ebussuud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ebussuud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2013 Pazar

Ebussuud Efendi Fetvaları: Hangi kilise yıkılmalı?


İslam hukukunun birincil kaynaklarına dair Batı dillerinde olsun, Türkçede olsun dişe gelir malzeme bulmak imkânsız gibi. Yüzyıllarca Hanefi hukukuna göre yönetilmiş bir ülkede, Hanefi mezhebinin temel eserlerinden hiç birinin çevirisi yok. Ne Ebu Yusuf, Kitabül Harac, ne Şeybanî, Kitabül Asl veya Camiül Kebir veya Camiül Sağir. Türkçesinin olmaması hadi doğal diyelim, buralarda cehalet imanın birinci şartı sayılır. İşin tuhafı Almancası yahut İngilizcesi de yok. Berlin Kütüphanesinde, hayrettir, Arapçaları bile yok. Şafii hukuku keza. İmam Şafii’nin Risale’sinin Lowry çevirisi mevcut, ama Kitabül Ümm’ün aslını veya çevirisini ara ki bulasın.

Dolayısıyla ikincil kaynaklarla, ansiklopedi maddeleriyle falanla yetinmek zorundayız. Bunların ne kadar güvenilmez şeyler olduklarını insan zamanla öğreniyor, hayret ediyor. Bir kere yerliler baştan aşağı tevil ve riya, hakikati bulmak diye bir kaygı bunların semtine uğramamış, tek bildikleri şey kasaba tüccarı mantığıyla İslam pazarlamak. Yabancılar biraz daha düzgün, ama onlarda da kulaktan dolma, sorgulanmadan aktarılmış basmakalıp yargılar çok. 

[Tuhaftır, İslam ülkelerinde gayrimüslimlerin statüsüne dair en çok ve en ciddi yayın 20. yüzyılın ilk yarısında Hindistan’da çıkmış. Anlaşılan yeni Hindistan hukukunu oluşturma çalışmalarının bir parçasıymış. Ama orada da maksat dinlerarası barış dostluk ve kardeşliği tesis etmek olduğundan, kimse netameli konulara fazla girmek istememiş.]

*
Geçen gün aktardığım Ömer Ahitnamesini, Batılı kaynakların bazıları, ihtiyat kaydıyla, Ömer bin Hattap’a değil ama Halife II. Ömer’e (ö. M 720) atfediyorlar. Zimmilerin devlet hizmetinden topyekûn kovulmaları ve kıyafet kısıtlamaları ilk bu halife döneminde kaydedilmiş. Elimizdeki metin büyük olasılıkla bu dönemde yapılmış bir veya birkaç sözleşme üzerinden, yüz yıl kadar sonra derlenmiş bir belge. [Metnin çeşitli yazma versiyonları arasında da farklar var. Mesela bazılarında “zimmiler köle ve cariye edinemez” derken, bazılarında “Müslüman köle ve cariye edinemez” diyor.]

8. yy sonlarına dek oldukça esnek ve birbiriyle çelişen uygulamalar var. Belki bu yüzden, Ebu Hanife’nin (ö. 767) konuya dair yargıları nispeten daha yumuşak iken, sonraki iki kuşakta, Maliki mezhebinin kurucusu olan Malik b. Enes (ö. 795) ve Şafii mezhebinin kurucusu İmam Şafii (ö. 820) çok daha katı kurallar getirmişler. İslam ülkesinde yeni kilise inşa etme yasağı en geç Harunürreşid (786-809) devrinde norm haline gelmiş görünüyor. Daha önce bu kural vardı da eksik mi uygulanıyordu, yoksa sonradan mı oluşturuldu? O devir hukukçularının bile diyalektik becerisini zorlayan böyle bir konuyu bugün çözmek mümkün değil sanırım.

Her halükârda Mütevekkil zamanında (847-861) çıkarılan bir kararnameyle İslam fethinden sonra yapılmış olan bütün kiliselerin yıkılması emredilmiş. Zimmilerin ata binmemesine, kılıç taşıyamamasına ve sarı cübbe ve zünnar giymesine ilişkin kurallar da ilk bu tarihte net olarak kayıtlara geçmiş.

*
Dört mezhebin ortak içtihadına göre İslam ülkesinde yeni kilise kurmak (ihdas etmek) kesinlikle yasak görünüyor. Ancak uygulamada bu genel ilkenin ince nüansları var. İslam ülkesi ne demek? Yeni ne demek? Kilise ne demek? Kurmak ne demek?

Bakalım Ebussuud Efendi hangi sorularla cedelleşmiş?

