Egil adı M 391 yılına ait Bizanslı Faustus Tarihinin Ermenice tercümesinde ve 6. yy'a ait Aşxarhatsuyts adlı Ermenice anonim coğrafya kitabında Agel ագեղ ve Angel անգեղ biçiminde geçer. Milat öncesinde Yunancası Sophene ve Ermenicesi Tsopk olan krallığın kışlık başkenti, daha sonra Ermeni ülkesine bağlı "dış" beyliklerden biri olan Angeltun անգեղտուն hanedanının kalesi olarak anılır.
Agel, aglô ܐܓܠ Aramice/Süryanice "kapı" demektir. Bkz. Jastrow s. 12. Dicle üzerinde, Amid ülkesinin kuzey kapısı olan stratejik noktada Agel/Egil kalesi bulunur. Tarihî Suriye ile Ermenistan arasındaki en önemli iki geçit noktasından birinin kilididir.
Ahalisinin o devirde Süryani mi, Ermeni mi, başka bir şey mi olduğuna dair elimizde bilgi yok. En azından bende yok. Lakin eski yer adlarına bakıldığında, Ermenice/Süryanice sınırının aşağı yukarı bugünkü Güneydoğu Toros dağlarının güney yamaçlarını izlediği ve Amid (Diyarbakır) düzlüğünün egemen kültürünün Süryani/Arami olduğu malum.
Sadece Ermenice kaynaklarda geçen Angel biçimi kafamı kurcaladı. /n/ sesi nereden türemiş? Şöyle akıl yürüttüm. Orijinal isim Agel ve Aggel olmalı; Sami dillerinde şedde tipiktir, ve her iki biçim de Süryanicede aynen ܐܓܠ yazılır. Sözcüğün çift g ile Yunanca yazımı αγγελ ise, genel kural gereği /angel/ okunur. Nitekim Faustus tarihi Yunacadan çeviri olduğu gibi, Aşxarhatsuyts da muhtemelen Yunanca bir orijinalden çeviridir.
*
Egil, 15. yy'dan itibaren Kürt Mirdasî beylerinin makamı idi. 1930'larda Dicle adıyla ilçe yapıldı. 1950'lerde Dicle ilçesinin merkezi, yakında bulunan Pîran kasabasına taşındı. Böylece Pîran Dicle oldu, Dicle de eski adı olan Egil adına tekrar kavuştu.
yer adları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yer adları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Eylül 2013 Perşembe
18 Eylül 2013 Çarşamba
Kürtçe kasaba isimleri
Kürtçe kasaba isimleri konusu takıldı kafama. Köy dağ dere yayla değil, adamakıllı kasaba yahut şehir olan yerler.
O bölgedeki kasabaların çoğunun geçmişi bin ila ikibin yıla dayanır; bazıları daha da eskidir, Asur ve Hitit zamanlarında adları anılır. Bir de onlardan ayrı, son yüz-yüzelli yılda Devlet yerleşkeleri etrafında türemiş kasabamsı yerler var. İkisini ayrı ayrı ele almak lazım.
Eskilerden başlayalım.
Silvan: Kasabanın öz adı Miyyafarkîn’dir, Kürtçe değil Süryanice, “ayıran-su” ya da su ayrımı gibi bir şey. Silîvan yani “Süleymanoğulları” burada 15-16. yy’da hüküm süren Kürt hanedanının adı. Kasabanın değil bölgenin adı. Osmanlıda da, Cumhuriyette de usuldür, bilirsiniz, idari bölgenin adı oranın başkenti olan kasabaya da verilir.
Hakkâri: Gene aynı durum. Kasabanın adı Çolemerg, Kürtçe bir açıklama bulma çabaları beyhude. Süryanice diyen var, Ermenice diyen var. Hakkâri esasen önceleri Başkale ve Özalp-Saray bölgesinde hüküm süren bir Kürt beyliğinin adıyken sonradan buraya taşınmış. O adın da tatmin edici bir açıklamasını bulamadım gerçi, ama Kürtçe olması mümkün görünüyor.
Dêrik, Mardin’in ilçesi, Kürtçe olmalı, “kilisecik”. Ağrı Tutak’ın adının Kürtçe dûtax(ikimahalle)’den gelmesi bana pek inandırıcı gelmiyor, ama hadi olsun. Yüksekova’nın geçmişi ne kadar geriye gider, bilemedim. Onun her iki adı Kürtçe. Gever bölgenin adı, Dizê ilçe merkezi olan yerleşim. İlki galiba Kürtçe “geniş yer, alan” anlamında, ikincisi “kale”.
Eskiden kalma kasabalarda durum bu. Hepsi bu kadar.
Esasen bölge veya aşiret adı olup şimdi adı idari merkeze verilmiş olan birkaç Kürtçe isim var. Silopî “Süleyman Ovası”, Cizreli Bedirhan oğullarının birinden ad almış. Kasaba değil ova adı, kasaba yakın devirde kurulmuş.
Şemdînan (Şemdinli) “Şemsettin oğulları”, beylik adı. Buranın tarihi başkenti olan Nehri muhtemelen Asurlar zamanına dayanır. Şimdiki kasaba 1920’lerde kurulmuş, adı da zaten Nûşar, “yenişehir”.
Koçgirî “göçebeler”, Osmanlı’nın kullandığı bir idari isim. İdari merkez önce Erzincan’ın Refahiye’sine bağlı Koçgiri-Gümüşkuşak köyü iken, 19. yy’da Sivas Zara’ya taşınmış.
Cêlikan, Solaxan, Omerkan, Bayikan Kürtçe aşiret adıdır; Çelikhan, Solhan, Ömerli ve Baykan edildiler. Gûyan da sanırım aşiret adı, Uludere oldu. Eleşkirt’in idari adı bir ara Zedkan veya Zeydikan idi, o da aşiret adı. İzolî de Kürt aşiretidir, geçi İzlô Dağının adı Kürtçe olmasa da. Malatya’nın İzolî aşiret alanı yakın devirde Kale adıyla ilçe oldu, devlet dairelerinin bulunduğu yerleşim de kasaba hüviyeti kazandı.
Fiziksel coğrafya adı iken yakın dönemde idari merkeze nam olan üç-beş isim sayabiliyorum. Çaldıran esasen Çıldêran’dır derler, “kırk kiliseler” yani. Kürtçe değil Farsça da olabilir. Esasen ova adı, kasaba Cumhuriyet döneminde türemiş. Çal (“çukur”), adı üstünde, orta Zap çukurunun adı. Şimdiki idari merkez olan Çukurca çukur mukur değil, bulutlara yakın bir kartal yuvası. Eski adı Lizan’mış, sanırım Kürtçe. Gevaş da kasabanın değil oradaki derenin adı. Kürtçe diyorlar ama emin olamadım.
En zoru Pütürge. 19. yy’da zuhur etmiş bir idari isim. İlçe merkezinin adı Şîro, muhtemelen Kürtçe. Uyduruk bir köyken önce nahiye müdürlüğü sonra kaymakamlık olmuş, kalkınmış. Pütürge’ye Kürt arkadaşlar anlam veremiyor. Ama esasen ilçenin güney sınırındaki şimdi Nemrut Dağı denilen yerin adı olabileceğini düşününce sanırım aydınlanıyor. “Putlu yer” veya “put yeri” olabilir mi?
