etimoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
etimoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2013 Pazartesi

Vampir

Obur sözcüğünü kime sorsan “Türkçedir” der, ben de öyle zannediyordum, hatta Dil Cinneti döneminde etobur, otobur gibi bileşikleri yapıldı. Ama Türkçenin gelmiş geçmiş en müthiş sözlüğü olan Meninski sözlüğü, sene 1680, Farsça demiş. Farsça awbârîdan “çiğnemeden yutmak” fiilinden awbâr اوبار, Türkçede alternatif telaffuzu obâr, “yutucu”. Ejdehâyı merdüm awbâr “insan yutan ejderha”. Mahî-i keştî awbâr “gemi yutan deniz canavarı”. Cilt 1, sayfa 481. Farsçanın klasik sözlüğü olan Burhan-ı Katı’dan çek ettim, awbârîdan ve awbâr mevcut, TDK basımında sf. 231.

Evliya Çelebi’de ise vav ile obûr اوبور insan kanı içen bir tür menhus yaratık. Evliya bunu Çerkezlerden işitmiş. Seyahatname kopyam elimin altında değil, onun için müsaadenizle Başak Ö. Bitik’in makalesinden özetleyeyim:

Karakoncolos gecelerinde insan kanı içen oburlar vardır. Kanı içilen kişinin yakınları obur tanıtıcı, yani “câdî sihirbâz bilici” ihtiyâr Çerkez âdemlerine başvururlar. Toprağının bozulmasından içinden obur çıktığı anlaşılan mezar kazıldığında kan içmekten gözleri kızamış obur leşi bulunur. Oburun göbeğine böğürtlen çalısı kazığı çakıldığında sihri bâtıl olur, kanı içilen insan da ölümden kurtulur. Kanı içilen kişinin kimsesi yoksa, obur tanıtıcı bulunmazsa o kişi ölür gider. Bazı kişiler de bulunan oburun göbeğine kazık çaktırdıktan sonra başka bir obur onun leşine girmesin diye o leşi ateşe atarlar. Bir obur, bir insanın kulağından kanını emdiğinde o kişi günden güne hastalanır. Obur tanıtıcılara haber ve mal verince, onlar köyleri gezip insan kanı içmekten gözleri kan çanağına dönmüş oburu yakalar ve zincire vururlar. Obur, oburluğunu itiraf edince de yine göbeğine böğürtlen kazığı çakıp kanından, hastalanan kişiye sürdüklerinde o kişi şifa bulur. Obur da ateşe atılır. (Milli Folklor, 2011, sf. 66)

Şimdi Meninski’nin obâr’ı ile Çelebi’nin obûr’u aynı kelime midir, emin değilim. Belki obûr, Farsça sözcüğün Kafkas/Tatar kültür çevresine özgü bir varyantıdır, Çelebi oradan duymuştur. Her halükârda seyyahımız sözcüğün bundan başka bir anlamından habersiz görünüyor. “Doymak bilmez” anlamında sıradanlaşmış obûr en erken 1876 tarihli Vefik Paşa sözlüğünde karşımıza çıkıyor.

*

Kan içici oburun Tatarcası ubır, Rusçası upır упырь imiş. 13. yy öncesine ait Rusça Aziz Grigoriy Menkıbesinde upır’lardan söz edilmiş, yani kökü hayli eskiye gidiyor. Bir Türk dilinden alıntı olabilir mi? Bilemeyeceğim. Bilumum diğer Slav dillerinde sözcük mevcut: Çekçe upír, Lehçe wąpierz, Sırpça… dur bakalım.

1718’de Avusturyalılar Sırbistan’ın yarısını ele geçirdikten sonra bir sürü teftiş heyeti gönderip memleketin envanterini çıkarmışlar. Avrupalılar bu sayede Sırp (Macar, Transilvanya vb.) köylülerinin mezar açıp Vampyravlama, bulduklarının göğsüne kazık çakma geleneğini ilk kez duyma fırsatı bulmuşlar. 1734’te ilk kez İngilizce bir yazıda vampyre sözcüğü geçmiş. Sahneyi bilirsiniz: Batı Avrupalı seyyah, Balkan taşrasında sefil bir han, kuşku dolu köylüler, ürkek fısıltılar, dışarıda kar fırtınası…

Belki de yenilmiş Osmanlı’nın ruhudur ürküten, kimbilir?

Philip Burne-Jones, The Vampire
Neden mp? Emin değilim ama Yunan imlasıymış gibi geliyor bana. Yunancada /b/ sesi olmadığından mp kullanırlar, Beethoven yerine Mpetoven yazarlar. O tarihte Sırplarda okuma yazma yok gibi bir şey, belki çat pat Rumca yazan Ortodoks köy papazı var. Sırpça orijinal sözcük neydi? Bilmiyorum, 18. yüzyıl Sırpça kaynaklarını arayacak halim yok, ama sanki vampır değil vabır olabilirmiş gibi geliyor bana.

*


Vampirin pis kokulu bir leşten soluk benizli bir genç kadına dönüşmesi galiba 1890’larda Burne-Jones’un çizimleriyle olmuş. O seksi vampirin adının vamp diye kısaltılması ise 1910 dolayları. Sinemanın ilk vampı Enid Bennett, 1918.

7 Aralık 2013 Cumartesi

Yumurtayı koydum oje kabına

Geçen gün bizim bahçıvan Mustafa viyollere fidan mı ne ekmiş, birden uyandım ki Nişanyan Sözlük’te viyol yok. Atlamışız. Oysa çok yeni bir kelime de değil. Bak Milliyet arşivine, 1964’ten itibaren bir sürü metin örneği var. “Tavuk çiftlikleri için Hollanda’dan ithal viyollerimiz gelmiştir” vs.

TDK sözlüğü 2009’da eklemiş. Fransızca vieille’den gelir demiş, ki alakası yok, “yaşlı kadın” demektir, ne iş? “Satış sırasında yumurtayı korumaya yarayan, atık malzemeden yapılmış özel kap” diye tanım vermişler. Bu da sakil: Bir kere yalnız yumurta değil, kivi viyolü var, şeftali viyolü var, fide ve çiçek viyolü var. Atık malzemeden yapıldığı da doğru değil, plastik olanı var, poliüretan köpük olanı var.

Kaynağını çıkartamadım. Mantıken İngilizce olması lazım, ama yok öyle bir şey. Viol? Bir eski zaman çalgısı. Vial? I-ıh, küçük cam şişe. Parfüm şişesi olur, yumurta kartonu olmaz. İşe bak sen, İngilizcede viyol anlamına gelen bir kelime bile yokmuş. Egg package, egg carton diyorlar, bin türlü çeşidini çıkarmışlar, ama özel bir ad bulamamışlar.

Fransızca? Viole eski zaman çalgısı, viol tecavüz, olmaz. Dün biraz uğraştım, bulamadım. “Bilmiyorum” diye sözlüğe not yazdım. Bugün twitter’dan paylaştım. On dakikada on tane palavradan sonra, onbirincisinde yakaladık. Fransızca alvéole, aha! Esasen “arı peteğinin her bir hücresi”, ikincil olarak “çene kemiğindeki diş yuvası”, üçüncü olarak, tıpta “kemik başının girdiği eklem yuvası”. Evet mantıklı. Fransızlar yumurta kartonuna alvéole der miymiş? Buyurun, öyle denirmiş, bilmezdim. http://www.farmline.fr/fr/alveole-plastique-30-oeufs,6,800.html

Türkçesinin alviyol olması lazım normal olarak. İlk hece nasıl düşmüş? Sanırım ithalatçı firmanın halt etmesidir. Marjinal bir kelime olduğundan öylece yerleşmiş. Yaygın kelime olsa mutlaka biri çıkar, ukalalık eder, Fransızcadan düzeltirdi.

Fransızca sözcük Latinceden gelme, alveolus “petek gözü”. Alveus (kapçık, hokka) kelimesinden +ul- küçültme ekiyle yapılmış türev, “minimini kapçık, hokkacık” manasına.

Orada da bir incelik var, onu da şey edeyim. Latince sözcüklerin bir kısmı bugünkü Fransızcaya halk ağzından gelmiştir, bir kısmı ise sonradan yüksek kültür dili vasıtasıyla. Alveolus > alvéole bunlardan ikincisine örnek, ukala bir kelime. Normal halk ağzında alveus’un le’si, tıpkı Mardin-Urfa ağzındaki gibi /w/ olur. Ona bitişen v önce /ğ/, sonra /g/, sonra /j/ sesine evrilmiş. Hokkanın Fransızcası auge, /ôj/ okunur. Hokkaya konan nesneye augée denir, Latince alveatus eşdeğeridir. Her türlü güzellik müstahzaratına böyle denmiş, daha sonra da kapsama alanı tırnak cilasına daralmış. Bildiğimiz oje.

8 Aralık ilave


“Alveus > oje dönüşümünü anlayamadık, yeme bizi” diyenler için ufak bir not.

Latince alveus, telaffuzu /alweus/. Daha erken imparatorluk devrinde, 1. yahut 2. yy’da, Latincenin zengin çekim takıları sisteminin halk ağzında haşat edildiği malum. Kâtipler alveus yazmış ama halk *alwe demiş. Bu pan-Roman, yani İtalya’da da aynı, Kartaca’da ve Ren boyunda da aynı.

Kuzey Galya ağzında, Mwardin ağzı gibi, le kalınlaşıp u’ya kaymış. Le tüm dillerde problemli bir sestir. Dilini yayarak söylesen efemine sayılır. Ortasını kalınlaştırıp söyleyince de /u/ veya /ı/ rengi alır. Mesela dilini kasıp “balta” de. /Bawta/ duydun mu? Aynı şekilde, *aw’we. Oldukça erken tarih, belki 4. yy’dan önce.

Çift w problem. İkisinin ayrı sesler olduğunu bir şekilde belirtmen lazım, yoksa ne dediğin anlaşılmaz. Aynı kelime içinde iki eşdeğer sesin ayrı renklendirilmesine dissimilasyon deniyor, yani ayrıklaştırma. Sonuç *awğe. Türkçe kovmak ve koğmak gibi, neredeyse aynı ses, ama tam değil.

Çeşitli kaynaklardan gelen /w/ sesinin önce /ğ/ ve hemen ardından /g/ye dönüşmesi Fransızcada 11. yy’dan önce gerçekleşmiş görünüyor. Mesela Germence wa(h)ren > Fr garer, Germence winjan > Fr gagner, Normanca warrant Fransızca garant. Sözcüğün yazımı 14. yüzyıldan itibaren auge diye oturmuş, o zamandan beri değişmemiş.

