TSK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TSK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2012 Cumartesi

Balyozuna sağlık


Adam amiral olmuş. Deniz Kuvvetleri Komutanı olmuş. Kişiliğiyle, vakarıyla çoluk çocuğa örnek olması gereken bir mevkie getirilmiş.

Bilmemkaç bin sayfalık günceleri gazetede yayımlanıyor. Bir sürü rezilliği açığa çıkıyor. Adam kopya çekerken yakalanan ortaokul çocuğu gibi hepsini inkâr ediyor. İnkâr etmekle kalmayıp, yalan ve iftira davası açıyor. “Hayatta günce tutmadım” diye yalan söylüyor; oysa birkaç sene önce yazdığı makalede genç subaylara günce tutmalarını tavsiye etmiş. Güncenin kendisine ait olduğu tartışma götürmeyecek kanıtlarla kanıtlanıyor. Adam harakiri mi yapıyor? Çocuklarından özür mü diliyor? Yüzüne kül sürüp Tibet’te bir manastıra mı kapanıyor? Hayır, hiç biri. “Kahraman Türk ordusu, onur, şeref, vatan, zart, zurt” diye ötmeye devam ediyor.

Yüzsüzlük, bunlarda bir hayat tarzı haline gelmiş.

Başka ülkelerin hukukunu o kadar iyi bilmiyorum, ama Amerika’da bu adamın işlediği suçaperjury adı verilir. Bu mevkideki birinin perjury suçu vahim suç sayılır. Federal mahkemede 20 ila 25 yıl verirler sanırım, bizdekinin aksine hepsini yatırırlar da.

İşlediği öteki suçlar cabası.

*
Yüzsüzlük, bir insanın başına gelebilecek en kötü karakter deformasyonlarından biridir. Ben bu adamların doğuştan yüzsüz olduğuna inanmıyorum. Kendilerine, kurumsal olarak, yüzsüzlük imkânı bahşedildi. Denetimsiz güç verildi. Mensup olduğunuz kurum ve vatanın çıkarı mevzubahis olduğunda her türlü yalanı yüzünüz kızarmadan söyleyebilirsiniz dendi. Bile bile ve göstere göstere yalan konuşmayı öğrendiler. Yalanlarını yemeyenlerin potansiyel hain ve düşman olduğuna inandılar. Yalan konuşmayı, bir yerden sonra, profesyonel görev olarak algılamaya başladılar. O görevi yerine getiremeyecek kadar onur ve vicdan sahibi olan herkesi düşük rütbedeyken ayıkladılar. Geriye sadece en yüzsüzlerini, ar duygusundan en yoksun olanları bıraktılar. Sadakatin ölçüsü yalana sorgusuz boyun eğmekse eğer, yalan konuşmayan adam hainle sadığı nasıl ayırt edecek?

Yüzsüzlüğü tescilli amirale sahip çıkan adamların başka hangi sözüne güvenebilirsin? Hangi masumluk iddiasını ciddiye alabilirsin?

*
Balyoz davasında benim de adım geçti. Mahkeme belgelerine göre, suikaste uğraması planlanan 20 küsur kişilik listede (Hrant Dink, Etyen Mahcupyan ve Mesrob Sırpazan ile birlikte) benim adım da vardı. Proje için assubay görevlendirmişler, yerinde keşif yapmışlar, adıyla sanıyla dosyada mevcut. Bu olay yüzünden 2008’de Selçuk Emniyeti ile jandarma bölüğü paniklere kapıldı, haftalarca etrafımda silahlı adamlardan bir hale ile dolaştım. Gerçekten inandım mı? Emin değilim. Nasıl bir tezgâhtı bilmiyorum. Bilmeden kimin oyununda piyon oldum, kestiremiyorum. Umursadığım da söylenemez.

Ama şunu biliyorum. Bunca senedir devlet hiyerarşisinin her kademesinde, beni güle oynaya öldürecek, bundan ötürü manevi tatmin ve haklılık duygusu yaşayacak olan yüzlerce köpeğe rast geldim. Polisinden vergi memuruna, kaymakamından tapu müdürüne, albayından daire başkanına kadar hepsi, o kan dondurucu nefreti saklamaya gerek duymayacak kadar gücünden ve makamından emindi. Arkalarına malum portreyi almış, onun verdiği dokunulmazlık halesine bürünmüş, alçaklığı hak ve görev bilen bir arsızlık mertebesine ulaşmışlardı.

O arsızlık zinciri nereye kadar uzanır bilmiyorum. Üst kademeleri yeterince tanımıyorum. Ama gazetelerde gördüğüm resimler bana çok tanıdık geliyor. Arsızlıklarını tanıyorum. Yalancılıklarını tanıyorum. Nefretlerini tanıyorum. Alt kademedekiler korkaktır, cinayeti hayal eder ama işleyemez. Üsttekilerin çekineceğini hiç sanmıyorum.

*
Balyoz davasıyla başka bir ilgim daha var, itiraf edeyim. Orgeneralin damadı olan Dani Rodrik benim liseden sınıf arkadaşımdı. Aklına ve vicdanına güveneceğim bir insandır. Eşi olan paşanın kızını da, şahsen değil ama dolaylı olarak tanırım. Aklı başında biri olduğu şüphesiz.

Babalarına canhıraş bir şekilde sahip çıkmalarında, duygusal nedenler sanırım akıl ve vicdandan daha öne çıkmış olmalı.

*
Nihayet şunu da söyleyeyim, içimde kalmasın. Hrant Dink cinayetinde emirleri vermiş olan veya olabilecek general rütbelilerin – biri hariç – hepsinin şu anda hapiste olduğunu ve muhtemelen yaşamını hapiste tamamlayacağını görüyorum. Bundan ötürü sevinçliyim. Çeşitli yönleriyle eleştirdiğim Tayyip Erdoğan hükümetinin, bu konudaki basiretli ve kararlı tavrından ötürü övgüyü hak ettiğini düşünüyorum.

Suçları açıkça yüzlerine karşı okunabilseydi adalet açısından daha iyi olurdu şüphesiz. Ama eğer durum bunu gerektiriyor idiyse, buna da razı olmak lazım.

Yasin Hayal vesairenin salınacak olması da küçük düşünenler dışında kimseyi üzmez bence. Piyonlardan kime ne? 

