yalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2013 Pazartesi

5 N 1 K


Radikal'de şöyle bir haber çıkmış. Diğer gazetelerde de benzerleri vardı.
http://www.radikal.com.tr/politika/silah_ve_semsiyelerle_cekildiler-1133469

Mesela ben gazeteci olsam arkadaşlara şu soruları sorardım.

-- Pardon, Türkiye'de yedi gün bu gerilla kıyafetiyle ve kaleşlerle mi yürüdünüz?
-- Yolda kimseye rastladınız mı? Sizinle fotoğraf çektirmek isteyen oldu mu?
-- Yorgun olmalısınız, sınırı geçtikten sonra gece yağmura da tutulmuşsunuz. Örgütün sizi oradan aldıracak bir minibüsü yok mu?
-- Gece kaldığınız yere Hasan Cemal yürüyerek mi ulaştı?
-- Sabah 6'dan önce tıraş olmak sizde adet midir? Yoksa bu güne özel mi tıraş oldunuz?
-- Temiz kıyafetlerinizi bu sabah kampta mı temin ettiler? Bu güne özel yıkadıysanız o yağmurda nasıl kuruttunuz?

Ha, diyeceksiniz ki bu soruları soran gazeteciler olsa Türkiye'de basın olurdu. O da doğru tabi.


6 Eylül 2011 Salı

Pseudo-Avşar problemi

Problem şu: Kadim adı Avşar Köyü olan köy nasıl Rum köyü olur?

İhtimalleri sayalım.

Birinci ihtimal: Eskiden Türk köyü idi. Bilinmeyen bir tarihte Türkler gitti, Rumlar yerleşti. Bu bir kere olmaz. Eşyanın tabiatına aykırı. O köyü Rumlara yedirmezler. Uzun süreden beri (yani tapu ve miras iddiası güdecek kimse kalmamacasına) metruk ise olur belki. Ama o zaman da adı Avşar Köyü kalmaz, yeni isim verilir. Adı hatırlanıyorsa tapusunu da hatırlayan biri çıkar.

İkinci ihtimal: Avşarlar köyü Rumlara kiraladılar. Bu olabilir, mümkün. Araştırmak lazım.

Üçüncü ihtimal: Rumlar Rum değildi, Hıristiyan Türk idi. Hatta belki Avşar Türkü idi. Bence bu da olmaz, kulağa doğal gelmiyor. Avşar vs. sonuçta sırf biyolojik soy adı değil, kültürel bagajı olan bir isim. Hıristiyan Türkler kendilerine bu adı vermiş olamaz.

Dördüncü ihtimal: Rumlar kendilerini korumak maksadıyla kamuflaj yaptılar, köylerine Türkçe isim verdiler. I-ıh, bu da zayıf. Rumların korkacağı kişiler harita üzerinden araştırma yapan kütüphane fareleri değil ki, oranın komşusu olan haydutlar. Kimin Rum kimin Müslim olduğunu bilmezler mi?

Beşinci ihtimal: Aynen Güzel Cumhuriyetimizin yaptığı gibi Osmanlı döneminde de yer isimleri dalga dalga Türkçeleştirildi. Rumun köyüne birileri gelip piyango usulüyle Avşar, Kayı, Kınık, Köseveli, Satıağa, Çukurviran gibi isimler verdi. Resmi işlemlerde bu adların kullanılmasını mecbur kıldı.

Bana öyle geliyor ki doğru cevap beşincisidir. Bütün belirtiler onu gösteriyor, 1450 ile 1460 arası bir tarihte Osmanlı devletinin idaresinde olan topraklardaki bütün köy ve mezralara – Avşar, Gökçeviran, Göynücek, Kızılsaray, Elmacık, Pelitbükü, Doğanoğlu, Hamzalı… gibi – Türkçe standart isimler vermişler. Ta 1550’lere kadar da vergi tahrirleri yapıldıkça, saray haremine alınan cariyelere takma isim verilmesi gibi, bilumum müslim ve gayrımüslim köylerine böyle standartlaştırılmış “vergilendirme isimleri” takılmış.

Birkaç tane mühim belirti var bu tezi doğrulayan.