Geri kalanlar mütevazı birer Kürt köyü iken cumhuriyet devrinde tepesine Devlet'in obez kuşu konmuş yerler. En ünlüsü tabii Kalan (“dedeler”) adlı köy, diğer adı Mamikan (aşiret adı), 1930’lardan sonra Tunceli. Bölge adı olan Dersim’in mahiyeti meçhul; bence Kürtçe olma olasılığı zayıf. Hele der-sîm (“gümüşkapı”) hepten palavra. Pîran, şimdiki Dicle, Diyarbakır’ın ilçesi. Gene Kürtçe, “dedeler”. Guleman(“köleler”), şimdi Elazığ-Alacakaya ilçesi. Sincik, Adıyaman’ın ilçesi, galiba Kürtçe, “iğde ağacı”. Hilvan ilçe merkezinin taşındığı köyün adı Curnêreş, yani "karayalak". Karabegan’ın Mîravan’ı (Karabeyler nahiyesi Beyler köyü), şimdi Elazığ Arıcak ilçesi, yarı Türkçe yarı Kürtçe. Bir da ta Anadolu’nun göbeğinde, Rişvan aşiretinin yaşadığı Zivarik (“kışlak”). Altınekin adıyla Konya’ya bağlı ilçe edildi.
Bingöl Genç ilçesinin şimdiki merkezi olan DarahêniZazacadır, onu da Kürtçe sayalım, kimseyi kırmamış olalım. Genc necedir emin değilim, ama Kürtçe/Zazaca olması kuvvetli ihtimal.
Hepsi aşağı yukarı bu kadar. Urfa, Amîd, Mardin Süryanice. Harran, Suruç, Behesni, Kâhta, Egil, Nusaybin, Hısnıkeyfô, Midyat, Gercüş, Ğarzan, Siird, Beytüşşebab ve o civardaki eski, köklü yerlerin tümü de Süryanice. Malatya ve Maraş galiba Süryaniceden daha eski. Diyarbekir, Hısnımansur (Adıyaman), Cizre ve belki Ayıntab Arapça. Xoşâb Kürtçe değil, “edebî dil” sayılan Farsça. Van, Tatvan, Ahlat, Erciş, Vostan (Gevaş’ın kasaba adı), Bergiri (Muradiye), Muş, Norşén (Güroymak), Malazgirt, Varto, Patnos, Eleşkirt, Ağrı, Kars, galiba Digor, Erzurum’un Erz’i, Bayburt, Erzincan, Kemah, Pertek, Mazgirt, Çemişgezek, Çapakçur, Kiğı, Harput, Palu, Ergani, Siverek ve saire Ermenice, ya da daha eski dillerden Ermeniceleşerek aktarılmış isimler. Bidlis ile Şirnak meçhul. Şehr-i Nûh? Sanmam.
Dikkat edersen, bu son paragraftakilerden önce saydıklarım arasında bunlarla boy ölçüşecek nitelikte kentsel kimliği olan tek yer Silvan, onun da harbi adı Süryanice.
*
Kıssadan hisse? Yok.
Elbette ilk baştaki heyheyler dönemi geçtikten sonra birileri oturup doğru dürüst Kürt tarihine çalışmak isteyecektir. Onlara malzeme olsun diye yazdım say.
27 Eylül 2011 Salı
Eski yeradlarının iadesi için ne yapılmalı
Aşağıdaki yazı TESEV için geçen kış yazdığım Türkiye Yeradları araştırmasının sonuç bölümüdür. Sevan Nişanyan'dan bu kadar mutedil, akil, adeta devletadamsal bir yazı bekler miydiniz?
Demin biri bir not yazdı o yüzden bu yazıyı ekleme ihtiyacı duydum. Blogdan yorum yazanlara nasıl direkt cevap yazılır bilmiyorum.
A. Kürtçe adlar sorunu
Değiştirilmiş yeradlarının iadesi meselesi Türkiye gündemine son yıllarda Kürt kültürel hakları tartışması çerçevesinde taşınmıştır.
“Kürt realitesini tanımak” deyimiyle ifade edilen süreç sonuçta Kürt dilinin kamusal alanda tanınması ve kabul edilmesi olayıdır. Bu ise, en azından, a) Kürt dilinin bir yazılı iletişim aracı olarak geliştirilmesini, b) Kürtçe eğitimin yaygınlaştırılmasını, c) resmi işlemlerde (Türkçenin yanısıra veya tek başına) Kürtçenin kullanılabilmesini, ve d) Kürt coğrafyasına ilişkin Kürtçe ad repertuvarının kamu söylemine dahil edilmesini içerir.
Türkçenin yanısıra ikinci bir ulusal – veya bölgesel – kamu dilinin kabulü, Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından bir devrim niteliğindedir. Şüphesiz her devrim gibi siyasi bir mücadelenin ve güç dengelerindeki bir değişimin sonucudur. Kanımızca, bugün varılan noktada kaçınılmaz bir gelişmedir. Detayları nasıl olursa olsun sonuçta Kürt dili kamusal alanda yerini alacaktır; onunla birlikte “Kürtçe” kabul edilen yeradları da Türkiye coğrafyasının doğal bir unsuru olarak haritalarda, yazışmalarda, resmi belgelerde, trafik levhalarında ve haberlerde boy gösterecektir.
Burada ilgi çekici bulduğumuz, fakat üzerinde henüz yeterince durulmamış olan husus şudur.
Kürtçe, ülkenin kamusal yaşamında İKİNCİ dil olarak kabul görecektir. Bunun adeta zorunlu bir yansıması olarak Kürtçe sayılan yeradlarının da İKİNCİ ad olarak benimsenmesi beklenir. Türkçe VE Kürtçenin kamu dilleri olarak tanındığı bir ortamda, kaçınılmaz görünen bir refleksle, mevcut (bürokratik) yeradları bu yerlerin “Türkçe” adları olarak kabul görecek ve onların YANISIRA Kürtçe sayılan adların kullanımı gündeme gelecektir.
Abdullah Gül’ün ziyaretiyle ünlenen kasabanın “Kürtçe” sayılan adı Norşên ise, “Türkçe” sayılan adı Norşin değil Güroymak’tır – Güroymak bir İçişleri Bakanlığı memurunun masabaşında ürettiği ad da olsa. Keza o ilin “Kürtçe” kabul edilen adı Dersîm ise, geniş kesimlerce “Türkçe” olarak değerlendirilen adı da Tunceli’dir.
Dolayısıyla kamuoyunun çok geniş bir kesimi için Türkçe ve Kürtçe adların – tıpkı İsviçre’de, Katalonya’da, Galler ülkesi ve İskoçya’da, Belçika’da, Lüksemburg’da, Alto Adige/Südtirol bölgesinde, eski Çekoslovakya’da ve İsrail’de olduğu gibi – YANYANA kullanılması en doğal çözüm olarak görülecektir.
Bugünün koşullarında kanımca makul olan budur; bundan farklı bir çözüm siyasi açıdan gerçekçi değildir.
