tevrat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tevrat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2013 Cuma

Peygamberlik mesleğine dair

İbranice nabî (geç dönem telaffuzu navi, נָבִיא), peygamber. “Söylemek, konuşmak” anlamına gelen N-B-A kökünden, esasen “sözcü” demek. Nitekim Eski Yunanca prophêtaπροφήτα, aynı şekilde, phêmi(söylemek) fiilinden, “sözcü, başkası adına söz söyleyen.” Tanrıdan geldiği farz edilen sözü/ilhamı insanlara iletme işini üstlenmişler.

Antik Yunanda prophêta nispeten düşük prestijli biri, bir tür şaman. Didim’deki Apollon tapınağının prophêta’sı mesela, okuryazar olmayan, yarı-deli bir kadınmış. Muhtemelen birtakım maddeler kullanıp trans haline girer, tanrı Apollon’un mesajlarını dile getirirmiş. Mesajı yorumlayıp ölçülü vezinli beyit haline koymak, kentin en itibarlı ailelerinden seçilen Rahip’lerin işi.

Tevrat’ta da Rahipler (kohanim) sınıfı ile Nebi’lerin ayrı, hatta rakip iki zümre olduğu anlaşılıyor. Rahiplik babadan oğula geçen, kuralları yasa ile tanımlanmış bir meslek. Kurban kesmek, belli törenleri yönetmek onların işi. Nebiler daha arızalı tipler; rahipler ve bilicilerle sık sık çatışma içindeler. Kral danışmanlığı gibi bir işlevleri olduğu anlaşılıyor. Sırası gelince kralla çatışmaktan da pek çekinmemişler. Sanki Türk Oğuzname’lerindeki Dede Korkut’u anımsatan bir konumları var. Nasıl seçildiklerine ilişkin yeterli bilgimiz yok; Elîşa’nın peygamberliği İlyas’tan devralışı hadisesinden anlaşıldığı kadarıyla (II Krallar 2.15) belki bir tür “el verme” yoluyla halife tayin etmişler.

Yeremya 29.26’da “deliler ve nebiler” bir arada anılmışlar. Deli olmasalar da, muhalifleri tarafından bazen öyle suçlandıkları anlaşılıyor. Yeremya 29.1’de Babilliler tüm rahipleri ve nebi’leri toplayıp götürüyor; demek ki aynı anda çok sayıda nebi varmış. I Krallar 18.22’den öğrendiğimize göre Öz Hakiki Tanrı’nın peygamberlerinin yanısıra, kötü tanrı Baal’in de 450 tane nebi’si bulunuyormuş. İlyas peygamberlik yarışında onları yenmiş, sonra hepsini öldürtmüş.

*

Krallık düzeniyle birlikte ortaya çıkmış ve krallıkla birlikte ortadan kalkmış bir kurum olduğu şüphesiz.

Tevrat’ta nebiler zincirinin ilki olarak adı geçen kişi Samuel, gerçi krallıktan öncesine ait, hatta İsrailoğullarına Allah’ın emriyle ilk kral seçtiren kişi (I Samuel 9 v.d.).[1]Ama orada can alıcı bir ayrıntı var: “Eskiden İsrail’de biri Allah’a bir şey sormak istediğinde “haydi biliciye gidelim” derdi. Çünkü bugün peygamber (nabî) denilene o vakit bilici (הָרֹאֶה, kâhin, müneccim) denirdi” (I Samuel 9.9).  “Bugün” den kasıt MÖ 7. yy sonu, Tevrat’ın ana tarih anlatısının derlendiği devir. “Eskiden” dediği bundan 300-400 yıl önceki yarı-efsane çağı. “Bugüne” ait bir terim, eski zamana yansıtılmış. Nitekim aynı hikâyenin alternatif anlatımı olan Tarihler (Chronicles) kitabında Samuel’den “nebî” değil, “bilici” diye söz ediliyor (I Tarihler 9.22).

Samuel neden nebîlik mertebesine yükseltilmiş, anlamak çok zor değil. 7. yy’ın sert siyasi ortamında belli ki nebîlerin kraldan eski ve kraldan yüksek bir makama sahip olduklarının vurgulanması istenmiş. O yüzden ilk kraldan öncegelen, ve Allah’tan aldığı talimatla kralı takdis eden bir nebî gerekmiş. Keza Samuel’den sonraki Nathan ve Oded nebîlerin de kral Davut ile Süleyman’ı bazen takdis, bazen ikaz ettikleri vurgulanmış. Davut ve Süleyman’ın büyük ölçüde mitolojik şahsiyetler olduğu göz önüne alındığında, anlatılan şeyin siyasî anlamı daha net görülüyor.

*

Gerçek bir tarih dönemiyle ve tarihi şahsiyetlerle bağdaştırılabilen ilk nebî İlyas. Kuzey (İsra’el) Krallığında, y. MÖ 870-850 yıllarında hüküm süren kral Ahab zamanında zuhur etmiş. Kralın çok-tanrıcılık eğilimleriyle mücadele etmiş; belki de ilk kez Yahve inancını güçlü bir şekilde öne sürmüş. (Eliyâhu אֱלִיָּהוּ adı “Rabbim Yahve’dir” demek; isimden çok slogan gibi.) Bana öyle geliyor ki nebîlik makamını bir kurum ve kavram olarak ilk tanımlayanlar, İlyas ve halifesi Elîşa. Sonraki nebîler esas olarak onları model almışlar.[2]

Sözleri kitaplaştırılıp Tevrat’a dahil edilen ilk nebi’ler Hoseave Amos. Onlar da kuzeyli, 700’lü yıllarda yaşamışlar. Tevrat derlemesini oluşturan metinlerin en eskileri muhtemelen bunlar. Her ikisi de henüz Tek Tanrı kavramından çok uzak. Çeşitli tanrılar arasında Yahve’nin en güçlü ve gazabı en müthiş tanrı olduğunu kanıtlamaya çalışmışlar.

