ilgilendirir. İkincisi, o kargaşadan etkilenecek olan diğer Arap ve İslam ülkelerini ilgilendirir. Üçüncüsü, onmilyonlarca aç ve öfkeli insanla başa çıkmak zorunda kalacak olan dünya ülkelerini ilgilendirir. Dolayısıyla bu ülkelerin, Mısır’ın intihar etmesine engel olma hakkı – hatta haktan öte görevi – vardır.

“Parayı veren düdüğü çalar” yasasını da akıldan çıkarmayalım. Mısır Suudi’lerin, Amerika’nın ve Avrupa’nın sadakasıyla geçinen bir ülkedir.  Geçen hafta Cengiz Aktar dış yardım rakamlarını vermişti, onun yalancısıyım. Mursi döneminde 9 milyarı Suudi Arabistan’dan olmak üzere 22 milyar dolar dış yardım almışlar. Buna karşılık toplam (2012’de) 28 milyar dolarlık mal ve hizmet ihraç etmişler. Senin toplam dış gelirinin yüzde kırkdördü Suudiyle Amerikalının sana acıdığı yahut batmanın sonuçlarından korktuğu için hibe ettiği paraysa, “ağa benim içişlerime nasıl karışır” diye babalanma hakkın olmaz.

Bu ülke binlerce seneden beri bütün Akdeniz havzasının mahsul ambarıydı, aldığından kat kat fazlasını ihraç ederdi. Bugün bu hale düştüyse bunun nedenini hayali dış mihraklarda aramanın alemi yok. Kötü yönetilmiştir, en az altmış yıldan beri feci derecede kötü yönetilmiştir. Adamların elinde dünyanın en verimli toprakları var, üstüne Süveyş Kanalı gibi (Avrupalıların sana hediyesi) bir para basma makinesi var. Palavra aleminde yaşayan birtakım cahil ve ahmak kadrolar o geliri har vurup harman savurmuş, yatırım diye bir şey akıllarına gelmemiş, sonunda çökmüş bir altyapı, yüzde yirmi küsur işsizlik, sıfır döviz rezervi ve petrol ihtiyacını bile zor karşılayan bir dışsatım kapasitesiyle baş başa kalmışlar.

Şimdi söyler misiniz, Mısır’ı Mısırlılar yönetsin diye ısrar etmenin anlamı ne? Adamlar yönetmekten acizse zavallı Mısır halkını bu eziyete mahkûm etmenin insaniyetle bağdaşan yanı nerede? Sen otomobil alırken yabancıyı tercih ediyorsun. Gazoz alırken yabancıyı tercih ediyorsun. Çocuğunu gâvurun okuluna göndermek için can atıyorsun. Devlet hizmeti satın alırken “bizim olsun, isterse öküz olsun” diye inat etmenin mantığını söyle.

*
Mübarek rejimi otuz senenin sonunda (tıpkı Abdülhamid’in son yılları gibi) çürümüştü. Demokrasi olsun dediler, devirdiler. Herkes bayram etti.

O karambol içinde adamın biri çıktı, Mısır halkının %56,6’sının boykot ettiği bir seçimde, %51, 7 oyla başkan seçildi. Zagazig Üniversitesinde makine mühendisliği profesörü olmaktan başka idari tecrübesi yoktu. Cehaleti yücelten ve dünyayı düşman sayan bir paranoya ideolojisine mensup olmaktan başka entelektüel donanımı da yoktu.  Ülkenin yarısının ve yönetici elitin tamamının kendisine muhalif olduğu bir ortamda, “ben ne dersem o” kibiriyle memleket yönetebileceğini sandı. Anayasayı değiştirip kendine diktatör yetkileri verdi; beceremeyip çark etti. Nargile kahvelerini ve Ümmü Gülsüm şarkılarını yasakladı. Maliye çöktü. Güvenlik çöktü. Belediye hizmetleri çöktü. Turizm çöktü. Yatırımlar komple durdu.