Oysa dikkat edilirse, bundan elli veya yetmiş yıl önceki durum bu değildi. Bugün Kürtçe sayılan yeradlarının ezici çoğunluğu 1960 reformu öncesinde Türkçe kayıtlarda kullanılan ve yüzlerce yıldan beri kullanılmış olan adlardı. O kasabanın Türkçe adı Norşên olmasa bile Norşin idi. O ilin Türkçe adı da tartışılmaz bir şekilde Dersim idi.
Elli veya yetmiş yıllık siyasi uygulama bölgede yeni bir realite yaratmıştır. Daha önce bölgede varolan Kürtçe (veya Ermenice, Arapça, Süryanice…) isimler ORTAK kamu söyleminin bir parçası olarak kabul görürken, Cumhuriyet dönemi uygulamalarının bir sonucu olarak bugün Türkçenin (ve Türklerin) isim hazinesi ile Kürtçeninki ayrışmıştır. İki ayrı ulusal vokabüler ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla bugün bölgede Cumhuriyet döneminde verilmiş olan yeradlarının kaldırılarak eski adlara geri dönülmesi kamuoyunda “Türkçenin” yenilgiye uğraması ve “Türkçe adların” bölge coğrafyasından silinmesi olarak algılanacak ve buna uygun duygusal tepkilerle karşılaşacaktır.
Bunun tercih edilecek bir yol olmadığı kanısındayım.
*
Kürt coğrafyasında izlenmesi gereken yol bence son derece nettir.
a. Her şeyden önce bölgedeki coğrafi birimlerin Kürtçede cari olan adlarının tesbiti ve yazımının standartlaştırılması gereklidir.
b. Bu amaçla bölgede kullanılan bellibaşlı eski dilleri (Kurmanci, Zazaki, Ermenice, Arapça, Süryanice) bilen ve tarihî araştırma metodlarına vakıf kişilerden oluşan bir uzmanlık heyeti kurulmalıdır.
c. Kürtçe adlar varolan resmi (“Türkçe”) adların yanısıra genel dolaşıma sokulmalı; ikidilli haritalar yayımlanmalı; ikidilli trafik levhaları yapılmalı; okullarda Kürtçe adların öğretilmesi teşvik edilmelidir.
d. Farklı dil ve lehçelerin konuşulduğu yerlerde yerel adın Kurmanci biçiminin yanısıra diğer dil ve lehçelerdeki (Zazaki, Arapça, Süryanice vb.) biçimleri de tesbit edilmeli ve yayımlanmalıdır.
Kısıtlı dolaşıma sahip olan mezra, mahalle, mevki, dere vb. birimlerde yerel adın muhtemelen çok kısa süre içinde tek ad olarak benimseneceğine kesin gözüyle bakılabilir. Tek yerel dilin egemen olduğu bölgelerde Türkçe köy adlarının da bir süre sonra kendiliğinden kullanımdan düşmesi beklenir.
Buna karşılık belediye ve ilçe adları gibi daha geniş sirkülasyona sahip olan ve bir ölçüde kamuoyuna malolmuş olan Türkçe adların, görünür gelecekte yerel adlarla bir arada yaşamaya devam edeceği kabul edilmelidir.
B. Kültürel mirasın korunması
Türkçeden başka anadillerin konuşulmadığı bölgelerde yeradlarının iadesi meselesi daha karmaşıktır.
Bu yerlerin birçoğunda eski yeradları, toplumun en azından büyükçe bir bölümü tarafından unutulması tercih edilen “yabancı” bir kültüre aittir. 95 yıldan veya daha uzun süreden beri Ermenilerin yaşamadığı bir köyde “Ermenice” olarak algılanan eski ada dönüş, haklı veya haksız tepkilere yol açacaktır.
Bunun yanısıra, yukarıda belirttiğim gibi birçok yerin Türkçe olan adı dahi nahoş çağrışımlara sahip olduğu veya unutulması istenen gerçeklere işaret ettiği için yerel halkın isteği veya rızasıyla değiştirilmiştir. Bunların iadesini önermek şiddetli tepkilere yol açabilir.
“Referandum yapalım, çoğunluk karar versin” yaklaşımı çözüm değildir. Çünkü yerel düzeyde görüş birliğinin bulunduğu çok nadir örnekler dışında, önemli azınlıkların dışlanmasına ve belki duygusal tepkiler göstermesine neden olacaktır.
Türkçenin anadil olduğu bölgelerde, Cumhuriyetin yeradı değiştirme projesinin önemli oranda kalıcı olduğunu kabul etmek zorundayız.
Kaybedilmiş olan kültürel geçmişin bu bölgelerde bir ölçüde de olsa canlı tutulması belki Türkiye’nin 2006 yılından beri taraf olduğu UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirası Koruma Sözleşmesi çerçevesinde mümkün olabilir.
Hemen belirtelim ki Sözleşmenin ismen sayarak koruma altına aldığı kültürel pratikler arasında geleneksel yeradları mevcut değildir. Ancak yeradlarının temsil ettiği kültür mirası, sözleşmenin genel amacına ve tanımlarına tam olarak uyar.
2003’te kabul edilen Sözleşmenin gerekçe bölümünde “küreselleşen dünyanın bir olgusu olarak ortaya çıkan kitle kültürü[nün], insanlığın binlerce yıllık sözel kültürel belleğinde korunan büyük bir kültürel birikimi yok etmesi” olgusu esas alınmıştır. Somut olmayan kültürel miras (intangible cultural heritage) “kültürel çeşitliliğin potası ve sürdürülebilir kalkınmanın güvencesi”dir. Sözleşme “İnsanlığın somut olmayan kültürel mirasının korunması konusunda evrensel bir irade ve ortak kaygının” varlığını vurgular.
Sözleşmenin 2.3 maddesi “koruma” (safeguarding) başlığı altında, somut olmayan kültürel mirasın “tesbiti, belgelenmesi, araştırılması, muhafazası, olumsuz etkenlere karşı korunması, canlandırılması, formel ve informel eğitim yoluyla aktarılması, değişik yönleriyle yeniden hayata geçirilmesi”ni hedef olarak tesbit eder.[1]
Taraf devletler 12. madde uyarınca kendi ülkelerindeki somut olmayan kültürel mirasın envanterlerini çıkarmakla mükelleftir. 14. maddeye göre devletler, “somut olmayan kültürel mirasın tanınması, saygı kazanması ve canlanması amacıyla, i) genel kamuoyuna ve özellikle gençlere yönelik eğitici, farkındalığı artırıcı ve bilgilendirici programlar düzenlemek … iii) idari düzenlemeler ve bilimsel araştırmalar yoluyla mirası korumaya yönelik becerileri geliştirmek, iv) informel bilgi aktarım yöntemlerini kullanmak; b) kamuoyunu mirasa yönelik tehditler konusunda aydınlatmak” görevini üstlenir.[2]
21. maddeye göre UNESCO’nun ilgili komitesi somut olmayan mirasın korunması amacıyla taraf devletlere “korumanın çeşitli yönleriyle ilgili araştırmalar yapmak, uzman ve uygulayıcı personel sağlamak, personel eğitimi vermek, standart belirlemek, altyapı oluşturmak ve işletmek, ekipman ve beceri sağlamak” gibi yardımları taahhüt etmektedir.