Mes’ele: Bir kilise hîn-i fetihte müslümanlar malik olduktan sonra, nasara iştirâ edip geri kilise eylemeye kadir olurlar mı?
Elcevap: Olmazlar, mümkin değildir.(sf. 128)


Bir kilise fetihten sonra Müslümanların mülkü olmuşsa, Hıristiyanlar parasıyla satın alıp yeniden kilise edebilirler mi? Edemezler, ihdas sayılır.
Mes’ele: Hind-i zimmiye mahrûsa-i Konstantiniyye’de Amr-i Müslimden iştirâ eylediği kilise-i mu’attalasını kilise ittihaz edip, vakfiye yazdırıp, kilise-i merkumu ibadet-i nasara üzere vakf eyleyip, teslim ilel-mütevelli edip, lüzumuna hükm olunup, hükkâm-ı ehl-i islamdan bazıları imza eyleseler, zikr olunan vakıfname ma’mulün bihâ olur mu?
Elcevap: Vakıfname bâtıl-ı mahzdır. Emsâr-ı müslimînde kilise bina etmek nice nameşru ise, memluke olan kilise-i muattalayı kilise ittihaz etmek nameşru idüğü kütüb-i fetâvâda mestûr iken, anı bilmemeğe binaen yazılmışdır ve imza olunmuşdur.
Hıristiyan kadın İstanbul’da Müslüman kimseden satın aldığı terkedilmiş kiliseyi yeniden kilise etse, islam hukukuna uygun olarak Hıristiyan ibadetine vakfetse, mütevelliye teslim etse, islam mahkemesinden bunun geçerli olduğuna dair imzalı mühürlü hüküm alsa o vakıfnameye göre iş görülür mü? Vakıfname geçersizdir, çünkü İslam ülkelerinde? kentlerinde? (emsâr-ı müslimînde)kilise inşa etmek nameşru olduğu gibi, mülk haline gelmiş başıboş kiliseyi kilise edinmek de nameşrudur. Fetva kitapları böyle yazar. Hakim bunu bilmediğinden imzalamıştır.

Cevapta gizli hinlik emsâr sözcüğündedir.  Misr, çoğulu emsâr أمصار, Arapçada hem ülke hem kent anlamına gelir. Halbuki gerek Hanefi doktrininde, gerek Osmanlı uygulamasında temel uyuşmazlık noktalarından biri tam da buradadır. İslam ülkesinde kilise yapımı topyekûn yasak mıdır? Yoksa Hıristiyan köylerinde yeni kilise yapılabilir mi?

Mes’ele: Padişah-ı islam fethettiği kalenin varoşunda kilise olmayıp, badehu kefere gelip mütemekkin olup “evvelden bizim bunda kilisemiz var idi” deyu kiliseler ihdas etseler, müslümanlar kal’ ettirmeğe şer’an kadir olurlar mı?
Elcevap: Olurlar, kalede Cum’a kılınırsa.(sf. 129)
Burada varsayılan genel ilke, İslam KENTİNDE yeni kilise yapılamayacağıdır. İslam kenti demek, cuma camii olan yerleşim demektir. Peki, Rumeli vilayetlerinin genel usulü gereği, kale fethedilip müslümanlarca iskân edildikten sonra, hıristiyanlar kale dışına (varoşa) yerleşip orada yeni kilise yaparlarsa müslümanlar bunları yıktırabilir mi? Cevap: Yıktırabilir. Gizli varsayım: çünkü varoş ayrı kent sayılmaz, müslüman kentidir.
Mes’ele: Müslümanlar ve zimmiler mahlut olan karyede, zimmiler ihdas ettiği kiliseyi hakim-üş-şer’ yıktırmağa kadir olur mu?
Elcevap: Mescid var ise olur.
Müslümanlarla zimmilerin karışık olduğu bir köyde zimmilerin yeni inşa ettiği kiliseyi hakim yıktırabilir mi? Mescit varsa yıktırabilir. Aynı ilke. Ama bu sefer cum’a dememiş, mescidi yeterli saymış.
Mes’ele: Cum’a namazı kılınıp, mekteb olan ve Kuran-ı azim ta’lim olunan kasabada, zimmîler bir hadis kilise ihdas eyleseler kal’ı lazım olur mu?
Elcevap: Olur. 
Mes’ele: Keferenin kiliseyi tamirine muavenet eden müslümanlara ne lazım olur?
Elcevap: Kıdemine mu’tekidler ise nesne lazım olmaz. Hudûsuna mu’tekidler ise ta’zîr-i şedîd lazımdır.
Bu sefer alabildiğine net ve kapsamlı. Hıristiyanların kilise yapmasına yardımcı olan müslümanlar eğer kilisenin eski olduğu inancıyla yapmışlarsa sorun yok, yeni olduğuna inanarak yapmışlarsa sıkı sopa (ta’zîr-i şedîd)gerekir.
Mes’ele: Bir kasabada bir kilisenin avlusu küçücek iken, kefere bir mikdar yer alıp tevsi’a kadir olurlar mı?
Elcevap: Şimdiye değin iktifâ etmişler, min ba’din dahi iktifâ ederler.
Yeni kilise yapamazlar peki, avlusunu büyütebilirler mi? Cevap kaçamaklı: şimdiye kadar yetinmişler, bundan sonra da yetinirler. Kural koymaktan kaçınmış.
Mes’ele: Bir şehirde kefere kiliselerinde, evvelden yok iken, keşişler sakin olacak bazı odalar ihdas eyleseler, müslümanlar marifet-i hakim ile yıktırmağa kadir olurlar mı?
Elcevap: Olurlar, kiliseye muttasıl ise.
Kilise inşa edemezler peki, ama kilisenin yanına keşiş hücreleri ekleyebilirler mi? Kiliseye bitişik ise ekleyemezler. (Demek ki, bitişik değilse ekleyebilirler. Bitişik ise kiliseyi büyütmek anlamına gelir, doktrine aykırıdır.)
Mes’ele: Bir müslüman şehrinde olan kefere mahallesi kilisesi ile yandıktan sonra Zeyd-i zimmî kiliseyi vaz’-ı aslîsine muhalif, taş ve kerpiç ile bina ettikte, müfettiş kadısı mezbur kilisenin yıkılmasına toprak kadısına Amr ile gönderdiği mektubu Amr hıfz edip kadıya göstermese, ve şehrin eimme ve hutebası dahi kilise-i mezburenin yıkılmasına sa’y etmese, şer’an Amr’a ve eimme ve hutebaya ne lazım olur?
Elcevap: Amr’a ta’zîr-i şedid ve hapis lazımdır. Sairlerine azil lazımdır. Kilise hedm olunup evvelki gibi bina ettirilir.
Hıristiyan mahallesi ile birlikte kilise yansa, Zeyd bunun yerine taş ve kerpiçten yeni kilise inşa etse, teftiş hakimi yerel hakime kilisenin yıktırılması için yazı yazıp Amr ile gönderse, Amr yazıyı saklasa, şehrin imam ve hatipleri kiliseyi yıktırmak için çaba göstermese ne olur? Amr’a sopa ve hapis gerekir, imam ve hatipler azledilir, kilise yıktırılır ve eskisi gibi bina ettirilir.  