16 yıl önce Luksor’da turistlere katliam yapan adamları Luksor valisi atadı. Bütün ülke ve dünya “gel konuşalım” diye yalvarırken, kırk yıllık yorgun müstebitler gibi sarayına kapandı; belki konuşmaya takati veya cesareti yoktu, belki söyleyecek sözü olmadığından korktu. Her müflis politikacı gibi dış krizden medet umdu, Etiyopya’ya savaş denemesine girişti. Her müflis Şark politikacısı gibi, Yahudi düşmanlığı yaparak cahil halkı galeyana getirmeyi denedi; Allahının arkasına saklanıp İsrail’i lanetledi; peygamberinin arkasına saklanıp “maymun ve domuzlar soyu” diskuru çekti.

Nihayet devrildiğinde, aklı olan herkes derin bir nefes aldı.

Yerine gelenler, hayır, daha matah adamlar değildi; altmış yıldan beri memleketi batıran ekipti. Ama Tahrir cenderesinden geçmişlerdi; kısıtlı da olsa demokrasi olmadan ülkeyi yönetemeyeceklerinin farkındaydılar. Dış sponsorlarının talebi de o yöndeydi. Kısa süre içinde serbest seçim sözü verdiler; İhvan’a “gel konuşalım” dediler; Mursi’ye onurlu bir çıkış yolu önerdiler.

Ama olmadı. İhvan’cıların cihat ve şehadet retoriğiyle efsunlanmış gözleri, çıkış yolunu göremedi. Kalabalıkları sokağa sürdüler. İhtilali ihtilalle altedebileceklerini sandılar. Karşı taraf bir an sendelese ülkeyi kaos ve kargaşaya boğacak bir kumar oynadılar. Karşı taraf sendelemedi. Tahrir-sonrası çekingenliğini bir yana atıp, asli kimliğine geri döndü. Sonuç: şimdilik bin küsur ölü.

Şimdi bütün dünya, ölen “ılımlı İslam” projesinin yasını tutuyor. İslam ülkelerinde demokrasi denemesini bir başka – çok uzak – bahara ertelemenin sıkıntısını yaşıyor.

*
Rabiatül Adeviye Maydanında ölenlerin yasını tutamıyorum, üzgünüm. Piyon olarak sahaya sürüldüler, harcandılar. Orada ölen yüzlerce insanın – ve Mısır’ın ölen demokrasi hayalinin – vebali İhvan’ın ve Mursi’nin omuzlarındadır.

Gezi’de ayaklananlarla Rabia’da ayaklananların aynı kaba konulabileceğini de düşünmüyorum, hayır. Buradakiler, gözü dönmüş bir zorbaya meydan okumak için sokağa çıktılar. Oradakiler, iflas etmiş ve yenilmiş bir zorba adayını geri getirmek için sokağa çıktılar. Gezi’nin Mısır’daki muadili, geçen Aralık’tan beri her gün Tahrir’de sokağa çıkan ve Temerrüd hareketini organize eden milyonlardır.

Gezi bayrağına dört parmak ekleyenler, her şeyden önce, Tahrir’de özgürlük mücadelesi veren Mısır halkına hakaret etmiş olurlar.

Onunla da kalmazlar. Burada, yenilgiyi kabul etmektense ülkeyi yangın yerine çevirmekten çekinmeyecek bir siyaset kumarbazını biraz daha cüretlendirmeye, onun ürkütücü patinajını biraz daha uzatmaya hizmet etmiş olurlar.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Ergenekon muhasebesi

Ergenekon davası siyasi bir hesaplaşmaydı. Devlete kim egemen olacak kavgası verildi; bir taraf kazandı, öbür taraf kaybetti. Kuralsız sahada oynanan bu tür iktidar oyunları tarihin her döneminde kanlı olmuştur. İdam cezası kaldırılmamış olsa şüphesiz idamlar da verilirdi; muhtemelen infaz da edilirdi. Ya öbür taraf kazansaydı? Daha merhametli olacaklarını hiç sanmıyorum. Genelkurmay tayfasının 2007’deki cumhurbaşkanlığı gambiti başarılı olsaydı bugün Erdoğan, Gül ve Arınç nerede olurdu, düşünebiliyor musunuz?