İnce sesliye bitişen /g/nin çatlayıp önce /c/ ve hemen ardından /j/ halini alması geç ortaçağ, belki 15. yy. /au/ çiftseslisi ise 18. yy’da /ô/ diye söylenmeye başlamış. Kelime hala auge yazılıyor, ama aşağı yukarı 15. Louis zamanından beri söylenişi ôj. Bu hokka. Hokkanın içindeki nesne augée, yani ôje.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Marjinal kelimelerin izinde: güren, zoğal, hindiba

Kızılcığın Anadolu ağızlarındaki diğer iki adı zoğal ve güren. Her ikisi de TDK Derleme Sözlüğü'nde mevcut. Hamit Zübeyir Koşay'ın Anadilden Derlemeler'inde de var. Güren Rumeli’nden Antep’e uzanan geniş bir alanda yaygınmış. Zoğal Çorum ve Merzifon’dan başlayıp Sivas-Erzincan’a uzanan kuzey Anadolu hattında kaydedilmiş.

Kızılcığın Ermenicesi de zoğal զողալ’dır. Acaryan 2.102’de “Doğu Türkçesinden” alıntıdır diyor, ki sanırım Azericeyi kasdetmiş. Farsçası da zoğal زغال imiş, Steingass’ın sözlüğünde var. Bazı Kafkas dillerinde de kullanılırmış. Nihai kaynağına dair bir şey bulamadım.

Sivas Zara’da bir Zoğallı, Tokat Erbaa’da da Zoğallıçukuru köyü var. İkisinin de adı eski. Erbaa’daki 20. yüzyıl başına dek Ermeni yerleşimiymiş, ama Zara’dakine dair bilgi bulamadım.

Güren besbelli Yunancadan alıntı. Kráneia (kızılcık ağacı) Homeros’tan beri kayıtlı, kránonκράνον (kızılcık yemişi) MÖ 4. yy’da Theophrastos’ta geçiyor. Latincesi cornus. Fransızca cornouille, İngilizce cornel, Almanca Kornel-beere oradan alınmış. Chantraine s. 577 ve Frisk II.7, Hintavrupa kökünü *krnom şeklinde inşa etmişler. Ernout & Meillet 2.257, Hintavrupai değildir, bir Akdeniz veya Anadolu dilinden alıntı olmalı diyor, kérasos = kiraz ile bağlantılı olabileceğini belirtiyor.

Güren adında iki yer var. Biri Bulgaristan’da, eskiden Türklerle meskûn olan bir kasaba. Diğeri Cide’nin dağlarında bir bölge adı. Güren soyadı meyveden ziyade bu iki yerden biriyle alakalı olmalı.

*
Hindiba bizim buralarda güneyik dedikleri çayır bitkisidir, Rumcası halk ağzında (radika değil) radikya. Salata olarak geliştirilip kibarlaştırılmış biçimine İngilizce endive, Almanca Endivien derler.

Merak edip bakınca bunların Latince intubusveya intybus ve Geç Latince intibea biçiminden bozma olduğunu öğreniyoruz. (Nitekim hindibanın resmi adı chichorea intybus.) Bütün sözlükler Latincenin Yunanca éndybon ἔντυβον’dan alıntı olduğunu söylemiş. Halbuki Yunanca sözcük  10. yy’dan önce kaydedilmemiş. Latincesi ise daha 1. yy’da Pomponius Mela’nın coğrafyasında geçiyor... 

...muş, daha doğrusu, teyit edemedim. Üşenmeyip internetten Pomponius'un De situ orbis libri tres'ini bulup indirdim. Ama epey uğraşmama rağmen aradığımı bulamadım. Yanılmış olabilirler mi? Başka bir Pomponius metni mi var? Intubus/intybus ile geç latince intibea/hindiba aynı şey midir sahiden? Bunlar Şerlok Holmes'in tasvip edeceği sorular, çünkü eğer Latince sözcük (Yunancası gibi) Ortaçağda zuhur etmişse, her ikisinin de Arapça hindibâ هندباء adından alıntı olduklarına gönül rahatlığı ile hükmedebiliriz. Klasik devirde sağlam kaydı varsa o zaman Arapların hindibayı Rum'dan öğrendiğini, ya da her iki tarafın da daha eski bir ortak kaynaktan beslendiğini kabul etmemiz gerekecek.

Nişanyan sözlüğünde “belki Eski Mısır dilinden” diye bir ibare düşmüşüm, ama inanmayacaksınız, neye dayanarak bunu yazdığımı şimdi notlarımda bulamıyorum.

***
12 Ağustos, ilave:

Hindiba konusunda klasik literatürün verilerini Emre Coşkun tamamladı. Latincede M 1. yy'dan itibaren gayet net intibum/intybum örnekleri varmış. Virgilius, Georgicon 1.120: "Strymoniaeque grues et amaris intyba fibris...". Yunanca íntybos veya entybion keza. Bkz Galenos, De alimentarum facultatibus 6.628: "οἱ δ’ οὖν ἴντιβοι ταῖϲ θρίδαξι παραπληϲίαν ἔχουϲι δύναμιν"Ayrıca Diocletianus fermanının hem Latince hem Yunanca versiyonunda geçiyor, M 3. yy sonu.

Mamafih konu orada bitmiyor, buyurun Aramice. M 350 civarında son şeklini alan Yeruşalmi Talmud'da antubîn אַנְטוּבּין "hindiba". 11. yy'a ait Raşi tefsirinde hindivey "hindiba", ama bunun Arapçadan etkilenmiş olması muhtemel.

Jastrow Aramiceden bir etimoloji vermeye çalışmış, ama Aramice sözcüğün de Yunancadan alıntı olması bence daha kuvvetli olasılıktır. Nihai kökeni belirsiz bir isim diyeceğiz. Milat döneminde, belki daha önce, bellibaşlı Akdeniz dilleri arasında top gibi gidip gelmiş. Türkçeye ağırlıkla Arapçadan alınmış olması normal, çünkü Türk kültüründe tıbbî bitkilere ilişkin literatür Arapçadır, hindiba da oradan öğrenilmiş olmalı.



27 Haziran 2013 Perşembe

Lüfer

Eski Yunanca gómphos γόμφος “mıh” imiş. Ağaçtan yapma kama yahut kazık yahut kavilya (İngilizcesi dowel) da oluyor. Diğer anlamı “kefal balığı”.  Sözlüklerde Yunanca kestreús ve Latince mugilile karşılamışlar, ki her ikisi de bildiğimiz kefaldir. Neden mıh balığı? Sanırım kafasının küt şeklinden dolayı olmalı. Chantraine sf. 232 öyle yorumlamış, d’après sa forme demiş.

Bizans Rumcasında nesne bildiren her kelimeye olur olmaz +ari küçültme ekini eklemek usuldendir.  Nitekim orta devir sözlüklerinde balığın adı gomphári γομφάριον diye geçiyor. Üşenmeden kaynak aradım, çünkü böyle konularda sözlüklere güven olmaz. Nitekim buyur, Ioannês Tzetzés, 12. yüzyıl, Lykophron zeylinde paragraf 664, Ch. Gottfried Müller edisyonunda sf. 728, τών κεστρέων και τών γομφαρίων demiş, yani kefaller vegomphariler. Demek ki kefale yakın ama başka bir balık olmalı.

Yeni Yunanca için Themistoklis Ktenas’ın Kamus-ı Rûmî’sine bakıyoruz, 1896 İzmir basımı. (Bunu internette buldum. Bende Panayotidis’in 1891 İstanbul basımı Kamus-ı Rumi’si var, ama şimdi yanımda değil, evde. Bu sanki onun korsan basımı gibi, içeriği aynı.) Bu sefer gouphári γουφάρι buluyoruz, “lüfer balığı” demekmiş. Yumuşak g ile ğufári diye telaffuz ediliyor. mph > ph sadeleştirmesi Rumcada normal.

Türkçede lüfer adını en erken Evliya Çelebi’de  bulmuşum, 17. yy. Yunancadan veya paralel bir kaynaktan alıntı olduğu muhakkak, çünkü, bir, Türkçede hiçbir yerli sözcük Lüleburgaz’ın le’siyle başlamaz, ve iki, kılıç ve kalkan hariç hemen hemen tüm Türkçe deniz balığı isimleri Yunancadan alıntıdır. Sonuçta Ortaasya’da Türklerin deniz balıklarını tanımak için fazla bir fırsatı olmamış.

Gene de ğ yerine l görmek şaşırtıcı. Benzerine hiç rastlamadığım bir ses değişimi. Rumcadan Türkçeye alıntıda sesli incelmesi normal, yani güfer veya ğüfer gibi bir şey beklenir. L nereden çıkmış? Vallahi bilemedim.    

*

Bir de +aina büyültme ekiyle gouphaína γουφαίνα var, “lüferin büyüğü” anlamında. Türkçesi olmuş kofana. Bu da büsbütün tuhaf: aynı adın küçüğü nasıl l ve ince sesli dizisiyle lüf-, büyüğü k ve kalın sesli dizisiyle kof- olur? Var orada bir muamma. Keşke vakit olsa da araştırabilsem.

8 Haziran 2013 Cumartesi

Dalyarak Risalesi: AKP’li Macit Konuştu, Dilbilim Kazandı

Dalyarak ne kadar eskidir, kestirmek zor. Bula bula Engin Ardıç’ın 1987 tarihli bir makalesinde buldum, orada da yüzü tutmamış, “dalyaprak, daltarak” diye cilve yapmış. A. Fikri’nin Lugat-ı Garibe’sinde (1889), Mihailov’un İstanbul argosu sözlüğünde (1930), Osman Cemal Kaygılı’nın Argo Lugati’nde (1932) yok. Oysa benim çocukluğumun sokaklarında (1960’lar) yaygın bir deyimdi diye hatırlıyorum. Daltaşak versiyonu da ayrıca mevcuttur.

Dallama bunun az kibarize halidir. O biraz daha yaygın olarak matbuata yansımış. 1940’lardan örneğini buldum. 1990’lardan itibaren Cumhuriyet gibi ağırbaşlı gazetelere bile sızmış tek tük. 1940’larda dallama varsa, dalyarak daha eski olmalı diye akıl yürütebiliyorum.

Ahmet Vefik Paşa lugati (1876) daltaban’a yer vermiş, “pabuçsuz, ayak takımı” demiş. Sanırım burada dal+ birimini “yalın, çıplak” anlamında yorumlamış. Yaygın bir görüştür, ama bana pek inandırıcı gelmiyor. Bana sorarsanız daltaban da burada dalyarağın evcilleşmiş halidir. Yani Vefik Paşa zamanında daltaban varsa, dalyarak haydi haydi vardır bence.

Meninski sözlüğünde (1680) dalkılıç var, dal دال maddesi altında, “vibrato gladio” demiş, yani “kılıcını sallayarak veya çırparak”. Dalkavuk var, “kavuk sallayan, müdahin” diye Türkçe şerhetmiş. “Kavuk sallamak” Türkçede 20. yy’a dek yaygın deyimdir. “Evet efendim, haklı buyurdunuz efendim” diye kafa sallayarak amire yağ çekme anlamında kullanılır.

Yarak, malum, Türkçe: “1. her türlü gereç, donanım, armatür,” dolayısıyla “2. silah, kılıç,” dolayısıyla, 3. güncel anlamı. Dalyarak o halde aşağı yukarı dalkılıç ile aynı anlamda. Dalyatağan da var, misal Enderunlu Vasıf’tan: “Daye-i Cezair-i nazmım ki felekte/keşti-i beyanımda suhan dal yatağandır”. Eski zaman megalomanları bugünkülere fark atarmış, breh.