Güney (Yahud) Krallığında adı geçen ilk nebi İşaya, 7. yy başı. Onu, tüm nebilerin en karakteristiği olan Yeremya izlemiş (7. yy sonu). Babil esareti zamanında ve hemen sonrasında Ezekielve Zekeriya nebilik etmişler. Kraliyetin çöküşü MÖ 587, nebîler silsilesinin tükenmesi yaklaşık 530 veya 500. Aradaki iki üç kuşak, belli ki kraliyetin geri gelmesi umuduyla eski alışkanlıkları sürdürmüş. Babil dönüşünden ve İkinci Tapınağın inşaından sonraki devirde ise artık nebilerin adı geçmiyor. Mesela MÖ 448 dolayında Yahudi dini yasalarına son şeklini veren ve Tevrat’a dahil iki önemli kitaba konu olan Ezra ve Nehemya nebî değiller. Ezra (Uzeyr) Tevrat’ta sadece Alim (sofer, “molla?”) ve Rahip (kohen) olarak anılıyor (Ezra 7:11, Nehemya 8:9). Nehemya ise Vali ya da Yönetmen (Nehemya 12:26).

*

Musa'nın peygamberliği konusu biraz daha karışık.

Tevrat’taki Musa hikâyesinin en az iki ayrı kalemden çıktığını biliyoruz. Daha eski olanı İkinci Yasa (Deuteronomy), 7. yy sonlarına ait. Diğeri Çıkış, Leviler ve Sayım kitapları, daha geç.

İkinci Yasa yazarının peygamberlik konusuna yaklaşımı tuhaf. 13. babda peygamberlerin (nabiim) “rüya görücü” olduğu, yalan söylediği, ve Allahın onları kahredeceği birkaç kez vurgulanmış. 18. babda ise, İsrailoğulları arasında Allah’ın gerçek sözcüsü olan bir peygamberin (nabî) çıkacağı müjdelenmiş. Bu kişinin Musa olduğu ima ediliyor, ama açıkça söylenmemiş. Nihayet, sonradan eklenmiş izlenimi veren son paragrafta (34.11) “o günden bu yana İsrail’de Musa gibi Tanrı ile yüz yüze görüşen bir peygamber çıkmadı” denilmiş. Bu cümle muğlak, çünkü Musa’nın nabî mi, yoksa tüm nabîlerden üstün başka bir şey mi olduğu anlaşılmıyor.

Çıkış (Exodus) ve Sayım (Numbers) yazarının tavrı daha net. Çıkış 7.1’de Musa’nın değil kardeşi Harun’un peygamber (nabî) olduğu açıkça belirtilmiş. Çıkış 15.20’e göre kızkardeşleri Miriyam da peygamber (nabiyya). Buna karşılık Musa peygamber değil, daha üstün bir şey. Sayım 12:6-8 bu konuda net. Allah nabi’lerle rüyada konuşur, oysa Musa ile “açıkça, yüz yüze” görüşmüştür.

Bundan ne sonuç çıkaracağız?

Bence şöyle bir şey. 1) Tevrat’ın yazıldığı devirde (MÖ 7. ve 6. yy’larda) nebilerin düzinesi beş paraydı. 2) Tanrıdan direkt mesaj alma tekeli onlara aitti. 3) Nebilerin genellikle yalancı olduğuna dair bir düşünce vardı. 4) Eski zamanda şimdiki nebiler gibi olmayan, tanrıya farklı bir boyutta ulaşmış bir figür lazım oldu. 5) Musa bu göreve uygun bulundu.

Tesadüfen tam bu sırada, Tapınağın bir odasında, Musa Yasalarını içeren eski bir elyazması bulunuverdi (II Krallar 23:24). Yine tesadüfen, bu yasalar kral Yosiah (MÖ 641-609) ile başrahibi Hilkiyah’ın siyasi-dini programına tam denk gelmekteydi. Doğal olarak, o yasaların müellifi olan Musa’nın normal peygamberlerden ayrı bir yere oturtulması gerekti. Oturtuldu.

*

Tevrat’ta Nuh, Yakup, Yusuf, Davut ve Süleyman peygamber değildir. İlk üçü Atalar (aboth, patriarchs) kategorisinde sayılır, son ikisi sadece kraldır. İbrahim’den sadece bir yerde (Yaratılış 20:7) nabî diye söz edilir, orada da kastedilen “nefesi kuvvetli hoca” ya da “evliya” gibi bir şey görünüyor.

Öte yandan, tanrı ile direkt hattan görüşmek eğer nebîlere mahsus bir şey ise, eski zamanların fantastik aleminde tanrı(lar)la yüzgöz olan kişilerin tümünün mantıken nebî sayılması gerektiği rahatlıkla iddia edilebilir. Adem ile Havva sık sık Patronla muhatap olmuşlar; Yakup güreş tutmuş; Nuh gemi yapım ve zooloji koleksiyonculuğu talimatı almış. Nebilerden neleri eksik?

Nitekim Tevrat’ta bu yönde hiçbir ifade olmadığı halde, sonraki devirde, yani Hıristiyanlığın doğumu ile Talmud’un oluşumu arasındaki dönemde, nebi kavramının kontrolsüz olarak genişleme eğilimine girdiği anlaşılıyor.

Misal: Tevrat’ta Yônah (Yunus) Amittai adlı bir nebînin oğludur, ama kendisine nebî adı verilmez (II Krallar 14.25). Buna karşılık, hikâyenin ilk anlatımından yaklaşık 700 yıl sonra yazılan Matta İncilinde (12:39, 16:4) Yunus “prophêta” olarak anılır. Tevrat’taki DanielBabil’de yaşamış bir efsane kahramanıdır; oysa yine Matta 24:15 ve Markos 13:14’e göre Daniel peygamberdir.