*
Bu kavgada ben açıkça taraf tuttum. Fikirlerine değer verdiğim, sağduyusuna güvendiğim arkadaşlarımın ezici çoğunluğu da benle aynı tarafı tuttu. Askercilerin yenilmesine sevindik. Halâ da –her şeye rağmen – ben seviniyorum.

Neden, ah neden? diye soruyor bazı arkadaşlar. Başbuğ yahut Balbay, mesela Bekir Bozdağ’dan daha mı bozuk adamlardı? İzmir’in Gündoğdu meydanında bayrak töreni yapan cici kızlar Kazlıçeşme’de Tayyip için şehadet andı içenlerden daha mı fena? Türklüğe hakaretten sana açtıkları davayla, Türklerin peygamberine hakaretten açtıkları dava arasında ne fark var?

Pis sorular bunlar, evet. Ama cevabım var. Buyur anlatayım.

Sevindik, çünkü:

Bir: Daha önceki üç darbede uyguladıkları ahmakça, sadistçe zulüm hafızalardan çıkmamıştı. Bu sefer daha akıllı veya daha mülayim olacaklarına kimse inanmadı. Darbe ile gelen illa ahmak ve sadist mi olur? Bilmiyorum. Emin değilim. Ama üç denemenin skoru ortadayken, ben şahsen o riski almak istemezdim.

İki: Temsil ettikleri ideoloji kabak tadı vermişti. Yalanı, riyakârlığı, lime lime dökülmeye başlamıştı. Omzunun kalabalığıyla beyninin parıltısı orantısız birtakım generaller her ağzını açtığında, o ideolojinin yıldızı biraz daha soldu. Miadı elli sene önce dolmuş bir hurafeler sistemi milletin boğazına tıkıldıkça gına geldi. Miadı bin sene önce dolmuş bir başka hurafeler sisteminden bile, bazı insanlar, medet ummaya başladılar.

Üç:  Uzun süreden beri iktidarda olmalarının getirdiği yozlaşma ve kibir, tahammül edilmez bir seviyeye varmıştı. Yollarına çıkanı böcek gibi ezeceklerine inanıyorlardı. Bunu hak görüyorlardı. İşledikleri cinayetlerde insanların kanını donduran şey, cinayetin kendisinden ziyade, ardındaki pervasızlık ve şımarıklıktı sanırım. Ogün Samast’tan ziyade Kemal Kerinçsiz’di tiksindirici olan – “Biz hakikatin sahibiyiz, dolayısıyla gerekirse öldürürüz” diyen o iğrenç sırıtış!

Dört: Memleketin temel sorunları karşısında acizdiler. Kürt sorununda, Ermeni sorununda, Kıbrıs sorununda, AB ilişkileri konusunda, denenmiş ve tükenmiş bir zihniyetin temsilcisi idiler. Sunabilecekleri bir çözüm umudu yoktu.

Bunlar da Ermeni ve Kıbrıs meselelerinde fosladılar, evet, AB meselesinde de foslamanın eşiğindeler. Ama en azından denediler. Kürt sorununda belki bir şeyler başardılar da.

Beş: Türkiye’de parlamenter rejimin bekası, oy çokluğuna sahip olan tarafın galip gelmesini gerektiriyordu. Karşı taraf seçim kazandı diye oyunun kurallarını değiştirmeye kalksan o rejimden hayır gelmez. Parlamenter rejimin bekası bizim buralarda kimsenin umurunda mıdır? Doğrusu pek  emin değilim. Ama Batılı dostlarımız, kendilerince haklı birtakım nedenlerle, bu konuya önem veriyordu. Onların tercihi, bizim de eğilimlerimize bir şekilde yansımıştır muhtemelen.