*
Demokrasilerde çare tükenmez. Ne yapmışlar biliyor musunuz?  Hıristiyan mahallesine yeni kilise yapmak gerektiğinde sözüne güvenilir yedi mi, oniki mi şahit bulup uygun bir yeri eşelemişler, orada eski kilise kalıntısı bulduklarına dair tutanak ve bilirkişi raporu düzenlemişler, tamir izni almışlar. Bizim Şirincenin kilisesi öyledir mesela. 1790’larda köy iskân edilmiş. 1805’te kiliseyi bitirip “burada bulunan eski kiliseyi Allahın izni ve padişahın himmetiyle tamir ettik” diye kapısına yazıt yazdırmışlar. Var mıymış orada eski kilise? Vallahi ben yemem, yemek isteyen yer.

Etrafınızdaki kiliselere (kalmışsa) bakın bakalım, neden Osmanlı ülkesinde bütün kiliselerin tamirat yazıtı vardır da ilk yapım yazıtı asla yoktur, çözebilecek misiniz?

Tabii ben yemiyorsam, yemeyen başkaları da çıkar. İş olup bittikten yüz sene sonra eski dosyaları açarlar, Halife Mütevekkil öyle yaptırmıştı, Ebussikim’in fetvası da var, yıkın bakalım diye kapısına dayanırlar. İşin yoksa kadıyı besle, valiye hediye yap, sancakbeyine sus payı ver, bir sonraki vartaya kadar zaman kazan.

Şüpheniz olmasın, zihniyet halâ aynı zihniyettir, sistem de aynı sistem. 1400 senelik zehir bu, tedavisi kolay değil.

28 Nisan 2013 Pazar

Ebussuud Efendi fetvaları: Hz. Ömer ahdi


Hz. Ömer Ahitnamesi yahut Uhdat’ul-Ömeriyye العمرية العهدة adı verilen metnin sonradan uydurulmuş olduğu konusunda uzmanların çoğu hemfikir görünüyor. Bunun şu anki konumuz açımızdan herhangi bir sonucu olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta M 9. yy başında İmam Şafii aynı metnin daha ayrıntılı bir versiyonunu Şafii hukukunun temel dayanakları arasında saymış. [1] İbn Hanbel zimmîlere ilişkin fetvalarını buna benzer bir metne dayandırmış.[2]Az sonra göreceğiz, Ebussuud Efendi’nin fetvaları da aynı ilkeleri sadakatle takip etmiş. Yani, sözgelimi Cihan Eker’in yaptığı gibi “uydurmadır” deyip geçmek, akademik dürüstlüğe pek uygun görünmüyor.[3]

Elimizdeki metni ilk kez Dımışk Tarihi’nde İbn Asakir aktarmış. Sözde İslam fethi sırasında Şam Hıristiyanlarının Ömer’e gönderdiği ahitname imiş. [4]

“Şam kenti ve taşrasında bundan böyle [yeni] kilise, manastır, şapel ve keşiş hücresi inşa etmeyeceğiz; Müslüman mahallelerinde olanlar harap olduklarında onarmayacağız;
kiliselerimizde nākūs’u[5]ancak alçak sesle çalacağız, [kiliselerimizin üzerinde] haç göstermeyeceğiz, ayin ve dualarımızı alçak sesle yapacağız; dini resmigeçitlerde haç taşımayacağız, cenazelerimizde yüksek sesle ağıt söylemeyeceğiz ve cenazelerimizi Müslümanların gezdiği yerlerden ve onların pazar yerinden geçirmeyeceğiz;

