Bu arkadaşlar belli ki başka ülkede yaşıyorlar. Hayatlarında TC'nin bir devlet dairesine gitmemişler. Ortaokul müdürünün bayrak töreninde ağzından tükürük saça saça yaptığı konuşmayı dinlememişler. Herhangi bir valiliğin cehalet ve arsızlıkla dolup taşan web sitesinde gezinmemişler. Askerde “gece eğitimi” adı altında verilen alçaklık derslerine denk gelmemişler. Adli yıl açılış töreni görmemişler. Ondokuz Mayıslarda çocukların yaptığı Nazi özentisi figürleri spor zannetmişler. “Türkiye Türklerindir” gazetesinin başlığına dikkatle bakmamışlar. Ardahan’ın Kurtuluşu töreninde en önde taşıdıkları şeyi fark etmemişler. 12 Eylül anayasasını okumamışlar. Ogün Samast’ın o meşhur bayraklı pozunda, jandarma temsilcisinin kafasının arkasından sırıtan imzayı görmemişler. Geçen gün paylaştığım o Nevruz fotoğrafındaki zevatın – ve onların kardeşlerinin – yakasındaki rozet ilgilerini çekmemiş.27 Mart 2012 Salı
Bana Kemalistler cinayet işledi dedirtemezsin, Nalan
Bu arkadaşlar belli ki başka ülkede yaşıyorlar. Hayatlarında TC'nin bir devlet dairesine gitmemişler. Ortaokul müdürünün bayrak töreninde ağzından tükürük saça saça yaptığı konuşmayı dinlememişler. Herhangi bir valiliğin cehalet ve arsızlıkla dolup taşan web sitesinde gezinmemişler. Askerde “gece eğitimi” adı altında verilen alçaklık derslerine denk gelmemişler. Adli yıl açılış töreni görmemişler. Ondokuz Mayıslarda çocukların yaptığı Nazi özentisi figürleri spor zannetmişler. “Türkiye Türklerindir” gazetesinin başlığına dikkatle bakmamışlar. Ardahan’ın Kurtuluşu töreninde en önde taşıdıkları şeyi fark etmemişler. 12 Eylül anayasasını okumamışlar. Ogün Samast’ın o meşhur bayraklı pozunda, jandarma temsilcisinin kafasının arkasından sırıtan imzayı görmemişler. Geçen gün paylaştığım o Nevruz fotoğrafındaki zevatın – ve onların kardeşlerinin – yakasındaki rozet ilgilerini çekmemiş.22 Ocak 2012 Pazar
Çağdaş Türk siyasi düşüncesine giriş
Nejla Onsoy isimli abla yazmış, Atatürk’ü beğenmediğime göre, doğal olarak, bu ülkeyi terk etmem gerektiğini savunmuş:
“Şimdi siz tutmuşsunuz Mustafa Kemalle ilgili bazı paylaşımlarda bulunmuşsunuz, bilmem annesinin adı Ali Rıza gibi akıl dışı madem ona saygı duymuyorsunuz ki sevmiyorsunuz demiyorum böyle bir zorunluluğunuz yok bu ülkede işiniz ne kuzum ? Neden eğitim aldıığınız coğrafyada kalmadınız da benim güzel yurdumdasınız ? Fikirlere saygım var ama Mustafa Kemal'e yada benim güzel yurduma yapılan saygısızlığa tahammülüm yok ! [...] sizin diyebileceğim en güzel laf NATO KAFA NATO MERMER!”“Annesinin adı Ali Rıza” meselesine aklım ermedi gerçi, ama totaliter düşüncenin bu denli net ifadesine ender rastlanır, o yüzden Nejla Hanımın mektubunu değerli buldum. Ezcümle diyor ki, MADEM malum siyasi lidere saygı duymuyorsun DEMEK Kİ bu ülkede yaşama hakkın yok. YANİ vatandaşlık haklarını (İngilizcesi civil rights) iptal ettim. Oysa vatandaşlık hakkı (doğduğu veya benimsediği ülkede eşit ve tam bir birey olarak yaşama hakkı), Fransız ve Amerikan insan ve vatandaş hakları beyannamelerinde, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları şeysinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde vesairede temel insan hakları arasında sayılır. Yani şuna veya buna inanma şartına bağlanmamıştır, siyasi otoritenin hoşuna giderse vereceği gitmezse vermeyeceği bir hak değildir. İnsanın doğmakla kazandığı bir haktır. Yahut başka bir dilde ifade etmek isterseniz, padişahtan veya firavundan değil, Allahtan kaynaklanan bir haktır.