Bir, 1460 itibariyle Osmanlı devleti sınırları içinde olan yerlerde (mesela Bursa'da, İzmir'de, Edirne'de) bugün Türkçe köy adı oranı %90 civarında. Oysa bunlardan daha eski tarihte Türkleştiği halde 1460’ta Osmanlı egemenliğinde olmayan Erzurum, Malatya, Karaman gibi yerlerde Türkçe yeradı oranı çok daha düşük, Erzurum’da %40 dolayı, Karaman’da da bilemedin %65-70. [Bu oranlar 1960'taki büyük Türkçeleştirme hamlesinden öncesi için geçerli.] Yani bir yerin daha eski veya daha derinlemesine Türkleşmiş olmasıyla o yerin Türkçe yer isimleri oranı arasında örtüşme yok.

İki, Ömer Lütfi Barkan’ın yayımladığı Hüdavendigâr Vilayeti tahrir defterlerinde şöyle bir gariplik göze çarpıyor. 1487 tarihli defterde hemen hemen bütün yer adları Türkçe. 1521 ve özellikle 1573 tarihli defterde ise “Balcılar namı diğer Molivos” cinsinden çift isimler ciddi bir artış gösteriyor. Türkçe adı olan yerlere sonradan Rumca isim verilmesi pek mantıklı görünmediğine göre, 1487’de “unutturulmuş” olan bazı isimlerin sonradan hortladığını düşünmek yanlış olmasa gerek.

Üç, bundan tam emin değilim, ama tahrir defterlerindeki bütün yer adları 15.-16. yüzyıl Türkçesinin özelliklerini ve o dönemin ideolojik kaygılarının izlerini taşıyor gibi. Bunu daha araştırmak gerek, şimdilik sadece bir sezgi.

Bunlardan ne sonuç çıkarıyoruz?

Bir: Anadolu’da bir yerde Kayı, Kınık, Eymir, Avşar, Çepni, Yüreğir, İğdir gibi buram buram Ortaasya kokan isimler görürsen hemen heyecanlanma. Dur, sakin ol, araştır. Defterdarlık kaleminde 9-5 çalışan bir memurun kafadan attığı isimler olabilir bunlar. Yirminci yüzyılda kesin öyledir, ama Fatih zamanında öyle olmaz diye bir şey yok.

İki: Anadoluda insan topluluklarının kökenine dair söylenen her, ama HER sözün yalan olma ihtimali, doğru olma ihtimalinden daha yüksektir. Bunu da asla aklından çıkarma.

Ataları Ortaasyadan gelmişmiş. Güleyim bari.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

De ki Bandırma vapuru yolda battı

(Yanlış Cumhuriyet'ten bir bölüm aktarıyorum. 1994'te yazıldı, 2008'de yayımlandı.)

Milli Mücadele olmasa, Türkiye bağımsızlığını kaybeder miydi?

Türk devletinin bağımsız varlığına son verilmesini öngören bir talep veya tasarıya, ne İtilaf devletlerinin Dünya Savaşı yıllarındaki gizli paylaşım anlaşmalarında, ne Mondros mütarekenamesinde, ne Sèvres antlaşmasında, ne de Batılı devletlerin resmi deklarasyonlarında veya sonradan açıklanmış belgelerinde rastlanmaz.

Dünya Savaşı galipleri, 1914-1923 döneminde Türkiye'ye ilişkin bir dizi farklı senaryoyu gündeme getirmişler, çeşitli ihtimaller üzerinde durmuşlardır. Bu tasarıların ortak noktası, Türkiye'den bazı toprakların ayrılması ve geri kalan bağımsız Türk devletinin icra kabiliyetinin çeşitli askeri, ekonomik ve hukuki kayıtlarla kısıtlanmasıdır. Farklı senaryolar arasında Türkiye açısından en kötüsünü temsil eden Sèvres antlaşması ile en iyilerinden birini temsil eden Lausanne antlaşması, sadece kaybedilen arazinin miktarı ve uygulanacak kısıtlamaların niteliği açısından farklılık arzederler.

*
Bu dönemde Türkiye'ye karşı kamuoyu önünde en katı tavrı sergileyen ülke İngiltere olmuştur; Türkiye'nin fiilen işgali veya paylaşılması kararlaştırıldığı takdirde bu kararı uygulayabilecek durumdaki tek devlet de budur. Dolayısıyla Türkiye'yi yoketme kararının İngiltere'nin onay ve desteği olmadan alınması mümkün değildir.