Müslümanların bulunduğu yerde şarap satmayacağız;

bir Müslümanı dinimize döndürmeyecek ve dönmesini teşvik etmeyeceğiz;

içimizden biri Müslüman olmak isterse ona engel olmayacağız;

köle edinmeyeceğiz;

kalansuwa,[6] sarık ve sahtiyan gibi kıyafetler giyerek ve saçlarımıza onlar gibi şekil vererek Müslümanlara benzemeyeceğiz; eğerli ata binmeyeceğiz; belimize zunnar saracağız;

Müslümanların diliyle konuşmayacak ve onların adlarını kullanmayacağız; Arapça mühür kazıtmayacağız;

Kılıç taşımayacağız, üzerimizde ve evlerimizde silah bulundurmayacağız;

topluluk içinde Müslümanlara saygı gösterecek ve talep edildiğinde yerimizden kalkarak onlara yer vereceğiz;

onlardan yüksek evler yaptırmayacağız;

ticaret dışında onlarla ortaklık etmeyeceğiz;

her Müslüman yolcuyu, görenek uyarınca, üç güne kadar evimizde konuk edeceğiz;

bir Müslümana söven veya bir Müslümana el kaldıran himaye görmesin.”[7]

Bakalım Ebussuud Efendi ne demiş.

Mes’ele: “Zimmîler kul ve cariye kullanmasınlar” deyu emr-i şerif var iken, kullananlara şer’an ne lazım olur?
Elcevap: Ta’zîr-i şedîd ve habs-i medîd lazımdır.

Tazir-i şedid normal olarak falakadır; habs-i medid “uzun süreli hapis” demektir. Süre limitlerine ilişkin bir makale okuduğumu hatırlıyorum ama şimdi aramaya üşendim. Bir kişinin hizmetçi ve cariye kullanıp kullanmadığı nasıl tespit edilir? İftiranın önü nasıl alınır? Evlatlık ve besleme sahibi gayrımüslimler hayat boyu hangi riskle yaşarlar?

Bizdeki gayrımüslimlerin çekirdek aile yapısına daha yatkın olmalarında bu hukuki düzenlemelerin ne etkisi olmuştur?

Mes’ele: Ehl-i İslam içinde olan zimmîleri, yüksek müzeyyen evler yapmakdan ve şehir içinde ata binmekden ve fahir kıymetli libas giymekden ve yakalı kaftanlar giymekden ve ince tülbendler ve kürkler ve sarıklar sarınmakdan, velhasıl ehl-i İslama ihaneten kendilerini ta’zimi müş’ir ef’alden men’ eden hakim indallah müsâb ve me’cûr olur mu?
Elcevap: [Olur] (sf. 114)

Bkz. ABD güney eyaletlerinde zencilerin ön kapıdan otobüse binme yasağı.  

Mes’ele: Bir kâfir karyesinde iki müslüman olup, kefere kiliselerinde tahta çaldıklarında mezbûrân kimseler şer’an men’e kadir olurlar mı?
Elcevap: Re’y-i hakimle olurlar, salih kimseler ise. (sf. 115)

Gayrımüslim köyünde iki Müslüman olsa, çan çalmalarını engelleyebilir mi? Temiz adamlarsa evet, hakim kararıyla. Akla gelen soru: Bir gayrımüslim köyüne musallat olan iki Müslümanın yapabileceği şantajın sınırı nedir? [Not: Osmanlı diyarında metal çan çalmak yasak olduğundan, 19. yy ortalarına dek sadece tahta çan kullanıldığı söylenir. Araştırmadım.]

Mes’ele: Bir kasabada nasara taifesi yılda üç gün bir mahalde cem’ olup, adet-i kadimleri üzere lehv ü lu’b edip, amma kimseye zararları olmayıp ve müslümanlara asla müte’arrız değiller iken, yahudi taifesi mezburlar ile adavetlerine binaen men’e kadir olur mu?
Elcevap: Ehl-i islam men etmek lazımdır. “Kimseye zararı yoktur” demek kizb-i sarihadır, dinsizdir. Cum’a kılınır kasabada kefere bu vechile alâm-i küfrü izhar etmek dine zarardır. Ne ol mel’unlar ne yahudi mel’unlar asla ol asıl vaz’ etmek caiz değildir. Döğe döğe cemiyetlerin dağıtmak lazımdır. Hakim müsalehe ederse azli vaciptir. (sf. 117)

Soru: Bir kasabada hıristiyanlar eski gelenek uyarınca yılda üç gün bir yerde toplanıp eğlence ve oyun düzenlese, fakat kimseye zararları olmasa ve müslümanlara asla dokunmasalar, yahudiler bunlara düşmanlıklarından yasaklatabilir mi? Cevap: Yahudiler yasaklatamaz, müslümanların yasaklatması gerekir. “Kimseye zararı yok” demek yalandır ve dinsizliktir. Cuma kılınan bir kasabada kâfirlik alametlerini bu şekilde açıkça teşhir etmek dine zarardır. Ne o melunlara, ne Yahudi melunlarına izin verilmemelidir. Döğe döğe topluluklarını dağıtmak gerekir. Hakim müsamaha gösterirse azli vaciptir.

