Arapça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arapça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2013 Cuma

Türkiye'nin dilleri



Dün İzmir'de Fransız Kültür Merkezi'nde Türkiye'nin ölmeye yüz tutan dilleri üzerine bir sunumum vardı. Akşam oturup bu haritayı hazırladım. Konferansı da bu harita üzerinden verdim.

Morlar Zazaca - yani Kırmançki ve Zazaki/Dimili. Biz Zazaca ayrı dil midir diye tartışaduralım, bu işlerin referansı sayılan Ethnologue Kırmançki http://www.ethnologue.com/language/kiu ile Dimili'yi http://www.ethnologue.com/language/diq iki ayrı dil olarak tasnif etmiş.

Kırmızılar Arapça - Antakya, Urfa-Harran, Mardin ve Siirt'te dört lehçe.

Fıstık Yeşili "Süryanice" adı verilen Surit veya Turoyo, Midyat ve İdil'de. Yakın tarihte nesli tükenen iki lehçe, Mlahso (Lice) ve Hertevin (Pervari), + işaretiyle gösterildi.

Gök mavisi Lazca. Onun da Atina-Ardeşen lehçesi ile Viçe-Arhave lehçesi ayrı diyorlar.

Koyu yeşiller Ermenice. İstanbul Ermenicesi, neredeyse ayrı bir dil olan Kesap (Vakıfköy) lehçesi, Hemşince ve büsbütün muamma olan Poşaca.

Sarı Gürcüce. Artvin İmerhevi, Maçaheli ve Maradidi'de üç yerleşim bölgesi. Kuzey ve Batı Anadolu'daki dağınık yerleşimler gösterilmedi.

Pembe Rumca. En büyük grup Of-Çaykara, Maçka ve Tonya'da Pontos Rumcası. İkincisi Ayvalık ve Ege'nin çeşitli yerlerine dağınık Girit Rumcası. En ufağı İstanbul ve İmroz'daki Hıristiyan Rumlar. Bir de Patriyotlar var tabii, ama coğrafi dağılımını bilmiyorum.

Lacivert - Yahudi İspanyolcası, yani Ladino veya Judezmo. İstanbul'da ve İzmir'de bilen üç beş bin kişi var, ama konuşan kalmadı.

Dağınık halde olan Kuzey Kafkasya dilleri gösterilmedi. Memlekette Çingenece (Roma) konuşan kimse halâ var mı, onu da bilmiyorum. Darende'de Hazeyn veya Hazain diye bir dil var mıdır, varsa nedir, hiçbir bilgim yok.

Halka büyüklükleri kabaca nüfusla orantılıdır (ama tam değil tabii). Kürtçenin (yani Kurmanci'nin) egemen dil olduğu bölge bej rengiyle gösterildi. Ayrıca Orta Anadolu Kürtleri (Haymana, Cihanbeyli, Şereflikoçhisar, Eskil) bej halkayla belirtildi.

23 Şubat 2013 Cumartesi

Kuran'ın Kültürel Kaynakları - III: Aramiceden Arapçaya alıntılar

Yazı dili Aramiceden “ummî” dili Arapçaya aktarılan sözcüklere dair klasik devir Arap dilcileri epeyce bilgi verir. Arap gramerinin babası sayılan Sibaweyh (8. yy), Arapça fiil kökü bulunmayan, veya faˁāl ve fuˁlān gibi Arapçada var olmayan vezinlere uyan kelimelerin muarreb (yani yabancı dilden “Araplaşmış”) olduklarını kabul eder.  El-Cewalikî (10. yy) el-Muarrebadlı eserinde Kuran Arapçasına Süryanice ve Farsçadan alınmış sözcüklerin geniş bir listesini sunar. Es-Suyûtî (15. yy), el-Itkan adlı eserinde yabancı alıntılar meselesine dair doktrin tartışmalarını etraflıca özetler.