Oysa,

a)   İngiltere'nin ne savaş esnasında ne de savaşı izleyen dönemde, bugünkü Türkiye sınırları içinde kalan topraklar üzerinde, resmen veya örtülü olarak ifade edilmiş bir toprak talebi olmamıştır.

b)  Yarı-bağımsız bir Türkiye üzerinde kurulacak İngiliz manda veya himaye rejimi de, İngiliz hükümetince mütarekeden itibaren defalarca ve kesin bir dille reddedilmiştir. (Ancak İngiltere, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarında müttefik devletler denetiminde bir uluslararası rejim kurulmasını savunmuştur.)

c)   Zayıflamış ve küçülmüş bir Türkiye'nin uzun vadede İngiltere'nin "kucağına düşeceğine" ilişkin bir beklenti eğer bazı İngiliz çevrelerinde varolmuşsa, bunun bugüne kadar herhangi bir belgesi keşfedilmiş değildir.

Uluslararası durum ve emsaller
Emperyalist devletlerin 1918'de Türkiye'nin bağımsız varlığına son vermeyi tasarladıklarına ilişkin inanış, sanırım gerek Türkiye'nin konumuna, gerekse dönemin uluslararası dengelerine ilişkin bazı yanlış kanılardan kaynaklanmaktadır. Olaylara daha global bir bakış, Batı'nın tasarıları hakkında bize daha sağlıklı bir perspektif sağlayacaktır.

1. Birinci Dünya Savaşının sonu, 19.cu yüzyıl emperyal politikalarının tüm dünyada çözülmeye başladığı dönemdir.

Batı ülkelerinin savaş nedeniyle içine düştükleri korkunç mali, askeri ve ideolojik/manevi zaaf, koloni halklarının fırsattan yararlanarak direnişe geçmelerine zemin hazırlamıştır: 1919'un ilk yarısında Mısır, Irak, Suriye, Hindistan, Afganistan ve Güney Afrika'da anti-kolonyal hareketler görülecektir. Kolonyalizme öteden beri karşı olan ABD'nin dünya politikasında ağırlık kazanması (ve bir ölçüde, Bolşevik devriminin etkisi), bu eğilimleri hızlandırmıştır.

İngiltere ve Fransa'nın, koloni imparatorluklarını yönetme ve savunma maliyetlerini kaldıramayarak, köklü tasarruf tedbirlerine gitmeleri de bu döneme rastlar. Bütçelerdeki sıkışmayla beraber, koloni harcamalarının kısılmasını – hatta kolonilerin tümden tasfiyesini – talep eden sesler, İngiliz ve Fransız parlamentolarında ağırlık kazanır. Çekilme süreci hemen sonuca ulaşmayacaktır; ancak İkinci Dünya Savaşını izleyen günlerde kolonyal imparatorlukların yıldırım hızıyla tasfiyesinin ilk adımları bu yıllarda atılmıştır.

Kolonyal sistemin ıslahı, barış konferansının en önemli konularından birini oluşturmuştur. ABD'nin öncülüğü, İngiltere ve Fransa'nın yarı-gönüllü desteğiyle, "geri" ülkeler için Milletler Cemiyeti mandası, himaye, ortak-yönetim gibi yeni yönetim biçimleri aranmıştır. Sonuçta bu arayışlardan önemli bir sonuç çıkmamış olsa da yönelim açıktır: savaşın galibi olan devletlerin dahi, eskisi gibi keyfi bir yayılma siyaseti izlemeleri iradesi ve imkânı artık kalmamıştır.

2. Osmanlı imparatorluğunun dağılmasıyla İngiltere ve Fransa’nın, Orta Doğu'da muazzam bir yeni imparatorluğa konduğu doğrudur. Ancak imparatorluklar çağının bu son büyük yayılma hamlesi, öncekilerden çok farklı bir karaktere sahiptir.

İngiltere, ele geçirdiği ülkelerde – Irak petrolleri ve Süveyş kanalı üzerindeki denetimini güvenceye almak dışında – kalıcı bir yönetim kurmayı denememiştir. Irak, 1922'de yapılan antlaşmayla bağımsız ve hükümran bir krallık olarak tanınmış, ancak 20 yıl süreyle askeri ve mali konularda İngiliz denetimini öngören himaye rejimi kurulmuştur. Anlaşma süresinin bitmesi beklenmeden, 1932'de Irak'a tam bağımsızlık verilecektir. Mısır'ın bağımsız krallık statüsü 1922 Allenby deklarasyonuyla teyit edilmiş; ülkedeki İngiliz askeri varlığının 1936 yılına kadar peyderpey tasfiye edilmesi konusunda anlaşmaya varılmıştır. Filistin'de Musevi-Arap çatışması nedeniyle İngiliz yönetimi daha aktif bir idari rol oynamaya zorlanmıştır, fakat tatmin edici bir yönetim modeli oluşturmadan 1948'de ülkeyi terkedecektir. Hicaz'da ise, birkaç askeri danışman ve kısıtlı para yardımı dışında İngiltere'nin kayda değer bir rolü olmamıştır. Hicaz krallığı 1926'da çöktüğünde, İngiliz yönetimi kılını bile kıpırdatmayacaktır.

