hinduizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hinduizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2012 Salı

Swami Dayananda Saraswati'nin hayat hikâyesinden


Bizim Hintli hacının özyaşam öyküsünün ilk sayfalarını aktarıyorum. Tamamı hayli uzundur; arzu edenler http://archive.org/details/satyarthprakashl00dayauoftadresinde İngilizcesini bulabilir.

Bugün Dayanand Saraswati adıyla tanınan ben, 1824 yılında Kathiawar[1]ilinde Morvi Racasına ait olan bir kasabada, Brahman sınıfından bir ailede doğmuşum. Babamın ve doğduğum yerin adını söylemekten öteden beri kaçındıysam, görevimin gereği bunu emrettiği içindir. Çünkü akrabalarım benden haberdar olsa beni arayıp bulacakları şüphesizdir. Onlarla yüzleştiğim zaman ise, eve dönmeye mecbur kalmaktan, yeniden elimi paraya değdirmekten,[2]aileme hizmet etmekten ve onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmekten kaçınamam. Tüm hayatımı adadığım kutsal Reform görevi, bundan ciddi bir zarar görecektir.

Daha beş yaşıma basmadan devanagariyazısını okumayı öğrendim. Babam ve aile büyüklerimden mensup olduğumuz kastın ve ailemizin adap ve usullerini öğrenmeye, sayısız ilahileri, mantraları, duaları ve kutsal metin tefsirlerini hatmetmeyi öğrendim. Sekiz yaşındayken Brahmanlığın kutsal ipliği bağlandı; Gáyatri Sandhya[3]tarikinde eğitim görmeye ve Rudradhyaya’yı[4]takiben Yayurveda Sanhita’yı[5]okumaya başladım. Ailem Şiva mezhebine mensup olduğundan, en büyük hedefleri benim de bu mezhebin kutsal sırlarına erişecek mertebeye gelmemdi. Bu yüzden, ilk çocukluğumdan beri Şiva’nın amblemi olan ve parthiva lingam[6]adıyla bilinen o edepsiz kil parçasına tapınmayı öğrendim. Bu ibadet yolunun pek çok zorlukları ve sonu gelmez oruçları olduğu için, sağlığımdan endişe eden annem her gün ibadet etmeme karşıydı. Babam ise kuralları harfiyen yerine getirmem konusunda ısrarlıydı. Bu konu, annemle babam arasında bitmez tükenmez tartışmalara yol açtı.

Bu arada Sanskrit gramerini öğrendim, Veda’ları hatmettim ve babamla beraber Şiva mezhebinin çeşitli tapınaklarını ve diğer kutsal yerlerini ziyaret etmeye başladım. Babamın değişmez sohbet konusu, tüm dinlerin en kutsalı olan Şiva ibadetinin önemi ve buna gösterilmesi gereken sadakat ve saygının sonsuzluğu idi. Ondört yaşıma gelip Yayurveda Sanhita’nın tamamını, Şabda Ruvapali’yi ve Panini’yi[7]ezberlemeyi tamamladığım güne dek bu böyle devam etti.

Babam hem bankerdi, hem de ailemize atalarımızdan miras olan Cemadarlık[8]makamının sahibiydi; dolayısıyla halimiz vaktimiz yerindeydi ve hayatımdan şikayet etmem için bir neden yoktu. Nerede bir Şiva Purân okunacak ve tefsir edilecek olsa babam mutlaka beni de yanına katıp gitmeyi ihmal etmezdi. Nihayet, annemin şiddetli itirazlarına kulak asmadan, parthiwsa puja[9]kılmaya başlayacağım günün geldiğini bildirdi. Büyük Şivarâtri[10]adı verilen matem ve oruç günü eriştiğinde, gücüm yetmeyeceğine ilişkin uyarıları dinlemeden, bütün gün oruç tutmamı ve aynı gece Şiva tapınağındaki uzun mateme katılmamı emretti; ertesi günü kutsal tarikin yüksek sırlarıyla tanışacağımı bildirdi.

Mateme katılacak olan diğer gençlerle birlikte onun peşinden gittim. Gece tutulacak olan matem, üçer saatlik dört prahara’dan[11]ibaretti. İlk iki prahara’yı başarıyla geçirip geceyarısını bulduğumuzda, bazı tapınak hizmetkârlarının ve sivil cemaatten kişilerin tapınaktan dışarı çıkıp avluda uykuya daldıklarını fark ettim. O kutsal gecede uyumanın, bütün ibadetin sevabını sıfırlayacağını öğrenmiş olduğumdan, gözlerimi kırpıştırmak ve yüzüme soğuk su çalmak suretiyle uykuyu engellemeye çalıştım. Fakat babam o kadar talihli değildi. Bir süre sonra o da yorgunluğa yenik düşerek uyudu, beni ibadetimle tek başıma bıraktı.