Batıda Kuran’ın filolojik kaynaklarına ilişkin ilk önemli akademik çalışma Abraham Geiger’in 1833’te Yahudi dini kavramlarının Kuran’daki kullanımına ilişkin doktora tezidir. 1880’de Siegmund Fraenkel Arap dilinde Aramice alıntılara ilişkin eserini yayımlar. 1912’de Theodor Nöldeke, Neue Beiträge zur semitischen Sprachwissenschaft adlı dev eseriyle, konuyu yeni bir bilimsel ciddiyet düzeyine taşır. 1920’lerde HorovitzKuran’da geçen Tevrat kökenli kişi adları üzerine çalışır. 1938’de Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur’an adlı klasik eserinde o güne kadarki tartışma ve bulguları senteze ulaştırır. 1960’larda Maniheizm üzerine çalışan Geo Widengren, o güne dek Sami dillerine yapılan vurguya sırtını dönerek, Kuran dilinin İrani ve Zerdüşti kaynaklarını araştırır.
Konuya ilişkin sayısız kitap, tez ve makaleyi burada özetlemek gereksiz. Çekişmeli bir akademik tartışmanın 180 yıldan beri sürdüğünü, hemen her iddianın didik didik edildiğini, her kelime hakkında lehte ve aleyhte mürekkep dereleri akıtılmış olduğunu belirtmekle yetineyim.
*
Aşağıda Kuran Arapçasına Aramice-Süryaniceden alınmış olan bazı sözcükleri listeledim. Kapsamı dar tutulmuş bir listedir. Sadece Aramice/Süryanice yazılı kaynaklarda yeterli sıklıkta ve anlamından şüphe edilmeyecek şekilde kullanılan kelimeleri gösterdim. Literatürde fikir birliği olmayan konulara hiç girmedim. (Mesela, Aramice kaynaklı olduğu bence muhakkak olmakla beraber Aramice yazılı örneği gösterilemeyen küfr sözcüğü listede yoktur.) Farsçaya da şimdilik değinmedim.
                          .
A) Yazıyla ilgili kelimeler
Yazı kültürüne ilişkin kelimelerin, yazıyla çok geç bir dönemde tanışan Arap diline yabancı dilden alınmış olması doğaldır. Aşağıdakilerin tümü Aramice/Süryaniceden Kuran Arapçasına aktarılmış sözcüklerdendir.
kitab, kur’an, harf, hatt, hece, nusha, sahife/suhuf, terceme, nokta, imla, kalem, kırtas (papirüs), raqq (parşömen), sure, mecelle, sicill, satr (yazmak), sifr (kitap), sefere (kâtipler), ders
[KTB kökü evet Arapçadır, ancak aslen “sivri bir uçla kazımak, çentmek, çizik atmak” anlamındadır; “yazılı metin” anlamında kitâb sözcüğü ise Aramicede Milat öncesinden itibaren yaygındır. Keza “yüksek sesle söylemek, haykırmak” anlamındaki QRA fiilinin yazı okumaya ilişkin özel anlamını Aramice ve Arapçada birbirinden bağımsız olarak kazanmış olması düşünülemez. Qeryânâ Süryanicede “makamla okunan ilahi” ve “kilisede belli günlerde kıraat edilecek ilahileri gösteren kitap” anlamındadır. Süryanice yod harfinin Arapça hemze ile karşılanması tipiktir.]
                   .
B) Dinî kavramlar
Kuran’ın “teknik” vokabülerini oluşturan dinî kavramların ezici çoğunluğunun Aramice/Süryaniceden alınmış olması ilgi çekicidir.