*
Lafı uzatmaya ne hacet? “Darbe suçtur, cezalandırılmalıdır” demek yetmez mi?

Affınıza sığınarak itiraf edeyim, darbe konusu beni o kadar heyecanlandırmıyor. Siyasi rekabetin normlarının oturmamış olduğu bir ülkede darbe, siyasetin opsiyonlarından biridir. Olmasa daha iyi, tabii. Ama sonuçta ülkenin nasıl yönetildiği mi daha önemli, yönetenlerin oraya hangi usulle geldiği mi?

Demokrasi diye, siyasi iktidarın rutin ve düzenli bir şekilde el değiştirebildiği rejime derler. Sen eğer kalabalıkların gücüne dayanarak ebedi iktidar hesabı yapabiliyorsan, birileri de elbette, ya kolordu hesabıyla, ya saray entrikasıyla, ya polis ve istihbarat operasyonuyla o iktidardan parça koparmaya çalışacaktır. Eşyanın tabiatıdır. Memleket kirliyse elbet oyuncular da kirli olacak: “senin elin daha kirli” diye birilerine çıkışmanın çok da fazla anlamı yok.

*
Peki sonuç iyi mi oldu? “Al birini vur ötekine”den daha hayırlı bir yerde miyiz şimdi?

Evet, perspektife koyduğunda iyi oldu bence.

Yanlış anlamayın: Gelenlerin gidenlerden daha ahlaklı olduklarını düşünmüyorum, düşünmedim. Sadece daha zayıftılar. Dolayısıyla daha az yozlaşmışlardı. İktidarı pervasızca kullanmayı henüz bilmedikleri ve beceremedikleri için, daha edepli duruyorlar, daha utangaç gülümsüyorlardı. İktidara alıştıklarında neler yapabileceklerini daha göreceğiz.

Yine de, ve her şeye rağmen, sanki bunların zararı öbürlerinden daha az olacakmış gibi geliyor bana. İdeolojik zemini öbürküler ölçüsünde işgal etmeleri mümkün görünmüyor. Bütün devlet dairelerine kendi kutsal ikonlarını henüz asamadılar, ve muhtemelen asamayacaklar. Tüm kaleleri zapt edemeyecekler, tüm tersanelere giremeyecekler. Çünkü temsil ettikleri ideoloji, bu toplumun büyük ve önemli bir kesimini asla razı edemeyecek bir ideolojidir. Ülke içinde ve dışında doğal sınırları vardır. Ve dünya, 1930’ların dünyası değildir.

Memleketin en okumuş, en zengin ve en rabıtalı kesimlerini karşına alarak nereye kadar gidebilirsin? Memleketin hamilerinin, bütün dünyada, kaygı ile izlediği bir rotayı nereye kadar sürdürebilirsin?

Kazandılar, zafer sarhoşu oldular, ve bana sorarsanız, inişe geçtiler bile.

4 Temmuz 2013 Perşembe

Demokrasilerde çare tükenmez

“Demokrasilerde darbenin yegâne alternatifi seçimdir” demiş dostlar, beni gülümsettiler. Hafızanızı tazeleyin: Türkiye’de 1983’ten beri (Ali Bozer’i sayma) 11 defa başbakan değişti. Sadece üçü seçim sonucu değişti. Mesela 14 Mart 2003’ü hatırlayın. Tayyip Erdoğan hangi seçimi kazandı da başbakan oldu?

Demokrasilerde YEGÂNE meşruiyet kaynağının seçim olduğunu zannediyorsanız PoliSci 101’den okumaya başlayın derim. Nixon seçim kazanmıştı, neden gitti? De Gaulle seçim kazanmıştı neden gitti? Thatcher seçim kazanmıştı neden gitti? Hitler seçim kazanmıştı, neden tepelediler? Demokrasiye saygısızlıklarından mı acep?