Çeşit çeşit düşünceler, yorgunluktan sarsılmış olan aklıma üşüştü. Önümde boğasına binmiş oturan bu put, dinî anlatılara göre yiyen, içen, uyuyan, elinde üç çatallı mızrak tutabilen, davul çalan, insanlara lanet okuyan bu insan suretindeki tanrı, Purana’larda[12]adı anılan Büyük Tanrı, Tüm Evrenin Efendisi, Yüce Varlık olabilir mi diye düşündüm. Düşüncelerimin ağırlığını artık taşıyamaz hale gelince babamı uyandırdım. “Şu ibadet ettiğimiz çirkin amblem Kutsal Kitaplardaki Büyük Tanrının kendisi midir?” diye duraksamadan sordum. Babam “neden soruyorsun?” dedi. “Çünkü Kadiri Mutlak tanrı fikrini, şu üzerinde fareler dolaşan ve böyle kirletilmesine karşı çaresiz olan şu putla bağdaştıramıyorum” dedim. Babam uzun bir açıklama yaparak, Evrenin Efendisini temsil eden bu taşın yüce Brahmanlar tarafından gereken şekilde kutsandıktan sonra tanrının ta kendisi sıfatını kazandığını ve bu sıfatla ona ibadet edilmesi gerektiğini, içinde yaşadığımız karanlık çağda Şiva’yı bizzat görmemize imkân bulunmadığını, bu nedenle kullarının O’na ancak maddi bir suret aracılığıyla ibadet edebileceklerini, bunun Büyük Tanrı’yı, sanki surete değil bizzat Kendisine ibadet ediliyormuşçasına memnun edeceğini açıkladı. Fakat bu açıklama, yaşımın küçüklüğüne rağmen, beni tatmin etmekten uzak kaldı. Açlık ve yorgunluktan kıvrandığım için eve gitmek için yalvardım. Babam gitmeme izin verdi, ancak orucuma devam etmem ve kesinlikle bir şey yememem için beni uyardı. Ama eve vardığımda anneme aç olduğumu söyleyip onun verdiği börekleri yedim ve derin bir uykuya daldım.

Ertesi gün babam orucumu bozduğumu öğrenince büyük bir öfkeye kapıldı, günahımın büyüklüğünü başıma kakmaya çalıştı. Ama o ne derse desin, ben o suretin Büyük Tanrının kendisi olduğuna inanmayı, dolayısıyla o imgeye ibadet etmek için neden oruç tutmam gerektiğini anlamayı başaramadım. İnançsızlığımı gizlemek için, eğitimimin beni çok yorduğunu ve bu nedenle ibadete yeterli vakit ayıramadığımı söyledim. Annem beni kuvvetle destekledi; amcam da beni o kadar güzel savundu ki, sonunda babam tüm vaktimi eğitime ayırmama izin verdi. Böylece Nigandu’yu, Nirukta’yı,[13]Purvamimamsa’yı[14] ve diğer şastraları, ve nihayet Karmakand’ı[15]çalışma fırsatını buldum.

Ailede benden küçük olan iki kız ve iki erkek kardeşim vardı. Unutulmaz bir gece, erkek kardeşlerimle beraber bir arkadaşımızın evinde nauç[16]eğlencesindeyken hizmetkâr gönderip derhal eve dönmemizi bildirdiler. Ondört yaşında olan kız kardeşim ölümcül bir hastalığa tutulmuştu. Tabiplerin tüm müdahalelerine rağmen bizim eve dönüşümüzden iki saat sonra can verdi.

Yakınımdaki ilk ölümdü; yaşadığım şok çok büyüktü. Akraba ve dostlar ağıt yakıp hıçkırdıkça ben taş gibi donup kaldım, insan yaşamının gelip geçiciliği hakkında derin düşüncelere daldım. Dünyadaki hiçbir varlık, ölümün soğuk elinden kaçamaz diye düşündüm; ölüm beni de her an kapıp götürebilir.  Ölümün manasızlığından doğan ruh acısını hafifletecek olan yol nedir; ölümü aşacak olan manevi güvenliğe nasıl ulaşabilirim? Bedeli ne olursa olsun, yaşamımı bu sorunun cevabına adamaya ve ölüm günü çattığında inançsızlığın (anlamsızlığın) dehşetinden kendimi korumaya o gün orada karar verdim. Bu kararımın ilk sonucu, göstermelik ibadet ve ayinlerin, oruç ve eziyetlerin şekilciliğini ebediyen terk edip, manevi (içsel) mücadelenin önemini idrak etmem oldu. Onsekiz yaşındaydım; kararlılığımı herkesten gizledim, kimsenin niyetimi anlamasına izin vermedim. Kısa bir süre sonra son derece fazıl ve alim bir insan olan ve çocukluğumdan beri beni çok teşvik etmiş olan amcam da vefat etti. Beni derin bir üzüntüye sevkeden bu ölüm, dünyevi yaşamın hiçbir kıymeti olmadığına dair inancımı bir kez daha pekiştirdi.

[Bir süre sonra kahramanımız evden kaçarak seyyar bir derviş tarikatine katılır. Babasının adamları bütün vilayeti arayarak kendisini bulur, eve getirirler. Gene kaçar.  Çeşitli manastırlarda kalır, fakir dervişlerle seyahat eder, yoga ilminde kendini yetiştirir, çeşitli tapınak ve kutsal mahalleri ziyaret ederek hacı olur, bir süre ormanda inzivaya çekilir, Hindistan’ın en büyük Veda alimlerinden biri olarak ün kazanır. Tekke ve okullar kurar. 70’e yakın kitap yazar. Putperestliğe ve hurafelere karşı mücadelesi büyük bir ahlaki reform hareketine (Arya Samac) dönüşür. Nastik (ateist) olmakla suçlanır; ziyaret ettiği bazı şehirlerde yobazlar ayaklanarak kendisini linç etmeye kalkarlar. İngiliz idaresine karşı Hint birliğini ve özerkliği savunur. Müritlerinden birkaçı, 20. yy başlarında Hindistan bağımsızlığı hareketinin liderleri arasında yer alırlar.]