Mes’ele: Bir dağ başında kadimî bir kilise olup, kâfirler üzerinde perhize çıkıp, çan çalıp ve etrafına kâfirler cem’ olup, ruhbanları ayin-i bâtılları üzre va’z eyleyip, kâfirler ağlaşıp giriv eyleseler, müslümanlar kiliseyi hedm eylemeye kadir olurlar mı?
Elcevap: Eğer etrafında asla şenlik yok ise taarruz olunmaz. Eğer var ise, şiar-ı küfrü bu mıkdar izhar etmekten men’ ve zecr olunmak lazımdır. (sf. 117)

Dağ başındaki bir kilisede hıristiyanlar şımarsa o kilise yıktırılır mı? Cevap: Etrafında yerleşim yoksa yıktırılmaz. Varsa [gene yıktırmayıp] kâfirliğin bu denli serbestçe icrası önlenmeli ve edenlerin gözü korkutulmalıdır.    

Amcada hoşgörü kuvvetli!


[1] Kitab’ul-Umm IV.112, İngilizcesi A.S.Tritton, Muslims and Their Non-Muslim Subjects, sf. 12 vd. http://ia600304.us.archive.org/22/items/caliphsandtheirn029590mbp/caliphsandtheirn029590mbp.pdf

[4] İbn Asakir (ö. 1176) Şam Darülhadis’inin kurucusudur, medrese ilminin temel direklerinden biri.

[5] Günümüzde “çan” anlamında; ancak özgün anlamı mutemelen tahtadan yapma bir tür çıngırak.

[6] Bir tür yüksek kavuk.

[7] Tritton sf. 5 ve 7, bir-iki kelime farkı olan iki ayrı versiyon aktarır.

26 Nisan 2013 Cuma

Ebussuud Efendi fetvaları: Tanıklık yasağı



Sünni İslam hukukunun dört mezhebinin ittifakla kabulüne göre, gayrımüslimin mahkemede müslime karşı şehadeti geçersizdir.

Nüfusun büyük bir bölümünün hukukî kişiliğini yok sayma anlamına gelen bu uygulamanın, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 6. ve 7. maddelerine aykırılığı şüphe götürmez.

Madde 6: Herkes, nerede olursa olsun, hukuk [yargı] önünde bir kişi olarak tanınma hakkına sahiptir. 
Madde 7: Herkes hukuk [yargı] önünde eşittir ve herhangi bir ayrım olmaksızın hukukun [yargının] eşit koruması altındadır. 

Belirtelim ki, ABD’de ırk ayrımcılığının en kötü döneminde bile zencilerin mahkemede tanıklık etme hakkına yönelik yasal bir kısıtlama görülmemiştir. Güney eyaletlerinde zencilerin oy hakkına ilişkin kısıtlamalar dolaylı ve fiili uygulamalardan ibaret kalmış, açık bir yasal düzenleme yapılmamıştır. Ancak Nazi Almanyasında Yahudilerin kamu yönetimine katılma, belli meslekleri icra etme ve yasanın eşit korumasından yararlanma hakları, 15 Eylül 1935 tarihli Reichsbürgergesetz ve ona bağlı yönetmeliklerle kaldırılmıştır.


Tanıklık yasağı
Tanıklık yasağı sadece sembolik bir aşağılama değildir, ciddi hukuki sonuçları vardır. Misal:

Mes’ele: Bir kâfir köyünde asla Müslüman olmasa, Zeyd-i müslim Amr-i zimmîyi vurup katl eylese, merkum karye halkının şehadeti Zeyd üzerine geçer mi?
Elcevap: Geçmez, müslim idüğü muhakkak ise. (sf. 120)

Meali: Hıristiyan köyüne musallat olan bir Müslüman haydudun işlediği cinayet, Müslüman tanık bulunmadıkça mahkemede kanıtlanamaz. Ancak Zeyd’in müslimliğinin “muhakkak” olması, yani tahkik edilerek doğrulanmış olması gerekir. Yoksa cinayet işleyen her Hıristiyan “ben aslında müslümanım” deyip paçayı kurtarabilir.

Anadolu taşrasının neden ve nasıl Müslümanlaştığını, bu tek örnekten kolayca çıkarsayabiliriz.

 Mes’ele: Bir zimmî fevt olup, varisi kalmayıp, beytülmalci metrukatını talep ettikte Amr-i zimmî “ben satın aldım” deyu dava edip bazı zimmî şahitler ikame eylese, beytülmalci müslim olsa anların şehadetleri mesmu’a olur mu?
Elcevap: Müslüman şahid lazım olur. (sf. 120)

Meali: Gayrımüslim kişi varissiz ölse, mallarını sağlığında falancaya sattığına dair Hıristiyan şahitler çıksa bunların şahitliği dinlenmez; mallara devlet el koyar. Yazılı kanıta itibar etmeyen ve fiş-fatura tanımayan bir hukuk sisteminde bu uygulamanın anlamı şudur: varisi olmayan bir gayrımüslimin yaşamının son döneminde yaptığı tüm satış işlemleri sorgulanabilir.  