Eski yeradlarının korunması ve canlandırılması konusunda bu aşamada yapılabilecek olan ve belki de yapılması gereken, resmi bir iade sürecinden ziyade, bu tür araştırma, belgeleme ve bilinçlendirme programıdır.
*
Daha somut olarak,
a. Yerel adlarla birlikte yerel tarihin, akademik ve popüler çerçevelerde araştırılması, belgelenmesi ve yayımlanması teşvik edilebilir;
b. Popüler yayınlarda ve eğitim müfredatında eski adların yaşatılması sağlanabilir;
c. Karayolu levhalarında – ya da en azından turistik bilgilendirme tabelalarında – eski adlar anımsatılabilir;
d. Eski ve yeni adları birlikte gösteren haritaların yayımı kolaylaştırılabilir.
Cüzi bütçelerle ve siyasi açıdan risksiz kararlarla hayata geçirilebilecek olan bu uygulamaların, kendi geçmişiyle ve kimliğiyle daha barışık, daha çoğulcu, daha özgüven sahibi bir Türkiye hedefine – biraz da olsa – hizmet edeceği muhakkaktır.
[1] “… ensuring the viability of the intangible cultural heritage, including the identification, documentation, research, preservation, protection, promotion, enhancement, transmission, particularly through formal and non-formal education, as well as the revitalization of the various aspects of such heritage.” Sözleşmenin resmi Türkçe metni anlaşılmaz bir dille yazıldığı için yeniden Türkçeye çevirildi.
[2] (a) ensure recognition of, respect for, and enhancement of the intangible cultural heritage in society, in particular through: (i) educational, awareness-raising and information programmes, aimed at the general public, in particular young people; (ii) specific educational and training programmes within the communities and groups concerned; (iii) capacity-building activities for the safeguarding of the intangible cultural heritage, in particular management and scientific research; and (iv)non-formal means of transmitting knowledge; (b) keep the public informed of the dangers threatening such heritage, and of the activities carried out in pursuance of this Convention; (c) promote education for the protection of natural spaces and places of memory whose existence is necessary for expressing the intangible cultural heritage.
6 Eylül 2011 Salı
Pseudo-Avşar problemi
Problem şu: Kadim adı Avşar Köyü olan köy nasıl Rum köyü olur?
İhtimalleri sayalım.
Birinci ihtimal: Eskiden Türk köyü idi. Bilinmeyen bir tarihte Türkler gitti, Rumlar yerleşti. Bu bir kere olmaz. Eşyanın tabiatına aykırı. O köyü Rumlara yedirmezler. Uzun süreden beri (yani tapu ve miras iddiası güdecek kimse kalmamacasına) metruk ise olur belki. Ama o zaman da adı Avşar Köyü kalmaz, yeni isim verilir. Adı hatırlanıyorsa tapusunu da hatırlayan biri çıkar.
İkinci ihtimal: Avşarlar köyü Rumlara kiraladılar. Bu olabilir, mümkün. Araştırmak lazım.
Üçüncü ihtimal: Rumlar Rum değildi, Hıristiyan Türk idi. Hatta belki Avşar Türkü idi. Bence bu da olmaz, kulağa doğal gelmiyor. Avşar vs. sonuçta sırf biyolojik soy adı değil, kültürel bagajı olan bir isim. Hıristiyan Türkler kendilerine bu adı vermiş olamaz.
Dördüncü ihtimal: Rumlar kendilerini korumak maksadıyla kamuflaj yaptılar, köylerine Türkçe isim verdiler. I-ıh, bu da zayıf. Rumların korkacağı kişiler harita üzerinden araştırma yapan kütüphane fareleri değil ki, oranın komşusu olan haydutlar. Kimin Rum kimin Müslim olduğunu bilmezler mi?
Beşinci ihtimal: Aynen Güzel Cumhuriyetimizin yaptığı gibi Osmanlı döneminde de yer isimleri dalga dalga Türkçeleştirildi. Rumun köyüne birileri gelip piyango usulüyle Avşar, Kayı, Kınık, Köseveli, Satıağa, Çukurviran gibi isimler verdi. Resmi işlemlerde bu adların kullanılmasını mecbur kıldı.
Bana öyle geliyor ki doğru cevap beşincisidir. Bütün belirtiler onu gösteriyor, 1450 ile 1460 arası bir tarihte Osmanlı devletinin idaresinde olan topraklardaki bütün köy ve mezralara – Avşar, Gökçeviran, Göynücek, Kızılsaray, Elmacık, Pelitbükü, Doğanoğlu, Hamzalı… gibi – Türkçe standart isimler vermişler. Ta 1550’lere kadar da vergi tahrirleri yapıldıkça, saray haremine alınan cariyelere takma isim verilmesi gibi, bilumum müslim ve gayrımüslim köylerine böyle standartlaştırılmış “vergilendirme isimleri” takılmış.
Birkaç tane mühim belirti var bu tezi doğrulayan.
Bir, 1460 itibariyle Osmanlı devleti sınırları içinde olan yerlerde (mesela Bursa'da, İzmir'de, Edirne'de) bugün Türkçe köy adı oranı %90 civarında. Oysa bunlardan daha eski tarihte Türkleştiği halde 1460’ta Osmanlı egemenliğinde olmayan Erzurum, Malatya, Karaman gibi yerlerde Türkçe yeradı oranı çok daha düşük, Erzurum’da %40 dolayı, Karaman’da da bilemedin %65-70. [Bu oranlar 1960'taki büyük Türkçeleştirme hamlesinden öncesi için geçerli.] Yani bir yerin daha eski veya daha derinlemesine Türkleşmiş olmasıyla o yerin Türkçe yer isimleri oranı arasında örtüşme yok.
İki, Ömer Lütfi Barkan’ın yayımladığı Hüdavendigâr Vilayeti tahrir defterlerinde şöyle bir gariplik göze çarpıyor. 1487 tarihli defterde hemen hemen bütün yer adları Türkçe. 1521 ve özellikle 1573 tarihli defterde ise “Balcılar namı diğer Molivos” cinsinden çift isimler ciddi bir artış gösteriyor. Türkçe adı olan yerlere sonradan Rumca isim verilmesi pek mantıklı görünmediğine göre, 1487’de “unutturulmuş” olan bazı isimlerin sonradan hortladığını düşünmek yanlış olmasa gerek.
Üç, bundan tam emin değilim, ama tahrir defterlerindeki bütün yer adları 15.-16. yüzyıl Türkçesinin özelliklerini ve o dönemin ideolojik kaygılarının izlerini taşıyor gibi. Bunu daha araştırmak gerek, şimdilik sadece bir sezgi.
Bunlardan ne sonuç çıkarıyoruz?
Bir: Anadolu’da bir yerde Kayı, Kınık, Eymir, Avşar, Çepni, Yüreğir, İğdir gibi buram buram Ortaasya kokan isimler görürsen hemen heyecanlanma. Dur, sakin ol, araştır. Defterdarlık kaleminde 9-5 çalışan bir memurun kafadan attığı isimler olabilir bunlar. Yirminci yüzyılda kesin öyledir, ama Fatih zamanında öyle olmaz diye bir şey yok.