din, millet, nebi, ilah, rabb, melek, şeytan, cennet, cehennem, araf, alem, kıyamet, ayet, ruh, nefs, rahman, kurban, subhan, ğufran, küfran, sultan, furkan, hanif, tevbe, amin, şahid/şüheda, salât/salavat, secde/mescid, tufan, tabut, zina, recm/racim, nafaka, iblis, fıkh, hitan, kürsi, arş, cünub, cürm, harac, kefaret, nifak, tufan, tabut, deccal, Yecüc ve Mecüc, tağut, dabbe, hacc, zekât, savm (oruç), sadaka, îd, ummi, berzah, hātemul enbiya, sıbğa (vaftiz), Tuba, sırat, selsebil, ceberut, melekût, illiyun, kayyum, rahib/ruhban, kâhin, mesih
Sayılan sözcüklerin bazılarının kökü Arapçada bağımsız olarak mevcuttur. Örnek: NBY (bağırmak, kavga etmek), CNN (gizli olmak), RWH (esmek), QRB (yakın olmak, yakınlık göstermek), RHB (korkmak) vb. Ancak bu primitif kavramlardan, gelişkin bir inanç ve ibadet sistemine ait nebi, cennet, ruh, kurban, rahib gibi yüksek kültür kavramlarının, iki ayrı dilde, birbirinden bağımsız olarak türemiş olması imkânsızdır.
Listedekilerin hemen her birinin, Yahudi ve Hıristiyan geleneği içerisinde, MÖ 1000 ile MS 600 yılları arasında belirip olgunlaşmasını adım adım izlememize izin veren yazılı kaynaklara sahibiz. Dolayısıyla, MÖ 2000’den önceki bir tarihte müstakil dillere ayrışan Sami Anadilinde, bu kavramların mevcut olmadığını güvenle söyleyebiliriz. Bu durumda iki olasılık sözkonusudur. Ya bu sözcükler Arapçada oluşmuş, kültürel etkileşim yoluyla İbranice ve Aramiceye aktarılmıştır. Ya da bunun tersi olmuştur. Üçüncü bir olasılık mevcut değildir.
Dil ve kültür tarihinin normal akışında, ikinci olasılığın baskın olduğundan şüphe edemeyiz.
                    .
C) Yunancadan Süryaniceye alınmış kelimeler
Roma imparatorluğunun Doğudaki egemen dili olan Yunancadan Süryaniceye çok sayıda, Yahudi Aramicesine daha az sayıda yüksek kültür sözcüğü aktarılmıştı. Bir kısmı Kuran Arapçasında da görülen bu sözcüklerin, Sami kökenli olmadıkları, dolayısıyla Arapçada yerli olamayacakları açıktır.
beled (politeía = devlet), burc (pyrgos = kule), cins (gênos),  dirhem (draxmê, para birimi), dinar (dênarios, para birimi), feradis/firdevs(paradeísos = cennet), İncil (euangêlion), kırtas (kartés = papirüs), zevc (zeugos = eş), sicil (sigillion = resmi evrak), qıntar(kentenárion = kantar)
D) Tevrat ve İncil kaynaklı kişi adları
Kuran’da zikredilen kişi adlarının %90’ı bulan kısmı, Eski ve Yeni Ahitte adı geçen kişilere aittir. Bunların bir kısmının orijinal İbranice/Aramice biçimde (Musa, İsa, Yahya), bir kısmının ise Yunanca Kutsal Kitaptan Süryaniceye aktarılan Yunancalaşmış biçimlerde (Elyâ ve Yûnâ yerine İlyas ve Yunus) alıntılanmış olması ilgi çekicidir.
İbrahim, İshak, İsmail, Yakup, Yusuf, Süleyman, Davut, Musa, Üzeyr, Adem, Eyüp, Yunus, Danyal, Nuh, İlyas, Harun, İmran,  Şuayib, Lut, Mikail, Cebrail, Nemrud, Karun, Talut, Elyesa, Zekeriya, Yahya, İsa, Meryem
   