Sadece Suriye'de Fransızlar daha kapsamlı bir kolonyal yönetim kurma yoluna gitmişlerdir; ancak bunun da görünen nedeni, 1918-20 yıllarında oluşan Suriye milli hükümetinin, İngilizlerce körüklendiği sanılan birtakım direniş denemelerine girmesidir. 1927'de Fransız yönetimi yerel temsilcilerden oluşan bir Kurucu Meclis toplanmasına izin vermiş, 1936'da ise Suriye'ye bağımsızlık tanımayı kabul etmiştir (Daha sonra İkinci Dünya Savaşının çıkması nedeniyle bu antlaşma ancak 1946'da uygulanabilmiştir.)

Adı geçen yerler, unutmamalı ki, 400 ila 700 yıldan beri yabancı egemenliği altında ve devlet teşkilatından yoksun olarak yaşamış, devlet olmanın asgari altyapısına (örneğin orduya, donanmaya, ciddi bir polis teşkilatına, vergi toplama sistemine, tapu kayıtlarına, idareci yetiştiren yüksek okullara, bunları kuracak yetişmiş kadrolara) sahip olmayan ülkelerdir. Osmanlı'nın yoktan var edilmiş birkaç geri vilayeti üzerinde dahi doğrudan yönetim kurmaktan kaçınan İngiltere ve Fransa'nın, yüzlerce yıllık imparatorluk geleneğine, yönetim kurumlarına, az çok tecrübeli elit kadrolara, köklü bir orduya ve hükümran devlet ideolojisine sahip Türkiye gibi bir ülkeyi, halkının arzusu hilafına yönetebileceğini sanması için bir neden görünmemektedir.

3. Üstelik Suriye, Filistin, Hicaz ve Irak, Dünya Harbi sırasında savaşarak ele geçirilmiş, geleneksel tabiriyle "fethedilmiş" yerlerdir; savaş sonu itibarıyla fiilen İngiliz askeri işgali altındadır. Mısır ise 1880'lerden beri zaten İngiliz kontrolündedir. Bu ülkelerde tartışma mevzuu, yabancı yönetimin nasıl kurulacağı değil, nasıl ve hangi koşullarda çekileceğinden ibarettir.

Türkiye'de durum farklıdır: 1918 mütarekesi Misak-ı Milli sınırlarında imzalanmıştır. Ateşkesten sonra Türkiye'yi kalıcı bir şekilde ele geçirmek için İngiltere ve müttefiklerinin yeniden ciddi bir savaşı göze almaları gerekir. Oysa dört yıl boyunca tarihin en anlamsız katliamlarından birine tanık olan Avrupa kamuoyunun (ve o savaşta tükenen Avrupa ekonomilerinin) böyle bir maceraya izin vereceği çok şüphelidir. 1919 yazında İngiliz orduları hemen bütünüyle terhis edilmiştir. Savunma bütçesi 1918'de 800 milyon sterlin düzeyinden 1922'de 111 milyon sterline indirilmiştir. Savaş sırasında son sınırına kadar zorlanan İngiliz maliyesi, 1920'de ülke tarihinin en büyük krizlerinden birine girmiştir. Bu koşullarda İngiltere'nin Türkiye için yeni bir savaşı göze alacağını düşünmek, hayalperestlik olur.

4. Kaldı ki – ve işin püf noktası budur – Türkiye'nin böyle bir çabaya değecek bir stratejik mal varlığı yoktur. Emperyalist ülkelerin Türkiye'ye sahip olma hayaliyle kıvrandığını varsaymak, bu anlamda, objektif gerçeklerden ziyade milliyetçi duygu ve hayallere tekabül etmektedir.

Irak o tarihte yeryüzünün bilinen en büyük petrol rezervlerine sahiptir; üstelik İran ve Kuveyt petrollerinin denetimi için de Irak kilit konumdadır. Britanya imparatorluğu için can damarı değerindeki Süveyş Kanalı Mısır’dadır. Hicaz, Müslümanların kutsal mekânlarını barındırır. Fransızların Suriye ile ilgilenmesi de, Kerkük petrollerini ele geçirme planının bir parçası olarak gündeme gelmiştir; Kerkük'ü İngilizler "kaptıktan" sonra dahi, Suriye Kuzey Irak petrollerinin Akdeniz'e ulaşım yolu üzerindeki stratejik önemini korumuştur.