*

İncil’deki peygamberlik konusu da hayli sürprizlidir. Ama onu da başka zaman anlatayım.





[1] Samuel Kuran’da Bakara 247’de anılan isimsiz nebîdir. Samuel’in takdis ettiği ilk İsrail kralı Şaûl, Kuran’da Tâlût adıyla anılır. İbraniçe /ş/ harfinin Aramice /t/ halini alması tipiktir. +ût Aramice çoğul ekidir. Tâlût “Şaul’lar” anlamına gelir.

[2] Bugünkü İsrail’in kuzey yarısında Ahab ve babası Omri zamanında (MÖ 900 ve devamı) merkezî bir krallığın ortaya çıktığı, arkeolojik bulgularla desteklenen bir bilgi. Buna karşılık, bunlardan yüz yıl kadar önce Kudüs’te (güneyde) hüküm sürdüğü rivayet edilen Davut ve Süleyman’a ilişkin arkeolojik iz yok. Bu dönemde Kudüs’ün birkaç haneden oluşan bir yarı-göçebe yerleşimi olduğu biliniyor. Güneyde kentleşme ve krallık kurumları ancak MÖ 650’ler dolayında belirmiş. Zengin ve müreffeh Kuzey devletinden daha eski ve daha güçlü bir Güney krallığı efsanesi, hiç şüphesiz 7. yy’ın siyasi gerekleriyle açıklanması gereken bir  

2 Aralık 2013 Pazartesi

Firavun

Mısır firavunları zamanın öteki hükümdarlarına (mesela Asur kralına veya İran şahına) oranla daha mı zorbaydı? Monarşik kibir veya putperestlik liglerinde daha mı üste oynarlardı? Hiç sanmıyorum.

Adamların kötü propaganda kurbanı oluşunun esas kaynağı şüphesiz Tevrat. Kuran’ın anti-firavuncu söylemi direkt oradan kopya. Peki Tevrat hangi bağlamda firavun kötülemiş? Belli başlı iki bağlam görünüyor.

Musa ile Firavun

Birincisi, Musa’nın Mısır’dan çıkışı hikâyesi. Tevrat’ın ikinci kitabı olan Çıkış’ta (Exodus) anlatılıyor. Büyük bölümü, alimlerin Deuteronomist (D) adını verdiği kalemden çıkma, yani kral Yosiah (Josiah) zamanında, MÖ 639 ile 609 arasında yazıya dökülmüş.[1]

Bekgraund şöyle: Mısır, Asur devletinin dağılmasının doğurduğu iktidar boşluğundan bilistifade, Filistin ve Ortadoğu’ya yönelik bir genişleme politikasına girmiş. Kudüs buna direniyor, boyunu aşan bir meydan okuma tavrına giriyor. Sonunda firavun Necho’nun ordusu 609’da Yahudistan’ı istila edip Yosiah’ı öldürecek.

Böyle bir çatışmanın gölgesinde Resmi Tarih yazdıracak olsan, Mısır’ın padişahını yerin dibine batırmaz mısın? Bunlar bir zamanlar senin atalarını esir etmeye kalkıştığında senin Tanrı’n onların başına kaç çeşit bela getirmiş, ballandıra ballandıra anlatmaz mısın? “Ben küçüğüm ama Baba’m büyük, bana dokanma fena döver, Nil nehrini kana bular, gökten kurbağa yağdırır, erkek çocuklarını öldürür” diye saydırmaz mısın? Düşün bak: Anlattığın şey ne kadar akıl dışıysa inandırıcılığı o kadar fazladır. Akılcı analizde şansın yok: Mısır’ın yanında bir ufacık noktasın. Akla sığmaz bir hikâye anlatmalısın ki karşı taraf kuşkuya düşsün, “normalde biz bunları yeriz, ama ya bunların tanrısı doğa yasalarını tersine çevirse?” diye kaygılansın.

Yusuf ile Firavun

İkincisi, Yaradılış (Genesis) kitabındaki Yusuf hikâyesi ile yine aynı kitapta Mısır’a değinen diğer detaylar. Akademik kabule göre bunlar daha geç bir tarihte, Rahip (Priestly, P) adı verilen yazar tarafından kaleme alınmış. Babil esaretinden dönüşün ertesi, bir ihtimal MÖ 539’dan hemen sonra, ama daha güçlü olasılıkla peygamber Ezra (Arapçası Uzeyr) ve halefi Nehemya zamanında, MÖ 448-440 dolayı.

Bu sefer dünyaya İranlılar hakim. Kudüs’ün ruhban sınıfı Pers devletinin sadık tebaası, Ezra ile Nehemya ise doğrudan İran şahının görevli memuru. Mısır gene düşman, İran’ın başının belası.[2] Hatta muhtemel ki İran’ın Yahudi politikasının özü, sınır boyundaki bu stratejik halkın Mısır’a kaymasını önlemekten ibaret. Tesadüfe bak: İran yandaşı rahiplerin kaleme aldığı Nuh ve İbrahim hikâyelerinde İran devletine tabi kavimlerin hepsi İsrailoğullarının akrabası ve kardeşi görünürken, İran’ın düşmanları (Mısırlılar, Yunanlılar, Kafkasötesi kavimleri) hep uzak akraba, kötü adamın çocukları.

Yusuf hikâyesini de istersen “bak Mısır’a kanma, seni vezir yapar, sonra çocuklarını köleleştirir” diye okuyabilirsin.

*

Peki “gerçekte” Yusuf ve Musa var mıydı?