Peki dal ne demek? Ağaç dalındaki dalla alakalı olmadığı belli. Ama ne?

*
Türkiye Türkçesindeki dal Eski Asya Türkçesinde tal olur, oradan arayalım. Talmak, Divan-ı Lugat-i Türk’te (1070) yok. Clauson’a göre Eski Uygurcada “bayılmak, bilincini yitirmek” anlamındaymış. Çağataycada (15. yy) “hasta olmak, bitap düşmek.” Kitab-ül İdrak adlı Kıpçakça sözlükte (1312) yine “bitap düşmek”. Ama Rumîler (yani Anadolulular) “suya dalmak” anlamında da kullanır diye ayrıca belirtmiş yazar. Buradan bize ipucu çıkar mı? Çıkmaz, sanmam.

Ama Divan-ı Lugat-i Türk’te başka şeyler de var. Mesela. Talğan: tutarık adı da verilen sara hastalığı, ki titreme ve çırpınmayla gelir.  Talğurmak: içi bulanmak, midesi altüst olmak. Talbınmakveya talpınmak: kuşun veya suyun çırpınması. Talpışmak, kanat çırpışmak veya deniz dalgalanmak. Talkıtmak: hayvanın sırtındaki yükü dürterek yerleşmesini sağlamak demekmiş; ayrıca defetmek, savmak, bir işi önemsemeyip ertelemek. Hımm, bizim “sallamak” dediğimiz şey değil mi? Talka: koruk, veya koruk salkımı. Acaba bunun da esas anlamı salkım mıdır, Farsça âveng karşılığı, sarkan ve sallanan şey?

Bunların hepsinin ardında ben “sallamak, çırpmak” anlamına gelen bir *tal- fiili görüyorum, acep yanılıyor muyum? Orta Asya Türkçesinde 11. yy’dan önce kullanımdan düşmüş, ama belli ki türevleri kalmış.

Nitekim ahanda burada, Tarama Sözlüğü II.983, 15. yy’dan Anadolu Türkçesi örneği: “Bir nesneyi el ile yukarı kaldırıp dalmak? (dallamak? طالمق) ve sallamak, ağır mı veya yeğni mi göreyin deyü”. Deyim dallamak ve sallamak, eline alıp tartmak demekmiş. Yeğni, “hafif”in Türkçesi.

O halde: dalkavuk = kavuk sallayan. Dalkılıç = kılıç sallayan. Dalyarak = yarak sallayan. Ki güzel Türkçemizde buna salak veya sallak da denir. Meninski, col. 2922, bu son sözcüğü “priapus” diye çevirmiş,ki tam manasıyla uyar.

*
“Denizde çalkantı” anlamında dalga sözcüğü Türkiye Türkçesine mahsus. En erken örneklerde dalaz/talazgörülüyor: “geldi ol gemilere bir katı yel ve geldi anlara talaz/dalaz her taraftan,” yaklaşık 1430’lardan. Dalazlanmak/talazlanmak“dalgalanmak” 19. yy’a kadar yaygındır; Anadolu ağızlarında hala tek tük kullanılır. Yine 15. yy’dan itibaren dalğa/talğa: “fetret ola dalğalıkdur rûzigâr / âdemî endîşe kılur hûr u zâr”. Kitabül İdrak’ın 15. yy’da yazılmış Kıpçakça haşiyesinde de talğageçiyor. Bunlarla çağdaş Çağatay Türkçesinde tercih edilen biçim ise talğak: “talğak ve tûfan ve yağın ve çapkun bolur”.

Eski Ortaasya Türkçesinde bunlara yakın veya eşdeğer bir sözcük yok. Sonradan çıkmış bir tabir diyeceğiz, ama yok, o da değil. Çünkü Moğolca dolgiya= dalga. Dolgi- fiili “dalgalanmak, sıçramak, çırpınmak”. 

Türkçe sözcüğün Moğolcadan alıntı olması akla yakın değil, Moğolcanın Türkçeden alınmış olması daha bir mümkün. Eee, o zaman? Oğuzca ve Kıpçakçanın atası olan Eski Batı Türkçesi ile Moğolca arasında bir köprü mü var? Orta Asya Türkçesini nasıl baypas etmişler? Anlamak zor. Hem bu tek örnek değil, sekiz on tane daha sayabiliyorum böyle, Oğuzca ve Anadolu Türkçesi ile Moğolca arasında ortak olup, Eski Orta Asya Türkçesinde bulunmayan kelime.

30 Mayıs 2013 Perşembe

Sabah gazete okurken aklıma düşenler

“Eskiden kiremit imalathanelerinin bulunduğu, sonra saray bahçelerine dönüştürülen Tuileries…” demiş Eyüp Can, Paris'in göbeğindeki parktan söz ederken. Oha, nasıl fark etmemişim bunca yıl? Fransızca tuile, bildiğimiz “kiremit”; tuileries = kiremitçiler. Latincesi tegula, Fransızcada vurgusuz hecenin sessizi düşer, sözcük sonundaki dişil eki +a ise +e şeklini alır. Nitekim 12. yy’daki en erken örneklerde tiulekaydedilmiş. 14. yy’dan itibaren i/u metateziyle tuile biçimi yerleşmiş.

İngilizceye Fransızcadan değil direkt Latinceden alınmış, 9. yy’dan itibaren örnekleri var. En eski metinlerde tigule veya tegele. Yaklaşık 1400’den itibaren, i'ye bitişen /g/ sesinin İngiliz dilinden düşmesiyle beraber, uzun î ile tile. Yüksek Almancada sözcük başındaki /t/ daima /ts/ sesine dönüşür, z ile yazılır. O yüzden Ziegel, “kiremit”.

Latinceden Bizans Yunancasına da geçmiş. Besbelli bu kiremit hadisesini Romalılar keşfetmiş olmalı, öbür türlü Latinceden Yunancaya kolay kolay kelime almazlar. Genelde tersi olur, teknik ve ticari terimler Yunancadan Batıya akar. Bulabildiğim en erken örnek Manuel Moskhopoulos’un Philostratos sözlüğü şerhi, sene yaklaşık 1400. Touvla diye geçiyor, g > ğ > w evrimi tipik. Πλίνθος şerhi diye vermiş, yani “pişmiş topraktan yapma tabaka, tuğla”. O zamanın tuğlalarını gördüyseniz bilirsiniz, aşağı yukarı 4-5 cm kalınlığında otuza otuz, kırka kırk kare şeklinde olur, şekil itibariyle kiremide yakın. Zaten İngilizce tile da hem kiremit hem yer karosu.

Türkçe tuğla, benim bulabildiğim kadarıyla, en erken Floransalı tüccar Argenti’nin 1533 tarihli Türkçe notlarında geçiyor. İstanbul “sokak Türkçesi” hakkında elimizdeki en eski ve en değerli kaynaklardan biridir. Belli ki tuğla o tarihte henüz yazı diline geçmemiş, ancak kozmopolit İstanbul’un günlük konuşma dilinde kullanılıyor.

*
Yine Radikal’de, Murat Yetkin: “Yavuz’un İran’ın batıya ilerlemesini durduran ve Suriye’yi fetheden Türk (?) imparatoru olduğu unutulmamalı.”

Hoppala, buyur buradan yak. Bu açıdan hiç düşünmüş müydük? Düşünmemiştik. Türkiye’nin bugünkü dış politika hedefleri ne? İran’ın batıya ilerlemesini durdurmak ve Suriye’yi fethetmek olabilir mi acaba?

*
Sonraki sayfa, Özgür Mumcu, bazılarının şair ve filozof saydığı Necip Fazıl Kısakürek’ten alıntı. Siyasi ütopyasını anlatıyor hoca:
“Türk vatanının yalnız Müslüman ve Türklerle meskûn, yalnız Türkler ve Müslümanlardan ibaret hale gelmesi, hain ve muzlim unsurlardan baştan başa temizlenmesi için her türlü tedbir alınacaktır.”
Tbi canııım, soykırım olmamıştır, olsa da münferit vakadır, zaten yapan da Osmanlıdır bugünkü Türkiyeyi bağlamaz. Değil mi?

Geçen gün de Molla Davudzade Mustafa Nazım diye birinin 1913’te yazdığı Rüyada Terakkiadlı romanı okudum yarısına kadar. (Kapı Yayınları 2012). Vatanî-hamasî ve terakkici bir bilim kurgu romanı, galiba Türkçede ilk, ana fikirleri Jules Verne’den aparmış.  Yazara göre Türkiye’nin önündeki en büyük tehlike ve geçmişindeki en büyük hata neymiş?

“Efendim siz kuvvetinize güvenerek Asya’da, Evropa’da, Afrika’da birçok memleketler zapt etmişsiniz. (…) Fekat asla düşünmemişsiniz ki, feth ve istila etmiş olduğunuz bu yerlerin ahalisi hep anasır-ı muhtelifeden mürekkeptir. Bunlar ekseriyetle kendi muhitlerinde baki kaldıkça, bir fırsat buldukça menfaat-i milliyelerini nazarı dikkate alarak istiklallerini isteyeceklerdir. (…) o kadar kan dökerek zapt etmiş olduğunuz memalik-i Osmaniyeyi yine kan dökerek Osmanlıların elinden alacaklardır.” (sf. 16-17)
*
“Konstantiniyye’yi alan asker ne kutlu askerdir” ne demek? Konstantiniyye o tarihte dünyanın en zengin ve en büyük kenti. Yağlı lokma. Ola ki aldın, adam başına eline geçecek ganimetin haddi yok. Eğer gasp ve talan mesleğinde isen, meslekî kariyerinde bundan öte bir hedef, bundan büyük bir ödül olabilir mi?

Adamın kullandığı “kutlu” kavramını biri bana açıklasın. Somali korsanlarının şecaat anlayışından farklı bir boyutu var mıdır?

Arabistan’da bugün adamın biri çıkıp “İstanbul’u alan asker ne kutlu askerdir” dese tepkin ne olur?


11 Mayıs 2013 Cumartesi

Sefer ne demek?



Arapça sefer سفر“yolculuk”, ama özellikle uzun yürüyüş ve galiba kasıt ve biraz meşakkat içeren bir yürüyüş. Akşamleyin belediye parkında yapacağın gezinti sefer sayılmaz. İngilizce doğru karşılığı march olur sanırım, journey veya trip veya travel değil. March’ta da sağlam ve kararlı adımlarla yürüme fikri var. Tıpkı sefer gibi, düşmana karşı yürüme eylemini de içeriyor.