21 Eylül 2009 Pazartesi

İmha Edemedik Açılım Verelim

(Star gazetesi Açık Görüş ekinde 20 Eylül 2009'da yayımlandı)

“Yanlış Cumhuriyet” çatırdıyor mu? Tabii çatırdıyor.

23 Ocak 2007’de Hrant Dink’in cenazesi Cumhuriyet tarihinin manipüle edilmemiş en büyük kitle gösterisine dönüştüğü gün bir kiriş çatlamıştı.

Milletin yeni halaskârlığına soyunmuş Büyükanıt Paşa 27 Nisan 2007’de afra ve tafra ile muhtırasını verip “ne diyor bu adamlar yahu?” tepkisiyle karşılaştığında sistemin iç organlarının iflas ettiği anlaşıldı.

15 Ekim 2008’de Başbuğ Paşa 90 seneden beri kanıksadığımız malûm tehdit-hakaret nutuklarından birini atıp ertesi gün Taraf gazetesinde “Önce İndir o Elini” cevabını aldığında çatırtı kulakları sağır eden bir hal aldı.

Ümit Kıvanç zelzele aslında 17 Ağustos 1999 depreminde başladı diyor; o da mümkün. Belki ben geç farkettim.

Ahali sağlam lakin devlet köhne

Sonuçta bu binanın bu sıkleti çekemeyeceğini görmemek için ya kör olmak lazım, ya da belediye imar memuru.

Türkiye aldı başını gitti. Kör taşranın ücra köyüne yol gitti, televizyon gitti, internet gitti. “Hıh, bunlar da üniversite mi?” diye burun kıvırdığımız yüz tane taşra üniversitesinden dünyaya aç milyonlarca genç mezun oldu. İnsanlar Yozgat’ın köyünden çıkıp – bazan İstanbul’a bile pek uğramadan – gidip Sudan’da okul, Bulgaristan’da düdüklütencere fabrikası, Filipinlerde kerhane açıyorlar, Alman üniversitelerinde Zazaca filoloji okuyorlar, Adisababa Hilton’a müdür oluyorlar.

1920’lerde kalmış vatan millet, atam yatam edebiyatıyla daha nereye kadar gidebilirsin?

Ceset kokusu

Dünya aldı başını gitti. 1968 hengâmesinde yetişen kuşaklar dünyayı elinden tutup, 1930’ların, 1950’lerin savaş korkağı dünyasından bambaşka bir yere taşıdılar. Sen daha halâ çocuklara atlet fanila giydirip 19 Mayıslarda Türkçe “Heil Führer” yazdırmayı marifet sayan zihniyetle kime ne laf anlatabilirsin?

Gidin İstanbul’da herhangi bir büyük firmanın genel merkezini ziyaret edin. Sevmeniz şart değil, oradaki genç insanların özgüvenine, enerjisine bakın. Sonra Ankara’da herhangi bir bakanlığın leş kokulu koridorlarında bir dolaşın. “Koparalım kafasını daha fazla acı çekmesin” duygusuna kapılmadan bunu yapabilecek insan var mıdır?

Koku dediğim öyle klorakla temizlenebilecek bir koku değil, manevi bir koku. Ölmüş, fakat millet heyecanlanmasın diye ölümü halktan gizlenen padişah cesedi kokusu...

Yenilen pehlivan...

Yanlış Cumhuriyetin sahibi ve hamisi olan kurum, son yıllarda üstüste iki büyük savaş kaybetti.

Biri İrtica Savaşıdır. Savaşa açık açık ve pervasızca girdiler. 27 Nisan – 27 Temmuz 2007 Cumhurbaşkanlığı Meydan Muharebesinde feci bir dayak yeyip yenildiler.

Diğeri Kürt Savaşıdır. Kimse kimseyi kandırmasın, 25 yıl süren bu savaş TSK için net bir yenilgiyle sonuçlanmıştır.

Bir gerilla örgütünün düzenli orduya karşı meydan muharebesi kazanması mümkün değildir. Aradaki devasa güç farkına rağmen 25 yıl yaşamayı başarması bizatihi zaferdir. Liderini esir verdikten sonra yaşamaya devam etmesi daha büyük zaferdir.

...Savaşa doymaz

Yanılmıyorsam 1992 olmalı, o zamanki genelkurmay başkanının çıkıp “bunlar dağda üçbin ila beşbin kişidir, bu yıl hepsini imha ederiz” diye konuştuğunu hatırlıyorum. Aradan bunca yıl geçti, şimdi verdikleri sayı 6000 ila 8000. Refleks olmuş alışkanlıkla adam halâ çıkıp “son terörist imha edilinceye kadar mücadele devam edecek” diyebiliyor, kimse de kalkıp “25 yıldır niye etmedin öyleyse” diye sormayı akıl etmiyor.

Yenildiler, ve işin kötüsü bu yenilgiyi daha fazla gözden saklamanın imkânı kalmadı. Yenilginin ceremesi vardır; insan canı da poker masasında harcanan fiş değildir. Yenilen orduda hangi depremlerin yaşanacağını, sarsılmaz sanılan hangi kolonların çatlayacağını önümüzdeki aylar veya yıllar gösterir sanırım.

Ama biz kardeşiz!

Bunca girizgâhtan sonra nihayet geldik esas konumuza: Kürt Açılımı nedir, ne değildir?

Hemen söyleyeyim. Bir, mahçup lisanla yenilgi itirafıdır. İki, yangından mal kaçırma operasyonudur.

Birincisine dair: Hani adamı zayıf görüp bir tane çakarsın, sonra bakarsın ki pabuç pahalı, bir kutu şeker alıp kapısına dayanırsın, “ehem, aslında biz din kardeşiyiz, aa bak çenende çizik olmuş vah yazık” diye şirinlik yaparsın, o kadarını söyleyelim yeter. Başbakanın, içişleri bakanının sözlerine bakıp da ben bundan öte bir bilinçlilik hali, ciddi bir özeleştiri, neyi hedeflediği belli bir tamirat planı göremiyorum, kusura bakmayın.

İkincisine dair: Osmanlı bu işleri çok görmüştür. Sebep ve süreç bakımından Kürt meselesinin tıpkısının aynısı olan kavgalar daha önce Sırbistan’da, Yunanistan’da, Romanya’da, Bulgaristan’da, Makedonya’da, Arnavutluk’ta, Ermenistan’da, Suriye’de, Lübnan’da, Girit’te yaşandı. Ders alındı mı? Asla!