20 Şubat 2013 Çarşamba

Kuran'ın Kültürel Kaynakları - II


ODTÜ Teoloji Sempozyumunda yaptığım sunumun devamı. Toplam 4 bölüm olacak. Yazıya dökmesi vakit alıyor.
II. Aramice Yazı Dili
Haritada gösterilenlerin hepsi Arapça konuşan topluluklardır. (Güney Arapça, yani Yemen Arapçası ile akraba bir dil konuşan Habeşistan hariç.) Günlük konuşma dilleri Arapçadır. Arap dünyasından söz ediyoruz.
Ancak bu dünyada, gerek Hıristiyan gerek Yahudilerin litürji dili, yazı dili, Arapça değil Aramicedir. Kutsal metinleri yazdıkları ve tefsir ettikleri, ilahi ve ibadetlerini icra ettikleri, “kutsal” sayılan hukuki metinleri yazdıkları dil budur. Arapçayla akraba bir dildir. MÖ 1. binyıl başlarından itibaren Suriye, Filistin ve Mezopotamya’nın ortak konuşma dili, MÖ 6. yy’dan itibaren tüm Ortadoğu ve İran’ın “yüksek” kültür dili olmuştur. 1600 yıldan beri yazılı kültüre sahiptir.

İslamiyetin doğduğu dönemde bu dil, her biri eski “emperyal” Arami alfabesinden türemiş iki veya üç ayrı yazı ile yazılmaktadır.
En eski Aramice elyazması, MÖ 6. yy
Yahudi Aramicesininin kültürel odağı Babil – yani Sasani devletinin başkenti olan Medain/Ktesifon – kentidir. Burada yaygınlaşan elyazması harfleri, bugün İsrail’de kullanılan ve “İbrani yazısı” diye bildiğimiz biçime evrilmiştir.
Yahudi Aramicesi, Irak, 8. yy 
Yahudi Aramicesi, Yemen, 11. yy
Özellikle İran’a tabi Nasturi ve Keldani Hıristiyan cemaatlerinin kullandığı Serto yazısı yine Babil ve Ninive’den – yani Musul’dan – intişar etmiştir. Buna karşılık Urfa’dan yayılan Estrangelo yazısı Yakubi (Süryani Kadim) ve diğer Monofizit mezheplerde rağbet görmüştür. Bu iki yazı tipiyle yazılan Hıristiyan Aramicesine “Süryanice” adını vermek adettendir. Her üç yazı tipi, aynı alfabenin faklı şekillerde işleklik kazanmış biçimleridir. Harf adları ve sıralaması aynıdır; ufak tefek farkları saymazsak yazım kuralları da aynıdır.
Serto yazısı, Suriye, 9.-10. yy
Serto yazısı, Irak, erken İslam dönemi
Arap dilinin yazılı örneklerine, özellikle Ğassani egemenliğindeki Ürdün ve Güney Suriye yöresinde, M 4. yy’dan itibaren rastlanıyor. Muhammed’in yaşadığı dönemde Arap yazısının, gayet seyrek olarak, bir tür not alma aracı olarak kullanıldığı anlaşılıyor. Eldeki nümunelerin tümü “falan bin filan bu mevkii savunmak için gönderildi” gibi kısa yazıtlardan veya “on deve aldım şu kadar dinar borcum var” gibi ticari notlardan ibarettir. Henüz harf noktaları (seslileri gösteren harekeler değil, mesela b ile t veya n’yi birbirinden ayıran noktalar) icat edilmediği için, el yazısında çoğu harfi birbirinden ayırmak zordur. Hazır birtakım kalıp-sözlerin kaydedilmesine, veya ezberlenmiş bir metnin hatırlanmasına yarayacak bir tür steno notasyonu sözkonusudur.