Ölümü
(Bu kısım Wikipedia’dan. Kaynağı ve gerçeklik derecesi nedir, bilmiyorum.)

Dayananda, Hindu tapınaklarında beslenen ve kutsal sayılan tehlikeli yılanları öldürmek gibi reform eylemlerinden ötürü çok sayıda suikast teşebbüsüne uğramıştı. 1883’te Jodhpur mihracesi, öğretisini tanımak ve öğrencisi olmak amacıyla onu sarayına davet etti. Dayananda sarayda misafir olduğu esnada mihracenin Nanhi Dan adlı bir rakkase kızla oynaştığına tanık oldu. Büyük bir cesaretle mihraceyi ayıplayarak, ona ahlaksızlıktan uzak durmasını ve dharma yolundan ayrılmamasını öğütledi.

Dayananda’nın müdahalesi rakkase kızın gücüne gitti; intikam almaya karar verdi. Mihracenin aşçısına rüşvet vererek Dayananda’yı zehirlemesini istedi. O akşam aşçı Dayananda’ya zehir ve cam tozu karıştırılmış bir bardak süt verdi. Dayananda sütü içtikten sonra uyudu, fakat kısa bir süre sonra büyük acılar içinde uyandı. Zehirlendiğini anlayarak midesini boşalttı, ama artık çok geçti. Dayanılmaz acılarla yatağa düştü. Tabiplerin müdahalesine rağmen durumu düzelmedi. Vücudu kanlı yaralarla kaplandı.

Dayananda’nın halini gören aşçı pişmanlığa kapılarak suçunu ona itiraf etti. Ölüm döşeğinde olan Dayananda aşçıyı affederek ona bir kese para bağışladı; Mihracenin adamları tarafından öldürülmemesi için krallıktan kaçmasını tavsiye etti. Sonra son nefesini verdi.



[1]Kuzeybatı Hindistan’da, Gucerat eyaletindedir. Mahatma Gandhi aynı ilçede doğmuş ve Saraswati’yi manevi önderlerinden biri saymıştır.
[2] Swami (derviş) yemini etmiş olan kimselerin ellerini paraya değdirmesi veya parayle ilgili bir iş yapması yasaktır.
[3] Tanrıça Gayatri’nin adıyla anılan bir ilahi ve ibadet yolu.
[4] Şri Rudram olarak da bilinen Rudradhyaya, Yayurveda’nın muhtasarı olan Taittiriya Samhita’dan alınan yirmiiki ilahiden oluşur.
[5]Yayurveda, en eski Sanskrit kutsal metinleri olan Veda’ların ikincisi olan külliyatın adıdır.
[6] Tanrı Şiva, bazı ibadetlerde, parthiva lingam(“zeker-i hümayun”) adı verilen penis heykeliyle temsil edilir.
[7] Panini MÖ 6. yüzyılda Sanskrit dilinin gramerini (sarf ve nahiv) kuramlaştıran dilbilimcidir. 3959 başlıktan (sutra) oluşan eseri, İngilizce basımında 1680 sayfadır. Yüzlerce yıl boyunca yazıya geçirilmeden ezber yoluyla aktarılmıştır.
[8] Urduca sözcük eski Hint düzeninde büyük arazi sahiplerine bağlı vergi mültezimini ifade eder.
[9] Deyim “zeker-i hümayun ibadeti” anlamındadır.
[10] Hint takviminde Magha ayının 13/14 gecesine rastlayan büyük Şiva yortusu.
[11] Üçer saatlik nöbetlerde yoga pozisyonunda oturarak tefekkür kastediliyor.
[12] Evrenlerin yaratılışı, tanrıların öyküleri, insanların ataları ve kral hanedanları hakkında bilgi veren eski Sanskrit metinleridir. Büyük Puranalar adı verilen ana metinler yaklaşık 450.000 mısra uzunluğundadır. Küçükleri daha fazladır.
[13]Sanskrit metinlerindeki zor ve belirsiz kelimelerin etimolojisine ilişkin ilim dalıdır. Arapça iştikak karşılığıdır.
[14] Veda’ların felsefi-batıni tefsirini içeren yorumlar külliyatıdır.
[15] İbadet usulüne ilişkin içtihatlar derlemesidir.
[16]Profesyonel dansöz ve şarkıcı kızların katıldığı eğlence. 

23 Ekim 2012 Salı

Swami Saraswati'nin İslam Eleştirisi (kısım 1)


Swami Saraswati ile bundan 30-31 yıl önce, Hint felsefesiyle ilgilendiğim dönemde yüzeysel olarak tanışmıştım. "Akıllı bir adam" diye düşündüğümü hatırlıyorum. Geçenlerde Zındıklar yazısı nedeniyle tekrar okudum. Bilgeliğinin genişliğinden ve aklının sükûnetinden etkilendim. Dinibütün bir Hindudur elbette, ama o kadar kusur hepimizde olur diyeceğiz.