Akraba dillerden Aramicede sphâr סְפָר “sınır” demekmiş. Daha doğrusu serhat, sınır diyarı, ta uzaktaki yer. Bunun umulmadık bir türevi var. Sphârad סְפָרַד, Tevrat’ta bir kere geçiyor, Batıdaki uzak bir ülkenin adı. Kimi yorumculara göre Anadolunun Ege sahilinde bir yermiş, ki Filistin’den bakarsan yeterince sınır sayılır. Ama aşağı yukarı Milat döneminden itibaren (tam doğrusu, Yonathan Targum’undan itibaren) İspanya ülkesinin Yahudice adı olarak benimsenmiş. Bu ülke kökenli Yahudilere halen sepharad (sefarad) deniyor.

İbranice sêpher סֵפֶו , Aramice siphrâסִפְרָא “risale, kitap”. Bu sözcük Kuran Arapçasında sifr سِفرdiye geçer, kitap demektir, ama özellikle ve sadece Musa’ya “indirilmiş” olduğu rivayet edilen kitabı kasteder.  Kamus “hakikatleri bildiren bir kitap” diye bilhassa tasrih etmiş; hakikat yoksa sifr yok yani. Oysa daha eski kaynaklara bakarsan sêpher “her türlü yazı, mektup, belge, name”. Babil ve Asur Akadcasında eşdeğer sözcük şipru “mektup, resmi belge, yazı”. Şapâru “yazı yazmak, kâtiplik yapmak, istinsah etmek”. Dolayısıyla “emir ve ferman yazmak”. Dolayısıyla “ülke veya vilayet yönetmek, hükümran olmak.” Chicago Assyrian Dictionary, cilt 17/I, sf 430’dan itibaren 18 sayfa boyu fiilin bütün nüanslarını belgelemiş.

*
Yok canım olamaz diyorsun, diller akraba diye her kelime kökteş olmak zorunda değil. Sefer etmek, sınır ve yazı yazmak, kel alaka?

Sonra İngilizceleri aklına geliyor. To march (fiil) ve march (isim): sert ve kararlı bir şekilde yürümek, sefer etmek. Germenceden Fransızcaya, oradan İngilizceye gelmiş. Fransızcada ise marcher alelade "yürümek" demektir. Marş motoru "yürüteç", marş "yürüyüş şarkısı", marş marş, "yürrü."

Diğer march, “sınır ülkesi, serhat”. Almancası Steiermark yahut Danmark’taki Mark. Sınır ili beyine marquis denir, Türkçe yazımı marki; bunun hanımı markiz, pastanesi de var.

To mark (fiil) ve mark (isim): iz ve işaret koymak, imlemek. Orijinal anlamı özellikle sınır belirlemek, sınır alameti koymak. Germence markjanfiilinden direkt evrilmiş. Alman markı, esasen “damgalı para” anlamında, kraliyet tuğrası basılmış yani. Almancadan İtalyancaya geçen marca, yine “mühür, damga” anlamında, dolayısıyla ticari alamet, marka.

Margin: bu sefer Latinceden, “sınır”. Marjinaldemek, toplumsal değer yargılarının sınırlarında dolaşan. “Serhat eri” desek?

Bu kadar benzerlik tesadüf olamayacağına göre, Hintavrupa dilleri ya da en azından onların Germen kolu ile Sami dilleri arasında, hayır kök birliği yok, ama paralel bir mantık yürütülmüş olması lazım, değil mi?

Nedir o mantık? Emin değilim. Literatürde de bir şey bulamadım. Şöyle düşünsek? Bu kelimelerin oluştuğu devirde henüz organize yol diye bir şey yoktu, yol demek gide gele oluşmuş ayak izi yahut patika demekti. Eh sınır da aşağı yukarı böyle bir şey, yerde çizdiğin bir iz. Yazı yazmak deyince de kâğıt kalem yahut Microsoft Word düşünme, çekici çiviyi eline alıp taşın yahut kilin üstüne çizik atıyorsun. Bu mudur ortak fikir?

Yoksa uzak yere gitmek (sefer), uzak yer (sınır), uzak yere görevle adam göndermek (sefir), o adamla gönderdiğin yazı (sifr) gibi bir anlam zinciri mi var? Yok bu değil sanırım, ilki daha mantıklı.

Hem bak, Arapça sefr سَفرvarmış, “iz” anlamında. Lane sözlüğü “a mark, an impression, a trace” demiş, özellikle de akan suyun arazide bıraktığı iz. Gördün mü, gene mark.

*
Arapça sefer’in iki türevi Türkçede neredeyse yerlileşmişler, onları da analım, eksik kalmasın.

İlki süfre سفرة, Türkçe modern yazımı sofra. Esasen “yolculuk yemeği, azık”. İkincil olarak, azık bohçası, “ki yemek vakti yere serilip üzerinde yemek yenir” diye belirtmiş eski sözlükler.

Diğeri müsâfir مسافر, “yolcu” demek. Halen bütün Arap dillerinde, Farsçada ve Swahili’de bu anlamda geçiyor, havaalanlarında filan görürsünüz. Türkçede ise, geleneksel Türk konukseverliğin tezahürü olmalı, “konuk” anlamı ağır basmış.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Zapata konusuna devam: Bizden hayalet kaçmaz


Allah internetten razı olsun. Geçen günkü zapato/çabata mevzuu üzerine on düzine mektup geldi, çoğu hiç tanımadığım insanlardan. Beş-altı tanesi ciddi bilgilendirici idi. Öğrendim, aydınlandım; meseleyi çözdüm sanırım.

1. Çabata “hasır örgü ayakkabı” Kıpçak Türkçesine mahsus bir sözcük. Halen Kazan Tatarcasında kullanılıyor, yerel kültürün tanınmış bir unsuru. Buyur makale, “Çabataya medhiye ve mersiye”, uğraşırsan az çok anlaşılıyor. http://luiza-m.narod.ru/smi/tarih/12-chabata.htm [Kıpçakça: bugünkü Kazan ve Kırım Tatarcasının, Karaçay ve Balkarcanın atası olan Türk dili.]

2. Muhtemelen Eski Türkçe çapmak fiilinden türev. Bu fiil, çeşitli diğer anlamlarının yanısıra “kabaca dikmek, yamamak” anlamını taşıyor.

3. Türkiye Türkçesinde çapıt veya çaput, esasen “kabaca dikilmiş herhangi şey, yamalı bohça”. Halk ağızlarında “bezden veya hasırdan yapma ayakkabı” anlamı halen mevcut.

4. Tatarca sözcük Rusçaya чёбот veya чобот(çobot) şeklinde geçmiş. En eski yazılı kayıt 1486'ya ait.

5. Arapça sabata veya sabbata, doğru yazımı muhtemelen صباطة, “bezden yapma çarık, arkası açık pabuç”. Klasik devir sözlüklerinde (Kamus, Lane, Ahteri) yok. Ama Dozy’nin Supplement’ında var. Demek ki sonradan çıkma bir kelime. Arapçada /ç/ sesi yoktur; yabancı dilden alıntılarda daima sad (kalın s, ص ) yazılır. Arapçada /p/ sesi de yoktur; alıntılarda genellikle b veya şeddeli bb yazılır. Direkt Kıpçakçadan alıntı olmalı. Kıpçak Türkleri Memluk Saltanatı zamanında, yani 13. yy’dan itibaren Mısır ve Suriye’ye hakim olmuşlardı. Memluklar zamanında Mısır'da Araplara Kıpçakça öğretmek için yazılmış dört beş tane kitap var elimizde. O devirde Arapçaya geçmiş olmalı.

6. İspanyolca zapato ve İtalyanca ciabatta “önü kapalı arkası açık pabuç,” her iki dilde 1200’lerde zuhur etmiş. Arapçadan alıntı oldukları kesin. 1300’ler geçtir, ama 1200’lerin başı Avrupa kültüründe Arap modalarının en etkili olduğu dönem. [Eski İspanyolcada z harfi Arapça sad karşılığıdır, fıslamalı bir /s/ gibi söylenir. Modern İspanya İspanyolcasında /th/ halini alır, ama Latin Amerika lehçelerinde /s/ okunur.]

7. Fransızca savate “arkasız pabuç, çarık” keza 1220’lerde belirmiş. Arapçadan direkt veya İspanyolca vasıtasıyla alınmış olmalı.

8. Fransızca sabot “arkası açık tahta pabuç”, güneybatı Fransa lehçelerine özgü bir sözcük. İspanyolcadan alınmış olması kuvvetle muhtemel. Şehirli Fransızcasında “hırbo, köylü, taşralı” konseptinin bir tür simgesi sayılmış. “Je suis venu à Paris en sabots, et je ne l'ai pas oublié.”

9. Fransızca sabotage “sanayide kasıtlı olarak işi aksatma” tabiri ilk kez 1910’da Fransız demiryolu işçilerinin işi aksatma eylemi sırasında duyulmuş. Birçok kaynakta “demiryolu makaslarına sabo atıp bozdukları için” diyor, ama bu muhtemelen sonradan uydurulmuş bir açıklama. Daha güçlü olasılıkla “salağa yatma, köylülük yapma” gibi bir argo anlamdan türemişe benziyor. Bizde sabotaj en erken Mehmed Bahaeddin Bey’in 1924 tarihli Yeni Türkçe Lugat’inde geçiyor. 

24 Nisan 2013 Çarşamba

Hayalet kelimelerin peşinde


Arasıra yazıştığım Fransız bir dilci arkadaşım mail atmış, “çaresiz kaldım, zapato hakkında sen ne düşünüyorsun” diye. İspanyolca zapato“ayakkabı”. Bir önceki İspanya başbakanının adı Zapatero idi, yani “ayakkabıcı”. İspanyol Kraliyet Dil Akademisinin haşmetli sözlüğüne bakıyoruz, ne görelim? Sözcük Türkçe zabata’dan geliyormuş. Meğer.

Dur, diyoruz, bunun İtalyancası da vardı, ciabatta “terlik, önü kapalı arkası açık pabuç” manasında. Devoto’nun İtalyanca etimoloji sözlüğünü açıyoruz, al sana bir şok daha. O da “Türkçe ‘Acem pabucu’ anlamına gelen çabata’dan” demiş.

Sizi bilmem ama ben böyle bir kelime hiç duymamışım. “Acaba” deyip bakıyorum. TDK sözlüğünde yok. Eski basımlarında da yok. Meydan Larus’ta yok. Anadolu ağızlarında duyulmuş, gerçek ve hayali bütün kelimeleri derleyen 12  ciltlik Derleme Sözlüğü’nde yok. Eski metinlerde geçen bilumum unutulmuş Türkçe sözcükleri gösteren 7 ciltlik Tarama Sözlüğü’nde yok. Meninski’nin 1680 basımı sözlüğü manyak bir eserdir, gün yüzü görmemiş kaç çeşit kelime varsa mutlaka bulunur: yok. Çağatay Türkçesi için Senglah’a ve Pavet de Courteille sözlüğüne bakıyoruz: yok. Divan-ı Lugat-it Türk’te yok. Azericede yok. Kırgızcada yok. Yokoğlu yok. İçinizde kuşku kalmasın, çabata, çebata, çapata, cabata, zabata, sabata,  چاباته, چباتا, چڀاطه, جباته, akla gelecek her türlü yazışı kontrol ettim. Yok.