Eski açılımlar

Baştan yapılması gerekenler her seferinde apaçık ortadaydı, biraz vizyon ve cesaretle kolayca üstesinden gelinebilirdi. Yapılmadı, sürüncemede bırakıldı, “son terörist imha edilinceye kadar kahraman ordumuz teyakkuzdadır” mavalıyla ahali uyutuldu. İş işten geçtikten sonra çözüm paniğine girildi, ama ne fayda?

Siz Makedonya Açılımını bilir misiniz? Rumeli dağlarında senelerce kan gövdeyi götürdükten sonra nihayet 1904’te Avrupa’nın zoruyla Makedonya reform paketini açtılar. Heyhat ki Bor’un pazarı geçmişti. Sekiz yıl sonra Makedonya gitti, bütün Rumeli’ni de peşinden götürdü.

Ya 1914 Ermeni Açılımını bilir misiniz? Alabildiğine mütevazı ve mantıklı bir reform paketini, 1878’de söz verildiği halde tam 36 yıl süründürmeyi başardılar. Sonunda dünya konjonktürünün değiştiğini sezip alelacele peki dediler. Yirmi yıl önce olsa herkesi memnun edecek güzel bir paketti. Ama artık yirmi yıl öncesi değildi, Ermenilerin de kolay kolay bir şeyden memnun olacak hali kalmamıştı. Sonuçta ne oldu biliyorsunuz. Barış imkânı heba edildiği için, topyekûn imhadan başka çözüm kalmadı.

Çok az, çok geç

Siz bu sefer farklı olacağını ummak için yeterli bir neden görebiliyor musunuz? Çok isterim ki yanılmış olayım, ama ben göremiyorum. İngilizcede “too little, too late” diye bir deyim vardır: Çok az, çok geç.

Yıllardan beri hiçbir ciddi sorunu çözmeyi başaramamış bir devlet yapısıyla, dağda adam katletmeyi meslek edinmiş ve başka bir hayat tarzı düşünemeyen generallerle, bir gün söylediğini ertesi gün yalamayı alışkanlık haline getirmiş bir hükümetle gidilebilecek yerin sınırı bellidir: too little, too late!

Nazlı gelin açılımı

“Ulusal bilinç” adı verilen asrın vebası Kürt halkını sarmıştır. Bu hastalığın tedavisi kolay değildir. Bir kere buna yakalanıp da yüz seneden önce iyileşen görülmemiştir. Korkarım ki daha işin başındayız ve vatan-millet- Fırat uğruna daha çok acılar çekilecektir.

En başa dönelim.

Sorunu yıllar boyu sürüncemede bırakıp kangren ettiren yapı ortadadır. Yanlış Cumhuriyet’i, tüm kurumları ve zihniyetiyle yeniden yapılandırmadan bu belanın altından kalkılabileceğini sanmak hayal olur.

Efendim Anayasanın bilmemkaçıncı maddesinden iki kelime silelim, bin kişiyi Suriye’ye gönderelim, İmralı’ya üç oda bir salon ekleyelim, TRT yetmez Şovtivi de Kürtçe yayın yapsın... Bunları geçiniz bir kalem.

Güç ve cesaret

Siz “kırkbin kişiyi katletmek yetmez daha kan isterük” diyen adamları topyekün tasfiye edebiliyor musunuz?

Rasyonel karar alma yeteneğini tümden kaybetmiş bir bürokratik yapıyı yeni baştan kuracak Personel Reformunu yapabiliyor musunuz?

1938’in 10 Kasım’ında saatleri ve beyinleri durmuş bir eğitim sistemini ıslah etme hayalini bir yana bırakıp her şeyi baştan kurmayı göze alıyor musunuz?

Etrafınızda size tarihi bağlarla bağlı ulusları yeniden size entegre edecek ölçekte, belki devletinizin kimliğini yeniden düşünebiliyor musunuz?

Bunları yapacak gücünüz ve cesaretiniz varsa eyvallah. “Açılım” yolda demektir.

Yoksa boş iş. Biz oturup çatırtıları dinleyelim, tepemize yıkıldığında nereye kaçarız diye tedbirimizi düşünelim.

______________

Sevan Nişanyan’ın Yanlış Cumhuriyet adlı kitabının yeni basımı yakında Everest Yayınları’dan çıkacak.

3 Eylül 2009 Perşembe

Yalan Fırtınası

(Taraf, Kelimebaz 2.09.2009)

Meşhur belgeyi imzalayan albayı şutlamışlar. Sonra da bildiri yayınlamışlar ki, aslında zaten kadro yokmuş da, albayın şahsıyla değil sınıfıyla ilgiliymiş de, hede hödö.

Bir: Türkiye’de bu bildiriye inanacak kadar saf bir Allahın kulu var mıdır? İki, esas çarpıcı nokta bu değil, başka: Bildiriyi yazanlar arasında belki biri buna inanır diye düşünecek kadar saf biri var mıdır? Adamlar sadece yalan konuşmuyor, inandırıcı olmadığını bile bile, alenen ve meydan okuyarak yalan konuşuyor. Yerse!

Açın gazete koleksiyonlarını bakın, son yirmi senede basına yansımış binlerce beyanları arasında utanmazca, yırtıkça, arsızca yalan olmayan Allah için BİR TEK söz var mıdır? “Erin elinde el bombası patlamış, kazadır:” yalan. “PKK Çukurca'ya mayın koymuş:” yalan. “Son teröristi öldürünceye kadar savaşacağız”: hem yalan, hem taammüden seri cinayet itirafı. “O belge bizim değildir, albay evinde yazmış zahir:” yalan. “Denizden boru çıkmış ne var bunda:” yalan. “Sınırdan 200 terörist girmiş:” yalan. “23 Nisanda kızlar namaz kıldığı için cumhurbaşkanı seçimini iptal ettik:” yalan. “Sabiha Gökçen'e dil uzatan gizli emeller peşindedir:” yalan.

Koca orgeneral, binlerce sayfalık güncesi ortaya saçıldığında “benim değildir” diyebildi; yetmedi, iftira ve tazminat davası açtı. Yalanı ortaya çıkınca genç kuşakların ahlakını koruma adına harakiri yapmayı aklına getirdi mi? Ne gezer!