Şöyle özetleyeyim. MÖ 1200 veya 1000 gibi bir tarihte İsrailoğulları veya benzeri bir kavmin Mısır’dan çıkıp Yahudistan’ı fethettiğine dair hiçbir arkeolojik bulgu yok. Mısır’ın zengin arşivlerinde böyle bir olayın izine rastlanmıyor.  Yahudilerin MÖ 600’lerden önce tek ulusal tanrı inancına sahip olduklarına dair bir belirti yok. Hikâyede geçen yer ve kişi adları Orta Krallık döneminde bilinmeyen, MÖ 600’lere ait adlar.[3]

Şüphesiz Mısır’a çulsuz bir sığınmacı olarak gidip orada şansı ve becerileri sayesinde vezir olan bir Yusuf’un hikâyesi mevcuttu. Hemen her kültürde böyle hikâyeler sevilir.

Belki Mısırlı Musa Hoca’nın bir tarihte gelip atalarımıza edep ve kanun öğrettiği de söylenmekteydi. Anadolu’nun hangi kasabasına gitsen buna benzer bir şeyler anlatırlar.

Mısır’daki göçmen işçilere çok eziyet edildiğinde Allahın Mısırlıları kahretmesi de normal; tipik Almancı geyiği.

Halk arasında popüler olan bu hikâyeleri toparlayıp ulusal bir efsaneye dönüştürmek ise, halkın veya Allahın değil, saray ve tapınak propagandacılarının işiymiş gibi görünüyor.




[1] Tevrat’ın anonim yazarlarını J, E, D ve P olarak ilk tasnif eden 1883’te Alman şarkiyatçı ve İncil alimi Julius Wellhausen’dır. Ayrıca bkz. R. Elliott Friedman, Who Wrote the Bible (1987) ve Robert Wright, The Evolution of God (2009).
[2] 525’te Mısır yenilip İran yönetimine girecek, fakat ardarda gelen isyanlardan sonra 460’ta yeniden bağımsızlığını kazanacak.
[3] Finkelstein & Silberman, The Bible Unearthed (2002), sf. 58-71.

24 Eylül 2013 Salı

Akıl ve Din Semineri videoları

1-8 Eylülde Şirince'de birincisini gerçekleştirdiğimiz Akıl ve Din seminerinin videoları aşağıda. Hepsi 8 tane, toplam yaklaşık 9 saat.

1. gün - http://www.youtube.com/watch?v=CuOUwlNYfSc Konular: Din ve rasyonel düşünce, nerede buluşur, nasıl bağdaşır.

2. gün - http://www.youtube.com/watch?v=bSkNsSJNd1o ve http://www.youtube.com/watch?v=QDORTuZvNh8 . Batıda eleştirel Tevrat ve İncil araştırmalarının tarihçesi. Arkeolojik bulgular ışığında Tevrat. Son oturumda Elif Ledrön Nepal'de tanrının enkarnasyonu olan bir kadını ve 30 yıl meditasyon yaparak madde dünyasını aşan bir yogiyi anlatıyor.

3. gün - http://www.youtube.com/watch?v=w_KKyjN5q0c ve http://www.youtube.com/watch?v=2gQxsclThnk . İslam'ın içinde doğduğu tarihi ve siyasi ortam. İslam anlatısı nasıl oluştu?

4. gün -  http://www.youtube.com/watch?v=6DTj657M06g ve http://www.youtube.com/watch?v=LakyjSB6d4M . Kuran'daki bazı kavramların eleştirel analizi.

5. gün - http://www.youtube.com/watch?v=LBGY-7bH4Gc . Çağdaş anayasa ve insan hakları hukukunda dinin yeri. İlk oturumda Sait Çetinoğlu modern Türk tarihinde dinî bağnazlığın rolünü inceliyor.


19 Kasım 2012 Pazartesi

Cehennemde bir Gezi


26 Mayıs 2009 tarihli Taraf’ta çıkan Kelimebaz yazım şöyle:

Kudüs’e gitmiş olanınız varsa bilir, eski kentin güneyindeki dik vadi Hinnom Vadisidir. İçi tıklım tıkış Filistinli mahallesidir. İbranice ge vadi olduğu için Ge Hinnom גהנם derler.
Tevrat’a göre burada vaktiyle putperestlerin tapınağı varmış, tanrı Moloh’a çocuk kurban ederlermiş, ne kadarı gerçektir ne kadarı Tektanrıcı propagandadır bilmem. 2 Krallar 23’e göre kral Yosiah bu töreyi yasaklamış, tapınağı da yıktırmış. Ondan sonra burası Kudüs kentinin çöplüğü olmuş. Hayvan leşleri ve idam mahkûmlarının cesetleri buraya atılırmış. Sürekli ateş yanarmış. Kokuyu tahmin edebilirsiniz artık.
Tevratta ge hinnomveya gei ben-hinnom (“Hinnom oğlu vadisi”) onbir yerde geçiyor. Hepsinde de somut bir yer sözkonusudur. Sadece Yeremya 7.31’de günah işleyip lanetlenen Yahuda halkının ölülerinin Hinnom vadisini dolduracağı, orada kurda kuşa yem olacağı, bundan dolayı vadinin adının “Gözyaşı Vadisi” olarak anılacağı bildirilir. Tevrat’ın Aramice tefsirlerinde sözcük gehinnam şeklinde geçer. Allahın putperestlere yönelik gazabının simgesi olarak yorumlanır.
Aramice /g/ = Arapça /c/ kuralından daha önce söz etmiştim, hatırlarsınız.
İncil’de geçen sözcük Yunanca gehenna’dır. Hz. İsa bu sözü oniki yerde telaffuz eder. Her seferinde günahkâr bir kişiyi veya günah işleyen bir organı “Gehenna ateşine atmak” eylemi söz konusudur. İsa daima mecaz ve mesellerle konuşmayı sever, burada da mecazi bir anlam kastetmiştir sanırım. Ama ikibin senedir tartışılan bir konuyu ben çözecek değilim herhalde.