Yabancı gayrımüslimlerin statüsü
Zimmînin müslümana karşı şahitliği geçersiz olduğu gibi, harbînin şahitliği büsbütün geçersizdir.

Mes’ele: Emanla gelen harbîler Amr-i zimmî üzerine bir hususta şehadet eyleseler, padişah-ı âlem penah “harbîlerin zimmî üzerine şehadetleri tutula” deyu ellerinde temessükleri olucak, mezburların üzerine şehadetleri kabul olunur mu?
Elcevap: Asla olunmaz, ahidnamelerinde ol kaydı cehele-i küttâb yazmışlardır, nâmeşrû olan nesneye emr-i sultanî olmaz. (sf. 119)

Meali: Elin yabancısının yerli Ermeniye karşı tanıklığı geçersizdir. Elinde padişah fermanı da olsa geçersizdir, çünkü hukuka aykırı padişah emri olmaz, cahil bürokratların (cehele-i küttâb) halt yemesidir.

Mes’ele: Zeyd-i zimmî darül İslamdan kat’ı alaka edip darül harbde mütemekkin oldukta, Amr-i zimmî varıp hile ile bir miktar altının alıp gelse, badehu Zeyd ardınca gelse altının almağa kadir olur mu?
Elcevap: Zeyd harbî olucak darül harbde malı masum değildir. Amr’dan alamaz. Amma hîle ile almağın Amr’a helal olmaz. Fukaraya üleştirip yahud beytülmal-ı müslimîne teslim etmek lazımdır. (sf. 122)

Yerli gayrımüslim yurt dışında birini dolandırdı, yabancı kişi hak talep edebilir mi? Cevap: edemez. Ancak yerli hilebaz kazancını fukaraya dağıtsa akıllılık eder, yoksa devlet paraya el koyabilir.

Kapitülasyonların neden gerektiği, Osmanlı’da dış ticaretin 400 sene boyunca neden kapitülasyonlar sayesinde ayakta kalabildiği anlaşılıyor mu? Kapitülasyon dediğin şey, Türkiye’de iş yapan yabancı özel şahıslara tanınan birtakım ekstra-legal hukuki güvencelerdir. Şer’i hukuka aykırıdır, o yüzden Müftü Efendi bunları cehele-i küttâbın eseri saymaktadır. Kapitülasyonları kaldırdığın gün şer’i hukuku da lağvedip Medeni Kanunu kabul etmen gerekir. Yoksa batarsın, ya da Motorola davasındaki gibi öyle bir dayak yersin ki feleğin şaşar.

Miras ve vesayet
Gayrımüslimin müslime varis olması yasaktır. Gayrımüslimin müslime vasi olması da, Kuran’ın açık hükmü gereği, yasaktır. Uygulamada bu ilke içinden çıkılmaz durumlar yaratır.

Mes’ele: Hind-i zimmiyenin zevci müslim fevt oldukta, Hind mehrini alır mı, yoksa irs tarîkiyle dahi nesne alır mı?
Elcevap: Heman mehrin alır. (sf. 113)

Meali: Nikâh sözleşmesi gereği kocanın ölümü halinde ödenmesi gereken bir mihr varsa o ödenir, ama Müslüman kocanın mirasından gayrımüslim zevceye pay düşmez.

Mes’ele: Zeyd-i müslim Hind-i kâfireyi nikâhlayıp, veled geldikten sonra Zeyd fevt olsa, badehu Hind Amr-i kâfire tezevvüc etmek caiz olur mu?
Elcevap: Olur, ba’d-el iddet. (sf. 113)

Garimüslim kadın, Müslim olan ilk kocası öldükten sonra gayrimüslim kocaya varabilir mi? Varır. Peki, ilk kocadan doğan küçük çocuğun vesayeti, gayrımüslim olan ikinci kocada olabilir mi?

Mes’ele: Zeyd-i zimmî, zevcesi Hind-i zimmiyenin müteveffâ zevci Amr-i müslimden olan evlâd-ı sigârına vasî caiz olur mu?
Elcevap: Olmaz.

Sonuç
Bak “hoşgörü” yapmışlar, ibadetlerini serbestçe yapmalarına izin vermişler, daha halâ ne istersin be adam?

24 Nisan 2013 Çarşamba

Ebussuud Efendi fetvaları: İrtidat


İslamdan dönme – irtidat – fiilinin cezası, Sünni hukuk okullarından Şafii, Hanbeli ve Maliki mezheplerine göre ölümdür. “Hoşgörüsü” ile meşhur olan Hanefi mezhebine gelince, fail erkek ise idam edilir, ancak kadın ise hapisle yetinilir. Her durumda cezaya hükmetmeden önce faile, İslam’a dönmesi için şans tanınır.