Acem pabucu (calzatura persiana) dediğine göre Farsî olabilir mi? Orada da yok. Ne Steingass, ne Burhan-ı Katı böyle bir kelime vermemiş. Çâpâtîvar gerçi, bizim lavaş dediğimiz yassı ekmek. Hint mutfağında Farsçadan alıntı olarak vardır. Türkçede de tek tük geçer. Ama lavaş nerede, pabuç nerede? [Peki, İtalyanca ciabatta aynı zamanda bir ekmek çeşidinin adıdır, “pabuç ekmeği” anlamında. Ama öbür yönde anlam gelişmesi zor, ekmeğin adı pabuca verilmez.]

“Mümkün değil, saçmalamış İspanyollar” diye cevap yazdım, tam send’e basacakken, hoppala: Dr. Saadet Çağatay, Karaçay’ca Birkaç Metin, sf 294: “Kazan lehçesinde köylünün giydiği ve bir nevi ıhlamur ağacı kabuğundan yapılmış olan ayakkabına çabatadenir.”  Kazan lehçesi dediği şey Kazan Tatarcası.

Buyur bu da Tatarca bir mezar yazıtı imiş: “Gusman hafiz kızı idim, / Haneke sultan atlı idim, / Sehtiyan kiymes naz idim,/ Çabata tapmay baramın” Tercümesi: “Hafız Osman kızı idim, adım Haneke? Sultan idi, sahtiyan giymez nazlı idim, çabata bulamadan gittim (öldüm).” Sahtiyan “pahalı ayakkabı” demek oluyor, çabata da bunun tersi belli ki.

Kontrol edelim, Tatarcanın atası olan Ortaçağ Kıpçak Türkçesinde böyle bir şey var mı? Yok. Codex Cumanicus’ta yok. Kitabül İdrak’ta yok. Kazan dilinde acaba Rusça alıntı olabilir mi? Hayır Rusçada da yok görünüyor.

Şimdi. İspanyolca ve İtalyancaya, hele bu iki dilin ana vokabüler kütüğüne, Kazan Tatarcasından direkt bir alıntı mümkün değildir, hiç hayal kurmayalım. Elbette birtakım İtalyan tüccarlar oralara gitmiştir, elbette Kefe’de Cenevizliler vardı, elbette Dominiken rahipleri 13. yy’da oralarda cirit attılar vs. vs. Ama bu derece damardan bir etkileşim olması için ya Tatar kültürünün İtalyanlar ve İspanyollar nezdinde ciddi bir çekim gücü olması lazım, ya Tataristandan birtakım ticari ürünlerin yoğun olarak Batı Akdeniz’e sevkediliyor olması lazım. Sanki “ıhlamur ağacı kabuğundan yapılmış köylü çarığı” ciddi bir ticaret kalemi olamazmış gibi geliyor bana.

Pes ettim. Vallahi çözemedim. Siz şimdiye dek benim bir kelime hakkında böyle çaresiz kaldığımı gördünüz mü hiç? İşte oluyor.

*
Dünden beri kafam bununla meşgul. Köylü çarığı deyince aklıma saboda geldi. Fransızca sabot “tek parça ağaçtan oyma köylü ayakkabısı”. Bütün kaynaklar Güney Fransa’nın Poitou bölgesi köylü ağzından alındığı konusunda hemfikir, ama etimolojisi hakkında yorumdan kaçınmışlar. Bence zapato ile alakalı olduğu kesin. Ama gidip gideceğin mesafe o kadar, bu da ekstra bir bilgi sağlamıyor bize.

Aynı sözcüğün yüksek-Fransızca karşılığı savate imiş. "Arkalıksız veya arkası basık ayakkabı, çarık, eskimiş pabuç" anlamında. Bir heyecanla ona baktım. 1225 yılından beri kaydedilmiş. Heyhat, atilf de, Larousse étymologique de "kökeni belirsiz" deyip bırakmışlar.

21 Nisan 2013 Pazar

Gül



Gül İran’da icat edilmiş. Kültür tarihi açısından mühim bir olay, çünkü yenir bir şey olmadığı halde insan tarafından kültive edilen ilk bitki galiba gül. Karın doyurma derdini aşmış, belli bir durmuş oturmuşluk seviyesine varmış bir uygarlığa işaret ediyor.

Sonrasında da gönül bağı devam etmiş. İran edebiyatına bak: yarısı gül ile bülbülden söz eder. Eski Yunan’da olsun, İslam edebiyatında olsun, gül, gül bahçesi, gül suyu, gül şekeri dedin mi akla İran gelir. (Evet, Isparta’ya bile gül yetiştirme sevdasını Osmanlı döneminde İran’dan getirmişler.)

*
En eski İran dili olan Avesta dilinde vardha “gül”. Bartholomae sf. 1369 Zerdüştilerin dini hukuk külliyatı olan Nirangastan’dan örnek getirmiş; derleme tarihi Sasani devri, ama orijinal metinler muhtemelen Milattan epey öncesine ait. Sözcüğün diğer anlamı “büyütme, artırma, kültive etme” imiş. Fiil kökü vard- “yetiştirmek, büyütmek, beslemek, kültive etmek;” vrday “büyüme, artma, kültivasyon”.  Yabani bir şey değil, insan eliyle beslenip büyütülmüş bir şey olduğunu vurgulamışlar sanırım.

[Tasavvuf edebiyatında, bilirsiniz, lale saf ve bakir güzelliği temsil eder, gül ise zahmet ve acıyla terbiye edilmiş daha sofistike bir güzelliği. Süreya Faruqhi’nin bu konuda güzel bir makalesi vardı, altı-yedi sene önce okudum, neredeydi hatırlamıyorum.]  

Ermenicesi vardվարդ, bugünkü telaffuzla vart, 5. yüzyıldan önceki bir tarihte İrancadan alınmış. Süryanicesi wardo, Arapçası da ward ورد. Osmanlıcanın ağdalısında verd-i muzaaf “katmerli gül”, verd-i cenan“akşam gülü” yahut belki de “saklı gül”. Bir de verdül himar varmış, “eşek gülü”. Ayrı bir bitki herhalde, nedir bilemedim.

*
Yunancadan /w/ sesi aşağı yukarı Homeros zamanında, hatta ondan bir süre sonra düşmüş. En erken Yunan alfabelerinde w harfi vardır, ters dönmüş bir F’ye benzer. Klasik dönemde alfabeden de kalkar. Ancak eskiden w olan yerde, onu izleyen sesli harf /o/ya dönüşür. Eski w’nin izi kalır, bir çeşit.

O halde warddiye bir sözcük varsa klasik devir Atina Yunancasında *ord- biçimini alacağını, buna da yabancı kökenli kelimelerin çoğuna eklenen –on nötr ekinin geleceğini öngörebiliriz. Nitekim öyle. Gülün Yunancası *ordon değil ama hródon ῥόδον. hRododéndron = gülağacı. Eôs hrododáktylos = gül parmaklı şafak. [hRódos “gül adası” mı? Sanmam, ses benzerliği olmalı.]

Bu noktada literatürün büyük bir bölümünün (Pokorny ve Watkins dahil) yanıldığı kanısındayım. Rodon biçiminin ortak Hintavrupa kökünden direkt olarak Yunancaya gelmesi bence imkânsız; İrani dillerden yatay bir alıntı varsaymak zorundayız. Ayrı makale konusu çıkar bundan, evet, bir ara yazayım; belki İngilizce. Eski Yunancada şark kaynaklı bir sürü kültürel etki var, Batılıların çoğu bunları göremiyor.

[Ernout & Meillet sf. 1019, Latince rosa ve Yunanca wrodon > ródon biçimlerinin Hintavrupa kökenli olamayacağını savunmuş, Latincede /s/ sesinin korunmasını yabancı dilden alıntıya kanıt saymış. Ama nihai köken olarak varsayımsal bir “Akdeniz kültürü” göstermiş. İran aklına gelmemiş. Var herkesin bir kör noktası.

Batı dillerindeki roseve rosa biçimleri hep Latinceden geliyor.]

*
Şimdi vites yükseltip daha formel sahaya geçelim. Peşin söyleyeyim, ilk tepkiniz “yok ya, bu kadar değil” olacak. Yıllar önce ilk öğrendiğimde benimki de öyle olmuştu. Oysa bunlar kıyaslamalı dilbilimin abc’si mesabesinde konular, orijinal bir şey değil söylediğim.

KURAL 1: Eski İran dillerinde sözcük başındaki /v/ post-islamik Farsçada /g/ veya /gu/ olur.

Misal: Avestaca vazra, Farsça gurz (gürz, topuz). Av vistaka, Ermenice vstah, Farsça gustah (küstah). Orta Farsça vişâtan, Farsça guşâden (küşad, açmak). OFa viçîtan, Farsça guzîden (güzide, seçmek). Av vimâna, Fa gumân(güman, kuşku). Av ve OFa vinâs, Erm vnas, Farsça gunâh (günah, zarar). Av vartana-, Fa gardan (gerdan, gerdûn, dönmek). Av vitara-, Fa guzâr (geçmek, geçen). Av varâza, Erm varaz, Kürd guriz ve beraz, Fa gurâz(yaban domuzu). EFa varka, Erm vagr (kaplan), Kürd-Fa gurg (kurt). Paul Horn’un sözlüğünü kabaca tarayınca otuzdan fazla örnek çıkıyor. Sabredip Bartholomae’yi tarasam birkaç düzine daha çıkar muhakkak.

Bu kuralı anlamak çok zor değil. Orijinal telaffuzun /w/ye yakın olduğunu düşün. w > ğ > g kolay bir evrim. Dövmek ile döğmek arasındaki geçişten bir adım daha fazlası. Örneklere bakıldığında dönüşümün geç Pehlevicede, yani İslamdan hemen önceki dönemde başlayıp, bilemedin 9.-10. yüzyılda tamamlandığı anlaşılıyor.

KURAL 2: Eski İran dillerinde /rd/ Farsçada /l/ olur.

Bu aslında tek dönüşüm değil, iki ayrı dönüşümün sonucu. Birincisi /d/ sesinin önce İngilizce this gibi /dh/, sonra /y/ halini alıp sonuçta erimesi. Farsçada tipik olduğu gibi, şaşırtıcı bir şekilde, Oğuz grubu Türk dillerinde de aynı evrim görülür.

İkincisi /r/ sesinin /l/ye evrilmesi. Burada değinilmesi gereken husus, eski İran dillerinde le sesinin (Lüleburgaz’ın L’si) bulunmaması. Alfabelerinde bu harf yok bile. Dolayısıyla eski metinlerde R ile yazılan bir şey bugün L olarak karşımıza çıktığında, eskiden /r/ söylenirdi de şimdi /l/ mi olmuş, yoksa eskiden beri /l/ söylenirdi de sadece yazıda mı R ile yazılırdı, tam emin olmak mümkün değil.

Buyur iki örnek. Avestaca sardh, modern Farsça sâl“yıl” demek. Türkçede salname(yıllık, almanak) sözcüğünde yaşıyor, artık ona yaşamak denirse.