İki: Anadoluda insan topluluklarının kökenine dair söylenen her, ama HER sözün yalan olma ihtimali, doğru olma ihtimalinden daha yüksektir. Bunu da asla aklından çıkarma.
Ataları Ortaasyadan gelmişmiş. Güleyim bari.
İhtimalleri sayalım.
Birinci ihtimal: Eskiden Türk köyü idi. Bilinmeyen bir tarihte Türkler gitti, Rumlar yerleşti. Bu bir kere olmaz. Eşyanın tabiatına aykırı. O köyü Rumlara yedirmezler. Uzun süreden beri (yani tapu ve miras iddiası güdecek kimse kalmamacasına) metruk ise olur belki. Ama o zaman da adı Avşar Köyü kalmaz, yeni isim verilir. Adı hatırlanıyorsa tapusunu da hatırlayan biri çıkar.
İkinci ihtimal: Avşarlar köyü Rumlara kiraladılar. Bu olabilir, mümkün. Araştırmak lazım.
Üçüncü ihtimal: Rumlar Rum değildi, Hıristiyan Türk idi. Hatta belki Avşar Türkü idi. Bence bu da olmaz, kulağa doğal gelmiyor. Avşar vs. sonuçta sırf biyolojik soy adı değil, kültürel bagajı olan bir isim. Hıristiyan Türkler kendilerine bu adı vermiş olamaz.
Dördüncü ihtimal: Rumlar kendilerini korumak maksadıyla kamuflaj yaptılar, köylerine Türkçe isim verdiler. I-ıh, bu da zayıf. Rumların korkacağı kişiler harita üzerinden araştırma yapan kütüphane fareleri değil ki, oranın komşusu olan haydutlar. Kimin Rum kimin Müslim olduğunu bilmezler mi?
Beşinci ihtimal: Aynen Güzel Cumhuriyetimizin yaptığı gibi Osmanlı döneminde de yer isimleri dalga dalga Türkçeleştirildi. Rumun köyüne birileri gelip piyango usulüyle Avşar, Kayı, Kınık, Köseveli, Satıağa, Çukurviran gibi isimler verdi. Resmi işlemlerde bu adların kullanılmasını mecbur kıldı.
Bana öyle geliyor ki doğru cevap beşincisidir. Bütün belirtiler onu gösteriyor, 1450 ile 1460 arası bir tarihte Osmanlı devletinin idaresinde olan topraklardaki bütün köy ve mezralara – Avşar, Gökçeviran, Göynücek, Kızılsaray, Elmacık, Pelitbükü, Doğanoğlu, Hamzalı… gibi – Türkçe standart isimler vermişler. Ta 1550’lere kadar da vergi tahrirleri yapıldıkça, saray haremine alınan cariyelere takma isim verilmesi gibi, bilumum müslim ve gayrımüslim köylerine böyle standartlaştırılmış “vergilendirme isimleri” takılmış.
Birkaç tane mühim belirti var bu tezi doğrulayan.
Bir, 1460 itibariyle Osmanlı devleti sınırları içinde olan yerlerde (mesela Bursa'da, İzmir'de, Edirne'de) bugün Türkçe köy adı oranı %90 civarında. Oysa bunlardan daha eski tarihte Türkleştiği halde 1460’ta Osmanlı egemenliğinde olmayan Erzurum, Malatya, Karaman gibi yerlerde Türkçe yeradı oranı çok daha düşük, Erzurum’da %40 dolayı, Karaman’da da bilemedin %65-70. [Bu oranlar 1960'taki büyük Türkçeleştirme hamlesinden öncesi için geçerli.] Yani bir yerin daha eski veya daha derinlemesine Türkleşmiş olmasıyla o yerin Türkçe yer isimleri oranı arasında örtüşme yok.
İki, Ömer Lütfi Barkan’ın yayımladığı Hüdavendigâr Vilayeti tahrir defterlerinde şöyle bir gariplik göze çarpıyor. 1487 tarihli defterde hemen hemen bütün yer adları Türkçe. 1521 ve özellikle 1573 tarihli defterde ise “Balcılar namı diğer Molivos” cinsinden çift isimler ciddi bir artış gösteriyor. Türkçe adı olan yerlere sonradan Rumca isim verilmesi pek mantıklı görünmediğine göre, 1487’de “unutturulmuş” olan bazı isimlerin sonradan hortladığını düşünmek yanlış olmasa gerek.
Üç, bundan tam emin değilim, ama tahrir defterlerindeki bütün yer adları 15.-16. yüzyıl Türkçesinin özelliklerini ve o dönemin ideolojik kaygılarının izlerini taşıyor gibi. Bunu daha araştırmak gerek, şimdilik sadece bir sezgi.
Bunlardan ne sonuç çıkarıyoruz?
Bir: Anadolu’da bir yerde Kayı, Kınık, Eymir, Avşar, Çepni, Yüreğir, İğdir gibi buram buram Ortaasya kokan isimler görürsen hemen heyecanlanma. Dur, sakin ol, araştır. Defterdarlık kaleminde 9-5 çalışan bir memurun kafadan attığı isimler olabilir bunlar. Yirminci yüzyılda kesin öyledir, ama Fatih zamanında öyle olmaz diye bir şey yok.
İki: Anadoluda insan topluluklarının kökenine dair söylenen her, ama HER sözün yalan olma ihtimali, doğru olma ihtimalinden daha yüksektir. Bunu da asla aklından çıkarma.
Ataları Ortaasyadan gelmişmiş. Güleyim bari.
Etiketler:
Anadolu tarihi,
ırkçılık,
milliyetçilik,
Ortaasya,
yalan,
yer adları
8 Ağustos 2011 Pazartesi
Kozmofaji = evrenyutum!
Bezm ne demek diye sormuş bir okurum. Hani var ya, Bezmialem Valide Sultan, Abdülmecid’in annesi, Cağaloğlu’ndaki Valide Mektebini yaptıran şahıs. Sonra bezmidil, alaturkada bir makam. Baktık sözlüklere, ziyafet imiş. Mütercim Asım Efendi “işret ve sohbet ve ziyafet meclisi” diye açmış. Bezmidil = gönül ziyafeti, güzel. Bezmialem o halde “umumi ziyafet” mi oluyor, nedir, anlayamadım.
Farsça kelime bulunca mutlaka Ermenicesine de bakmak lazım. Ermenice bazum բազում, modern telaffuzu pazum, Orta Farsçadan alıntı imiş. Eski anlamı ziyafet imiş, oysa bugün “bolluk, çokluk” anlamında kullanılır. Pazmil, esasen ziyafet vermek veya ziyafete katılmak, bugünkü kullanımı başka yöne kaymış, “baş köşeye oturmak, paşalar gibi kurulmak.” Pazmutyun, orijinali ziyafet, modern anlamı kalabalık. Şimdi buyurun, on puanlık soru: Elazığ’ın Pazmaşen (Bazmaşen) köyü vardır meşhur, şimdi iğdiş edip Sarıçubuk adını takmışlar, oranın adı acaba “kalabalıkköy” mü demek “ziyafetyeri” mi? En iyisi “Şenlikköy” diye çevirmek bence. Türkçe şenlik hem kalabalığı hem ziyafeti karşılıyor aşağı yukarı.