Şer’i öğretinin dayanağı peygambere atfedilen bir dizi hadistir. En ünlüsü Buhari no. 2171 ve Muslim no. 4152’de hemen hemen aynı sözcüklerle aktarılan hadis. Abdullah b. Mes’uddan nakledildiğine göre Rasulallah, “la ilahe” vs. diyen bir Müslümanı katletmenin ancak üç koşulda helal olduğunu belirtmiş: kısas, zina ve irtidat. Kuran’da Nisa suresi 89 “hicret ettikten sonra Allahın yolundan dönenlerin” “yakalanıp öldürülmesini” emretmiş. Ancak Kuran’daki hemen her ayet gibi bunun da anlamı tartışmaya müsait. Ve nitekim tartışılmış.

Sonuçta Sünni içtihat ve Sünni uygulama yeterince net. Hadislerin sıhhati meselesine girmeye burada gerek yok: Hadisleri reddedip Müslüman olmak belki mümkün, ama Sünni Müslüman olmak mantıken mümkün görünmüyor.

*
Şeyhülislam Ebussuud Efendi, Osmanlının parlak çağının en önemli hukukçusu sayılır. Kanuni devrinin baş müftüsüdür. Genelde esnek ve akılcı yorumları övülür. Bugün ve önümüzdeki günlerde onun fetvalarından bazı örnekler vermek istiyorum. Ertuğrul Düzdağ’ın yayımladığı Ebussuud Efendi Fetvaları kitabından yararlandım. (Yeni basım Kapı Yayınları 2012; sayfa numaraları bu basıma aittir.) Akademik açıdan sağlıklı bir kaynak sayılmaz gerçi, ama birincil kaynaklara başvuracak imkânım ve vaktim yok maalesef.

Bilmeyenler için hatırlatayım. Birincisi fetva kaza değildir, re’ydir, yani görüş. Fetva makamı işin teorik doğrusunu bildirir, pratik dünyada yargıcın ne karar verdiğini fetvadan çıkartamayız. İkincisi, fetva sahibi kişisel görüş ifade etmez, varolan literatürden ilmî bir çıkarım yapar. En azından teoride böyledir. Yani burada söylenenler Ebussuud Efendinin şahsi görüşleri değildir; zamanın akademik kabulüne göre, Hanefî fıkhının değişmez hükümleridir.

Tüm olaylar soyut düzeyde ele alınmıştır. Erkek kişi daima Zeyd, Amr ve Bekr, kadın ise Hind ve Zeyneb adıyla anılır. Bugün olsa X, Y ve Z kullanılırdı sanırım.

Hoşgörü Dinine Giriş

Mes’ele: Müslüman olduktan sonra yine kâfir olan Zeyd-i zimmîye şer’an ne lazım olur?
Elcevap: İslam’a cebr olunur, gelmezse katl olunur. (sf. 109)

Genel ilke, ama Osmanlı’nın can alıcı yerine uygulanmış. Dönme dönmelikten dönerse ne yapacaksın? Basit bir tümdengelim gibi görünüyor, ama değil. Herkesin Müslüman olduğu bir toplumda irtidadın cezası ancak aleme meydan okumayı göze alan üç-beş cüretkârı ilgilendirir. Ama sonradan Müslüman olmuş kişi için, hayat boyu idam tehdidi var burada. Az sonra daha somutlaşacak.

Unutma ki o tarihte şehirli Osmanlı İslam nüfusunun belki yarıdan fazlası son bir veya iki kuşak içinde Müslüman olmuş insanlardı. Marjinal bir konu değil yani.

 “İslamda zorlama yoktur” efsanesini de analım bu arada.

Mes’ele: Hind-i zimmiye İslam’a geldikten sonra mürted olup, irtidadı üzere musırr olsa katl lazım olur mu?
Elcevap: Olmaz, ama zindandan asla çıkarılmaz, dünya yüzü gösterilmez, ölüp gidinceye değin. (sf. 109)

Hanefi fıkhının ilkesi. Gayrımüslim kadın Müslüman olduktan sonra vaz geçer ve ısrarcı olursa katline lüzum yoktur, ama ağırlaştırılmış müebbede mahkûm edilir diyor.

Peki ya kadın kaçırılmış ve zorla Müslüman edilmişse? Yahut aşk uğruna gözünü karartıp dinden çıkmış ve sonradan pişman olmuşsa?  Yahut eltisine gıcık kapıp, sırf inadına “lailahe” vs. demişse? Yahut kafası karışıkken iki Müslüman tanık huzurunda sonradan hatırlamadığı veya hatırlamak istemediği bir şeyler söylemişse? (Bu Müslüman tanık meselesine tekrar döneceğiz, sabır buyurun.)