Arap yazısı ancak Muhammed’in vefatından yaklaşık 80 yıl sonra, Abdülmelik b. Mervan zamanında noktaların eklenmesiyle standartlaştırılmış, metni önceden bilmeyen bir insanın okuyup doğru okuyacağı biçime kavuşturulmuştur. İslam öncesi dönemde bu yazıyla Arapça herhangi bir dinî veya edebî bir metnin kaleme alındığına dair bir belirti yoktur. Aslına bakarsanız, Yahudi ve Hıristiyan cemaatleri dışında, henüz yazılı metin gerektiren bir edebî veya idari veya dini kültür yoktur. [Muhtemel itirazlara karşı hemen belirtelim ki, İslamöncesi döneme ait şiirlerden oluşan Muallakat, 8. yy ortalarında Şam’da Hammad el-Raviye tarafından yazıya aktarılmıştır. Hammad’ın, alfabenin her harfi için ezbere yüz kaside söyleyebildiği rivayet edilir, ki bu rivayet de, eğer doğruysa, Muallakat’ın bu tarihten önce yazılı olmadığına delildir.]
4. yy'a ait Arapça Nabati yazısı
6. yy'a ait Arapça yazı
Basit bir gerçeğe değinelim: “İncil” ve “Tevrat” adı verilen Kutsal Kitap’ın 8. yy’dan önce kısmen veya tamamen Arapçaya çevrildiğine dair hiçbir belirti yoktur. Kaldı ki böyle bir şey mümkün değildir, çünkü ne buna izin verecek bir Arapça yazı dili vardır, ne böyle bir çeviriyi gereksinecek bir kurumsal altyapı mevcuttur. [Oysa güçlü bir Hıristiyan krallığının hüküm sürdüğü Habeşistan’da, İncil İslamdan yaklaşık yüz yıl önce Habeşçeye çevirilmiştir.]
Hz. Muhammed’in Aramice yazı diline vakıf olduğuna dair bir bilgiye sahip değiliz. Aksi yöndeki deliller güçlüdür. Mesela, peygamberin ilk eşinin amcaoğlu olan Waraka b. Nawfal’in “Allah’ın izin verdiği ölçüde Hıristiyan yazısı yazmayı öğrendiğini” hadis kaynaklarından öğreniyoruz. Bunun sıra dışı bir başarı olarak takdim edilmesi, Muhammed’in çevresinde bu yazıyı bilenlerin ender olduğunu gösterir. Aynı şekilde, yaşamının son yıllarında peygamberin “Yahudi yazısını bilen (veya öğrenen)” Zeyd b. Sabit’i yazman olarak görevlendirdiğini ve Zeyd’in bu sayede seçkin bir konuma geldiğini öğreniyoruz. Yazman olarak görevlendirilen kişinin Yahudi (diğer kaynaklara göre Süryani) yazısını bilen biri olduğunun vurgulanması yeterince ilginçtir. Bu bilgiye sahip kişilerin, erken İslam toplumunda parmakla gösterilecek sayıda olduğu anlaşılıyor.  
Sonuç
Bu söylediklerimizden çıkarılabilecek ana sonuç, Hz. Muhammed’in Kutsal Kitap’a ve diğer Yahudi ve Hıristiyan dinî metinlerine birinci elden vakıf olamayacağıdır. Faraza Muhammed’in ilkel Arap yazısını bildiğini düşünsek bile, bu dilde okuyabileceği bir literatür mevcut değildir. İbrahim, Musa, İsa ve diğer Kutsal Kitap karakterlerine ilişkin edinmiş olduğu bilgiler, kendisine ancak sözlü aktarım yoluyla ulaşmış olabilir. Sözlü aktarım kaynaklarının ise bol ve kolay ulaşılır nitelikte olduğunu önceki bölümde gördük.
Kuran’ın “Tevrat” ve “İncil” adını verdiği kitaplar hakkında kullandığı ifadeleri, veya bu kitaplardan eksik, yanlış veya yüzeysel olarak aktardığı hikâyeleri bu açıdan değerlendirmek bize ilginç ve gerçekçi bir bakış açısı kazandıracaktır.

1 Ocak 2013 Salı

Fıtrat neymiş?


Kalın ta ile FTR فطر: yarmak ve yaratmak. Ne alaka?

Kuran’da “yarmak, yırtmak” anlamıyla beş yerde geçiyor. FuTûr “yarık, yırtık” (67.3), yatafaTTaru “yarılır, yırtılır” (19.90, 42.5), es-semâ infıTâret “gökyüzü yarıldı” (82.1). Kamus ve Mu’cem ana anlam olarak bunu vermişler. Lane sözlüğü de öyle yapmış. Masdarı faTr imiş.