Demokrasilerde devlet yönetmek için seçim kazanmak şarttır, evet, ama yetmez. Toplumun seni desteklemeyen kesimleri nezdinde asgari bir meşruiyeti, asgari bir uzlaşma duygusunu koruman gerekir. Aksi takdirde ancak kanla ve zorbalıkla yönetebilirsin. O yöntem tek parti diktatörlüklerinde, askeri darbe rejimlerinde, çete devletlerinde bir yere kadar yürür belki. Ama periyodik seçimlerin yapıldığı bir düzende olmaz. Yürümez. Elinde patlar.

Hem Kürdistan’da “üç beş bin çapulcuyu” kan ve zorbalıkla otuz sene bastırmaya çalıştılar da ne oldu, hatırlayın bir.

*
Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, kendisine bilfiil oy verenler dışındaki toplum kesimleri nezdinde kredisini tüketmiştir.  İtaate, rızaya ve (kuşkulu dahi olsa) güvene dayalı yönetimin altyapısı çökmüştür. Bu saatten sonra ağzıyla kuş tutsa o rızayı ve güveni yeniden tesis edemez. İstemese de gaza, silaha, çatışmaya, basın yasaklarına, toplu tutuklamalara yönelmek zorundadır. Bu işin sonu sıkıyönetimdir, Takriri Sükûn kanunudur, Tahkikat Komisyonudur. Maalesef öyledir. Kendimizi kandırmayalım.

Bu hükümet geçmişte topluma umut veren işler yaptı.  Yarım ve eksik yaptı gerçi, ama otuz seneden beri umudu unutmuş bir ülkede o bile ilaç gibi geldi. O yüzden Erdoğan’a, cumhuriyet tarihinde daha önce – belki cumhuriyetin kurucusu ile Adnan Menderes hariç – kimseye nasip olmamış bir kredi açıldı. “Yapacak ama engelliyorlar” söyleminden medet umuldu. Köylüleri uçaklarla bombalatırken bile hüsnüniyetine toz kondurulmadı, kondurulmamaya gayret edildi.

O kredi bugün ziyan edilmiştir. Son devir fiyaskolar geçididir. Avrupa Birliği projesi ilk dönem reformlarının esas dayanağıydı; çıkmazdadır. Anayasa değişikliği 12 yıllık iktidarın temel vaadiydi; çökmüştür. “Kürt barışı” dörtnala çıkmaza doğru yol almaktadır; hatta baştan beri içinin boş olduğuna dair kuşkular belirmiştir. Suriye politikası kepazelikle sonuçlanmıştır.

Alkol yasağı ve onunla ilişkili olarak başbakanın ağzından çıkan sözler, üçüncü köprünün temel atma töreninde söylenenler, Fazıl Say ve Sevan Nişanyan hakkında doğrudan doğruya başbakanın talimatıyla açılan davalar, bugün ülkenin, sağduyusunu tehlikeli ölçüde yitirmiş bir insan tarafından yönetildiği izlenimini pekiştirmektedir.

*
Dün Berlin’de Patti Smith konserine gittik. Coşkunun zirve yaptığı noktada şarkısını “Kahire ve İstanbul’da özgürlük için mücadele eden kardeşlerine” adadı. Sıkı alkış aldı. (Gördüğüm kadarıyla bizden başka pek Türk de yoktu.)

Şöyle söyleyeyim. Solda Patti Smith ile sağda Daniel Pipes’ın, New York Times ile Wall Street Journal’ın, Guardian ile Daily Telegraph’ın, Libération ile Le Figaro’nun, Süddeutscher Zeitung ile TAZ’ın oybirliği içinde olduğu bir dünyada Tayyip Erdoğan’ın uzun vadede tutunabilme şansı yoktur. Hayal kurmayalım. Türkiye uzayda değil. Dünya da 1930’ların dünyası değil.