Nejla Hanım (ve onunla aynı fikri paylaşan milyonlar) belli ki farklı bir görüşteler. Daha doğrusu, ta 1920’lerde rahmetli İtalya başbakanı Benito Mussolini’nin veciz bir şekilde ifade ettiği diğer anlayışı savunuyorlar. Diyorlar ki, tabii hak diye bir şey yoktur, ancak siyasi lidere veya rejimin siyasi simgelerine itaat ettiğin sürece vatandaşlık haklarına kavuşursun, yoksa avucunu yala. Doksan yıldan beri Türk eğitim sistemi bu tezi kafalarına kazımış.
Tabii Nejla Hanım belli ki az da olsa aile terbiyesi almış biri olduğundan, temel hakların iptali meselesini “git Amerika’da yaşa” seviyesinde ele alıyor. Kendisi gibi düşünenlerin büyük çoğunluğunun zihni, insan haklarının bütünselliği konusunda daha nettir. Temel hakları iptal etmenin, a) yaşama hakkının, ve b) bedensel dokunulmazlık hakkının da iptalini içerdiğini daha kolay kavrıyorlar. Resmi ideolojiye itaat etmememin cezasını, vücudumun – sahip olduğum veya olmadığım – çeşitli organlarıyla irtibatlandırıyorlar.
Geçen ay çıktığım Mehmet Ali Birand programından sonra bu arkadaşlardan yüz civarında mail aldım. Saklamayı akıl edemeyip çoğunu sildiğim için şimdi üzgünüm. En son 30 Aralık ve sonrasında gelenlerden bir demet kalmış. Şöyle:
Mehmet Ümit Yiğit: NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE ! BU VATANIN EKMEĞİNİ YİYİP İHANET EDENLER EKMEĞİ YEDİKLERİ YERDEN KURŞUNU DA YİYECEKLER !
Sezer Doğanyurt: ermeni pisliği yakinda senide bir "Ogün Samast" vurur... Yaşasın Türk milleti kahrolsun ermeni !!!
Sunay Abbasov [şiir tarzında]: irevanda dogdu/orospu cocugu oldu/gotune koyum senin/sevan nisanyan
Zeynep Usta: Onun bunun çocuğu! Türkler gerçekten soykırım yapsaydı şimdi bi tane bile ermeni olmazdı piçç...!
Ayhan Orak: senin ammmmcigina sokiim ermeni iti sülalenizi sikmisler sizin yetmemisİşin acıklısı Anıtlar Kurulu üyesinin de bakış açısı üç aşağı beş yukarı bu, İl Özel İdaresinin de bu, genel müdürünün de bu, generalinin de bu, hatta bakanının da bu. Kimi daha yuvarlak laflarla ifade ediyor, kimi daha sivri. Ama temeldeki ideoloji aynı. Türk Nazizmi.
Namı diğer Kemalizm: bu ülkede medeniyetin önündeki en büyük engel.
21 Eylül 2009 Pazartesi
İmha Edemedik Açılım Verelim
(Star gazetesi Açık Görüş ekinde 20 Eylül 2009'da yayımlandı)
“Yanlış Cumhuriyet” çatırdıyor mu? Tabii çatırdıyor.
23 Ocak 2007’de Hrant Dink’in cenazesi Cumhuriyet tarihinin manipüle edilmemiş en büyük kitle gösterisine dönüştüğü gün bir kiriş çatlamıştı.
Milletin yeni halaskârlığına soyunmuş Büyükanıt Paşa 27 Nisan 2007’de afra ve tafra ile muhtırasını verip “ne diyor bu adamlar yahu?” tepkisiyle karşılaştığında sistemin iç organlarının iflas ettiği anlaşıldı.
15 Ekim 2008’de Başbuğ Paşa 90 seneden beri kanıksadığımız malûm tehdit-hakaret nutuklarından birini atıp ertesi gün Taraf gazetesinde “Önce İndir o Elini” cevabını aldığında çatırtı kulakları sağır eden bir hal aldı.
Ümit Kıvanç zelzele aslında 17 Ağustos 1999 depreminde başladı diyor; o da mümkün. Belki ben geç farkettim.