Bir iki kıl tüy dışında yanlış yok. İlave edeyim.


Tevrat’ın vadisi

Bir kere vadinin İbranicesi ge değil gei  גֵּי olacak. Tevrat’taki onbir örneğin dördünde gei ben-Hinnom veya gei Hinnom basit bir coğrafi yer adı olarak geçiyor (Yoşua 15.8 ve 18.16, Nehemya 11.30, Yeremya 19.2). Diğer yedi örnekte, putperestlerin burada bir tofet (sunak, kurban yeri) inşa ettikleri ve kız ve erkek çocuklarını burada tanrıya adak olarak ateşe koydukları anlatılıyor. (2 Krallar 23.10, 2 Tarihler 28.3 ve 33.6, Yeremya 7.31, 7.32, 19.6, 32.35). Tevrat tanrısının şiddetle lanetlediği bu adet, Yahudi (ve Hıristiyan) geleneğinde “çocuk kurban edilmesi” şeklinde yorumlanmış ise de, 2 Krallar ve 2 Tarihler’deki ifade nesnel bir gözle okunduğunda, “çocukların ateş içinden geçirilerek tanrıya adanmasından” söz edildiği açık. Yani bir tür arınma/kutsama ayini söz konusu. 2 Krallar 23.10’a göre kral Yosiah, Yahud ülkesindeki tüm “putperest” sayılan tapınakları yıkarken, Hinnom vadisindeki bu sunağı da yıktırmış ve rahiplerini öldürtmüş.

Yeremya 7.30-32’de, bu basit tarihi gerçekten mit üretme sürecini izliyoruz. Şaşılacak kadar şeffaf.

Yeremya’nın metni kral Yosiah’ın ölümünden yaklaşık 25 yıl sonra ve Kudüs’ün MÖ 587’de Babilliler tarafından yakılıp yıkılmasının ertesinde kaleme alınmış. Hakiki dünyada Babil istilası, Yosiah’ın başlattığı dinî fanatizm politikasının doğurduğu olaylar zincirinin bir sonucu idi. Dolayısıyla bazı Yahudilerin, başlarına gelen felaketlerden rahmetli kralı (ve onun baş ideologu olan Yeremya peygamberi) sorumlu tutmuş olacağını düşünebiliriz. Oysa Yeremya başka kanıdadır. Yahudilerin başına gelenler dini fanatizmin değil, tam tersine, Allahın emrine yeterince boyun eğmemenin sonucudur. Hinnom vadisindeki tapınak bu polemikte kilit önem taşır. Allahın kentinde (Kudüs’te) bu putperestlik tapınağının yapılması Allaha karşı büyük bir küfr ve isyandı. Allah bunu affetmemiştir. (7.30) Beni İsrail’in günahkârları, o tapınakta kız ve erkek çocukları ateşte yakmıştı. (7.31) [Eski kitaplar “ateşten geçirmek”ten הָעֲבִיר בְאֵשׁ  söz ederken, Yeremya “ateşte yakmak” לִשְׂרף בָאשׁ deyimini kullanır; polemiğe “gaz verir”.] Bu yüzden Allah, Hinnom vadisini günahkârların cesetleriyle tepeleme dolduracak, cesetler leş yiyen kuşlara yem olacaktır. Vadinin adı bundan böyle Ölüm Vadisi olarak anılacaktır. (7.32)

Zion tepesi üzerinde kurulu olan Kudüs kentinin güney yamacından aşağı ceset dökersen, Hinnom vadisi cesetle dolar. Babil istilası sırasında böyle bir şeyin yaşanmış olması mümkün görünüyor. Yeremya 50.4’te “Zion Tepesinin yolu Gözyaşı Vadisidir” derken kastedilen de aynı şey olmalı.

O halde: “Allah (ve onun sözcüsü Yeremya) size söylemedi mi? Orada tapınak yapsanız başınıza bunlar gelir elbette!”


Soğuk cehennem

Tevratta Hinnom vadisine bundan başka bir metafizik anlam yüklenmediğini görüyoruz.

Tevratta sözü edilen manevi ceza makamı şe’olשְׁאוֹל   adını taşıyan başka bir yerdir. Yaklaşık 45 kez anılır. Karanlık ve kasvetli bir yerdir. Ta aşağıdadır; şeol’e “inilir” veya “düşülür”. Örneklerin çoğunda sözcük, “sıkıntı”, “kasvet”, hatta “depresyon” diye tercüme edilebilir. İsaya 14.15 ve Ezekiel 31.16’ya göre şeol derin (dipsiz) bir çukurdur. Allahın gazabına uğrayan insanlar (nefsler)  şeol’e atılır. Ancak bunun, ölümden sonra gidilen bir yer olduğuna dair bir belirti yoktur. Her halükârda şeol, sonsuza dek kalınan bir yer değildir. Yunus peygamber, balinanın karnında kendini şeol’ün ta dibinde bulduğunda tanrıya yakararak kurtulur. Mezmur 86.13’te Davut şeol’ün dibinden tanrıya yakarır ve tanrı ona merhametini gösterir.

Şeol sözcüğü Vulgate’de infernus, King James İngilizcesinde hell ve Luther’in Almancasında Hölle ile karşılanmış. Latince infernus “en aşağı” demektir. Hell ve Hölle sözcükleri de İngilizce hole ile eşkökenli olup “derin çukur, mağara” anlamındadır. Bu çukurda yanan ateşten hiçbir yerde söz edilmemiştir. Sıcak değil, soğuk bir cehennemdir.