Yöntemi nedir bilemem. Cumhurbaşkanı mı devreye girer? Geçiş hükümetiyle erken seçime mi gidilir? Yunanistan ve İtalya’da yaptıkları gibi renksiz, kokusuz bir adam bulup bir müddet ortamın soğumasını mı beklerler?  Elbet bir yolu bulunur. Tek şunu bilirim: Süre uzadıkça sertlik artacaktır, kutuplaşma şiddetlenecektir. İşi tatlıya bağlama ihtimali azalacaktır.

“Umalım ki Türkiye’de askersiz olur” derken kastettiğim budur. Darbe olsun diyen yok. Darbeyi önlemekten söz ediyorum. 

Bir adamın tatmin edilebilirlik sınırlarını aşmış hırsı yüzünden, bunca sene iyi kötü yürüyen bir demokrasi deneyini heba etmeye değer mi?  

14 Haziran 2013 Cuma

Çoğunluk yetmez

Demokrasilerde yönetmek için birtakım kalabalıkların desteğini almak yetmez. Yüzde elli artı birin desteğini almak da yetmez. Geri kalanın – desteğini olmasa da – rızasını almak gerekir. “Sevmedik adamı ama napalım, kısmet, bu da geçer” deyip boyunlarını bükecekler. Yoksa işler sarpa sarar, kan dökülür. Yönetemezsin.

Demokrasilerde devlet yönetmenin büyük sırrı budur. Hatta galiba, her türlü devlet yönetmenin sırrı budur. Seni bilfiil destekleyenler, senin uğruna canını verecekler her zaman küçük bir azınlıktır. İşler çatışma noktasına varınca belki işe yararlar; belki de yaramazlar, belli olmaz. Ama farzet ki azınlık değil kahredici çoğunluk olsunlar; bir emrinle memleket sathını kaplayacak sayılara sahip olsunlar. Gene yetmez. Esas önemli olan ötekileri yönetmektir. Emir verdiğinde, fazla mırıldanmadan itaat etmelerini sağlamaktır. Bu sanatı biliyorsan, gitme günü geldiğinde, arkandan “iyi yöneticiydi” derler. Bilmiyorsan, istediğin kadar usta ol, sonunda araba devrilir.

Devlet yönetmek sonuçta güç meselesidir, evet. Ama asıl marifet bunu gözden saklayabilmektir. Gerekirse canına okuyabileceğin insanlara, rica ve rıza ile iş yaptırabilmektir. Bunun adına meşruiyet denir, konsensus denir. Çinliler daha şairane, “Gök Tanrının kutsaması” derler. İnce ince ipliklerden örülmüş bir yalan âlemidir. Ama o âlemin zarını yırttığın zaman geriye çıplak et ve kan kalır.


Demokrasiden çıkıp diktatörlük yoluna sapanlar, o sırrı anlayamayanlardır. “Bütün Almanya beni seviyor, bütün Münih benim emrimde, düşmanlarım halkın düşmanıdır” dediği gün, Hitler için yolun sonu görünmüştü.  Çünkü “ötekileri” insan olarak algılama yeteneğini kaybetmişti. O yeteneği yitirenleri tanrılar affetmez diye kaç kez söylemiş eski zaman bilgeleri.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Liana Aghajanian interview

Here's the full article:
http://www.ianyanmag.com/2013/05/25/q-a-sevan-nisanyan-turkish-armenian-blogger-sentenced-for-blasphemy/

The questions and my answers:

1. Receiving criticism for your writing and thoughts is something you've had experience with in the past - how do you deal with this? Do you take any of these threats seriously, do they scare you?
I receive a daily deluge of extremely graphic insults and death threats. One gets used to them after a while, though. They do not scare me any more. As far as I know no politically-motivated assassination has ever taken place in this country unless ordered from high up. I doubt that in the current atmosphere the powers that be would have either the inclination or the courage to create another Armenian martyr.