*

Bu nasıl bir ruh halidir? Nasıl bir kurumsal kültürdür? Psikolojik savaşta düşmanı şaşırtmak için hakikati gizlemek gerekir desen o da değil. Burada hayat tarzı haline gelmiş bir şey var, bir ahlak çöküntüsü var. Düşmanı kandıracağım derken kendi kendini kandırmaya başlarsan savaşı kazanmazsın ki, kaybedersin.

Esas mevzu tehdit ve itaat mevzuudur, kuşkunuz olmasın. Ben yalan konuşuyorum, sen yalan konuştuğumu biliyorsun, bildiğini de biliyorum, buna rağmen esas duruş gösterip “emret komutanım”ı basacaksın diyor. Vatanımızın en güvenilir kurumu hangisidir diye sorduğumda da hiç es vermeden doğru cevabı bileceksin. Kuşku ifade eden en ufak bir sinyal verirsen potansiyel hainsin demektir. İçinden başka şey geçiyordur, yarın öbür gün “yetti gayri” deyip emrime itaat etmezlik de edebilirsin.

Yalana itaat, itaatin nihai testidir: turnusol kâğıdıdır. Doğruya itaatin motivasyonundan asla emin olamazsın – belki de adam dürüsttür? Ben “Fransa'nın başkenti Paris” dedim, sen “haklısın komutanım” diye cevap verdin: bana mı yoksa hakikate mi itaatinden öyle dedin, bilemem. Ama “Fransa'nın başkenti Çemişgezek” dediğimde hala itaat ediyorsan o zaman geriye kuşku kalmaz. “İşte hakiki Türk askeri!” diye seninle gurur duyabilirim.

*

Türk dil ve tarih tezlerini bir de bu açıdan düşünün, bakın nasıl her şey yerli yerine oturuyor.

Adam kelime Türkçe değil tilcik diyeceksin diyor, Sumerler Türktür diyor, Kürtler kart kurt eden dağ Türkleridir diyor, Kurtuluş Savaşında İngilizleri denize döktük diyor, Türkleri zaten Ermeniler kesti diyor... İnsan durduk yerde nasıl bu kadar saçmalar diye düşünmeyin, hepsini birer itaat testi olarak görün. Boyun eğen bizdendir; kuşkulanan haindir. Bakın o zaman Cumhuriyet tarihimiz nasıl pırıl pırıl aydınlanıyor.

30 Haziran 2009 Salı

Asker Nasıl Düzeltilir?

(Taraf Gazetesi HerTaraf sayfası 28 Haziran 2009)

Birkaç ay önce “Türkiye’ye Ordu Sahiden Lazım mı?” başlıklı bir yazı yazdım, kurumun varlık nedenlerini sorguladım (HerTaraf 3 Mart 2009). Gelen tepkilerden anlıyorum ki memleket henüz bu soruyu sormaya hazır değildir. Ordu gerçekten gerekebilir, gerekmeyebilir de. Ama toplum henüz eski alışkanlıklarını atıp bu konuda düzgün fikir üretebilecek durumda değildir. Bir yerlerine el atmışız gibi haykıranları bir yana bırakın, “aferin doğru yazmışsın” diyenler de aslında neyi savunduklarını pek bilmiyorlar.

Madem öyle, geri adım atalım. Diyelim ki Silahlı Kuvvetler lazımdır, görünür gelecekte bir yere gideceği yoktur. Dolayısıyla gündem tasfiye değil reformdur. Çürümeye yüz tutmuş olan bir yapının ıslah edilerek canlandırılmasıdır.

Ütopik bir çalışma değildir bu. Tahmin ediyorum ki son belge olayından sonra Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde Vaka-yı Hayriye niteliğinde bir operasyon artık neredeyse kaçınılmaz hale gelmiştir. Tarihte kendi ordusunu top ve tüfekle imha etmiş tek ülke olan bu ülkede, 180 küsur yıl sonra yeniden zorlu bir karar anına varılmıştır.

Bu işlemin mümkün mertebe barış ve hukuk çerçevesinde gerçekleşmesi, doğal olarak, bu ülkeyi seven herkesin temel kaygısıdır. Aksi halde doğacak arbededen herkes zarar görür. Bu yüzden yeni ve yapıcı fikirlere, çözüme yönelik önerilere her zamankinden çok ihtiyaç vardır. Bu aşamada görüş üretmek bir lüks değil, vatandaşlık görevidir.

*

Askeri konularda uzman değilim. Burada dile getireceğim görüşler benden başka kimseyi bağlamaz; hiçbir kesim veya zümrenin görüşlerini yansıtmaz. Bilenlere veya bildiğini ileri sürenlere danışmadım. Uzman geçinen bir-iki kişiyle sohbetimde de, bu kişilerin zekâ ve sağduyu seviyesi hakkında olumlu bir izlenim edinmedim.

Dilerseniz “kahvehane muhabbeti” de diyebilirsiniz, gocunmam.

Genelkurmay kurmay olmalı

1. Genelkurmay müessesesi kuruluş amacının dışına çıkmış, adeta bir başkomutanlık karargâhı haline gelmiştir. Oysa adı üstünde "kurmay", bir istişare ve koordinasyon kurumu olmalıdır.

ABD'de Joint Chiefs of Staff iyi bir örnektir. JCS Başkanı silahlı kuvvetlerin üst amiri değildir; harekât birliklerine emir veremez. Emir verme yetkisi tek başına ABD Başkanının ve ona vekâlet eden Savunma Bakanınındır. JCS başkanı, Savunma Bakanının askeri konularda baş danışmanıdır. İlginçtir ki 1914’te Almanların denetiminde Erkân-ı Harbiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) kurulduğunda da aynı mantık güdülmüştü.

Türkiye'de yapılabilecek en ciddi reformlardan biri budur. Silahlı kuvvetlerde en üst operatif birim, ordu ve donanma komutanlıkları olmalıdır. Belki ABD'deki gibi belirli amaç ve hedefler için oluşturulmuş birleşik harekât komutanlıkları da kurulabilir. Üç kuvvetin temsilcilerinden oluşan genelkurmay sadece genel politikayı oluşturan bir danışma kurulu olarak hizmet verir.