Bu yetmez deyip eski Hintçeye, yani Sanskritçeye devam ediyoruz. Farsça ile Hintçe akraba diller; Farsça b Sanskritçede bh olur; sondaki z de Sanskritçe eşdeğerde jandarmanın j’si veya cumburlopun c’si olur, bunlar malum. O halde Sir Monier-Williams’a soralım bhacana भजन neymiş? Bir, krallara layık demekmiş; iki, the act of sharing, paylaşım yani. Uzun a ile bhâcana भाजन da “sharing or participating in; partaker of, a recipient or receptacle.” İz üzerindeyiz, evet. [Monier-Williams bhajana demiş tabii, cumburlopun c’sini kastederek. Ben Türkçeleştirdim.]
Sözcüğün Hintavrupaca aslı *bhag-mn olmalı besbelli, *bhag- fiilinden basit fiil adı. Türevlere baktığımızda “paylaştırmak, cömert ve verici olmak, nimet ve ihsan eylemek, eli bol olmak, kısır ve cimri olmamak, ağalık etmek” anlamları gayet güzel oturuyor. Eski Hintavrupa kültürünün en belirgin törelerinden biridir: bey ziyafet verir, bin deve, onbin davar kestirir, komşu diyarın beylerini ağırlar, artanla karabudun doyurulur, kastedilen şey tastamam o. Eski Türklerdeki adı toy; Dede Korkut masallarında da geçer.
Oldu olacak on dakika ayırıp Yunancasını da görelim. Hintavrupaca önses Yunancada kural olarak sertleştiğine (yani ötümsüzleştiğine) göre Yunanca phag- beklememiz lazım. Nitekim Yunanca phageîn = yemek, eski örneklerde daha ziyade tıkınmak, oburcasına yemek. Baştaki ses en eski Yunancada aynen Türkçede yazıldığı gibi, ‘pıhtı’ vezninde söyleniyor. Klasik devir Atina ağzında Almanca pfund’daki /pf/ gibi söylenmiş; Roma imparatorluğu devrinde Latince f’ye eşitlenmiş. Bize Batıdan gelen tüm örneklerde /f/ ile söylenir. Antropofaji (anthropophagie) insan eti yeme, otofaji (autophagie) kendi kendini yeme, entomofaji (entomophagie) böcek yeme, koprofaji (coprophagie) bok yeme, bakteriyofaj (bactériophage) bekteri yiyen vs. Hatta bir de İngilizceden yarım yamalak Türkçeleştirilen özofagus var, oesophagus yani, yemek borusu.
Bak nereden nereye. Bezmialem = kosmophagma: vay canına.
[Şimdi baktım, Kürtçesi de varmış. Bezm = eğlence, ziyafet, parti.]
Farsça kelime bulunca mutlaka Ermenicesine de bakmak lazım. Ermenice bazum բազում, modern telaffuzu pazum, Orta Farsçadan alıntı imiş. Eski anlamı ziyafet imiş, oysa bugün “bolluk, çokluk” anlamında kullanılır. Pazmil, esasen ziyafet vermek veya ziyafete katılmak, bugünkü kullanımı başka yöne kaymış, “baş köşeye oturmak, paşalar gibi kurulmak.” Pazmutyun, orijinali ziyafet, modern anlamı kalabalık. Şimdi buyurun, on puanlık soru: Elazığ’ın Pazmaşen (Bazmaşen) köyü vardır meşhur, şimdi iğdiş edip Sarıçubuk adını takmışlar, oranın adı acaba “kalabalıkköy” mü demek “ziyafetyeri” mi? En iyisi “Şenlikköy” diye çevirmek bence. Türkçe şenlik hem kalabalığı hem ziyafeti karşılıyor aşağı yukarı.
Bu yetmez deyip eski Hintçeye, yani Sanskritçeye devam ediyoruz. Farsça ile Hintçe akraba diller; Farsça b Sanskritçede bh olur; sondaki z de Sanskritçe eşdeğerde jandarmanın j’si veya cumburlopun c’si olur, bunlar malum. O halde Sir Monier-Williams’a soralım bhacana भजन neymiş? Bir, krallara layık demekmiş; iki, the act of sharing, paylaşım yani. Uzun a ile bhâcana भाजन da “sharing or participating in; partaker of, a recipient or receptacle.” İz üzerindeyiz, evet. [Monier-Williams bhajana demiş tabii, cumburlopun c’sini kastederek. Ben Türkçeleştirdim.]
Sözcüğün Hintavrupaca aslı *bhag-mn olmalı besbelli, *bhag- fiilinden basit fiil adı. Türevlere baktığımızda “paylaştırmak, cömert ve verici olmak, nimet ve ihsan eylemek, eli bol olmak, kısır ve cimri olmamak, ağalık etmek” anlamları gayet güzel oturuyor. Eski Hintavrupa kültürünün en belirgin törelerinden biridir: bey ziyafet verir, bin deve, onbin davar kestirir, komşu diyarın beylerini ağırlar, artanla karabudun doyurulur, kastedilen şey tastamam o. Eski Türklerdeki adı toy; Dede Korkut masallarında da geçer.
Oldu olacak on dakika ayırıp Yunancasını da görelim. Hintavrupaca önses Yunancada kural olarak sertleştiğine (yani ötümsüzleştiğine) göre Yunanca phag- beklememiz lazım. Nitekim Yunanca phageîn = yemek, eski örneklerde daha ziyade tıkınmak, oburcasına yemek. Baştaki ses en eski Yunancada aynen Türkçede yazıldığı gibi, ‘pıhtı’ vezninde söyleniyor. Klasik devir Atina ağzında Almanca pfund’daki /pf/ gibi söylenmiş; Roma imparatorluğu devrinde Latince f’ye eşitlenmiş. Bize Batıdan gelen tüm örneklerde /f/ ile söylenir. Antropofaji (anthropophagie) insan eti yeme, otofaji (autophagie) kendi kendini yeme, entomofaji (entomophagie) böcek yeme, koprofaji (coprophagie) bok yeme, bakteriyofaj (bactériophage) bekteri yiyen vs. Hatta bir de İngilizceden yarım yamalak Türkçeleştirilen özofagus var, oesophagus yani, yemek borusu.
Bak nereden nereye. Bezmialem = kosmophagma: vay canına.
[Şimdi baktım, Kürtçesi de varmış. Bezm = eğlence, ziyafet, parti.]
10 Temmuz 2011 Pazar
Anadolu nasıl Türkleşti
Anadolu’nun Ermeni tarihine dair bir kitap yazmamı istediler. Beni çok heyecanlandıran bir konu değil ama, ne yapalım, peki bari dedim. Çalakalem başladım. Başsız sonsuz yazarken arada şöyle bir parça da çıkıverdi.
Mesela İspir’in hemen hemen bütün köy ve mezra adları (ayrıca dağ, dere ve yayla adları) Ermenicedir. Ama 19. yüzyıl sonunda İspir’de üç-beş köy dışında pek Ermeni nüfus yok. Demek ki İspir’deki değişim daha eski bir tarihte, belki 16. veya 17. yüzyılda olmuş. Ama nasıl ve neden olduğuna dair bilgimiz yok. Çünkü döneme dair – Türkçe veya Ermenice – yayımlanmış malzeme yok.