Cehennem fikri “tutuyor”

Yeremya kitabındaki ifadeler sanırım hareket noktası olmuş. Tevrat’ın derlenmesinden sonraki bir tarihte, Hinnom vadisi Yahudi geleneğinde gitgide zenginleşen bir mecazi/sembolik anlam kazanmış. Gei Hinnom: tanrının insanlara gazabının mekânı. Zion dağının dibi olması da mecazı beslemiş olsa gerek: yukarıda Zion (iyi, cennet, hidayet, ışık), aşağıda Hinnom (kötü, eziyet, lanet, karanlık).

Maamafih çöplük, sürekli yanan ateş, cesetlerin atıldığı yer vb. hikâyelerinin sağlam belgesel dayanağı yok. Hinnom vadisinde çöplük olduğuna dair arkeolojik buluntu yok; idam mahkûmlarının buraya atıldığına dair “bilginin” ise, İncildeki ilgili pasajları yorumlama gayretinden doğmuş olması muhtemel.

Vadinin Ketef Hinnom adı verilen en dip kısmında, kayalara oyulmuş mağaralar şeklinde bir antik çağ mezarlığı bulunuyor. MÖ 4 yılında başlayan Roma askerî işgali döneminde Romalıların burada ölülerini yakmış olması, bunun da kremasyon fikrine alışık olmayan yerli halkta tepki ve korkuya yol açmış olması mümkün mü? Mümkün.


Talmud ve Targum

Bakıyoruz Rabbinik devir (yani Milat sonrası ilk yüzyıllar) Yahudi literatürüne.

Talmud Bavli, Sukkah babı 32b sure, misal. Rabbi Yohanan ben Zakkai’den (ölümü M 90) aktarıldığına göre Hinnom vadisinde, aralarında duman tüten iki hurma ağacı varmış ve cehennemin giriş kapısı burasıymış. (http://halakhah.com/pdf/moed/Sukkah.pdf) Aramice metinde GHNM גהנםokuyorum (http://www.mechon-mamre.org/b/l/l0.htm) . Jastrow sözlüğü sf. 236a, gehînom גֶּהִינָם ve gehinnom גֵּהִנָּם şeklinde iki ayrı noktalama vermiş.

[Not: Normal değeri /a/ olan patah (yani fetha) işareti Aramicede /o/ okunurmuş. Yani gehinnam yazılıp gehinnom okunuyor. Milat zamanındaki telaffuz acaba neydi? Yunancaya neden gehenna γεἓννα diye aktarıldı?]

Yine Babil Talmud’u, Sotah babı 4b’de gehinnom’un nihai (tanrısal) yargı ile irtibatlı olduğu görülüyor. Göklerin ve Yerin Sahibi, günahkârları gehinnomile cezalandırmaktadır. Aynı kitap 10b suresine göre gehinnom’un yedi katı (veya bölmesi) vardır. Sure 22a’ya göre Evrenin Efendisi “cenneti (Gan Eden) ve gehinnom’u yaratmıştır; iyinin ve kötünün sahibidir.” 41b’nin dördüncü kuşak rabbilerinden Rabbi Eleazar’dan (ölümü yaklaşık M 170) aktardığına göre “kalbinde dalkavukluk (riya) olan kişi gehinnom ile cezalandırılacaktır.” (http://halakhah.com/pdf/nashim/Sotah.pdf)

Eruvin babında gehinnom13 kere zikredilmiş. Sure 19a’ya göre cehennemin Tevrat’ta anılan yedi adı vardır, şe’ol bunlardan biridir, ancak gehinnombunlardan biri değildir; zira bu sözcük, “Hinnom vadisi kadar derin bir vadi veya çukur” anlamındadır. Rabbi Yoşua ben Levi’nin (M 3. yy) tefsirine göre Yeremya Kitabındaki “Gözyaşı Vadisi” ifadesi, günahkârların cehennemin acılarından geçmek suretiyle hidayete (Cennete) erişeceğini anlatır. Dolayısıyla cehennem, ebedi bir azap olamaz. Rabbi Simeon ben Lakiş (M 3. yy), bazı günahkârların cehennemin kapısında dahi pişmanlık göstermeyip inkâra devam ettiklerini belirterek bu görüşe karşı çıkar. (http://halakhah.com/pdf/moed/Eiruvin.pdf)

Tevrat’ın Aramice meali olan Targum’larda da gehinnom sıklıkla geçermiş. Ancak internette işe yarar bir Targum konkordansı bulamadığımdan, o faslı şimdilik es geçeceğim. Deli postekisi ayıklar gibi Aramiceden metin araması yapmaya sabrım yok doğrusu.


Hıristiyan cehennemi

“İncil” adı verilen Yeni Ahit’te Yunanca gehenna biçiminin oniki yerde geçtiğini söylemişim; doğrusu onbir mısrada, ama onüç kez olacak.

Örneklerin her birinde, günah işleyen bir organın veya bedenin – bir tür çöp gibi – gehenna’ya “atılması” mevzubahis edilmiş. Matta 23.15 ve 23.33’te bu, günah işleyenlere tanrının verdiği bir ceza. Matta 10.28’de hem beden hem ruh gehenna’ya atılıyor; ancak diğer örneklerde sanki atılan şey fiziksel beden. Lukas 12.5’te tanrı insanı ölümünden sonra da gehenna’ya atabiliyor; ama atılan şeyin ruh mu beden mi olduğu açık değil. Markos 9.43’te, gehenna’nın “asla sönmeyen ateşine” değinilmiş; bunun dışında gehenna’nın ebediliğine (sonsuzluğuna) dair bir belirti yok.

Benim kuşkucu gözlerime, İncil’in gehenna’sı daha ziyade bir tür ağırlaştırılmış idam cezası gibi görünüyor. “Allah suçluyu öldürmekle kalmaz, çok feci öldürür” gibi bir şey. Bunun, kıyametten sonra ruhun ulaşacağı bir tür sonsuz mertebe olarak algılanması M 3. yüzyıla doğru çıkmış bir fikir olmalı.