Danışma kurulunun işlevsel olması için rütbe hiyerarşisinden arındırılması şarttır. Kurul üyesi olan general ve amiraller, aralarındaki rütbe ve kıdem farkından bağımsız olarak uzmanlıklarını dile getirebilmelidir. Kurul başkanlığı sembolik bir görev olmalıdır. Bu nedenle tuğ veya tüm düzeyinde tutulması daha doğru olur. Kısa süreli (mesela altı aylık) ya da dönüşümlü başkanlık usulü benimsenebilir.

İç güvenlik ordu işi değil

2. Yurtiçi istihbarat görevleri TSK'den ayrılmalıdır. Askeri istihbaratın yetkisi dış devlet ve ordular hakkında bilgi edinmekle sınırlanmalıdır. İç istihbarat, emniyetin ve diğer iç güvenlik birimlerinin görevi olmalıdır.

Aksi halde sürekli genleşen bir "iç düşman" tanımı aracılığıyla silahlı kuvvetlerin yurt içindeki siyasi iktidar kavgalarına bulaşması engellenemez.

Terör ya da gerilla gibi iç tehditlere karşı geleneksel askeri eğitimin herhangi bir avantaj sağlamadığı açıktır. Askeri örgütlenme biçiminin temel mantığı, büyük kitleleri hızlı ve disiplinli bir şekilde sevk ve idare etmekten ibarettir. Düzensiz küçük gruplara ve bireylere karşı bu modelin faydası yoktur. Dolayısıyla iç tehditle mücadele görevinin, bu konuda istihbarat yapma yetkisiyle birlikte, ordu dışında bu iş için özel olarak yetiştirilen ya da yetiştirilecek uzman ekiplere aktarılması daha doğru olur.

Jandarmaya özgürlük

3. Jandarma TSK karşısında daha bağımsız bir yapıya kavuşturulmalıdır.

Jandarma son yıllarda profesyonelleşme ve uzmanlaşma yönünde ciddi gelişme kaydetmiştir. Bu gelişmenin mantıki devamı, jandarmanın eğitim ve özlük işleri bakımından kara kuvvetlerinden tamamen ayrılmasıdır. Çeşitli uzmanlık alanlarında daha fazla sivil kadro istihdam edilmelidir.

Fransız jandarması öteden beri Türk jandarmasının kurumsal modelidir. Oysa Fransa'da 1947'den bu yana göreve gelen Gendarmerie Nationale komutanlarının biri hariç tümü sivil kişiler olmuştur.

Jandarmanın erat ihtiyacı kısmen bugünkü gibi karşılanabilir. Ya da jandarma hizmeti askerliğe eşdeğer fakat ondan ayrı bir kamu hizmeti olarak tanımlanabilir.

Sosyal reformlar

4. Çocuk yaştan itibaren askeri yapı içinde yetişen subayların adeta kapalı bir kast zihniyeti kazandıkları ve bu zihniyeti toplumla ilişkilerine yansıttıkları görülmektedir. Bu yüzden askeri liseler kaldırılmalıdır.

Askeri kariyere ilk adımın 18 yaş sonrasına çekilmesi, toplumsal etkileri daha iyi özümsemiş, daha özgür karar verebilen, daha büyük sosyal çeşitliliğe sahip bir kadroya yol açabilir.

Harp Okulları dışında sivil üniversitelerden mezun olanların da silahlı kuvvetlerin teknik ve muharip sınıflarına – belli oranlarda – katılması teşvik edilmelidir.

5. Orduevleri ve askeri tatil kampları tasfiye edilmelidir. Bunda da amaç, askerin toplumla daha yakın temasının sağlanması ve kapalı kast zihniyetinin giderilmesidir.

Orduevi ve kamplar belki düşük rütbeli subay ve assubaylara ekonomik koşullarda tatil imkânı sağlamak amacıyla korunabilir. Ancak bu tesisler asker olmayanlara da (ücret karşılığında) açık olmalıdır. Tesis işletmesi sivil işletmecilere ihale edilerek, ordunun işlev ve formasyonuna aykırı bir yıpranma kapısı kapatılmalıdır.

Üst rütbeli subayların yurt içi ve dışında kaliteli sivil tesislerde tatil yapması özendirilmelidir. Askerin sivil ortamdaki itibarının daha iyi korunması için üst rütbeli subayların maaşı, üst düzey özel sektör yöneticileriyle kıyaslanabilir bir düzeye yükseltilmelidir. Sivil elitle aynı mekân ve alışkanlıkları paylaşan askeri yöneticilerin, bir süre sonra toplum yönetimi hakkında da onlara benzer değer ve görüşleri benimseyecekleri muhakkaktır.

Sonuç

Erdoğan hükümeti 2003'te çıkardığı Yedinci Uyum Paketi ile son derece önemli üç değişikliğe imza atmıştı. Bunların birincisiyle MGK'nın statüsü ve yetkileri yeniden düzenlenmiş, ikincisiyle askeri harcamalar Sayıştay denetimi kapsamına alınmış, üçüncüsüyle de askeri mahkemelerin barış zamanında sivil kişileri yargılama yetkisi kısıtlanmıştı. İkinci ve üçüncü hususlar henüz gerçek anlamda hayata geçirilemese de, bu reformlar kanımca Ak Parti iktidarının bugüne dek aldığı en radikal ve en kalıcı kararlar arasındadır.

Yıllardan beri ertelense de sonuçta gündeme gelmesi kaçınılmaz görünen anayasa reformu, bu kararları daha ileri götürmek için çok değerli bir fırsat olabilir.

Yukarıda önerdiğim düzenlemelerin bir kısmı bile gerçekleşse Türkiye daha rasyonel bir kamu düzenine ve daha özgür bir geleceğe doğru hatırı sayılır bir adım atmış olacaktır.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Türkiye’ye Ordu Lazım Mı?

(Taraf gazetesi HerTaraf sayfası - 3 Mart 2009)

Diyelim ki gözbebeğimiz ordumuz yarın toptan terhis edildi. Muvazzaf zümre topluma daha yararlı olacakları işler için yeniden eğitildi, yaşlıları da emekliye sevkedildi. Askeri garnizonlar milli park veya üniversite kampüsü oldu. Orduevleri de, hatırasına hürmeten, emekli asker lojmanı yapıldı. Hurda demir-çelik piyasası patladı.