Ele geçirilip yönetilmesi birtakım yeni kurulmuş Arap ülkelerine oranla sonsuz ölçüde daha zahmetli ve pahalı olan Türkiye, bu zahmetin karşılığında istilacı güçlere nasıl bir fayda vaadedebilir?

Türkiye'nin petrolü yoktur. Kayda değer – uğruna savaşmaya değecek – başka yeraltı veya yerüstü zenginliği de yoktur. Türkiye'nin dünya dengeleri açısından en önemli stratejik avantajı Rusya'nın güneyinde aşılması güç bir tampon oluşturmasıdır. Ancak bu işlevi bağımsız ve dost bir Türkiye, parçalanmış, veya yabancı işgaline uğrayarak iç mücadelelere düşmüş, veya Batı'dan düşmanlık gördüğü için Rusya'ya sığınmak zorunda kalmış bir Türkiye'den daha iyi yerine getirebilir.

Amaç ticari pazarlar açmaksa, Türkiye zaten 1838'den 1913'e kadar İngiltere ve Fransa'ya hemen hemen tamamiyle açık bir pazar olmuştur. Ve buna rağmen bu ülkelerin ticaretinde ciddi bir yer edinmeyi başaramamıştır. Toplam yıllık cirosu en iyi ihtimalde 30-35 milyon sterlini aşmayacak bir pazarı ele geçirmek ve elde tutmak için emperyalist devletlerin katlanabileceği askeri masraf ne kadardır? Kaldı ki pazar açmak için ülkelerin fethedilmesi gerektiği fikri, Marksistlerin teorik evreni dışında pek taraftar bulabilmiş bir düşünce değildir. Örneğin siyasi bağımsızlığı bir hayli sağlam olan Fransa'nın, İngiliz mallarının dış pazarı olarak bu tarihte Türkiye'nin yaklaşık elli katı bir payı vardır. Bağımsız milletlerin seve seve satın aldıkları malları zorla satmak için Merzifon'a ve Maraş dağlarına ordular sevketmenin mantığını kavramak ise kolay değildir. Ayrıca Türkiye'de aklı başında bir bağımsız devlet olsa, Türk pazarını İngiliz mallarına kapatmak için ne gibi bir mantıklı nedeni olabileceği de meçhuldür.

Sonuç: Türkiye'yi neden zayıflatmak istediler?
İtilaf devletlerinin savaştan sonra Türkiye'ye karşı takındıkları düşmanca tavır, Türkiye'nin devlet olarak varlığına son vermekten çok, ülkeyi hırpalamaya, zayıflatmaya, yıpratmaya, cezalandırmaya, yıldırmaya yönelik bir politika olarak değerlendirilmelidir. Günümüzden örnek vermek gerekirse, Körfez savaşından sonra Irak'a, başka vesilelerle Libya'ya, İran'a, Sırbistan'a uygulanan müeyyideler akla gelecektir: uluslararası düzeni tehdit eden bir ülkenin "canının acıtılması" hedeflenmiştir. [Bu makalenin 1994’te yazıldığını hatırlatayım – SN 2011]

Bu tutumun gerekçesini anlayabilmek için, Türkiye'nin Jön Türk ihtilalinden beri içine girmiş olduğu tutumu hatırlamak gerekir.

Türkiye, 230 yıllık bir fasıladan sonra, İttihat ve Terakki yönetimi altında tekrar fetih hayallerine kapılmıştır. Enver Paşa Azerbaycan'ı ve Turan'ı istila etmeye kalkışmış; Mısır'dan Afganistan'a, Bakû'dan Bingazi'ye uzanan bir alanda Türk ajanları Batı çıkarlarına karşı terör ve sabotaj eylemlerine girişmişlerdir. Dünyaya meydan okuyan bir milliyetçilik anlayışı Türk yönetici sınıflarını etkisi altına almıştır.

Ülkede Batılıların mal varlıklarına el konmuş, alacakları dondurulmuş, sözleşmelere dayalı hakları feshedilmiştir.

Devletin Hıristiyan vatandaşlarına karşı uygarlık tarihinin az tanık olduğu bir tasfiye kampanyası açılmış, milyonlarca insan evlerinden ve yurtlarından sürülmüştür. Harp sırasında bu kampanyanın insanlık dışı boyutlar kazandığına inanılmaktadır.