Ahali sağlam lakin devlet köhne
Sonuçta bu binanın bu sıkleti çekemeyeceğini görmemek için ya kör olmak lazım, ya da belediye imar memuru.
Türkiye aldı başını gitti. Kör taşranın ücra köyüne yol gitti, televizyon gitti, internet gitti. “Hıh, bunlar da üniversite mi?” diye burun kıvırdığımız yüz tane taşra üniversitesinden dünyaya aç milyonlarca genç mezun oldu. İnsanlar Yozgat’ın köyünden çıkıp – bazan İstanbul’a bile pek uğramadan – gidip Sudan’da okul, Bulgaristan’da düdüklütencere fabrikası, Filipinlerde kerhane açıyorlar, Alman üniversitelerinde Zazaca filoloji okuyorlar, Adisababa Hilton’a müdür oluyorlar.
1920’lerde kalmış vatan millet, atam yatam edebiyatıyla daha nereye kadar gidebilirsin?
Ceset kokusu
Dünya aldı başını gitti. 1968 hengâmesinde yetişen kuşaklar dünyayı elinden tutup, 1930’ların, 1950’lerin savaş korkağı dünyasından bambaşka bir yere taşıdılar. Sen daha halâ çocuklara atlet fanila giydirip 19 Mayıslarda Türkçe “Heil Führer” yazdırmayı marifet sayan zihniyetle kime ne laf anlatabilirsin?
Gidin İstanbul’da herhangi bir büyük firmanın genel merkezini ziyaret edin. Sevmeniz şart değil, oradaki genç insanların özgüvenine, enerjisine bakın. Sonra Ankara’da herhangi bir bakanlığın leş kokulu koridorlarında bir dolaşın. “Koparalım kafasını daha fazla acı çekmesin” duygusuna kapılmadan bunu yapabilecek insan var mıdır?
Koku dediğim öyle klorakla temizlenebilecek bir koku değil, manevi bir koku. Ölmüş, fakat millet heyecanlanmasın diye ölümü halktan gizlenen padişah cesedi kokusu...
Yenilen pehlivan...
Yanlış Cumhuriyetin sahibi ve hamisi olan kurum, son yıllarda üstüste iki büyük savaş kaybetti.
Biri İrtica Savaşıdır. Savaşa açık açık ve pervasızca girdiler. 27 Nisan – 27 Temmuz 2007 Cumhurbaşkanlığı Meydan Muharebesinde feci bir dayak yeyip yenildiler.
Diğeri Kürt Savaşıdır. Kimse kimseyi kandırmasın, 25 yıl süren bu savaş TSK için net bir yenilgiyle sonuçlanmıştır.
Bir gerilla örgütünün düzenli orduya karşı meydan muharebesi kazanması mümkün değildir. Aradaki devasa güç farkına rağmen 25 yıl yaşamayı başarması bizatihi zaferdir. Liderini esir verdikten sonra yaşamaya devam etmesi daha büyük zaferdir.
...Savaşa doymaz
Yanılmıyorsam 1992 olmalı, o zamanki genelkurmay başkanının çıkıp “bunlar dağda üçbin ila beşbin kişidir, bu yıl hepsini imha ederiz” diye konuştuğunu hatırlıyorum. Aradan bunca yıl geçti, şimdi verdikleri sayı 6000 ila 8000. Refleks olmuş alışkanlıkla adam halâ çıkıp “son terörist imha edilinceye kadar mücadele devam edecek” diyebiliyor, kimse de kalkıp “25 yıldır niye etmedin öyleyse” diye sormayı akıl etmiyor.
Yenildiler, ve işin kötüsü bu yenilgiyi daha fazla gözden saklamanın imkânı kalmadı. Yenilginin ceremesi vardır; insan canı da poker masasında harcanan fiş değildir. Yenilen orduda hangi depremlerin yaşanacağını, sarsılmaz sanılan hangi kolonların çatlayacağını önümüzdeki aylar veya yıllar gösterir sanırım.
Ama biz kardeşiz!
Bunca girizgâhtan sonra nihayet geldik esas konumuza: Kürt Açılımı nedir, ne değildir?
Hemen söyleyeyim. Bir, mahçup lisanla yenilgi itirafıdır. İki, yangından mal kaçırma operasyonudur.