Acaba sonu ne olur? Memleket batar mı? Emperyalizmin kirli emellerine teslim mi olur? Fatih Altaylı’nın başına talihsiz şeyler gelir mi?

İhtimal hesabı

Teker teker ihtimallerden gidelim.

1. Rusya istila eder.

Etmez. Rusya daha dün tamamen silahsız ve ordusuz yedi milyon Azeriyle, beş milyon Kırgızla, üç milyon Letonyalıyla başa çıkamadığı için bu ülkeleri terketti. Yetmiş milyon Türkü ne yapsın? Deli değil ya bu adamlar? Dili, devleti, geleneği, benlik bilinci, siyasi partileri, kurumları, şirketleri, gazeteleri, bankaları, üniversiteleri, okuryazar insanları olan koskoca ülkeyi bu çağda arzusu hilafına yönetmek mümkün müdür? Yönetsen kaç sene yönetebilirsin? Amerika Irak’ı yönetebildi mi? (Ki Irak’ın ordusu da var, Amerikalıların emrinde.) Türkiye’nin 800 binlik ordusu 25 seneden beri bir avuç Kürt militanıyla başa çıkabiliyor mu?

Sonra Türkiye’de mevcut düzenin sürmesinde çıkarı olan o kadar devlet var, batıda ve doğuda. Onlar izin verir mi?

Küçük devletler

2. Yunanistan istila eder.

Etmez. Salt İstanbul’un nüfusu Yunanistan’ın toplamı kadar. Alsalar başlarına bela olur. Atina bile on yıla kalmaz Türk belediye başkanı seçer; Akropol semalarında ezan okuturlar.

3. Suriye istila eder.

Etmez. Suriye devletinin toplam bütçesi 7 milyar dolarmış. Türkiye’ninki şimdilik 170 milyar dolar, ordu yükü memleketin sırtından kalksa herhalde iki misli olur. Parasını verip Suriye’yi satın alırlar, olur biter. Suriyeliler de memnun olur tahminimce.

4. Amerika istila eder.

Etmez. Memleket zaten ellerinde, istila edip ne yapsınlar? Hem Amerika’nın elinde 2,5 milyon kişilik Türk devlet teşkilatını yeniden kuracak yedek adam stoku mu varmış? Bugünkünden farklı ne yapmayı düşünüyorlarmış ki istila etmenin zahmetine, masrafına değsin?

5. Toptan istila etmezler, azar azar kemirirler.

Yunanlı İstanbul’u alamaz belki, ama Çeşme ile Alaçatı’ya göz koyarsa ne olacak? O da basit. Ordudan tasarruf edeceğin parayla adamların memleketinde üç banka, iki gazete, bir üniversite satın alırsın, Çeşme’ye bulaşacaklarına bin pişman edersin.

Peki, bir de sembolik sınır güvenlik gücü oluşturursun ki sınırlarına göz diken elini kolunu sallayarak emrivakiler yaratamasın, ulusal ve uluslararası bir rezalet çıkarmadan amacına ulaşamayacağını bilsin, ona göre hareket etsin. Bu iş için de bilemedin beş on bin kişilik bir güç yeter herhalde.

Ya savaş çıksa

6. Dünya savaşı çıksa rezil oluruz.

Dünya savaşı çıksa katılmamaya çalışırız. İsviçre iki dünya harbine katılmadı, hem cephenin tam ortasında yer aldığı halde katılmadı. Bunu ordusu sayesinde yapmadı: aklıyla yaptı, kimseye tehdit oluşturmadığı için yaptı, silahtan daha kuvvetli bir şeye – para kurumlarına – sahip olduğu için yaptı. İkinci Dünya Savaşı’nda Türk ordusu içler acısı haldeydi. Almanlar girse iki günde İstanbul’a dayanır diye hesapladılar. Savaş dışı kalabildiysek ordu sayesinde değil, İsmet Paşa iki tarafı iyi dengelediği için kalabildik. Türkiye’nin petrolü yok, savaşanlara yarar ahım şahım başka bir şeyi yok, neden şanslarını zorlasınlar? Hem Almanlar krom istedi de (parasıyla) vermedik mi?

Peki, memlekette stratejiden, taktikten, askeri teknolojiden anlayan bir kadronun bulunması faydalıdır diyelim. Üniversitelerde iyi bir-iki fakülte kurulur, bu da temin edilir. Sivil kadrolardan söz ediyorum, şüphesiz. Akla ve hesaba dayanan bir işi sivillerin askerden daha kötü yapması için bir neden var mı? Serbest tartışma ve rekabet ortamında oluşacak yeteneğin çapı, emir komuta kültürünün cılız ürünleriyle kıyas kaldırır mı? Bir yanda bugünün Türkiye’sinde sivil sektörlerde – inşaatta, basında, reklamcılıkta, bankacılıkta – gördüğünüz bilgi ve beceri birikimine bakın, öbür yanda üniformalı zevatın üstlerine vazife olan ve olmayan konularda sergilediği düzeye bakın, karar verin.

İç düşman

7. Kürtler azar.

Azar belki. Ama benim o bölgedeki insanlardan duyduğum, bildiğim, gördüğüm o ki bugüne dek azdıkları kadar “azmalarının” esas nedeni Türk ordusunun yokluğu değil, tam tersine, varlığıdır. Baskı ve tehdit ortadan kalkarsa belki onlar da rahatlar, Türkiye gözlerine daha bir cazip görünmeye başlar. Hem diyelim ki bağımsızlık ilan ettiler. Acaba Türkiye’nin orayı üniversitesiyle, televizyonuyla, gazetesiyle, kalifiye personeliyle, müteahhidiyle, bankasıyla, Arçelik’iyle, Etibon’uyla, turistiyle ele geçirmesi mi daha sağlıklı ve kalıcıdır, silah zoruyla elde tutmaya çalışması mı?

8. Memleketi eşkiya sarar.

Sarmaz. Eşkiyayla mücadele mercii asker değildir, polistir. Polis teşkilatını biraz daha takviye etmek, jandarmayı tam profesyonel bir güce çevirmek gerekir belki. Son yıllarda özellikle polisin ve bir ölçüde jandarmanın asli görevlerinde gayet başarılı oldukları ortada. Ordu gidince niye başarısız olsunlar ki? Bizden çok daha vahşi bir ülke olan Amerika’da orduyu iç güvenliğe milim bulaştırmadan bunca senedir pekala idare etmişler.