İşte bu niteliklere sahip, saldırgan ve fanatik bir rejim İngiltere ve Fransa'ya karşı açtığı savaşta hezimete uğrayıp çöktükten sonra dahi, Türkler, Batı ile bir uzlaşma ve işbirliği arayışı başlatacakları yerde, yeniden bir meydan okuma havasına girmişlerdir. 1919 başlarından itibaren eski rejimin kalıntılarının siyasi ortama hakim olmaya başladığı, orduyu terhis etmeyi reddettiği, Anadolu'da bir direniş hareketi örgütlediği haberleri gelmeye başlamıştır. Karadeniz'de "kılıç artığı" Rumların düzensiz çetelerin saldırısına uğradığı, Kilikya'da tehcirden dönen Ermenilerin silahlı direnişle karşılaştıkları rapor edilmektedir. Musul'da İngiliz yönetimine karşı, Teşkilat-ı Mahsusacıların önayak olduğu sanılan bir Kürt ayaklanması patlak vermiştir. Mısır ve Hindistan'da 1919'un ilk aylarında filizlenen anti-kolonyal hareketlere İttihatçı Türklerin destek olduğundan kuşkulanılmaktadır.

İtilaf devletlerinin yardımıyla İstanbul'da örgütlenmeye çalışan muhalefet, ortama hakim olmakta tamamen başarısız kalmış, kısır siyasi çekişmelere gömülerek inisyatifi yeniden İttihatçılara terketmiştir.

Durumu İtilaf devletlerinin bakış açısından değerlendirebilmek için, Birinci Dünya Savaşı yerine İkincisini, Türkiye yerine Almanya'yı ve İttihat ve Terakki yerine Nazi Partisini koymayı deneyelim. Savaşın bitiminden altı ay sonra, acaba savaşı başlatan rejimin kalıntıları Almanya'da yeni bir liderlik altında toparlanarak işgal kuvvetlerine karşı bir direniş hareketi başlatsalardı sonuç ne olurdu? Almanya'nın taşrasında Nazi’lerce kışkırtılan kişilerin Yahudilere eziyet etmeyi sürdürdüğü duyulsa; Nazi eğilimli Alman basını Adenauer ve Brandt'ı "vatan haini" ilan eden kampanyalar açsa; eski rejime ait gizli silah depolarının ülke içlerine kaçırıldığı tesbit edilse; Alman yönetiminin gizlice Sovyetlerle anlaşıp müttefik işgaline karşı silahlı direnişe geçmeyi tasarladığı haber alınsa, acaba İkinci Dünya Savaşı galipleri nasıl bir tepki gösterirlerdi?

Almanların savaştan sonraki teslimiyet tavrına oranla, Türk tepkisinde etkileyici, hatta trajik bir kahramanlık ögesi bulunduğunu inkâr edemeyiz. Ancak sonuçta Almanya'nın mi, Türkiye'nin mi seçtiği yoldan daha kârlı çıktığı ayrı bir konudur.

1 Mart 2011 Salı

Türkiye Cumhuriyeti Tarihi - I

Ankara'nın Doğusundaki Türkiye adlı gezi kitabım 2005'te çıkmıştı. Bu yazı oradan. İskenderun Soğukoluk maddesi altında:


Hotel Ayvazyan
1930'larda Fransız yönetimi zamanında Jozef Ayvazyan adlı vatandaş Soğukoluk'ta Ayvazyan Oteli yapmış. Suriye'nin ve Ortadoğu'nun en güzel otel ve restoranı olarak ün kazanmış.

1938'de Ermeniler Hatay’dan gittiğinde Ayvazyan – beş-on aile ile beraber – vatanında kalmayı tercih etmiş. Yıldırmak için ellerinden geleni yapmışlar. Savaş sırasında "Alman casusu" suçlamasıyla hapis yatmış. Bir süre Hatay iline girmesi yasaklanmış. Yılmamış. Yollar yaptırmış, ağaçlar dikmiş. Halep ve İskenderun'un seçkinlerini köye getirmiş. Sekiz dil bilirmiş. 1969'da vefat etmiş.

Arada Ayvazyan'a rakip 10-15 otel, "motel," vb. açılmış. 1960'larda Soğukoluk Ortadoğu'nun önde gelen fuhuş merkezi olarak üne kavuşmuş. 70'lerde işin içine kumar ve mafya girmiş; silahlar patlamış.