Birincisine dair: Hani adamı zayıf görüp bir tane çakarsın, sonra bakarsın ki pabuç pahalı, bir kutu şeker alıp kapısına dayanırsın, “ehem, aslında biz din kardeşiyiz, aa bak çenende çizik olmuş vah yazık” diye şirinlik yaparsın, o kadarını söyleyelim yeter. Başbakanın, içişleri bakanının sözlerine bakıp da ben bundan öte bir bilinçlilik hali, ciddi bir özeleştiri, neyi hedeflediği belli bir tamirat planı göremiyorum, kusura bakmayın.
İkincisine dair: Osmanlı bu işleri çok görmüştür. Sebep ve süreç bakımından Kürt meselesinin tıpkısının aynısı olan kavgalar daha önce Sırbistan’da, Yunanistan’da, Romanya’da, Bulgaristan’da, Makedonya’da, Arnavutluk’ta, Ermenistan’da, Suriye’de, Lübnan’da, Girit’te yaşandı. Ders alındı mı? Asla!
Eski açılımlar
Baştan yapılması gerekenler her seferinde apaçık ortadaydı, biraz vizyon ve cesaretle kolayca üstesinden gelinebilirdi. Yapılmadı, sürüncemede bırakıldı, “son terörist imha edilinceye kadar kahraman ordumuz teyakkuzdadır” mavalıyla ahali uyutuldu. İş işten geçtikten sonra çözüm paniğine girildi, ama ne fayda?
Siz Makedonya Açılımını bilir misiniz? Rumeli dağlarında senelerce kan gövdeyi götürdükten sonra nihayet 1904’te Avrupa’nın zoruyla Makedonya reform paketini açtılar. Heyhat ki Bor’un pazarı geçmişti. Sekiz yıl sonra Makedonya gitti, bütün Rumeli’ni de peşinden götürdü.
Ya 1914 Ermeni Açılımını bilir misiniz? Alabildiğine mütevazı ve mantıklı bir reform paketini, 1878’de söz verildiği halde tam 36 yıl süründürmeyi başardılar. Sonunda dünya konjonktürünün değiştiğini sezip alelacele peki dediler. Yirmi yıl önce olsa herkesi memnun edecek güzel bir paketti. Ama artık yirmi yıl öncesi değildi, Ermenilerin de kolay kolay bir şeyden memnun olacak hali kalmamıştı. Sonuçta ne oldu biliyorsunuz. Barış imkânı heba edildiği için, topyekûn imhadan başka çözüm kalmadı.
Çok az, çok geç
Siz bu sefer farklı olacağını ummak için yeterli bir neden görebiliyor musunuz? Çok isterim ki yanılmış olayım, ama ben göremiyorum. İngilizcede “too little, too late” diye bir deyim vardır: Çok az, çok geç.
Yıllardan beri hiçbir ciddi sorunu çözmeyi başaramamış bir devlet yapısıyla, dağda adam katletmeyi meslek edinmiş ve başka bir hayat tarzı düşünemeyen generallerle, bir gün söylediğini ertesi gün yalamayı alışkanlık haline getirmiş bir hükümetle gidilebilecek yerin sınırı bellidir: too little, too late!
Nazlı gelin açılımı
“Ulusal bilinç” adı verilen asrın vebası Kürt halkını sarmıştır. Bu hastalığın tedavisi kolay değildir. Bir kere buna yakalanıp da yüz seneden önce iyileşen görülmemiştir. Korkarım ki daha işin başındayız ve vatan-millet- Fırat uğruna daha çok acılar çekilecektir.
En başa dönelim.
Sorunu yıllar boyu sürüncemede bırakıp kangren ettiren yapı ortadadır. Yanlış Cumhuriyet’i, tüm kurumları ve zihniyetiyle yeniden yapılandırmadan bu belanın altından kalkılabileceğini sanmak hayal olur.
Efendim Anayasanın bilmemkaçıncı maddesinden iki kelime silelim, bin kişiyi Suriye’ye gönderelim, İmralı’ya üç oda bir salon ekleyelim, TRT yetmez Şovtivi de Kürtçe yayın yapsın... Bunları geçiniz bir kalem.
Güç ve cesaret
Siz “kırkbin kişiyi katletmek yetmez daha kan isterük” diyen adamları topyekün tasfiye edebiliyor musunuz?
Rasyonel karar alma yeteneğini tümden kaybetmiş bir bürokratik yapıyı yeni baştan kuracak Personel Reformunu yapabiliyor musunuz?