“Şeytan” adı verilen anti-tanrı ile irtibatlandırılması da acaba o devirlerde İran’dan esen Mithra’cı rüzgârların eseri olabilir mi? Çünkü ne Tevrat’ta ne İncil’de, ne de klasik Yahudi metinlerinde öyle bir şey yok.

29 Ekim 2012 Pazartesi

Kurban sözcüğünün etimolojisine dair


Kalın k (qof) ile korbân קֹרְבָּן veya kurbân קֻרְבָּן, İbranice.  Az bilenlerin “Tevrat” adını verdiği Yahudi Kutsal Kitabında toplam 81 defa geçiyor. Bunların 77’si Musa’ya atfedilen Levi’ler ve Sayılarkitaplarında. İkisi Nehemya, ikisi Ezekiel peygamberde.
Yaklaşık aynı anlama gelen diğer kelimeler zebaḥ זֶבַח , ˁolaעֹלָה ve minḥa מִנְחָה. Bu üçü, kurban’dan çok daha sık kullanılmış. İlk ikisi arasında teknik bir ayrım olduğu anlaşılıyor, ancak ayrımın niteliği konusunda farklı kaynaklar arasında görüş birliği yok. Sonuçta hepsi, “kusursuz” bir koç veya boğayı ibadet amacıyla ve belli duaları söyleyerek öldürme ve daha sonra açık ateşte kebap ederek dumanını tanrıya adama fiilini (veya bu fiilin çeşitli vechelerini) ifade ediyor.  [Strong’un konkordansı elimin altında değil; ama http://lexiconcordance.com/ adresinde harikulade bir arama makinası var.] 
Kurban sözcüğünün hafifçe farklı bir nüansı olabileceği, Leviler 1.3 (ve Yoşua 22.26)’da hissediliyor. Sanki zebah ve ola spesifik birer işlem, kurban ise tanrıyı memnun etmek amacıyla armağan edilen her şey, alelumum "adak" veya “sunu”. Latinceye çoğu yerde oblatio diye çevirilmiş; İngilizcesioblation, sözcük anlamı “yakına-getirme (bring by)” demek. Genellikle, “sunak masasına (altar) getirilen şey” olarak yorumlanıyor. Latince offerre ve İngilizce offer aynı kelimedir. [Latince ferre “getirmek, taşımak” fiilinin perfekt kökü latus, latio gelir. Düzensiz fiillerdendir. Ob-ferre = ob-latioOb edatı “yakın, beri, yüzyüze” demek.] 
“Allaha yakın olmak” düşüncesiyle görünür bir alakası yok. Pek mecazi bir anlamda, belki. Ama daha ziyade kına gecesi gibi bir ortamda “hediyesi olan çıksın beri gelsin” gibi bir şey çağrıştırıyor. 
*
Aramice ve Süryanice kaynaklarda kurbanâM 1. yüzyıldan itibaren son derece yaygın. Anlamı 1. Tanrıya sunulan adak, özellikle hayvan kesmek suretiyle yapılan ibadet, 2. genel olarak hediye, armağan. Bir detay dikkatimizi çekiyor. Tekvin 4.1’de Habil ile Kabil’in Allah’a sundukları adak/kurban İbranice metinde minha iken, bu sözcük Onkelos Targum’unda kurbanâ קֻרְבָנָא sözcüğüyle tevil edilmiş. Bkz. http://www.mechon-mamre.org/i/t/u/u0104.htm . Onkelos’un yazım tarihi yaklaşık M 115. Targum bildiğimiz tercüme’nin Aramcası.  
Merak ediyoruz, İlyas/Elijah peygamberin Baal rahibiyle yaptığı kurban yarışmasında hangi sözcük kullanılmış? İbranice Krallar I 18.36’da minha, 18.38’de ˁola geçiyor. Aramice targum internette mevcut değil maalesef, ya da ben bulamadım. 
Merakımızın sebebi şu. Kuran’da kurban قربان sözcüğü iki kere geçiyor.
Ali İmran 183: الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ عَهِدَ إِلَيْنَا أَلاَّ نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتَّىَ يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ “Allah bize ‘ateşin yakıp tükettiği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmayınız’ diye ahd etti.”  Bu ifadenin Krallar I 18.37-38’e atıfta bulunduğu apaçık.
Diğeri Maide 27: وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِن أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الآخَرِ “Onlara Adem’in iki oğlunun kıssasını anlat. İkisinden birinin kurbanı kabul edilmiş, diğerininki edilmemişti.” Buradaki hikâyenin de Tekvin 4.3 ve devamına gönderme olduğu şüphesiz. Soru: Acaba hikâyeler Tevrat’tan alıntı olduğu gibi kurban sözcüğü de Tevrat’tan, daha doğrusu Aramice popüler versiyonundan aktarılmış olabilir mi?
Klasik devir Arap filologlarına (Suyuti, Sibaweyhi, Cawaliki) göre fuˁlân vezninde olan hiçbir sözcük öz-Arapça olmayıp Aramice/Süryaniceden alıntıymış. Kur’an, subhan, furkan, tufan, burhan… bunlardanmış. Kurban sözcüğünün de öyle olduğu anlaşılıyor.
Maamafih alıntının Muhammed’den önceki döneme ait olması daha kuvvetli ihtimal. Habeşçe kurbân ቁርባን tam aynı anlamda mevcutmuş. Habeşçe ile Güney Arapça arasında İslamöncesi dönemde mevcut olan yakın ilişki göz önüne alındığında, aynı sözcüğün Arapçada da kullanılıyor olması mantıklı görünüyor.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Recm = racim = tercüman


İbranice rāgăm רָגַם ve rēgăm רֵגַם “taş atmak, taşlamak,” ama özellikle “taşlayarak idam etmek.” Tanrıya küfredenlerin (Lev 24.16) ve çocuğunu yalancı tanrı Molokh’a kurban edenlerin (Lev 20.2) rāgăm edilmesini Tevrat emrediyor. İsa döneminde zina yapanların da taşlanarak idam edildiği malum. İyi biri olan İsa, “günahsız olan ilk taşı atsın” diyerek bu konudaki reformist yaklaşımını belli etmiş (Yoh 8.5-9).