2. Prosecutors have accused you of "overstepping the boundaries of freedom of speech and criticism." What is your response to this accusation?
The quality of legal education in Turkey is abysmal. Evidently this young prosecutor was under the illusion that saying something mildly distasteful to the prevailing religious opinion is beyond the boundaries of free speech.

3. You previously said, "Here I am an Armenian doing something no Armenian has done in a Muslim country. This is really the height of boldness, of impudence. This is something you are not supposed to do." How did your ethnic background play a role in this prosecution and lengthy sentence you received?
I believe it was the key issue. People are simply not used to a member of a non-Muslim minority speaking boldly and coherently on sensitive national and/or religious issues. It drives some people mad.

4. What kind of experience have you had as an Armenian writer in Turkey, or just as a citizen of Turkey? What challenges do Armenians or minorities in general face in Turkey today?
Prejudice and ignorance are still rampant, but things have improved vastly in the last decade. Goodwill is now the dominant note among opinion leaders. I have received some very positive, very encouraging endorements from the better-informed segments of the Turkish public.
But even there, you find this underlying sense that an Armenian should never come so openly forward. You know, “we all love our Armenians, but we like them nice and soft.” That about summarizes the dominant attitude. 

5. I noticed that some Armenian Diasporans on social networks have compared what has happened in your case to that of Hrant Dink, calling for the State Department to protest your sentencing. What kind of similarities, if any, exist between you and him?
A hate campaign was systematically mounted against Hrant over a period of two years. There was judicial harrassment, barking mobs, death threats and terrifying headlines in the trashy press. My experience has been very similar so far. Except that Hrant was attacked primarily by the secular nationalists, and I am attacked mainly by the religious camp. These are considered the opposite poles of the political spectrum here.

6. You have vowed to appeal your sentence. What do you think or hope will come of this?
It is an outrageous verdict in legal terms, so I expect the higher court may throw it out. What they will do next, if that happens, is to harrass me on some other, preferably non-political charge. I have a dozen other criminal cases pending on silly bureaucratic charges. That has been going on for almost twenty years now, and I doubt they they will give up any time soon.

7. In your article, you said you argued that hate speech is only criminal if it actually puts the rights or security of a vulnerable group in jeopardy. You wrote the blog post in response to the furor around the film. What in particular struck a chord in you and compelled you to write about it? Did you expect the commotion it caused?
There was an uproar here last year over that cheapo Muhammed film, and several top politicians close to the prime minister took the opportunity sound out a new Hate Speech Law curtailing “disrespect” of Islamic values. I thought then (and I still think now) that this is a serious threat to public freedoms. I had the urge to discuss the idea of “hate speech” and its limits.
I confess that this article by Daniel Pipes http://www.foxnews.com/opinion/2012/09/24/mocking-muhammad-is-not-hate-speech/was the immediate source of inspiration for my note. I am not a fan of either Mr. Pipes or Fox News. But I felt they had a good point here.

8. What are your thoughts on the freedom of expression (or seriously lack thereof) in Turkey today?
Historically, the military establishment has been the biggest threat to civic rights and freedoms in this country. The government of Tayyip Erdoğan has done a great job of dismantling that apparatus of military dominance. It is a pity that now a counter-wave of Islamic bigotry seems to be on the rise.
   
9. You have previously served time in jail - what was that experience like, if you were to sum it up?
It is like being at a particulary stupid boarding school. Nothing really terrible, just tedious and sometimes infuriating. I had plenty of time to concentrate on my linguistic work. The first edition of my etymological dictionary shaped up in jail. A few months in the cage now might be a good chance for me to work on the next revised edition.

10. You mention in your latest blog post that several individuals around Turkey filed complaints about the article. Do you have any idea who they are? And what does their offense at your post mean in the larger scheme of things?
Muslim opinion was muzzled in this country for almost three generations. Now that the muzzle is off, I think some people are testing their newly acquired voice.