Ya kutsallar?

9. Laiklik elden gider.

Yok ki gitsin. Nişantaşı’nın, Çankaya’nın, Alsancak’ın beş on sokağına sıkışmış özgürlüğünü ordu mu koruyor, yoksa paran, eğitimin ve uluslararası ilişkilerin mi koruyor, bir düşün.

10. Atatürk elden gider.

Bugünkü konumundan gider, orası kesin. Ama geçmişte kalmış, memlekete zor zamanlarda önderlik etmiş, sevabı kadar hatası da olan bir siyasi lider olarak anılmaya devam eder. De Gaulle’ler, Churchill’ler, Nasır’lar ve Nehru’larla birlikte hatırlanır. Ahalinin yarısının sevdiği ama bazen eleştirdiği, öbür yarısının sevmediği ama saygı duyduğu bir simge olarak siyasi hayatta etkisini sürdürür.

11. Memlekette yeşil alan kalmaz.

Bak bu ciddi. Türkiye’de kentsel alanda doğru dürüst yeşillik sadece askeri garnizonlarda kaldı. Ordu reformuyla beraber mutlaka kapsamlı bir milli park ve bahçeler yasası çıkarılması şart ki onlar da kapanın elinde kalmasın.

Maliyet hesabı

Konuyu perspektife koymak için hatırlatalım. Burada bahis konusu olan, son 250 yıldır girdiği her savaşı kaybetmiş bir ordu, Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarıyla yaptığı üç savaş (1897, 1919-1922, 1974) hariç. Rusya’yla yedi kere savaşıp yedi kere yenilmek gibi dünya tarihinde eşi olmayan bir rekora imza atmış. Daha dün kurulmuş Bulgaristan’la Yunanistan ve Sırbistan karşısında iki ayda darmadağın olmuş. Güneydoğu’da üç-beş bin isyancıyla bunca senede başa çıkamamış, onları yeneceğim diye sivil halkı kırmış, işi büsbütün çıkmaza sokmaktan başka sonuç alamamış.

Modernmiş şuymuş buymuş. Türkiye’de üç gün askerlik yapmış biri bu iddiayı ciddiye alamaz. Mıntıka temizliği yaptırmayı Aziz Nesin komedisine dönüştürmeyi başaran, bir cemseyi tamir etmek için yüzlerce tutanak, emir, fırça, izin, ceza, dayak ve yalan üreten bir mekanizma mı modern?

Maliyeti: 1. Fakir bir devletin sırtından her yıl milyarlarca lira para, 2. En verimli çağında insan yaşamından heba edilen birbuçuk yıl, 3. Kontrolsüz gücün bir kanser gibi toplum bünyesine yaydığı hukuki ve ahlaki ve ekonomik yozlaşma, 4. Seksen yıldır aşılamamış bir korku rejimi, 5. Koskoca ülkeyi medeni dünyanın gözünde parya seviyesinde tutan çağdışı bir siyasi söylem.

Gerekliyse, ne yapalım, katlanalım. Düzeltmenin, modernize etmenin yollarını arayalım. Ama ya değilse? Ya bunca maliyet boşa ödeniyorsa? Gerçekten lazım mı diye soranı ben bilmiyorum. Belki lazımdır, olabilir, mümkündür. Ama soran yok ki bilelim.

Buyurun, merak ettim, ben sordum.

Ordu lazımdır diyenlerin daha başka gerekçeleri varsa anlatsınlar, dinleyelim, öğrenelim.

1 Şubat 2009 Pazar

Ergenekon rehberi

(Taraf gazetesi HerTaraf sayfası 10 Şubat 2009)

Ergenekon nedir?

Ergenekon diye bir örgüt olduğunu sanmıyorum, varsa da ikincil bir mevzudur, yan kuruluştur.

Denize düşen yalana sarılır

Ya bombalar, cinayetler, tehdit altında karar veren yüksek mahkemeler, talimatla yönlendirilen gazeteler?

Örgüt açık ve seçik ortadadır, adı da bellidir, ancak yürürlükteki mevzuata göre telaffuz edilmesi suç teşkil eder.

‘Bir numara’ kim?

Rütbeli ve rütbesiz çok üst düzey kişilere emir verebilen, yüksek mahkeme üyelerini ve gazete patronlarını, hatta belki bazı cumhurbaşkanlarını yönlendirme gücüne sahip olan biri olması lazım, mantıken.

‘Bir numara’yı ortaya çıkarabilecekler mi?

2008 Temmuz ayının son günlerinde tüm gazetelerde ‘Bir Numara’yı tarif eden yazılar yazıldı, boş fotoğraf kareleri yayımlandı, hemen ertesi günü adının açıklanacağına dair kamuoyunda bir beklenti yaratıldı. “Muzaffer Tekin’e benzer ama bıyıksız, daha zayıf, Rumeli muhaciri tipli” bir başka tanınmış kişinin resimleri de aynı günlerde aynı gazete sayfalarında sık sık görülmekteydi. Sanırım kendisiyle bir pazarlık yapıldı. “Ergenekon” soruşturmasına zorluk çıkartmaması şartıyla kendisine ilişmeme sözü verildi, hatta kariyerinde ilerlemesi sağlandı.

Bu ‘pazarlığa’ uyulacak mı peki?

Zaman zaman duygusal olduğu anlaşılan çıkışlar yapmaktan kendini alamıyor olabilir. Belki de paniğe kapılıyordur. Fakat şu aşamaya kadar anlaşma yürür görünüyor. Feverandan ileri gelen yanlış adımlar atılmasa yürümemesi için bir neden yok gibi görünüyor.

‘Sonuna kadar’ gidemeyecekler öyleyse.

‘Sonuna kadar’ gitmek kimsenin işine gelmez. Ayrıca Türkiye’ye zarar verebilir. Kamu otoritesinin tamiri güç olacak bir şekilde zedelenmesine yol açabilir. Biliyorsunuz, güvenlik stratejisinde esas olan suçluyu yoketmek değil, tesirsiz hale getirmektir. Bir yere kadar belini kırdıktan sonra zeytin dalı uzatırsınız, sizin kontrolünüzde kalmak şartıyla yaşamasına, hatta kendini geçindirecek kadar ufak tefek işler yapmasına izin verirsiniz.

Örgütün amacı askeri darbe miydi?