Satyarth Prakaş (Hakikatin Zaferi) adlı eserinin 14. bölümünde yaptığı Kur'an eleştirisi bu konuda bugüne dek okuduğum en derli toplu yazılardan biridir sanırım. Türkçeye çevirmenin faydalı olacağına hükmettim. Facebook sayfamda her gün iki ayet hesabıyla tartışıyoruz. Buraya daha uzunca bölümleri topluca koyacağım. Hepsi 152 madde ve kısa bir sonuç yazısından ibarettir. 

Buyurun, İslam dinine "dışarıdan" bir eleştiri. Hem de adam küstah Batılılardan değil, Doğulunun hası. İslam'ın "ilkel" ve "putperest" saydığı bir dinin önde gelen düşünürlerinden biri. Hazretin yaşamına dair bilgi İngilizce Wikipedia'da var. http://en.wikipedia.org/wiki/Dayananda_Saraswati  Kitabın tamamını görmek isteyenler için İngilizcesi http://archive.org/details/satyarthprakashl00dayauoft


1.     “Rahim ve rahman olan Allah’ın adıyla.” Sure 1, ayet 1.

Cevap: Müslümanlar Kuran’ın Allahın sözü olduğunu söyler. Oysa bu ayet yazarın başka biri olduğunu gösteriyor. Zira Allah’ın sözü olsaydı Allah’a değil halka hitap etmesi gerekirdi.

Eğer Allah [her işe] bu sözlerle başlanmasını bildiriyorsa uygun değildir, zira kötü işlere bu sözlerle başlamak Allah’ın adına leke sürer. “İyi işlere Allah’ın adıyla başla, kötü işlere değil” denilmesi gerekirdi. Bu haliyle ifade, kuşkuya yer bırakacak niteliktedir. Hırsızlık, zina, yalancılık ve diğer günahları işlemeye Allah’ın adıyla başlanacak mıdır? Müslüman kasaplar bu emre uygun olarak ineklerin ve başka hayvanlarının boğazını keserken “Bismillah” ifadesini kullanırlar. Eğer Allah’ın kastettiği buysa, demek ki Müslümanlar kötülük yapmaya Allah’ın adıyla başlıyorlar. Dolayısıyla Allah rahim olamaz, çünkü rahmeti dilsiz yaratıkları kapsamamaktadır. Yok eğer Müslümanlar ayetin anlamını yanlış yorumluyorsa, o zaman vahiy beyhudedir. Müslümanların yorumu yanlışsa doğru yorumu nedir?

Allah merhametli ve esirgeyici ise hayvanların korkunç acılarla öldürülmesine ve insanların keyfi için etlerinin yenmesine neden izin vermiştir? Bu hayvanlar günahsız değil midir ve Allah’ın yarattıkları değil midir?

SN notu: İlk bakışta basit bir mantık oyunu gibi görünen argümanı yazar ileride adım adım kahredici bir eleştiriye dönüştürecektir. Sabırla okuyalım.


2.     “Hamd olsun alemlerin rabbi olan Allah’a. O rahim ve rahmandır.” (1.2-3)

Cevap: Allah tüm yaratıkların rabbi ve hepsinin esirgeyici ve bağışlayıcısı olsaydı Müslümanlara diğer dinlerin mensuplarını ve aşağı seviyedeki hayvanları öldürmeyi emretmezdi.

Allah bağışlayıcı ise günahkârları bağışlayıcı mıdır? Eğer öyleyse (aşağıda göreceğimiz üzere) kâfirleri, yani Kuran’a ve Peygamberine inanmayanları öldürmeyi emretmiş? Bundan da anlaşılacağı üzere Kuran Allah tarafından yapılmış olamaz. 


3.     “Yargı gününün sahibi. Yalnız sana taparız, yalnız senden yardım dileriz.” (1.4-5)

Cevap:Allah her zaman yargılamaz mı? Sadece belli bir gün mü yargılar? Eğer öyleyse, hükümdarlığı adaletten yoksundur. (…)

SN notu: Güçlü bir argüman. Kur’an tanrısının elindeki tek etkili enstrümanın kıyamet günü olduğu, bugünkü dünyada Allah’ın çoğu zaman çaresiz ve etkisiz göründüğü, birçok yorumcunun dikkatini çekmiş olan bir husustur. İslam dünyasında tipik olan öfke patlamalarının ardında bu çaresizlik hissi yatıyor olabilir mi?


4.     “Nimet verdiklerinin yolunu bize göster, gazabına uğrayan ve yanlışa sapanların yolunu değil.” (1.6-7)

Cevap:Müslümanlar önceki yaşamlara ve o yaşamlarda işlenen iyilik ve kötülüklere inanmadığı için, Allah’ın bazı kimseleri nimetlendirmesi ve onlara merhamet göstermesi ve diğer bazı kişileri bundan mahrum bırakması adaletsizliktir. Zira hak ve hata gözetmeksizin ödül ve ceza dağıtmak adaletsizliktir. Bazılarına merhamet edip bazılarına hiçbir geçerli neden olmaksızın gazap göstermek doğanın düzenine aykırıdır. Önceki hayatlarda biriktirilmiş iyilik ve kötülüklerin yokluğunda, bazılarına nimet ve diğerlerine gazap göstermek adalet duygusuyla bağdaştırılamaz. (…)

SN notu: Hindu reenkarnasyon öğretisinin işlevi burada net olarak görülüyor. Eğer tanrı sebepsiz yere bazılarına nimet bazılarına gazap gösteriyorsa adaletsiz bir tanrıdır – meğer ki farklı muamelenin sebebi, kişinin önceki yaşamlarda işlediği günah ve sevaplar olsun! Reenkarnasyon çözümünü reddedersek, tanrının (eğer varsa ve tekse) adil olmadığını kabul etmekten başka çare kalmaz.