Avestaca zırdh [Sanskritçe śrad श्रत् ve hırd हृद्, Ermenice sirdսիրտ, Yunanca kard-, Latince cord-, Germence hert-, Slavca sridi-tse] “yürek”, modern Farsça dil. Ağızdaki organ olan Türkçe dille alakası yok. Türkçede dilaver, dilber, dilhun, safdil, sûzidil, dilnüvaz, dilruba, dildarbileşiklerinden tanıdığımız öteki dil.

[Son paragrafta iki tane mühim kural daha gördük, konumuzla direkt ilgisi olmayan. KURAL 3: Avestaca sözcük başında /z/ Farsçada çoğu zaman /d/ olur. Mesela Ave zraya > Fa deryâ, Ave zâmatar > Fa dâmad. KURAL 4: Hintavrupaca *k sesi Hint-İran, Ermeni ve Slav dillerine /s/ ve benzerleri, Yunanca ve Latinceye /k/, Germenceye /h/ olarak yansır. Evet, İngilizce heart ile kardiyoloji’deki Yunanca kardia ve Farsça dil aynı kelime, problem yok.]

Demek ki neymiş? Eski İranca ve Arapça ve Ermenice ward = Yunanca hrod- = Latince rosa = Farsça gül imiş. Hepsi aynı kelimenin farklı telaffuzlarından ibaret imiş. Aritmetik gibi. Basit.

*
Bir örnek daha verelim, hepsi yerli yerine otursun. 

Zazaca “gül” neymiş? Vıl. Yani, yukarıda saydığım ses değişimlerinden ilki Zazacada gerçekleşmemiş, ikincisi gerçekleşmiş. Çünkü Zazaca, Kurmanciye nispetle daha muhafazakâr özellikleri olan bir İrani dil, eski İrancanın birçok ögesini korumuş.

Halk arasında “Kürtçe” dediğimiz Kurmanci dilinde mesela yukarıda saydığım v- > g- dönüşümlerinin hemen hepsi mevcut, oysa Zazacada hep v- görüyoruz. Gülün Kürtçesi de gul. Bu Kürtçede müstakil bir evrimin ürünü müdür, yoksa Farsçadan yatay alıntı mıdır? Vallahi o kadarını bilmiyorum. Belki Mesut Keskin veya Umut Akkoç bilir, onlara sormalı.

20 Nisan 2013 Cumartesi

Tomurmak, tomurcuklanmak


İngilizce bold, eski Anglosaksonca biçimi bald “cesur, gözüpek, yiğit”. Ama orijinal anlamı daha çok “gürbüz oğlan, tosuncuk” gibi bir şey. OED “well-filled and plump” demiş. Eski Yüksek Almanca bald, keza. Theobald, Willibald, Archibald, Leopold (Liutbald) gibi erkek adlarında da geçer. Ortaçağda İtalyancaya alınmış, baldoolmuş: “gürbüz, tosun, iri kıyım”. 1950’li yıllarda arborio ırkından geliştirdikleri tombul taneli pirinç tipine de bu adı vermişler. Türkiye’ye ilk kez 1970’te Toprak Mahsulleri Ofisi ithal etmiş.

Bold Türkçede sadece tipografi terimi olarak kullanılıyor. Cümle içinde kullanımına örnek: “italikleri boldlayın Tuğçe Hanım”.

*
Germencede aynı nihai kökten gelen ball var, İngilizce, Almanca, Norveççe ball, İsveççe boll, Danimarkaca bold “top”. Organize top oynunu Avrupa’ya Ortaçağ başlarında Almanlar yaymış olmalı: antik Roma’da böyle bir şey yok, hemen tüm Avrupa dillerinde “top” anlamına gelen sözcükler Almancadan alıntı. Misal: Fransızca balle “top” ve “bohça”, emballer “top haline getirmek, bohçalamak”, ambalaj’dan tanıdık. İtalyanca büyütme ekiyle ballone “koca top”, balon. İspanyolca bollo “top”, yine Almancadan alıntı. 15. yy’dan bu yana /boyo/okunur, çoğulu bollos /boyoz/ olur. İzmir ağzında boyoz bir tür top şeklinde hamurdur, Yahudi İspanyolcasından devşirme.

Almanca Boll “tomruk”, gene kalın ve şişkin bir durum. Bollwerk tomruklardan yapılan herhangi bir yapı, özellikle kale duvarı dışına inşa edilen dış savunma hattı, İngilizcesi bulwark, Fransızcası (eski imla ile) boulevert veya boulevart. 1765 yılı civarında Paris surlarının dışındaki savunma mevzilerini yıkıp yerine geniş ve ağaçlıklı bir cadde açmışlar. Ahali bunun adına da boulevard(bulvar) demeye devam etmiş. Bir bakıma modern Avrupa hakimiyeti çağının başlangıç noktasıdır. “Bu saatten sonra bize kim saldırmaya cüret eder?” diye düşünmüşler, cicilerini giyip tenezzühe çıkmayı vatan savunmasından daha mühim bir iş saymışlar. 

Dikkat buyurun: Türk modernleşmesinin ilk iki-üç kuşağı için Batı medeniyetinin en çok gıpta edilen simgelerinden biridir bulvar.  Paris’te olmayı, bulvarda tozmayı hayal ederler, bu memleketin tozundan bunaldıkça.

*
Geçen yazıda gördük. Germence /b/ olan yerde Yunanca /ph/, Latince /f/ olacak.

Buyur: Yunanca phallós “şişkin”, dolayısıyla “ereksiyon halinde penis”. Tomuruk diyelim isterseniz, tomurmak eyleminden. Eskiçağda phallophóroi “phallus taşıyanlar”, Dionysos ayinlerinde önlerine dev bir phallus takıp tören yapan tipler.

Din adına ne garip şeyler yapıyor insanlar, düşünseniz. Tanrı Zeus’u memnun etmek için erkek çocuklarının pipisinin ucunu kesenler bile var, bazı ilkel kültürlerde.

 Yine Yunanca phallaína “balina”. Tosun balığı desek?

Latince follis “şişkin şey, top, kese,” ayrıca “körük”. Küçültme ekiyle folliculus “kesecik”, Türkçede folikül diye geçer: 1. rahimde yumurtayı içeren sıvı dolu kesecik, 2. saç kökündeki kesecik.

*
Buraya kadarı nispeten basit, hep şişkin ve kalın nesnelerden söz ettik. Şimdi biraz daha zor bir kavramsal bağlantı yapalım.

Yunanca phúllon φύλλον öncelikle “tomurcuk”, ikincil olarak “yaprak”.  Latince folium“yaprak”. Latince aynı kökten kurallı olarak türeyen flor- “tomurcuk, çiçek”. Belli ki çiçeği de, yaprağı da, bitkinin üzerinde kabarıp pırtlayan bir şey olarak algılamışlar. Düşünürsen Türkçede tomrukla tomurcuk arasında da tastamam aynı ilişki var.

Hepsi tanıdık sözcükler. İlkini filiz’den biliyoruz, “yapraklanma”. [Not et: en eski Yunanca /u/ sesi klasik dönemde /ü/, Bizans döneminde /i/ halini alır. Latin alfabesine y ile aktarılır, /i/ okunur.] Phyllis İngilizcede kadın adıdır, filiz demektir. Klorofil (chlorophyll) “yaprak yeşili”. Bizim buralarda yonca yerine kullandıkları tirfilde triphyllion, “üçyaprakçık”.

Folium’un İtalyanca halinden foyası dökülmek'teki foya, Fransızca halinden dosya içine konan föy, İngilizce halinden ise biraz keyfî bir deformasyonla alüminyum folyo türemiş. Portföy = evrak çantası.  Foya burada “altın varak” anlamında, “varak döküldü, som altın olmadığı anlaşıldı” kastedilmiş.

Flor-’dan bir çırpıda hatırladıklarımız “çiçekler alemi” anlamına gelen flora, aslı “Tomurcuk Hanım” gibi bir şey, bitkileri çiçeklendiren tanrıçanın adı. Fransızca fleur, oradan aşırma İngilizce flower vs. Google'da "floral desen" diye aratınca 13.900 tane Türkçe metin çıkıyor. Düşünebiliyor musunuz memlekette nasıl bir yazılı metin patlaması - ve ona paralel bir vokabüler patlaması - yaşanıyor?

*
Almanca Blume, İngilizce bloom da var, “tomurcuk” ve “çiçek” anlamında. Bunların öz-Germence türevler olduğunu baştaki /b/den anlıyoruz.

Sanskritçede “tomurcuk, çiçek” anlamında phulla फुल्ल ve phalyaफल्य buldum. Burada problem var sanki, çünkü Sanskritçe biçimin ph değil bh भ्रolması lazım normal olarak, beni aşar. 

İrani dillerde de yansıması yok görünüyor. Ya da? Dur yarına kadar biraz daha düşünelim.

17 Nisan 2013 Çarşamba

Siyah, beyaz, balgam, büryan


Önce akın kara olduğunu kanıtlayacağız, bilimsel yöntemle. Hatta bazen sarı.

İngilizce black “siyah”. Öz hakiki anlamı “yanık” demekmiş, eski Germence *blak-biçiminden gelirmiş. Aynı kökten Almanca, İsveççe, Holandaca vb. Germen dillerinde “yanmak, ışımak, parıldamak” anlamına gelen bir sürü sözcük var.

Fransızca blanc “beyaz”. O da Germenceden alınmış, orijinal *blenk- fiili gene “yanmak, parlamak” anlamında. Mesela Almanca bleichvardır “soluk benizli”, Blech“kalay”, aslı “parlak”, Blick, bugünkü anlamı “bakış” ama eskiden “aydınlık, aydınlanma.”

Mantıklı. Yanma fiilinin kendisine bakarsan aydınlık, sonucuna bakarsan karanlık. “Yanış” ve “yanık” diye düşün.

Yine Almanca blenden “parlamak, göz kamaştırmak.” Bundan türeyen blind aslında “gözü kamaşmış”, ama bugün “kör” için kullanılıyor. Blond, orijinal anlamı muhtemelen “altın”, daha sonra “altın rengi”, şimdilerde “sarışın”.

*
Hintavrupa anadilinde *bhel- şeklinde kurguladığımız bir fiil var. Pokorny sözlüğü bhel-1, bhleg-, bhlei-, bhleig-, bhlendh-, bhleu-, bhleuk-, bhlēuos ve bhleidosmaddeleri altında toplam yedibuçuk sayfa türev saymış. Her biri ayrı mücevher, ama detayda kaybolmayalım, genelden gidelim isterseniz.

Hintavrupaca /bh/ sesinin Germence, Slavca ve İrancada /b/, Sanskritçe /bh/, Yunanca /ph/ ve Latince /f/ verdiğini biliyoruz. Her birinin yüzlerce örneği var. Şaşmaz kural.