12 Eylül'den sonra Uğur Dündar'la Kenan Evren elele verip bu gidişe dur demeye karar vermişler. Tesislerin hepsi kapatılmış; fuhşun kökü kurutulmuş. Boşaltılan binalara filanca bakanlığın dinlenme tesisleri, falanca kurumun miskinler yurdu yerleşmiş. Bahçeleri ot, sokakları çöp bürümüş. Ayvazyan Otel birkaç kez el değiştirdikten sonra kapatılıp mühürlenmiş. Kapısı penceresi kırık, duruyor.

Köyün adını da değiştirip Güzelyayla etmişler. Şimdi kahvede pinekleyen yaşlılara sorunca, "Ayvazyan çok kıymetli adamdı, Soğukoluk'u Soğukoluk yapan odur" diye anlatıyorlar.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Planını Sevdiğim Şehir Plancıları

Şehir Plancıları Odası Şirince ile ilgili zehir gibi bir bildirgeç çıkarmış. “Bilimsellikten,” “toplumsal sorumluluktan” dem vurmuş. Klasik yalanları ardarda sıralamışlar. Yüzleri kızarmamış.

Önce bir okuyun. Sonra sıkılmazsanız beş dakika beni dinleyin.


Söylediklerinin hemen hemen her cümlesi kandırmacadır. Riyakârlıktır.

Hepsine birden girsek laf uzar. Onun için seçmece gidelim.

YALAN RÜZGÂRI
“2007 yılından beri imar planı var” demişler. Dememişler de onu ima etmişler. Nah vardır! İmar planı 2007’de onaylandı, üç ay gibi yürürlükte kaldı, mahkeme kararıyla iptal edildi. Mahkemesi temyizi iki sene sürdü. Bir daha 2009 sonunda yürürlüğe girdi. Köyde doğru dürüst kadastro yokken imar planı yapmak gibi absürd ötesi bir işe girişildiği için her şey çorba oldu. İki üç ay önce doğru dürüst kadastro yapılıncaya kadar (tercümesi: çıkmaz ayın son çarşambasına kadar) uygulaması gene durduruldu.

“İmar planı süreci gerçekten gereğinden uzun sürmüş”müş. İtirafını yesinler! Sit ilan ediliyor sene 1983. İmar planı yüzsekseninci bürokrasi kapısından geçip onbir aylığına devreye girer gibi oluyor, sene 2010. 27 senecik sadece. Kadı kızında bile bulunur o kadarcık kusur değil mi? Beklesin evde 27 sene, güzelliği mi eskir?

“2001’de geçiş dönemi yapılaşma koşulları ilan edilmiş”miş. Vatandaş cahil ya, salla gitsin! Bunlar bilmez mi ki geçiş dönemi yapılaşma koşulları 2863/17 uyarınca sadece iki sene için geçerlidir, 2001’de dostlar alışverişte görsün diye ilan ettikleri geçiş dönemi koşulları 26.9.2003’te kadük olmuştur? Yenisi çıkarılmamıştır. Üstelik şu an yıkılması öngörülen yapılar arasında 2001-2003 arasında yapılmış olan hiçbir şey yoktur?

ŞİRİNCE’Yİ SİTELEŞTİRME PLANI
Yaptıkları imar planı nasıl bir şey ben size söyleyeyim. O imar planı çerçevesinde 2007 ve 2010’da Şirince’de dört veya beş tane inşaat izni verildi. Hangileri olduğunu anlamak kolaydır. Gelin Şirince’ye, bakın etrafa, en çirkin, en görgüsüz, en kibirli, en “Kuşadası tipi villa” kılıklı betonarme binalar hangisi diye bakın. İşte onlardır.

Şirince’de betonarmenin yasak olması lazım. Plan betonarmeye izin vermekle kalmıyor. Uygulamada betonarmeden başka herhangi bir şey yapılmasını imkânsızlaştırıyor.

Şirince’de eski evler yerin eğimine göre iki veya üç katlıdır, çatı hattı o yüzden ahenklidir. Plan 6,5 metre kot verdiği için bütün evler asker gibi 6,5 metre yapılıyor.

Şirince evleri bitişik nizamdadır. Plancı takımı toplu konut kooperatifinden başka yapılaşma modeli bilmediğinden, plan bütün köyü villa tipi konut misali tek örnek evlerle dolduruyor.

Şirince evlerinin çatısı dört akarlıdır. Plan bitişik parsele saçak taşmasını yasakladığı için üç akarlı, yarım çatılı ucubeler yaratıyor.