5.     “Bu kitapta şüphe yoktur; takva sahiplerine, gaybe iman edip namaz kılan ve kendilerine verdiğimiz nimetleri doğru kullananlara doğru yolu gösterir. Onlar sana indirilene ve senden öncekilere indirilenlere ve ahirete iman ederler. İşte onlar kurtuluşa erecektir. İnkâr edenlere gelince, onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; onlar inanmazlar. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde perde vardır. Büyük azap onlar içindir.” (2.1-6)

Cevap: Allah’ın kendi kitabını övmesi kibir belirtisidir.

Takva sahibi olan zaten kendiliğinden doğru yoldadır, yanlış yolda olanlara ise bu Kuran doğru yolu gösteremez. O halde bu kitabın faydası nedir? Allah nimetlerini bağışlarken hak ve emeğe riayet etmez mi? Etmez ise, niye nimetinden herkesi faydalandırmaz?

İncil’e ve diğer kitaplara inanmak uygunsa niye Müslümanlar onlara Kuran’a inandıkları gibi inanmazlar? Yok eğer onlara inanıyorlarsa o zaman Kuran’a ne gerek vardır? Kuran’da diğerlerinde olmayan şeyler varsa, o zaman Allah’ın önceki kitaplarda bu şeylerden söz etmeyi unutmuş olması gerekir. Yok unutmadıysa, Kuran’ı indirmesi gereksizdi.

Birkaç istisnayla Kuran ve İncil’in öğretilerinin birbirine benzediğini görüyoruz. O zaman Allah neden Veda gibi tek kitap yapmadı?

Dünyanın sonu öğretisine inanmak ve başka türlü inanmamak şart mıdır? Tanrı tarafından yol gösterilenler sadece Müslümanlar ve Hıristiyanlar mıdır? Onlar arasında günahkârlar yok mudur? Sadece takva sahibi Hıristiyan ve Müslümanlar kurtulacak fakat diğer iyi insanlar kurtulmayacaksa bu büyük bir adaletsizlik ve kanunsuzluk değil midir?

Eğer Allah inanmayanların kalplerini ve kulaklarını mühürlediği için bu insanlar günah işliyorsa, o zaman suç bu insanların değil Allah’ındır. İyiyi kötüden ayırt etme yetileri yoksa, bu özgürlüğe sahip değilseler, Allah onlara neden ödül veya ceza vermektedir?

SN notu: Ahlak felsefesinin temel paradokslarının kısa ve şık bir özeti.

Hindu dininin temel dayanağı olan Veda, bin yıllık bir sürede oluşturulmuş, toplam yaklaşık 1800 sayfayı bulan çok sayıda metinden oluşur. Dördüncü paragrafta yazar, Allah’ın vahiyleri madem birbirini tamamlayıcı niteliktedir neden Veda gibi bir koleksiyon yapmamış diye soruyor.


6.     “Kalplerinde hastalık vardır, ve Allah bu hastalığı artırmıştır.” (2.9)

Cevap: Kendilerinin bir kabahati olmadığı halde Allah kalplerindeki hastalığı artırmış! Onlara merhamet göstermemiş! Bu Şeytan’dan daha büyük şeytanlık değil midir? Kiminin yüreğini mühürlemek, kiminin hastalığını artırmak tanrının işi olamaz; çünkü hastalığı artıran şey günahtır.

SN notu: İnsanların kalbindeki kötülüğün müsebbibi Allah olabilir mi? Yoksa “Şeytan” öğretisi acaba buradaki bariz ahlakî çıkmazı aşmak için mi öne sürülmüştür?


8.     “Kulumuza indirdiğimizden şüphedeyseniz, siz de ona benzer bir sure meydana getirin; doğrulamak için, Allah'tan başka tanıklarınızı da çağırın. Fakat yapamazsanız (ki yapamıyacaksınız), o zaman inkârcılar için hazırlanan ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten korkun.” (2.22-23)

Cevap: Kur’an surelerine benzer bir sure yazmak zor mudur? Ekber zamanında Feyzî hiç noktalı harf kullanmadan bir Kur’an tefsiri yazmadı mı? […]

Kuran’da inanmayanlar için hazırlanan cehennem gibi Purana’lar da Sanskritçe bilmeyen malekşa’lar için hazırlanan korkunç cehennemden söz ederler. Şimdi bunlardan hangisine inanacağız? Kendi ifadelerine göre kendileri cennete gidecektir; oysa karşı tarafın ifadesine göre cehenneme gideceklerdir. Dolayısıyla söyledikleri kanıttan yoksundur. Hakikatte her dinde adil ve iyi olanlar nimet ve kötüler eziyet görür.