Zaten iktidarda olan neden darbe yapsın ki? Bu kadar aptalca bir hata yapacaklarını sanmıyorum. 2002’de iktidara gelen hükümetin kendilerini tasfiye etmeye kararlı olduğunu anladılar. Dolayısıyla hükümeti etkisiz hale getirmeye, gerekirse bir dizi siyasi entrikayla iktidardan düşürmeye, hatta belki başbakanı ekarte etmeye teşebbüs ettiler.

Ahmet Necdet Sezer?

Sezer ilk cumhurbaşkanı seçildiğinde gayet aklı başında, demokrat, hatta muhalif bir kişilik tablosu çizdi. Göreve geldikten bir yıl kadar sonra adeta 180 derece döndü. Tanınmış bir seri katile devlet madalyası takarken, Türkiye’nin uluslararası arenada gururu olan bir yazarı istiskal etme yolunu seçti. Oysa Sezer’in kendi kişiliği itibariyle birincisinden tiksinecek, ikincisini takdir edecek biri olduğunu sanıyorum. Başına neler geldiğini ancak tahmin edebilirim. Emekli olduktan sonra, selefinin aksine, mutlak suskunluğa gömülmesini saygıyla karşılıyorum.

Tasfiye kararını bu hükümet mi verdi?

Hükümetin bu kadar muazzam boyutlu bir işe tek başına girişecek gücü ve cesareti var mıdır bilmem. Batıdan destek almış olmaları muhakkak görünüyor.

Batı’nın amacı ne peki?

Türkiye’yi medeni ülkeler ailesi içinde görmek istiyorlar. Bunun dünya dengeleri açısından çok önemli bir hedef olduğunu düşünüyorlar. İslam dünyasında eli yüzü düzgün tek demokrasi ve kayda değer bir ekonomik güç olan Türkiye’nin, çağdışı kalmış bir maceracı klik elinde belirsiz yerlere sürüklenmesinden korkuyorlar. 1945’te, 1968 sonrasında ve 1989’da dünya bambaşka ufuklara yelken açarken kendini yenilemeyi başaramayan Türkiye’nin artık bu kâbustan uyanmasını istiyorlar. 1930’lar faşizmine saplanıp kalmış bir Türkiye’yi Avrupa Birliğine dahil edemeyeceklerini, ona İslam dünyası için bir model ve lokomotif olma rolünü veremeyeceklerini görüyorlar.

Emperyalizmin bir oyunu mu?

Eğer emperyalizm ise, böyle emperyalizme can kurban. Bu ülkede yaşayan ve yaşamaya devam edecek 70 milyon insana bundan daha büyük bir iyilik yapamazlar. Üç çocuğum adına onlara teşekkür borçluyum.

Daha kaç dalga gelir?

Operasyonun başarıya ulaşması için daha en az iki, belki üç adım şart. Birincisi örgütün medya ayağını kırmaktır. Bunu yapmadan kamuoyunda dönüşüm lehine güçlü bir konsensus oluşturamazlar. Bu adımın nisbeten kolay bir adım olacağını düşünüyorum. İkincisi yargı kurumlarının temizlenmesidir. Adalet işlevini kaybederek siyasi bir örgüte dönüşmüş olan üst yargıya radikal bir müdahale olmadan sistemin yeniden işler hale getirilmesi imkânsız görünüyor.

Üçüncüsü?

Üçüncüsü en zorudur. Hrant Dink cinayetin aydınlatılması lazım. Bu cinayet, gerek dünya kamuoyu, gerek Türk toplumunun vicdanı açısından gerçek bir dönüm noktasıdır. Aydınlatıldığı takdirde eski düzenin vicdani dayanaklarının tartışılmaz ve geri dönülmez bir şekilde sarsılacağını sanıyorum.

Neden zor peki?

Hrant’ı valiliğe çağırıp tehdit ettiler. Türkiye’de İstanbul valisini kurye olarak kullanabilecek kaç kişi var? Başbakanla cumhurbaşkanını saymıyorum. İçişleri Bakanının da olayın içinde olduğunu sanmam. Geriye iki üç kişi kalıyor, isimleri bellidir. Yargıtay mensuplarını akı kara diye okumaya kim ikna edebilir? Yüz tane kafası traşlı gencin Hrant Dink Caddesinde (eski Halaskârgazi) gösteri yapmasını kim örgütleyebilir? Hürriyet gazetesi Hrant’ı vatan haini gösteren sekiz sütun manşeti kendiliğinden mi attı, yoksa Kerinçsizgillere mi kandı? Demin bir pazarlıktan söz ettim. Eğer öyle bir pazarlık varsa o pazarlığı bozmadan bu soruların cevabı verilebilir mi bilmiyorum. Ama Hrant cinayetini aydınlatmadan bu operasyonu tatmin edici bir sonuca bağlamak da zor. Çözümü güç bir ikilem olmalı. Çözmeye çalışanlara Allah kolaylık versin.

Hükümet Ergenekon soruşturmasını kendi siyasi amaçları için kullanıyor olabilir mi?

Böyle bir tehlike var tabii. İktidar tehlikeli bir oyundur. Hükümetin gizli bir gündem güttüğüne, “şeriat özlemi” içinde olduğuna zerrece inanmıyorum; hiç inanmadım. Ama iyi niyetle başlanan bir mücadele bile insanı bazen adım adım zulme, adaletsizliğe sürükleyebilir. Yağmurdan kaçarken doluya tutulma ihtimalini gözden ırak tutmamak lazım.

Ergenekoncular cezalandırılacak mı?

Bence zor. Bu kadar salkım saçak bir davayı sonuca nasıl bağlayabilirler merak ediyorum. Belki bilfiil cinayete bulaşmış birkaç kişi mahkûm olur, o kadar.

Boşuna mı bunca heyecan peki?

Amaç intikam almak değil ki? Ülkeyi bir beladan kurtarmak, bunca yıldır ufkunu karartan kâbustan uyandırmak. Bir gariban Tuncay Özkan veya memlekete o kadar hizmeti dokunmuş bir Bedrettin Dalan mahkûm olsa kim ne kazanacak. Mevkilerinden tepetaklak gelmeleri, bir süre tutuklu kalmaları ya da yurt dışında sürünmeleri bence yeterince cezadır. Belki akılları başlarına gelir, doğru yola dönerler.