Mes’ele: Zeyd-i zimmî şurbi hamr edip lâ ya’kıl iken “Lâilahe illallah Muhammedun rasulallah” deyu “Müslüman oldum” dese, şer’an İslamına hükm olunur mu?
Elcevap: Re’yi hakimle olunur. “Küfrden döndüm” dedi ise bilâ şüphe hükm olunur. (sf. 107)

Mes’ele: Bir kâfir tağyir-i libas edip, “Müslüman mısın kâfir misin” deyu sual olundukta, havfından “müslümanım” dese ol kâfire ne lazım olur?
Elcevap: Müslüman olur. (sf. 108)

Mes'ele: Zeyd-i zimmî beşer altışar yaşında olan evladını Amr'ı müslimin evinde emanet koyup, Amr mezburlara İslam telkin ile İslamlarına hükm olunur mu?
Elcevap: Olunur, din ta'akkul ederler idi ise. (sf. 108)

Birinci soru: Gayrımüslim kişi şarap içip aklı başında değilken kelimei şehadet getirse müslüman olmuş sayılır mı? Cevap: Hakim karar verir, ama “küfrden döndüm” dediyse şüphe kalmaz.

İkinci soru: Gayrımüslim kişi Müslüman giysisi giyse, yakalandığında korkusundan “müslümanım” dese Müslüman olmuş olur mu? Cevap: olur.  Dolayısıyla: Vaz geçerse katli vaciptir.

Üçüncü soru: Gayrımüslim kişinin beş altı yaşındaki çocukları emaneten bir Müslümanın evinde kalırken telkin üzerine Müslümanlığı kabul ederlerse bu geçerli midir? Cevap: akılları dine eriyorsa geçerlidir. Dolayısıyla: yandı gülüm keten helva, anne baba avucunu yalar.

*
Bir gayrımüslimi müslümana yeğ tutmak, yeri geldiğinde idamlık suç olabilir.

Mes’ele: Zeyd-i yeniçeri Amr-ı müslime “Bekr-i zimmî senden yeğdir” dese şer’an ne lazım olur?
Elcevap: Eğer “anın kâfirliği senin müslimliğinden yeğdir” der ise kâfir olur. Eğer “anın konşulığı senin konşulığından yeğdir” der ise, gerçek ise nesne lazım gelmez. (sf. 111)

İkinci şıktaki “gerçek ise” kaydında saklı olan tehdit gözümüzden kaçmıyor. Tut ki hakim “Amr aslında fena adam değil, sen yalan söylüyorsun” dedi, o zaman ne olacak?

Düşün ki Zeyd-i yeniçeri ihtiyarlığında nostalji yaptı, "benim adım Kirkor, dedem iyi adamdı, her pazar kiliseye giderdi, Müslimlerde görmedim öyle biri" diye içlendi. Yahut Mimar Sinan Kayseri'nin Ağırnas köyündeki Hıristiyan akrabalarının bulaştığı pis bir kavgada onların tarafını tutmak zorunda kaldı. Ebussuud Efendinin hakim olduğu bir mahkemede başına neler gelebileceğini bir düşün bakalım. 


Bu bölümün sonucu
Sünni İslam öğretisinin bu noktada İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 18. maddesiyle çeliştiği açıktır:

Madde 18: Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, dinini ya da inancını değiştirme özgürlüğünü … de içerir. 

Açık çelişki karşısında, ne yardan ne serden vaz geçmek istemeyenin seçebileceği tek yol, “gerçek İslam bu değil” stratejisidir. Sünni fıkıhçılar bizi bağlamaz, çünkü “gerçek İslam bu değil”. Peki hadis? Hadis bizi bağlamaz, uydurmadır, “gerçek İslam bu değil”. Ya Kuran? Medine’de söyledikleri bizi bağlamaz, günün koşulları öyleydi, “gerçek İslam bu değil”. Yahut: Onu kastetmemişti, bir sonraki ayet başka şey söylüyor. Yahut: Arap dilcileri o cümleyi yanlış okuyor, onu kastetmiş olamaz. Çünkü “gerçek İslam bu değil.”

Bunun, mantıken tutarlı bir yol olabileceğini kabul edelim. Sonuçta hakikat, kalabalığın kanaatinden bağımsız bir veridir. Ebu Hanife ve ebu bilmemkim ve tüm cemaat başka türlü düşünse de hakikat böyle olabilir. Tarihte milyarlarca insanın topluca yanılmasının bir sürü örneği vardır. Tarihî metinleri illa iyiye yorma gayreti dilbilimcinin sabrını zorlar gerçi, ama maksat eğer vicdana ve hakkaniyete uygun bir sonuç çıkarmak ise neden olmasın?

Velakin bana öyle geliyor ki bu yolu seçenler, seçimlerinin mantıki sonuçlarıyla gerçekten yüzleşmeye henüz zannettikleri kadar hazır değildir.

Eğer “gerçek İslam bu değil” ise, Müslümanlığı, tarihî gelenekten bağımsız bir soyut ilke sayıyoruz demektir. Bu da demektir ki, Müslüman geleneğine ait olmayan lalettayin bir toplum, mesela Eskimolar veya İsveçliler, tarihî süreçte Müslümanlık iddia eden bir toplumdan, mesela Suudi Arabistan ahalisinden veya Filistinlilerden daha “gerçek Müslüman” olabilir.

Bu görüşü tutarlı olarak savunan kimse var mıdır? Cemaat ve aidiyet duygusundan bu denli soyutlanan bir din gerçek dünyada kaç kişiyi tatmin eder? Doğrusu emin değilim.