SN Notu: Feyzî (1547-1595) Muğal sultanlığı döneminin en büyük divan şairidir. Genceli Nizamî’nin eserlerine nazire yazdı. Kuran tefsiri ve tasavvufi eserleri vardır. Swami’nin sözünü ettiği noktasız tefsire dair bilgi bulamadım. (“Noktasız” aynı zamanda “kusursuz” anlamına gelir. Arapça veya Urducayı noktalı harf kullanmadan yazma cambazlığı, George Perec’in hiç e harfi kullanmadan yazdığı romanı anımsatıyor.)

Purana’lar Hindu geleneğinde efsanevî tarih anlatılarıdır. Malekşaveya mleccha म्लेच्छ (“barbar, kâfir”) erken devir Sanskrit kaynaklarında, Aryan olmayan Hindistan yerlilerine verilen addır.


9.     “İnananlara ve iyi işler yapanlara, içinden ırmaklar akan cennetleri müjdele. Oranın mahsullerinden yediklerinde “bunlar daha önce yediklerimizin aynısıdır” diyecekler. Ve orada onlar için hep kalıcı olan temiz eşler vardır.” (2.24)

Cevap: Eğer böyleyse Kuran’ın cenneti bu dünyadan hangi bakımdan daha iyidir? Bu dünyada olan mahsullerin orada da olduğu belirtilmiştir. Tek fark, Cennettekilerin buradakiler gibi doğup ölmemeleri ve oradaki temiz eşlerin, dünyadakilerin aksine, sonsuza dek yaşamalarıdır. Peki bu eşler, kıyamet gününe kadar vakitlerini nasıl geçirecektir? Diyelim ki Allah’ın hizmetinde iyi işler yaparak geçirecek olsunlar. (…)  O zaman Allah’ın bu kadınlara olan sevgisi erkeklere olan sevgisinden büyüktür, zira kadınların ebediyen cennette yaşamasına izin vermiş fakat erkeklere izin vermemiştir. Öbür türlü, bu kadınların Allah’ın rızasını kazanmadan sonsuza dek cennette yaşamasına nasıl izin verilmiştir?

SN notu: Cevabın ilk kısmı, Yunus Emre dahil olmak üzere, her Kuran eleştirisinin standart kalemlerinden biridir. İkinci bölüm daha ilginç. Cennet eşleri, yaptıkları iyi işler için mi cennetle ödüllendirildiler? Yoksa Allah sebepsiz yere bazılarını kayıran keyfî bir despot mudur?


10.  “Allah Adem’e tüm varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek ‘doğruyu biliyorsanız bunların adını bana söyleyin’ dedi. (Onlar bilemeyince) ‘Ey Adem onlara bildir,” dedi. Adem onlara (tüm nesnelerin) adını bildirdi. O zaman Allah ‘Ben size demedim mi ki göklerin ve arzın sırlarını ben bilirim, ve sizin açtığınızı ve gizlediğinizi de ben bilirim?’” (2.29-31)

Cevap: Allah’ın kendi büyüklüğünü kanıtlamak için melekleri kandırması uygun mudur? Böyle kibirli bir eylemi hiçbir bilge kişi onaylamaz ve kimse böyle bir davranıştan onur kazanmaz. Allah böyle bir gösteriyle her şeyi bildiğini kanıtlamak mı istemiştir? Bu türden bir büyüklük gösterisi ilkel ve vahşi toplumlarda etkili olabilir, fakat medeni toplumlarda asla.


11.  “Meleklere ‘Adem’e secde edin’ dediğimizde melekler secde ettiler. Fakat İblis direndi ve büyüklendi, ve böylece kâfirlerden oldu.” (2.32)

Cevap: Allah’ın her şeyi (yani geçmişi, şimdiyi ve geleceği) mutlak olarak bilmediği bu ayetten anlaşılıyor. Bilseydi İblis’i yaratır mıydı? Ayrıca Allah’ın her şeye mutlak olarak kadir olmadığı anlaşılıyor, zira Şeytan onun emrine karşı geldiği halde Allah ona bir şey yapamamıştır.

Şeytan tek başına Allah’a meydan okumuş ve başarmışsa, milyonlarca Müslüman-olmayanın bulunduğu bir dünyada Müslümanlar ve onların Allah’ı nasıl başarılı olacaktır?

Allah [Adem’e secde edilmesini emrettiği halde] bazı insanların hastalığını artırmakta ve bazılarını yanlış yola sevketmektedir. Allah bu şeyleri belki Şeytan’dan öğrenmiş olabilir. Şeytan ise kötülüğü Allah’tan öğrenmiş olmalıdır, zira Şeytan’ın bilgi kaynağı ancak Allah olabilir.

SN notu: Yeryüzünde kötülüğün varlığını tanrı fikriyle bağdaştırma çabasına Batı geleneğinde teodise (Yun théodikaia, İng theodicy, Fr theodicée) adı verilir. İslami teodisenın bu noktada vermiş olduğu ve verebileceği cevapların HEPSİ, özünde “biz bilemeyiz Allah bilir” önermesine indirgenebilir. Bu önerme ise, hakikati açıklamakta Allah hipotezinin faydasız olduğunu itiraf etmekle eş anlamlıdır. Bana sorarsanız QED. Ama daha geriye 141 maddemiz kaldı.