İkinci ve daha yaygın anlamı elbette “yaratmak”, özellikle tanrıya atfedilen bir eylem. FıTrat فطرة “yaratılış”, yahut Türkçede yakın dönemde anlam ayrışmasına uğrayan yazım şekliyle, “yaradılış”. O t ile d arasında ciddi bir metafizik uçurumu vardır, bilmem farkında mısınız? Şöyle. Yaradılış derken bir şeyin (insanın, hayvanın, eşyanın, dünyanın), herhangi bir müdahaleye veya zamanın aşımına uğramadan önce mevcut olduğu varsayılan öz otantik halini, yahut “doğasını” kastediyoruz. Bunun belli değişmez davranış kalıplarına, yasalara, varoluş ilkelerine, Aristocu tabirle bir ousia’ya sahip olduğunu da varsayıyoruz. Sonradan “bozulabildiğini” varsayıyorsak, demek ki bu nesnenin “bozulmamış” bir hali de mevcut olmalı. Tanımlayabiliyoruz, “aslı budur” diyebiliyoruz.

Halbuki düşünürsen t ile yaratılış bunun tam zıddı bir kavram. Amcanın canı istedikten sonra istediği gibi yaratır, 99 bacaklı üçgen kedi de yapar, güneşi batıdan da doğurur, Filistinli gariban bir kızı bir sözüyle hamile de bırakabilir. Keyif onun değil mi? Mecbur mu illa fıtrat üzere fıtr etmeye?

Bizim Hintli swami bu mevzulara değinmişti birkaç kez de kimse çok ciddiye almadı. Eğer tanrı, eşyanın tabiatına – fıtratına – aykırı iş yapamıyorsa, demek ki eşyanın tabiatı tanrıdan önce gelir; tanrı yasakoyucu değildir, olsa olsa icra memurudur. Yok tanrı eşyanın tabiatıyla oynayabiliyorsa, o zaman dünyada herhangi bir şeyi anlamaya imkân yoktur. Manyak bir diktatörün gerçekdışı aleminde kayıpsın. Tevekkül eder susarsın. Tanrı var desen de fark etmez, yok desen de fark etmez, çünkü anlam kalmaz geriye.

Ya, işte böyle.

*
Fiilin diğer anlamlarına girdiğimizde işler hepten karışıyor. Üçüncü anlam: “hamursuz ekmek yapmak, hamurun kabarmasını beklemeden yoğurup pişirmek”. Dördüncü anlam: “devenin sütünü sağmak, meme ucunu iki parmak arasında sıkmak”. Türevlerde görülen beşinci anlam, “oruç açmak”, İngilizcesi to break fast. Dolayısıyla: “kahvaltı etmek”. Bildiğimiz ifTâr. Ramazan sonundaki bayramın Arapçası da îd el-fıTr’dır, oruç açma bayramı, bilirsiniz.

Türevlerden fuTr: ciltte veya bir bitki üzerinde patlak veren kabartı, siğil, sivilce, tomurcuk, her çeşit mantar, özellikle İngilizcede “kurbağa boku” (toadstool) adı verilen bir tür şekilsiz mantar. Bunun besbelli meme ucu hadisesiyle bir alakası var. “Tomurtmak” gibi bir şey düşün. FiTr yeni oluşan üzüm veya ağaçta biten taze yemiş imiş. Bu da bir çeşit tomurma yahut tomurcuklanma hali. Türkçesi pıtrak ve pırtlamak da olabilir sanki.

Şimdi bak hele! Yunanca physisφύσιςneydi?  1. kabarma, şişme, siğil, tomurcuk, 2. hayvan boku, bizde fışkı diye geçer, 3. ele gelen ve üç boyutu olan ve şekil alan her şey, varoluş, varlık. Oradan da, “varolan şeyler bilimi” anlamında physiká tabirini türetmişti Aristo baba. Arapçası ilm-i fıtrat olur elbette.

*
Arapça türevlere devam. Sıradaki faTîr: “kabarmamış hamur”. Daha doğrusu, xamîr (hamur) sözcüğü Arapçada zaten “mayalanmış, kabarmış” demek olduğuna göre, “kabarmamış hamur” oksimoron olur, “kabarmamış un bulamacı” demek lazım. Îd el-faTîr Yahudilerin hamursuz bayramının adıymış; diğer adı İbranice pesax’tan פסח aktarmaca îd el-fıSh فصح, Yahudi takvimindeki Nisan ayının yedisinde başlar ve bir hafta sürer. İşlenmemiş, olgunlaşmamış, kıvamını henüz tutmamış olan her şeye de fatîr denebilirmiş, mesela kıvamını tutmamış çamur harcı, tabaklanmamış deri, ya da olgunlaşmamış bir fikir.