Teorik olarak akla gelen sadece üç ihtimal var.
Birinci olasılık: Ermeniler bilemediğimiz nedenlerle buradan gitmişti. Türkler boş bulup yerleştiler.
İkinci olasılık: Türkler başka yerden gelip İspir’in Ermeni ahalisini topyekün kovdu veya yoketti.
Üçüncü olasılık: İspir ahalisi din değiştirip Türk oldu.
Birincisinin Anadolu’da tek tük de olsa örnekleri var. Ama İspir’de bu olmuş olamaz, çünkü öyle olsa yer adlarında süreklilik olmaz, Türkler boş buldukları yerlere kendi adlarını verirler. Adlar kaldığına göre demek ki YA yerli halk Türkleştikten sonra eski adları kullanmaya devam etti, YA DA dışarıdan gelen Türkler bir müddet – hem de buraların Ermeni yeri olduğu fikrini benimseyip alışacak kadar uzun bir müddet – yerlilerle beraber yaşadılar.
Daha iyi bilinen yerlerin çoğunda hakikat, ikinci ihtimalle üçüncüsü arası bir yerlerdedir. Aşağı yukarı her yerde karşımıza çıkan senaryoyu size şöyle özetleyeyim.
Hacı Hüseyin Ağa bir tarihte bir miktar silahlı adamıyla birlikte bölgede zuhur eder. Terör estirir. Bölgenin ileri gelenlerinden birkaçını haraca bağlar. Direnmeye kalkan Agop Ağayı öldürtür. Kirkor Ağanın kızını kaçırıp nikâhına alır.
Ermeniler bu duruma boyun eğer. Çünkü A) Hüseyin Ağanın arkasında devlet otoritesi vardır, başa çıkamazsın. Veya B) devlet otoritesi Hüseyin Ağayla başa çıkmaktan acizdir, ya da aciz olmasa bile isteksizdir. Direnmeye kalksan başına bela alırsın, kimseye güvenemezsin. Veya C) devlet otoritesini temsil eden Ali Paşaya karşı Hüseyin Ağa ehveni şerdir, en azından koruma sağlar. Veya D) Hüseyin Ağanın Agop’u öldürtmesi aslında bazılarının işine gelmiştir, iç dengeler dönmüştür. Veya E) Kirkor Ağa dünürüyle iyi geçinmeye karar vermiştir. F) Zaten Hüseyin gelmese Hasan, o gelmese Mustafa gelecektir, birinden birine razı olmak gerekir.
Hüseyin Ağa otuz sene ortalığı haraca kestikten sonra ölür. Yerine oğlu Hasan Ağa geçer. Hasan Ağa ana tarafından Ermenidir, Ermenice bilir, ama asla belli etmez. Çünkü silah taşıma ayrıcalığı Müslümanlara aittir, kuşku doğarsa iktidarı sarsılır, devletin adamlarıyla ilişkisi bozulur. Zaten babasının eski adamı olan Veli Ağa komşu nahiyede egemenlik kurmuş, bu tarafa sarkmak için fırsat kollamaktadır. Ona koz vermeye gelmez.
Hasan Ağanın eli silah tutan adama ihtiyacı vardır. Sağlam eleman için yapmayacağı fedakârlık yoktur. Bir kısmını diyelim ki komşu vilayetin Kürt aşiretinden temin etti; ama Kürtleri memnun etmek zordur, astarı yüzünden pahalıya gelir. İşte tam bu sırada, tesadüfe bak ki Hasan’ın ana tarafından akrabası olan Kirkor Ağanın sülalesi topluca Müslüman olup Hasan’ın maiyetine katılmaya karar verirler. Onları seven, veya sevmese de çıkar ve gelenek bağlarıyla onlara tabi olan komşu köyün ahalisi de Müslüman olur. Hüseyin Ağa hanedanına sadakat ve akrabalık bağıyla bağlı olan bu zümreye halk arasında Hüseyinağazadeler lakabı takılır. Yörenin en güçlü ve saygın sülalesi olurlar; buralara yerleşen ilk Müslüman aile oldukları kuşaktan kuşağa anlatılır.
Hüseyinağazadelerin nereden geldiğini kimse hatırlamaz. Cumhuriyetten sonra Orta Asya masalı devlet mitolojisi olarak okullarda öğretilmeye başladığında birden birilerinde jeton düşer. Tabii ya! Hüseyinzadeler Horasan’dan gelmiştir, Alpaslan’la beraber Anadolu’nun fethine katılmışlardır. Bundan doğal ne olabilir? Alpaslan’ın sol kol kumandanının adı da Hüseyin değil miydi?
Hüseyingiller Müslüman olup ağa safına katıldıktan sonra ilk iş eskiden beri nefret ettikleri Margos’la Mateos’un arazilerine bir punduna getirip el koyarlar. Sonra gözlerini Ohannes’in arazisine dikerler. Sıranın kendisine geldiğini gören Ohannes, çevik davranıp Müslüman olur. Vilayet merkezindeki paşa ile kadıyı birkaç hediyeyle memnun edip onların desteğini alır. Kapısına üç tane Kürt sipahi koyar. Ne olur ne olmaz diyerek bir de hoca tedarik edip medrese kurdurur. Bu yüzden Ohanzadeler günümüzde bölgedeki ilk medresenin vakfedicileri olarak büyük saygı görür. Kanıt olmasa da Kürt kökenli oldukları rivayet edilir.
Ardı çorap söküğü gibi gelir. Müslüman nüfus artar, güçlenir, servet ve kudret sahibi olur. Bir süre sonra buraların kadim Müslüman ve Türk yurdu olduğunu iddia etmeye başlarlar. Gitgide fakirleşip marjinalleşen Ermenileri hor görürler. Kiliselerde çan çalınmasını yasaklarlar. Ermenilikte ısrar edenlerin bir kısmı “burada bize hayat kalmadı” diyerek Sivas’a göçer. Nüfus daha da azalır.
Sultan İkinci Mahmud hengâmında İstanbul’da Ermenilere fırsat kapıları açıldığı duyulur. Talihini denemek için payitahta göçen on Ermeniden beşi hedefi gözünden vurur. Biri sarayın peşkircibaşısı olarak servet ve ün kazanır; biri İngiliz konsoloshanesinde tercümanlık bulur; biri kuyumcular hanının idare heyetine seçilir. Elbirliğiyle memleketteki kiliseyi onarırlar; yanına da bir okul kurdururlar.
Derken o okuldan mezun olan çocuklardan ikisini, İstanbul’da kendi aralarında topladıkları parayla Avrupa’ya okumaya göndermeye karar verirler. Gençler Cenevre’de üniversiteye gider. Sürgündeki Rus devrimcileriyle tanışır.
Olaylar gelişir.
*
“Türkiye tarihini bir sayfada anlat” diye biri bana sınav yazdırsa böyle anlatırdım herhalde.
Mesela İspir’in hemen hemen bütün köy ve mezra adları (ayrıca dağ, dere ve yayla adları) Ermenicedir. Ama 19. yüzyıl sonunda İspir’de üç-beş köy dışında pek Ermeni nüfus yok. Demek ki İspir’deki değişim daha eski bir tarihte, belki 16. veya 17. yüzyılda olmuş. Ama nasıl ve neden olduğuna dair bilgimiz yok. Çünkü döneme dair – Türkçe veya Ermenice – yayımlanmış malzeme yok.