Şirince’de evlerin alt katı taş, üst katı bağdadidir. Biraz yamuk olurlar. Güzelliği de oradadır. Plan betonarmeden başka şey görmemişler tarafından yapıldığı için 50 metrekarelik buz gibi sıvalı kör beton duvarlara bana mısın demiyor. Bilmiyorlar çünkü. Öyle bir duyarlıkları yok. Ruhları öleli yıllar olmuş.

En fecisi, Şirince’de doğru dürüst kadastro yapılmadığından kadastro haritasıyla fiili durum arasında uçurumlar var. O yüzden ne yapmak istersen iste, önce varolan yapıyı yıkman lazım ki projen kadastro haritasına uysun. “Aaa” diyorlar, “200 senelik Rum evi ama tapudan bir metre taşmış görünüyor.” E, kadastro kutsal çünkü altında Devletin mühürü var. Hakikat ise nedir ki? Yık gitsin, evin Devletin çizdiğine uygun olsun.


EVET YIKILSIN, AMA SEN NE CÜRETLE KONUŞURSUN?
Şirince’de çirkin yapılaşma yok mu? İbadullah var. Düzeltilmesi lazım mı? Kesinlikle lazım. Hatta birçoğunun, evet, yıkılması lazım. Şirince’nin çarşısından aklı başında olan herkes nefret ediyor. Ben de nefret ediyorum. Biz 20 sene önce bu köye geldiğimizde burası dünya güzeli sakin sessiz bir yerdi. Şimdi çarşıya hiç inmemeye çalışıyorum. Üstüme fenalık geliyor.

Peki kimdir bu durumun müsebbibi? Görmemek için hakikaten kör ve ahmak olmak lazım. Adamlar 27 senedir hiçbir iş yapmamış, “ben devletim, teknokratım, bürokratım, var mı bana yan bakan” diye hindi gibi şişinmekle yetinmiş. Sadece kâğıt üretip birbirine paslamış. Köyün sokaklarını sökmüş, altı ayda kapatıp döşemekten aciz kalmış. “Aydınlatacağım” diye getirip Allahın dağ köyüne otoban ışıkları takmış. Sonra da vatandaş niye çerden çöpten tezgâh yapıp tarihî köyde dantel satıyor diye efeleniyor. Var mı böyle kabadayılık yahu? Sen kimsin? Bir okulda dört sene toplu konut planı yapmayı öğrendin diye milletin evini dükkânını yıkma fetvası verme cüretini nereden buluyorsun?

Yoksa millet kendi köyünü kendi yapmaya başlarsa ne olur acep benim çorbam diye mi telaştasın?


KAÇAK HELÂ, AHŞAP TEZGÂH
Gelelim işin asıl ahlaksızlık kısmına.

Efendim neymiş, “Kaçak eklentiler, yapılaşma izni olmayan alanda yapılan ahşap dükkân, kapalı sundurma, wc, seyir terası, pergole, izinsiz duvarlar, müştemilat yapıları, havuz, dokuya uygun olmayan kaplama gibi izinsiz uygulamalar”mış yıkılacak olanlar. İkiyüzlülüğe bakar mısınız?

Bunlar iki senedir Nişanyan’ın evlerini yıktıracağız da yıktıracağız diye isterik oldular. Peki Nişanyan’ın evleri kaçak eklenti miymiş? Ahşap dükkân mıymış? Kapalı sundurma mıymış? WC miymiş? Pegole miymiş? Yoksa izinsiz duvarlar mıymış? Hangisiymiş?

Hayatta görmedikleri, beton apartmanlarında dört duvara karşı otururken tahayyül bile edemedikleri güzellikte bir mahalle ve iki tane köy yapılmış, evleriyle, konaklarıyla, kuleleriyle, hamamlarıyla, bağlarıyla, bostanlarıyla. Efendim dokuya aykırıymış mış. Dokusuna aykırıysa ittiğimin dokusunu buna uydur değil mi? Hayır, kudurdular ki bize danışmadan yaptı diye. Yıkılsın diye orgazmlara girdiler. Sonra da baktılar ayıp oluyor, Ahmet’in sundurmasını, Mehmet’in tahta tezgâhını, Hasan’ın briketten helâsını da yıkılacaklar listesine eklediler ki yaptıkları eşeklik “bilimsel” gözüksün. “Toplumsal sorumluluk” havaları atabilsinler. Ne kadar ahlaksız adamlar oldukları hemen belli olmasın.

“Bilimsel”miş. Bilimselini seveyim. Bildiğin çapulcu Timur ordusu bunlar. Kıskançlıktan, önyargıdan bir yerleri şişmiş. O kadar.