1938’in 10 Kasım’ında saatleri ve beyinleri durmuş bir eğitim sistemini ıslah etme hayalini bir yana bırakıp her şeyi baştan kurmayı göze alıyor musunuz?
Etrafınızda size tarihi bağlarla bağlı ulusları yeniden size entegre edecek ölçekte, belki devletinizin kimliğini yeniden düşünebiliyor musunuz?
Bunları yapacak gücünüz ve cesaretiniz varsa eyvallah. “Açılım” yolda demektir.
Yoksa boş iş. Biz oturup çatırtıları dinleyelim, tepemize yıkıldığında nereye kaçarız diye tedbirimizi düşünelim.
______________
Sevan Nişanyan’ın Yanlış Cumhuriyet adlı kitabının yeni basımı yakında Everest Yayınları’dan çıkacak.
19 Mayıs 2009 Salı
Retro takılmak

(Taraf, Kelimebaz 18 Mayıs 2009)
Çağdaş yaşamı tabii ki destekleriz. Çağdaş yaşamı kim desteklemez? Ben illa retro takılacağım, kafama fes giyeceğim diyen mi var?
Bunların anlamadığı veya anlamazlıktan geldiği şu: Çağdaş yaşamın simgesi, bayrağı ve peygamberi diye Mussolini ile Hitler’in çağdaşı bir eski asker-politikacıyı öne koymak olacak iş değildir. Her şeyden önce o çağdaşlık iddiasına zarar verir, inandırıcılığını zedeler, sırtına taşıyamayacağı bir kambur yükler. İlla peygamber lazımsa bizde hakikisi var diyen adamlara verecek cevabın kalmaz. Daha önemlisi dünyanın dört bir yanında BUGÜNKÜ çağdaşlığı temsil eden zümrelerle ortak bir dilin kalmaz. “Çağdaş yaşam” kulvarında senin doğal müttefikin olması gereken Brüksel’deki, Seattle’daki, Tiflis’teki, Mumbai’deki genç, zeki, dünyadan haberdar insanlar “Bu Türkler yetmiş sene önce ölmüş bir darbeci generali çağdaş yaşamın son merhalesi zannediyorlar, annee” deyip seni arkandan tiye alırlar. Zaten bütün dünyanın bildiği tarihi inkâra azmetmiş olmak gibi bir handikapın var, bu da eklenince büsbütün yalnız kalırsın. Bölüğe mıntıka temizliği yaptırmakla devlet yönetmek arasındaki farkı anlamaktan aciz bir avuç cahil paşa ile çağdaşçılık oynarsın.
Düşünsen absürd ötesi bir hadise var ortada. “Çağdaş yaşam” denilen şey 1920’lerde 1930’larda durmadı ki, yürüdü gitti. Golf pantalon giyip panama şapka takmak bu devirde çağdaşlık falan değildir, fes ve kavuk giymek kadar tapon bir antikalıktır. Birtakım zattarazotti izci marşlarıyla orgazma gelip Führer’e Başbuğ’a selam durmak 1933’te belki moderndi ama bu çağda çağdaşlık sayılmıyor, psikopatlık sayılıyor.
BUGÜNKÜ çağdaşlık nedir, bakın şöyle anlatayım. Photoshop diye bir program var, bilirsiniz, onun başında çıkan künyeye bakın. Bir Hintli, beş tane Çinli, bir Bulgar, altı-yedi Anglo Amerikalı, birkaç Yahudi, bir Afrikalı, iki Japon’un adı çıkar. Çağdaş yaşam işte odur. Enternasyonalizmin hasıdır. İnsanlık tarihinin gördüğü en heyecanlı işlerden biridir. Çağdaş olacağım, vatanıma milletime özümü armağan edeceğim diye varolmayan düşmanı Çanakkale’de denize dökme hayalleri kurarsan çağdaş mağdaş olmazsın, gülünç olursun. Adam Çanakkale’yi çoktan geçmiş, masandaki ekrandan sana el sallıyor.
10 Mayıs 2009 Pazar
Küfretmeden konuşan Atatürkçü olur mu?

Vatanmilletçilerin zannederim artık algılamaktan tamamen aciz oldukları bir şeyleri var: Hakaret etmeden konuşamıyorlar. Küfretmeyi en doğal hak ve vatani görev olarak görüyorlar. Başka bir ifade tarzını havsalaları almıyor, defterden silmişler.