12.  “Ve dedik ki, ‘Ey Adem, sen ve eşin cennette oturun, ve onun nimetlerinden bol bol yararlanın. Ancak bu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz. Fakat Şeytan onların ayağını kaydırıp oradan çıkmalarını sağladı. Dedik ki: ‘Kendi aranızda düşmanlıkla aşağı inin ve bir müddet geçiminizi dünya yüzünde temin edin. Adem bunun üzerine Rabbinden bazı kelimeler öğrendi ve yer yüzüne indi.” (2.33-35)

Cevap: Bu Allah uzak görüşlülükten yoksundur. Çünkü önce onlara cennetin nimetlerini ihsan etti, sonra onları cennetten kovdu. Olacakları bilseydi onlara öyle bir nimet ihsan eder miydi? Kandırıcı Şeytan’ı cezalandırmaktan aciz olduğu anlaşılıyor.

O ağacı kimin için yarattı? Kendisi için mi, başkaları için miydi? Başkaları için ise Adem’e niye o ağacı yasak etti? Böyle şeyler tanrıya yakışmaz, ve dolayısıyla bu kitap tanrının kitabı olamaz. (…)

Adem yeryüzüne nereden indi? Cennet bir dağ mıdır yoksa gökte midir? Aşağıya kuş gibi uçarak mı indi, taş gibi düştü mü? Bu sorular yerindedir zira Adem’in topraktan yaratıldığını öğrenmiş bulunuyoruz.

Dünyevi bir vücuda sahip olan her yaratık ölümlüdür. Cennette oturanlar ölünce nereye giderler? Ölüm olmayan yerde maddi varlık olmaz. Maddi varlık olan yerde mutlaka ölüm de vardır. Dolayısıyla cennetteki temiz eşlerin sonsuza dek yaşadığına ilişkin Kuran öğretisi de doğru olamaz.

SN notu: Adem’in topraktan yaratılma hikâyesiyle cennetten kovulma hikâyesi birbiriyle tutarsızdır. Ölümlü bir varlığın cennette ne işi var?

Yazar, mecazi bir hikayeyi kavrayamayacaklardan değildir. EĞER Adem topraktan yaratıldıysa topraksız diyarlarda ne işi var diye soruyor.


13.  “Korkun o günden! O gün kimse kimsenin yerine bedel ödeyemeyecek, kimsenin şefaati kabul edilmeyecek, kimseden kurtulmalık alınmayacak ve kimseye yardım edilmeyecek.” (2.46 [48])

Cevap: Yalnız o günden mi korkacağız? Kötülük ederken her zaman korkmamız gerekir.

O gün şefaat kabul edilmeyecek ise, bu [diğer zamanlarda] tanrının tavsiye ve aracılık kabul ettiği anlamına mı gelir? Böyle bir şey olabilir mi?

Tanrı sadece cennettekilere yardım eder ve cehennemdekilere etmez mi? Eğer öyleyse tanrı adil değildir.

SN notu: Cevabın birinci bölümü Hinduların “karma” düşüncesine matuftur. Kötülüğün her an ve sürekli olarak cezalandırıldığı fikrini yazar apokaliptik bir mahkeme fikrinden daha insancıl ve felsefi anlamda daha tatmin edici buluyor.

Fakat yazarı asıl rahatsız eden konu “partizan” bir tanrı kavramıdır. Kendisinden yana olanları (ya da bilinmeyen bir nedenle seçtiklerini) sürekli olarak kayıran, karşı kampın mensuplarını (veya bilinmeyen bir nedenle dışladıklarını) acımasızca kahreden bir tanrı, Kuran dinine “ilkel” lezzetini veren en belirgin unsurdur.


14.  “Biz Musa’ya kitabı ve mucize gücünü [el-furkan] verdik.” (2.50 [52]) “Aranızdan sebt [şabat] gününe riayet etmeyenlere ‘hakir maymunlar olun’ dedik. Ve bu cezayı o gün yaşayanlara ve sonradan gelecek olanlara ibret ve müminlere öğüt olarak verdik.” (2.60-61 [63-64])

Cevap: Allah yasa kitabını Musa’ya verdi ise, Kuran’a ne gerek vardı? İyiyi kötüden ayırt etmenin öğretisi her zaman aynı ise, aynı şeyi iki kere yazmak vakit kaybı ve tekrardır. Allah Kuran’da yazdıklarını Tevrat’ta yazmayı unuttu mu?

Tevrat’ta ve Kuran’da tanrının Musa’ya mucize gücü verdiği yazılıdır. Ancak buna inanmak yerinde değildir, zira o zaman olan bir şeyin bugün de olabilmesi gerekir. Tıpkı bugün birtakım çıkarcı kişilerin cahil insanları kandırarak kendilerine ermiş görüntüsü vermeleri gibi o zaman yapılan şey de kandırmaca olmalıdır. Yoksa tanrının gerçek hizmetkârları bugün de var, onlara neden mucize gücü verilmiyor?

Eğer Allah sebt’e riayet etmeyenleri maymuna çevirdi ise bu da kandırmaca ve göz boyayıcılıktır. Böyle yöntemlere başvuran kimse tanrı olamaz ve böyle şeyleri içeren bir kitap tanrının işi olamaz.