Misal. Yunanca phleg- “yanmak”. Phlegma “yanma, yanık”. Antik Yunan tıbbında “iltihap” anlamında kullanılmış, dolayısıyla da “iltihaplı doku, cerahat, irin”. İbni Sina zamanında Arapçaya aynen alınmış; Arapçada /p/ ve /ph/ sesleri mevcut olmadığından, kural gereği belğam بلغم şeklini almış. Tıpta “iltihap” anlamına geliyor, eski hekimlikte dört haltın biridir, aç herhangi bir sözlüğe bak. Türkçede anlamı büsbütün kaymış, balgam sadece boğaz cerahati anlamında geçiyor. [Aç parantez: Arapça iltihâbإلتهاب, phlegma’nın birebir tercümesidir, 10. yüzyıl tıp literatürünün eseridir. Leheb لهب yani “yanma, alev”den gelir. Bana Ebu Leheb (“Alevlerin Babası”) diyorlar ya, oradan tanıdık.]

Latince *flag- kökü kaybolmuş, ama türevleri duruyor: flagor “yanık”, flagrare “yanmak”, flag-ma biçiminden gelen flamma “alev”.  Bu sonuncusunu tanıyoruz. İngilizce flame “alev”. İtalyanca flamma “1. alev, 2. eskiden gemi direğine çekilen şerit şeklindeki bayrak, flama”. Inflammatio Roma tıbbında direkt Yunancadan çeviri, “iltihap”. Türkçede enflamasyon diye geçer.

Yine Latince flavus “altın”, alev alev yanan metal anlamında. Daha sonra “altın rengi, sarı” anlamında kullanılmış. Flavius “sarılar”, meşhur bir hanedan adı. Flaviopolis “sarılarkent”, Safranbolu’nun eski adı.

Slavcasını da aman unutmayalım. Rusça, Bulgarca, Sırpça, Çekçe vs. bely esasen “parlak”, bugünkü anlamı “beyaz”. Bildiğiniz Belarus var, “Beyaz Rusya” anlamında. Belgrad var “akkent” anlamında. Beluga var, “akbalık” demekmiş, yumurtasından siyah havyar oluyor.  

*
Hint-İran dillerinin kurallarını biliyoruz elbette, 1830’larda Franz Bopp bulmuştu. Kural 1: Diğer Hintavrupa dillerinde /e/ ise eski Hintçe ve eski İrancada /a/ olur. Kural 2: Diğerlerindeki /g/ bunlarda damağın ön tarafına kayar, /c/ veya /ş/ veya /j/ olur. Ayrıca kural 3: /l/ sesi Hint ve İran dillerinde çok sık olarak /r/ye dönüşür. O halde mesela Sanskritçe bhrâcभ्राज्veya bhrâş भास् neymiş? “Yanma, parıldama, ışıma” imiş, Yunanca phleg- fiilinin birebir eşiymiş. Basit. (Bkz. Monier-Williams sözlüğü sf 756 ve sf 770.)

Sanskritçede brâş- görürsen İran dillerinin en eskisi olan Avesta dilinde braeş-, Pehlevicede brêş-, Yeni Farsçade brîş- beklersin.  Nitekim Farsçada birîşten:“kızartmak, kebap yapmak”, şimdiki zaman kökü biriy. Birîştem: kızartmişem, mi-biriyem:kızartirem. Türevi malum, biriyânî“kebap” demek. Türkçede bazen büryandiye de geçer. Siirt taraflarında galiba büryan kebabı diyorlar, “kebap kebabı” oluyor.

Enstitûya Kurdî sözlüğüne göre Kürtçesi biraştin imiş (“kızartmak”), biraşte de “ızgara et”. Paul Horn birjandin ve brajtin diye vermiş. Hangisi doğrudur bilmem. 

10 Nisan 2013 Çarşamba

Kürtçe dersleri: kirve, tırsmak, şıh, isot, dürbün


Kirve’nin aslını dün Süryani arkadaşlar uyarınca fark ettim, daha önce nasıl uyanmamışım vallahi hayret. İngilizce godfather, Fransızca parrain dedikleri vaftiz babasının Süryanicesi karîvo imiş. İki temel kuralı bilince sözcüğü tık diye tanıyoruz. BİR, tüm Arami lehçelerinde (ki Süryanice bunlardan biridir) ikibin seneden beri sessizlerin sızıcılaşması kuralıdır. Yani b, p, k, d, t yazılır ama v, f, x, dh, th okunur. İKİ, modern Süryanicede uzun /a/ sesinin /o/ya dönüşmesidir. Yani elif yazılır /o/ okunur. Sözcüğün aslı karîbâ nitekim, kalın k ile k-r-y-b-a ܩܪܝܒܐ yazılıyor. Arapça karabet(yakınlık), akraba (yakınlar), takriben (yaklaşık olarak) vs’den gayet iyi tanıdığımız bir kelime. Arapça karîbقريب “yakın” demektir. Jastrow da klasik Aramice karîbâ קַרֵיבָא için “near, related, relative” demiş.

Türkçeye Kürtçe üzerinden girmiş olduğu muhakkak. 1960’lardan eski hiçbir Türkçe kaynakta rastlanmadığına göre, umumi dile girmesi oldukça yakın tarihli bir şey. Güneydoğuda Müslüman çocuğu sünnet töreninde bir Hıristiyan komşunun taşıması adettenmiş. Ya da bana öyle anlattılar, bildiğim bir konu değil. Sözcüğün de o şekilde aktarılmış olması gerek.

*
Tırsmak fiilini ben galiba 1990 civarında ilk kez duydum. Türk basınında bulabildiğim en erken örnek 1991’de Milliyet’te. Gırgır-Fırt ekolünden karikatürist Ergin Ergönültaş yeni çizgi dizisindeki hikâyeleri “kimileri acıklı, kimileri gülünç, kimileri tırsınç” diye tanıtmış. Eminim Gırgır’da bundan biraz öncesi de aranırsa bulunur. Kentli diline iyice yerleşmesi Metin Kaçan’ın 1995 tarihli Ağır Roman’ından sonra.

Farsça tarsîden korkmak, Kürtçe tirsîn korkmak. Hangisi? Şüphesiz Kürtçe. Çünkü 1980’lerde Farsçadan Türkçeye kültürel etkileşimin koşulları mevcut değil. Gırgır kuşağının karikatüristleri okulda Farsça mı öğreniyorlar? Tatile İran’a mı gidiyorlar? Tahran televizyonu mu izliyorlar? İstanbul sokaklarında Farsça argo patlatınca havalı mı oluyorlar? Yok.  

*
Şayx tabiikine Arapça. Arap kültürünün en karakteristik kavramlarından biri. Şayx veya şeyx veya şeyh biçiminde Türkiye Türkçesinin bilinen en eski günlerinden beri bolca kullanılmış. Burada bir sorun yok. Ama bir de sözcüğün özellikle Alevi ve Türkmen çevrelerinde tercih edilen şıx veya şıh biçimi var. Burada tanık olduğumuz hadiseye monophthongisation deniyor, valla öyle, yani /ey/ gibi bileşik bir seslinin  /ı/ veya /î/ gibi basit bir sesliye dönüşmesi. Bana öyle geliyor ki bu şekil Türkçenin mutfağında pişmemiş, Kürtçe şêx biçiminden alınmıştır.

Sözcüğün orijinal coğrafi yayılımı buna işaret ediyor. Ama sonradan kafa karıştırıcı bir şey olmuş, 1946’lara doğru İçişleri Bakanlığı memleketin dört bucağında şeyh’li olan yer adlarının pek çoğunu şıh’la yazmaya karar vermiş. Ortalık karman çorman olmuş. Alevi ve Türkmenlerin semtine bile uğramadığı yerlerde şıhlarla karşılaşıyorsun.

Daha beterini söyleyeyim. Adında şeyh olan yirmiden fazla yer adını 1930’lu yıllarda memleketi laikleştirme kampanyası çerçevesinde Işıklardiye düzeltmişler. Bugün Türkiye’nin dört yanında adı Işıklar olan yerleri deş, aşağı yukarı hepsinin altından Şeyhler çıkar.

Türkçede eski Bektaşi geleneğinde (belki de Bayrami, emin değilim) “tarikat önde geleni” anlamında kullanılan ışık kelimesi vardır. Şimdi aklıma takıldı, acaba o da şeyx’ten bozma olabilir mi diye.

*
İsot meselesi iyice kabak tadı verdi. 2009’da Taraf’ta bu konuda bir yazı yazmıştım. Onyüzbin milyon Kürtten edep yoksunu kınama mesajları alınca anlaşıldı ki çağdaş Kürt ulusal kültürünün en hassas kutsallarından birine dokunmuşuz farkında olmadan.  Acep ben mi yanılıyorum diye tekrar tekrar araştırdım. Sorry, yapacak bir şey yok. İsot Kürtçe değil, Türkçe. Türkçeden Kürtçeye geçmiş olmalı. Ha, şehirli Türkçesinde unutulmuştu da, yakın tarihte Urfa çarşısında yeniden keşfedildi derseniz anlarım. Muhtemelen öyle olmuştur, evet. Ama nihai kökenin Türkçe olduğuna dair en ufak şüphem yok.

1501 tarihli Cami-ül Fürs’te karabiberin Türkçesi issi ot diye geçiyor.  Sinle yazılmış, yani ıssı değil issi; nitekim bugün ısı, ısıcak, ısınmak filan diye bildiğimiz sözcüğün Türkçe aslı isi veya issi’dir. Cami-ül Fürs Farsça-Türkçe sözlüktür, yüzlerce sene medreselerde ders kitabı diye okutulmuştur; özenli ve geniş dil hakimiyetine sahip (fakat isimsiz) bir müellifin eseridir. Sözüne güvenilir.

II Bayezid (1480-1512) devri kanunnamelerinde issi ot iki üç defa geçiyor. Yine karabiber anlamında tahminen; çünkü o devirde henüz kırmızı-yeşil biber Amerika’dan bu taraflara gelmemiş. Daha 19. yy’a dek gelmeyecek.

Türkçenin gelmiş geçmiş en muazzam sözlüğü olan Meninski sözlüğünde (sene 1680) yine sin ile issi ot, bu sefer “zencefil” anlamında. Galiba alelumum ağzı yakan her türlü baharata issi ot demişler.

1876 tarihli Ahmet Vefik Paşa sözlüğünde ‘biber’ maddesi altında ilk kez bildiğimiz yeşil ve kırmızı biberden söz edilmiş. Türkîde bu nesneye ıssı ot denir diye açıklamış paşa. Bu sefer sad ile ıssı.

*
Bir kalem savaşçısı da Kürtçe dürbün sözcüğünü bilemedim diye cehaletime tükürmüş, sonra hızını alamayıp soykırımdan girmiş, annemin ve diğer dişi akrabalarımın hatırını sormuş.