Teorik olarak akla gelen sadece üç ihtimal var.
Birinci olasılık: Ermeniler bilemediğimiz nedenlerle buradan gitmişti. Türkler boş bulup yerleştiler.
İkinci olasılık: Türkler başka yerden gelip İspir’in Ermeni ahalisini topyekün kovdu veya yoketti.
Üçüncü olasılık: İspir ahalisi din değiştirip Türk oldu.
Birincisinin Anadolu’da tek tük de olsa örnekleri var. Ama İspir’de bu olmuş olamaz, çünkü öyle olsa yer adlarında süreklilik olmaz, Türkler boş buldukları yerlere kendi adlarını verirler. Adlar kaldığına göre demek ki YA yerli halk Türkleştikten sonra eski adları kullanmaya devam etti, YA DA dışarıdan gelen Türkler bir müddet – hem de buraların Ermeni yeri olduğu fikrini benimseyip alışacak kadar uzun bir müddet – yerlilerle beraber yaşadılar.
Daha iyi bilinen yerlerin çoğunda hakikat, ikinci ihtimalle üçüncüsü arası bir yerlerdedir. Aşağı yukarı her yerde karşımıza çıkan senaryoyu size şöyle özetleyeyim.
Hacı Hüseyin Ağa bir tarihte bir miktar silahlı adamıyla birlikte bölgede zuhur eder. Terör estirir. Bölgenin ileri gelenlerinden birkaçını haraca bağlar. Direnmeye kalkan Agop Ağayı öldürtür. Kirkor Ağanın kızını kaçırıp nikâhına alır.
Ermeniler bu duruma boyun eğer. Çünkü A) Hüseyin Ağanın arkasında devlet otoritesi vardır, başa çıkamazsın. Veya B) devlet otoritesi Hüseyin Ağayla başa çıkmaktan acizdir, ya da aciz olmasa bile isteksizdir. Direnmeye kalksan başına bela alırsın, kimseye güvenemezsin. Veya C) devlet otoritesini temsil eden Ali Paşaya karşı Hüseyin Ağa ehveni şerdir, en azından koruma sağlar. Veya D) Hüseyin Ağanın Agop’u öldürtmesi aslında bazılarının işine gelmiştir, iç dengeler dönmüştür. Veya E) Kirkor Ağa dünürüyle iyi geçinmeye karar vermiştir. F) Zaten Hüseyin gelmese Hasan, o gelmese Mustafa gelecektir, birinden birine razı olmak gerekir.
Hüseyin Ağa otuz sene ortalığı haraca kestikten sonra ölür. Yerine oğlu Hasan Ağa geçer. Hasan Ağa ana tarafından Ermenidir, Ermenice bilir, ama asla belli etmez. Çünkü silah taşıma ayrıcalığı Müslümanlara aittir, kuşku doğarsa iktidarı sarsılır, devletin adamlarıyla ilişkisi bozulur. Zaten babasının eski adamı olan Veli Ağa komşu nahiyede egemenlik kurmuş, bu tarafa sarkmak için fırsat kollamaktadır. Ona koz vermeye gelmez.
Hasan Ağanın eli silah tutan adama ihtiyacı vardır. Sağlam eleman için yapmayacağı fedakârlık yoktur. Bir kısmını diyelim ki komşu vilayetin Kürt aşiretinden temin etti; ama Kürtleri memnun etmek zordur, astarı yüzünden pahalıya gelir. İşte tam bu sırada, tesadüfe bak ki Hasan’ın ana tarafından akrabası olan Kirkor Ağanın sülalesi topluca Müslüman olup Hasan’ın maiyetine katılmaya karar verirler. Onları seven, veya sevmese de çıkar ve gelenek bağlarıyla onlara tabi olan komşu köyün ahalisi de Müslüman olur. Hüseyin Ağa hanedanına sadakat ve akrabalık bağıyla bağlı olan bu zümreye halk arasında Hüseyinağazadeler lakabı takılır. Yörenin en güçlü ve saygın sülalesi olurlar; buralara yerleşen ilk Müslüman aile oldukları kuşaktan kuşağa anlatılır.
Hüseyinağazadelerin nereden geldiğini kimse hatırlamaz. Cumhuriyetten sonra Orta Asya masalı devlet mitolojisi olarak okullarda öğretilmeye başladığında birden birilerinde jeton düşer. Tabii ya! Hüseyinzadeler Horasan’dan gelmiştir, Alpaslan’la beraber Anadolu’nun fethine katılmışlardır. Bundan doğal ne olabilir? Alpaslan’ın sol kol kumandanının adı da Hüseyin değil miydi?
Hüseyingiller Müslüman olup ağa safına katıldıktan sonra ilk iş eskiden beri nefret ettikleri Margos’la Mateos’un arazilerine bir punduna getirip el koyarlar. Sonra gözlerini Ohannes’in arazisine dikerler. Sıranın kendisine geldiğini gören Ohannes, çevik davranıp Müslüman olur. Vilayet merkezindeki paşa ile kadıyı birkaç hediyeyle memnun edip onların desteğini alır. Kapısına üç tane Kürt sipahi koyar. Ne olur ne olmaz diyerek bir de hoca tedarik edip medrese kurdurur. Bu yüzden Ohanzadeler günümüzde bölgedeki ilk medresenin vakfedicileri olarak büyük saygı görür. Kanıt olmasa da Kürt kökenli oldukları rivayet edilir.
Ardı çorap söküğü gibi gelir. Müslüman nüfus artar, güçlenir, servet ve kudret sahibi olur. Bir süre sonra buraların kadim Müslüman ve Türk yurdu olduğunu iddia etmeye başlarlar. Gitgide fakirleşip marjinalleşen Ermenileri hor görürler. Kiliselerde çan çalınmasını yasaklarlar. Ermenilikte ısrar edenlerin bir kısmı “burada bize hayat kalmadı” diyerek Sivas’a göçer. Nüfus daha da azalır.
Sultan İkinci Mahmud hengâmında İstanbul’da Ermenilere fırsat kapıları açıldığı duyulur. Talihini denemek için payitahta göçen on Ermeniden beşi hedefi gözünden vurur. Biri sarayın peşkircibaşısı olarak servet ve ün kazanır; biri İngiliz konsoloshanesinde tercümanlık bulur; biri kuyumcular hanının idare heyetine seçilir. Elbirliğiyle memleketteki kiliseyi onarırlar; yanına da bir okul kurdururlar.
Derken o okuldan mezun olan çocuklardan ikisini, İstanbul’da kendi aralarında topladıkları parayla Avrupa’ya okumaya göndermeye karar verirler. Gençler Cenevre’de üniversiteye gider. Sürgündeki Rus devrimcileriyle tanışır.
Olaylar gelişir.
*
“Türkiye tarihini bir sayfada anlat” diye biri bana sınav yazdırsa böyle anlatırdım herhalde.
Etiketler:
Anadolu tarihi,
ermeni,
milliyetçilik,
türk,
yer adları
Kaydol:
Yorumlar (Atom)