Kuran’da racm, “taşlamak” anlamında birkaç yerde geçiyor. Ancak zinanın recmle cezalandırlması Kuran değil hadis kaynaklı. Kuran (Nur 24.2) zinanın cezasını yüz kırbaç olarak belirliyor, hatta Allahı ve hesap gününü düşünen kişinin bu konuda asla merhamet göstermemesini özellikle emrediyor, sanırım o bölüm Yaradan'ın ters gününe denk gelmiş. [Racm sözcüğünün peygamber zamanında veya ondan kısa bir süre öncesine dek /ragm/ şeklinde söylendiğini hatırlatayım. Tüm Sami dillerinde /g/ olan alfabenin üçüncü harfi Arapçada sonradan /c/ değerini kazanmış.]

İbranice ve akraba dillerde RGM kökünden “taş” anlamına geldiğinden emin olabildiğimiz başka sözcük yok. İsim olan rigmā רִגְמה Tevrat’ta sadece Ps 68.27’de geçiyor. Anlamı muamma. Talmud’da “taş” diye yorumlamışlar (Jastrow 1449). Ama yaygın İngilizce, Almanca, Fransızca ve Latince çevirilerin her biri ayrı yola gitmiş. Çoğu “kalabalık” veya “haykırış, haykıran kalabalık” diye çevirmiş. King James “council = şura” demiş. En tazesi olan Common English Bible “speaker = sözcü” diye çevirmeyi uygun bulmuş.

*

Racīm Kuran’da sadece şeytanın sıfatı olarak kullanılan bir terim: euzu billahi min el şeytanir racim, vs. Anlamı yoruma açık. Taşlanmış? Taşlanan? Hacda şeytan taşlama eski bir Arap geleneği ise onunla alakası ne?

Habeşçe bağlantısına Batıda ilk önce Kuran’ı Almancaya çeviren Friedrich Rückert işaret etmiş; Nöldeke Neue Beiträge 47’de konuyu etraflıca incelemiş; Jeffery s. 140 farklı görüşleri tartışmış. Habeşçe ragama “lanetlemek” demekmiş. Ragūm veya ragīm “lanetli, mel’un”. Habeş kilise literatüründeşaytān ragūm (melun şeytan) sıkça geçen bir kalıp deyim. Habeşler Muhammed’den yüz ila ikiyüz sene önce Hıristiyan olmuş. İncil’i Habeşçeye çevirmişler, kırallık kurmuşlar, Yemen’e egemen olmuşlar, hatta bir ara Mekke’yi kuşatmışlar, o devirde önemli bir millet; Mekke ile ticari ilişkileri var. Müslümanlar Mekke’den dışlandığında, Osman b. Affan önderliğindeki bir bölüğü Medine yerine Habeşistan’a gitmiş.

Nöldeke’ye göre İbrani-Hıristiyan geleneğinde kalın s (sad) ile ṣātān adını taşıyan varlığın Kuran’da ş ile şaytān şeklini alması da Habeş etkisinin ürünü olmalı. Ses değişimini açıklamak başka türlü mümkün görünmüyor çünkü.

*

Tevrat’tan bin, Habeş İncilinden ve Kuran’dan kaba hesap ikibin sene evvel Babil ve Asur’un dili olan Akkadcada ragāmu “çağırmak, seslenmek, kehanet etmek, mahkemede dava etmek”. Chicago Assyrian Dict. 14.67: 1. to call, to call out, 2. to prophesy, 3. to summon, convoke, 4. to lodge a claim, to sue, to bring a legal complaint, to claim something by lawsuit demiş. Aynı kökten rugummû“dava: legal claim, lawsuit”.

Daha ilginci targumannu, çok sık geçen bir resmi sıfat. Bir çeşit elçi ya da sözcü, ama itibarlı bir meslek olduğu anlaşılıyor. Zamanla sadece “bir dilden diğerine tercüme eden çevirmen” anlamı kalmış. Çevre dillerinin hepsine alıntılanmış. Hititçe targummiya, Aramice targmānā, Ermenice targman, hepsi “çevirmen”. Arapçası tarcumān, bizde gazetesi bile var.

*

Hepsinin kökü R-G-M. Sami dillerinin üç ayrı kolunda üç ayrı özel anlam kazanmış bir kavram olduğu anlaşılıyor. Anafikir sanırım “ciddi ve resmi bir şey söylemek, bildirmek”. Dolayısıyla “dava etmek, mahkemeye gitmek”. Dolayısıyla “hüküm beyan etmek, mahkûm etmek,” özellikle “idama mahkûm etmek”. İbranice kullanımda “ölüme mahkûm etmek” eylemi, belli bir tür infazın adı olarak özelleşmiş. Habeşçede “mahkûm etmek” kavramı “lanet okumak” tarafına eğilmiş.

Maamafih bu son söylediklerim benim yorumum. Henüz piyasada doğru dürüst bir Sami Dilleri etimolojik sözlüğü yok, inanır mısınız?

Benzer evrimlere başka dillerde de rastlanıyor. Eski Fransızca mesela ban dire “mahkemede hüküm vermek, ferman okumak” iken bandit sözcüğü “hükümlü >> haydut” anlamına evrilmiş. “İdamına ferman verilmiş kaçak” gibi bir şey. Arapça infaz esasen “mahkeme hükmünü yürürlüğe sokmak” demek iken Türkçede “idam” anlamını kazanmış. İngilizce execute da öyle.