Benim bildiğim bu nesneyi 16. yüzyılda Avrupalılar icat etmiştir. Osmanlı ülkesine 1570’lerde filan gelmiş olmalı. Dûr-bîn tabiri bundan kısa bir süre sonra zuhur ediyor, Frenkçe télé-scope(uzak-gören) sözcüğünün birebir Farsça çevirisi. Öz-Farsçada o tarihte yok böyle şey (daha doğrusa var da anlamı bu değil, “uzak görüşlü kişi” demek). İstanbulun kültürel avangardı tarafından, zamanın modası gereği Farsçalaştırılarak uydurulmuş.  1930’lar olsa uzgörüt derlerdi belki. Yahut 1890’lar olsa nazirül baide.

Tahayyül edebiliyor musunuz komikliği: “Frenkler bir alet-i cedide icat eylemişler, dur bakalım bizim Hazro’daki nenelere soralım bunun Kürtçe adı neymiş.”  

*
Toparlayalım.

Kürtçe ve Farsça, tıpkı Kürtçe ve Zazaca gibi, akraba dillerdir. Pek çok ortak veya benzer sözcüğe sahiptirler. Ama ayrı dillerdir. Farsçadan alınan bir sözcük, “ha Farsça ha Kürtçe ne fark eder” kontenjanından fahri Kürtlüğe kavuşmaz.

Almanca, İngilizce ve Holandaca da akraba dillerdir. Pek çok ortak ve benzer sözcüğe sahiptirler. Ama bundan istimbotun Almanca olduğu veya Heil Hitler’in İngilizce sayılması gerektiği sonucu çıkmaz. Bu sonucu çıkaranların cahilliğine hükmedilir. [Heil Hitler’in İngilizcesi Holy Hutter olur, bu arada.]

Türkçede halen kullanılan 1100 civarında Farsçadan alıntı sözcük vardır. Eskiden daha da fazlaydı. Türkçedeki Kürtçe alıntıların sayısı, zorlasan 20-30’u geçmez. Bunların da üçte ikisi dile son 20 yılda girmiş sözcüklerdir.

Biz Kürtleri buna rağmen gene severiz. Son otuz yılda verdikleri mücadeleyle bu memlekete, kanları pahasına, büyük hizmet etmiş olduklarına inanırız. “Kürdistan” tabirini, otuz seneden beri her ortamda kullandığımız gibi halâ da çatır çatır kullanırız. Oralarda gezmekten ve onların misafiri olmaktan zevk alırız. Memleketteki Kürt tarihinin ve kültürünün izlerini ortaya çıkarmak için, hotzotla değil, bilgiyle, araştırmayla, emekle çaba gösteririz.

Velakin, Kürtler arasındaki mankafa cahil sayısının, Türklerinkinden az olmadığını görerek üzülürüz.

3 Nisan 2013 Çarşamba

Akil adamlar


Memlekette şimdi âkil adam modası çıktı. Halbuki bunun aslı uzun â ve kısa ı ile âkıl’dır, isterseniz aakıl diye de yazabiliriz, yani عاقِل. Eski yazıda kaf’tan sonra esrenin /i/ okunmasına imkân ve ihtimal yoktur. Kef ile yazılan âkilآكِل “yiyen” demektir. Akilül lühum = etobur, akilül küll = hem et hem ot yiyen, yani omnivore.

Eski Anadolu Türkçesinde âkıl çok sık geçen bir kelimeymiş, Yunus Emre’de, Aşık Paşa’da filan her sayfada karşına çıkar. 20. yüzyıla doğru tedavülden düşmüş. 1930’lardan 1980’lere dek basında sadece âkıl ve bâliğ kalıp deyiminde geçiyor, “aklı eren ve büluğa ermiş” anlamında hukuk tabiri. ı’nın i’ye dönüşmesi acaba o deyimi kafiyelendirme alışkanlığından doğmuş olabilir mi? Âkil ve baliğ yazımına en erken 1944’te rastladım. TDK sözlüğünün 1945 ve 55 baskılarında yok, ilk kez 1966 baskısına akil ve baliğ şeklinde alınmış. Akil adamlar lafı 1995’te icat edilmiş.

Akıl kârı diye bildiğimiz deyimin doğrusunun âkıl kârı olduğunu Şemseddin Sami hatırlatmış. Kâr burada “iş” demek, elbette “akıl işi” değil, “akıllı işi” kastedilen. Bir de akıldane diye bir söz var, aslı uzun a ile âkıl ve dânâ, yani “akıllı ve bilgili”.

Âkıl’ın çoğulu ukalâ’dır عقلا “akıllılar” demek. Cümle içinde kullanılışı şöyle olmalı: “Sevan Efendi ukalâdan adamdır.” Yani “akıllılardan”.  

25 Mart 2013 Pazartesi

Oyun


Oyun, Öz Hakiki Türkçe. Bazı Eski Uygurca kaynaklarda oyug diye de geçiyor. +In ve +Ig eşdeğer anlamlı iki yapım ekidir, geçişli fiillerden nesne adı, geçişsiz fiillerden özne veya eylem adı yaparlar. Dolayısıyla oy- fiilini varsayabiliyoruz. Bu bizim bildiğimiz ağaç oymak, gözlerini oymak vs.’deki oymak mıdır acaba? Köken anlamı “boşaltmak” ise eğer, hımm, bir mantıkî alaka kurar gibi oluyoruz. Boşlamak, boş işler yapmak, boş boş oyalanmak filan? Geçişli anlamı olan oymak’tan başka bir de geçişsiz oymak mı vardı, “dün akşam canım sıkıldı, bir süre oydum” gibisinden? I-ıh olamaz, Türkçede bir fiilin hem geçişli hem geçişsiz anlam taşıması görülmüş şey değil.

Peki, başka ihtimal. Belki oymanın dönüşlü (yani refleksif) hali olan bir oyunmak fiili vardı, “boşalmak, boşa vakit geçirmek, kendini boş kılmak” anlamında. Oyun dediğimiz şeyin aslı da asimile edilmiş +Ig ekiyle oyuŋ idi. Eski Türkçede malum, bir normal /n/ bir de dilin arka tarafıyla söylenen /ŋ/ var, ayrı sesler, bazı Anadolu ağızlarında halâ o ayrım korunur. Bu ikincisi her zaman n+ğ bileşiğidir. Olabilir mi? Yok, bu teori de zayıf. Bir kere sözcük oyuŋ değil oyun, Kaşgarlı’da, Kutadgu Bilik’te, Kitabül İdrak’te hep böyle yazılmış. İkincisi, oyunmak diye bir fiil hiç kaydedilmemiş.

Mevzuyu daha da karıştıralım. Oyalamak ne demek? Bu sadece Türkiye Türkçesine has bir fiil, diğer Türki dillerde yok. +AlA- eki eski Anadolu Türkçesinde sevilen bir yapım ekiyken şimdi hemen hemen öldü. Süreğen ve kararsız eylem bildirir, misal: çapmaktan çabalamak, tepmekten debelenmek, gevmekten gevelemek, kakmaktan kakalamak, sepmekten sepelemek. Demek ki oyalamanın ardında gene bir oymak fiili olmalı. Peki bunun anlamı neydi? “Oynamak” mı? “Boş iş yapmak” mı? Vallahi bilmiyorum. Bileni de yok galiba.

Kaşgarlıda, Çağataycada ve bilumum Türk dillerinde geçen ozmakdiye bir başka fiil var, “yarışta başkasını geçmek” anlamında. Bu bir ipucu verir mi? “Yarış” ile “oyun” arasında anlam bağı belirgin gerçi, ama yok, bu da olmaz, fiil sonsesinde /y/ ile /z/ arasında yapısal bir bağ kurmanın yolu yok.

Peki ya tığla işlenen oya? Onun hiç alakası yok, Yunancadan alıntı. Ta eski Atina’da chiton’un kenarına işledikleri tığ işinin adı ὤια, Türçeye çok geç devirde İstanbul ağzından geçmiş.

Bu soruyu bilemedim hocam.

*
İngilizce play, Anglosaksonca plegan/plaegian fiilinden. Esasen to cultivate demek, yani idman etmek, egzersiz yapmak, fiziksel becerilerini geliştirmek – oyun işini ciddiye almış adamlar. Almanca eşdeğeri pflegen olur, onun oyunla hiç alakası kalmamış, “ilgi ve özen göstermek, gözkulak olmak, to care” yönüne evrilmiş.

Game neymiş diye bakıyoruz.  Anglosaksonca gaman “bir araya gelmek, toplanmak, beraber bir iş yapmak”, aşağı yukarı Almanca gemein ve Latince communisayarında bir kavram. Demek ki eski İngilizler oyun deyince bir yerde toplanıp idman ve beceri işleri yapmayı anlıyormuş.

*
Latincede ilk zamandan beri iocus ile ludus ayrılmış. İlki “sözcük oynu, espri, laf ebeliği”, ikincisi bedensel etkinlik gerektiren oyun, cambazlık, aslan terbiyeciliği, gladyatörlük filan.  Ernout & Meillet sf. 656-657’de ludus üzerine enfes bir analiz var. “Oyunlar” derken dinî ve törensel kökenli birtakım kamu eğlencelerinin kastedildiğini, eski Roma dinine ait pek çok sözcük gibi bunun da Hintavrupa kökenli olmadığını gösteriyor; belki de Etrüsklerden alınmış.

İmparatorluğun son demlerinde kamusal oyunların sona ermesiyle beraber ludus sözcüğü de kullanımdan düşmüş; iocus anlam genişlemesiyle her türlü oyun için kullanılmaya başlamış. Fransızca jouer “oynamak”, İtalyanca gioco “oyun”, ikisi de iocus’tan geliyor. Ludus’un türevleri ise ancak edebî Latinceden derlenmiş entel mamulleri, prelude (“oyun-öncesi”), elude (“oyundan kaçmak”),  illusion(“algılarım bana oyun oynuyor, Oytun”), delusion, ludicrous vb.

La Gioconda “oynaşlı bayan” demek, aklımıza gelmişken. Jokerde “oyuncu”. (“Şakacı” anlamı derivatif.)

*
Farsça bâxtan oynamak, şimdiki zaman kökü bâz. Farsça fiilin, tıpkı İngilizce Almanca Yunanca filan gibi bir muzari (şimdiki zaman) bir de mazi (perfekt) kökü vardır. İkincisi binlerce yıl önce fiil köküne +t ekleyerek imal edilmiştir. Finaldeki /g/ sesi ardına +t alınca sertleşir ve sızıcılaşır, /xt/ olur. Bir şey almazsa İndo-İrani dillerin tipik evrimini geçirip önce /c/, sonra /dz/ ve en son /z/ halini alır. Orijinal kök *bhag- olmalı. Ama bu dediğim ama üçbin senelik hikâye.

Kumarbâz, sihirbâz, hilebâz, düzenbâz Türkiye Türkçesinin ta ilk devirlerinden beri görülen bileşikler. Canbâz ile hokkabâz da 17. yüzyıldan önce zuhur etmiş. Küfürbâz’a ise 1920’lerden önce rastlamadım. Tuhaf bir türev, galiba kumarbaz’dan kinaye ile türetilmiş. Yoksa “küfür-oynayan” deyiminin makul bir anlamı yok.

Bir de bâzîçe vardır, oyuncak anlamında, ama onu kaç kişi bilir?