SN notu: Yazar Bakara 50. (Türkiye’de kullanılan sisteme göre 52.) ayette geçen furkan فرقان sözcüğünü, yaygın bir geleneğe uyarak “mucize gösterme gücü” olarak yorumluyor. Diğer yaygın görüş, bu sözcüğün “ayırt etme yetisi” anlamına geldiğidir. Arapça sözcüğün eşdeğeri ve muhtemelen aslı olan Aramice purkan פרקן ise, Yahudi tefsir literatüründe “selamet, kurtuluş, halâs” anlamında kullanılır. Ancak bu noktadaki yorum farkları argümanın özünü etkilemez. Zira bunu izleyen on küsur ayette Musa’nın mucizeleri anlatılmıştır.


15.  “İşte Allah ölüleri böyle diriltir ve anlamanız için size ayetlerini/simgelerini gösterir.” (2.67 [73])

Cevap: Allah o zaman ölüleri dirilttiyse bugün niye diriltmiyor? Kıyamet gününe dek neden beklemeleri gerekiyor?

Tanrının [bize gösterdiği] işaretler bu kadar sınırlı mıdır? Dünya, güneş, ay ve diğer şeyler de tanrının mucizeleri değil midir? Yeryüzündeki her şeyde gördüğümüz düzen ve tasarım tanrının bize gösterdiği bir işaret değil midir?

SN notu: “Müslümanlık da yerde ve gökte olan diğer şeyleri tanrının mucizesi sayar,” evet, tabii, kuşku yok. Yazar bunu inkâr etmiyor. Eğer bunlar mucizeyse, neden [Musa zamanında] doğa düzenine aykırı mucizeler gösterme gereği duymuş diye soruyor.


16.  “İman edip iyi işler yapanlar cennetlik olacak ve sonsuza dek orada kalacaktır.” (2.75 [82])

Cevap: Hiçbir yaratık sonsuz iyilik ve sonsuz kötülük gücüne sahip değildir. Dolayısıyla sonsuza dek cennette veya cehennemde olamaz. Tanrı buna izin verse adaletsiz ve cahil olurdu. Her şey dünyanın son gününde yargılansa, iyi eylemler ve kötü eylemler eşit çıkar. Eylemler sonsuz [mutlak] olmadığına göre, sonuçları nasıl sonsuz [mutlak] olabilir?

Dünyanın yedi veya sekiz bin yaşında olduğunu söylüyorlar ise, tanrı o tarihten önce boş mu duruyordu? Kıyametten sonra tanrı boş mu duracaktır? Bu tür ifadeler bir çocuğun saçmalıklarından fazla bir değer taşımaz. Zira tanrı, her zaman etkindir. Herkesi iyiliğine ve kötülüğüne göre her zaman yargılar. Bu nedenle Kuran’ın öğretisi doğru değildir.

SN notu: Gerçek dünyanın ahlaki karmaşıklığı karşısında, tek bir yargı günü ile sonsuz ceza veya sonsuz ödül öngören sistemi yazar adaletten ve mantıktan yoksun buluyor. Sanırım en temel doktrin eleştirisi budur.


17.  Birbirinizin [kardeşlerinizin] kanını dökmeyeceğinize ve birbirinizi yurtlarından çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık. Bunu kabul etmiş ve tanık olmuştunuz. Oysa siz buna rağmen birbirinizi [kardeşlerinizi] öldürmeye, aralarınızdan bazılarını yurtlarından sürmeye ve kötülükte yardımlaşmaya devam ettiniz.” (2.77-78 [84-85])

Cevap:Yemin [sözleşme] alıp vermek tanrıya mı insana mı uyan davranıştır? Allah her şeyi bilen ise, neden cimri bir tüccar gibi davranmış?

Kardeşlerini öldürmemek ve dindaşlarını yurtlarından sürmemek iyi bir ilke değildir, zira dindaş olmayanların kanının dökülebileceği ve onların yurtlarından sürülebileceği anlamına gelir. Bu ise bir cehalet ve tarafgirlik ilkesidir.

Allah verdikleri sözden döneceklerini önceden bilmiyor muydu? Eğer biliyor idiyse, buna rağmen yemini [sözleşmeyi] kabul etmesi ahlaklı bir davranış değildir.

SN notuCevabın ikinci paragrafı etkileyicidir. Yahudilik aleyhine her zaman ileri sürülen bu argümanın, aynı ölçüde İslam aleyhine kullanılabileceği gerçeği çoğu zaman gözden kaçırılır. [İki ayrı düzlemde, 1. Kuran tanrısı Yahudilerle yaptığı sözleşmeyi aynen ikrar eder ve Yahudileri o sözleşmeye uymamakla suçlar, 2. Kuranda Müslümanların birbirine karşı gözetmekle mükellef oldukları ahlak ilkeleri ile gayrımüslim ve kâfirlere karşı uygulamaları emredilen ahlak ilkeleri farklıdır. Bu da Kuran dininin, evrensel nitelikte bir ahlak öğretisinden uzak, dolayısıyla (Kantçı anlamda) ahlaksız bir öğreti olduğunun kanıtıdır.]

Allah’ın bireyleri kale almadan bir kavimle sözleşmesi, ve hatalarından ötürü bütün bir kavmi cezalandırması, aşiret mantığının bir tezahürü olarak değerlendirilebilir.