Hemen her gün birileri bu bloga yazıyor. Geçen gün biri üşenmemiş dört tane yazmış. Nisbeten kibar bir dil, “siz” diye hitap etmiş, noktalama işaretleri yerinde. Daha ilk cümleden başlamış: “Türklük düşmanlığı”, “maksatlı yazılar”. Döne dolaşa aynı yere gelmiş: “gerçek niyetinizi ve özünüzü gösteriyor” (oysa niyetimi net ve açık bir dille ifade ettiğimi sanıyordum), “bu ülkenin gerçek vatandaşı olmadığınız”, “vatani tehtitlerin gerçekten burnumuzun dibinde yaşadıklarını gördüm”... İkinci yorumda aynen devam, “vatan düşmanlığı”, “kanser gibi yaydığınız düşünceler”... Üçüncü yorum: “vicdansız yada hain olmanız gerekir”, “köle olmak belli ki sizin gibiler için bir mükafat”. Örtülü tehdit: “kiliseleriniz duruyor, sokakta rahatça dolaşıyorsunuz. NE İSTİYORSUNUZ DAHA ????” (yani istesek BİZ sizi bunlardan mahrum ederiz).
Bunlar küfürdür. Asgari haysiyete sahip biri için, sözünün ardında gizli gündem yahut kişisel çıkar aramak hakaretlerin en ağırıdır. Namussuzlukla itham etmektir.
Popüler olmayan birtakım fikirleri cesaretle ortaya koyan birine özel çıkar atfetmek terbiyesizliğin uç noktasıdır.
Senden farklı düşünen birini vatansızlıkla itham etmek, onun insan ve vatandaş olmaktan ileri gelen en temel haklarını yok saymaktır. Zımnen onu ölümle tehdit etmektir. Diyor ki, seni insan ve vatandaş olarak görmüyorum; seni şimdi imha etmiyorsam belki tembelliğimden ve belki zayıflığımdandır, ama biri o işi yapacak olursa sakın hak ileri sürmeye kalkma, çünkü seninle aramızdaki toplumsal sözleşmeyi lağvettim.
İki gözlemim var, sizinle paylaşayım.
Bir, küfrettiklerinin farkında değiller. Hatırlatınca bazıları cidden şaşırıyor. Küfürlü yorumları yayımlamadığımda gidip Ekşi Sözlükte şurada burada şikayet yazanlar oluyor. Kibarca yazdıklarını zannediyorlar. Çünkü bununla yetişmişler. Hangi ders kitabını açarsanız açın, başından sonuna kadar aynı bu küfürlerle doludur. Böyle alışmışlar. Kamusal alanın normal dilinin bu olduğunu sanıyorlar.
İki, bu dile bunları alıştıran Atalarıdır. Kullandıkları dil onun dilidir. Doksan senedir cılkını çıkardıkları küfür repertuarı (“vatan haini”, “maksatlı”, “düşman”... ) onun repertuarıdır. “Atam sana böyle küfretmiş, benim de hakkım ve görevim budur” diyorlar. Ondan cesaret ve ilham alıyorlar.
Medeni bir ülkede siyaset dili eski bir diktatörün küfürnameleri üzerine kurulamaz: bunu algılayamıyorlar.
*
Bu bloga takdir edersiniz ki her gelen yorumu yayınlamak zorunda değilim. Forum yönetmiyorum nihayet, keyfimce birtakım görüşlerimi paylaşmaya çalışıyorum. Ölçütüm bellidir: boş laf ve lüzümsuz övgü yayınlamam; başı sonu tutmayan yazı yayınlamam; bin defa çiğnenip bayıcı olmuş klişe yayınlamam; çok komik ve sıradışı değilse küfür yayınlamam. (Yüksek edebi değeri olan küfürleri ayrıca Dürer-i Dübr’de yayınlıyorum.)
Kemalist kesimden eli yüzü düzgün bir cevap gelse tabii yayınlarım; memnunlukla yayınlarım. Fikir tartışmasını boş ver, güzel bir espri va da içten bir serzeniş gelse de yayınlarım; zekâ ve incelikle laf soksa da yayınlarım. Yeter ki karşısındakini insan yerine kosun, insanın insana konuştuğu gibi konuşsun.
İnanın, yok bunlarda böyle şey. Belki binde bir vardır, onlar da yazmıyorlar. Ekşi Sözlüğü ele geçirdiler, oraya döküyorlar.