Son olarak tafâTîrتفاطير: genç kız ve erkeklerin yüzünde beliren kabartılar, ergenlik sivilcesi. İlk yağmurdan sonra bozkırda biten otlara da bu anlamda tefâtîr denirmiş. Hımm, “yarma” fikriyle “kabarma, tomurcuklanma” fikri arasındaki köprü bu olabilir mi? Türkçesine “pırtlama” mı desek?

*
Yarmakla yaratmak hadi bir yere kadar da, oruç açmakla ne alakası olabilir?

Jastrow yardım eder belki deyip açıyoruz Aramice sözlüğü, sf. 1157, PTR פטר maddesi, kalın ta ile. Birinci anlam: yarıp açmak. Yalnızca yarma değil, yararak açma işini vurgulamış, to break open yani. Mesela çocuk doğumunda rahmin açılması da pâTar oluyor. İkinci anlam: kapalı bir şeyi açmak, salmak, serbest bırakmak, izin vermek. Dolayısıyla: hukukta bir akit veya yükümlülükten azat etmek, beraat vermek, cezasını iptal etmek, vergiden muafiyet tanımak.

Arapça F İbranice ve Aramicede P olur malum. Şurada harikulade bir tablo var, İngilizcesi olanlara: http://en.wikipedia.org/wiki/Semitic_languages#Phonology

İki mesele netleşti burada, en azından benim kafamda. BİR, “yarmak” eylemiyle “oruç açmak” arasındaki bağ anlaşıldı. [Araplarda eskiden beri oruç var mıydı, yoksa “oruç açma” özel anlamı Yahudi veya Hıristiyan Aramicesinden alıntı mıdır?]. İKİ: Pesah bayramındaki hadise İbrahim’in oğlunu kurban etme yükümlülüğünden kurtulması, o anlamda bir “azatlık” ya da “beraat” olduğuna göre o mesele de aydınlandı sayılır. Acaba Arapçadaki “kabarmamış hamur” anlamı tamamen kültürel midir? Yani bir Yahudi töresinden alınıp bağlam genişlemesine mi uğratılmış? Öyle olmalı sanırım.

Jastrow’a devam. PoTorפֶטֶר neymiş? İlk doğan yavru; “rahim açan” gibi bir anlamdan geliyor belli ki. İnsan için de kullanılırmış, deve ve at için de. Buradan acep “kabartı, yumru, tomurcuk” anlamına bağlayabilir miyiz? Aha: paTrûzâ פַטְרוזא “prematüre yavru, cenin”, paTrayot פַטְרָיות bizde domalan dedikleri yeraltı mantarı, trüf yani. Şekilsiz bir yumrudur. Yunancası vallahi physiks imiş “ur, yumru” anlamında.

*
Karıştı mı kafanız? Normaldir, benimki de karıştı. Bir daha baştan okumalı.

25 Ekim 2012 Perşembe

Tefsir ilmine giriş


Muhammed devrinde Orta Doğu’nun yüksek kültür dili 1600 seneden beri Aramice idi. Arapça, yazı diline hemen hiç aktarılmamıştı. Arabistan yarımadasındaki Yahudi ve Hıristiyan gruplarının litürji dili de Aramiceydi. Muhammed’in bu iki din hakkında bildikleri, doğrudan veya dolaylı olarak Aramiceden – muhtemelen sözlü anlatım vasıtasıyla – tercüme edilmiş bilgilerdir. Kuran’da kullandığı teknik tabirlerin birçoğu da – anlayarak veya belki anlamadan – bu dilden aktardığı sözcüklerden oluşur. Dolayısıyla bu kelimelerin tefsirinde sadece İslami (ve çoğu zaman tek yanlı) kaynaklara başvurmak yetmez. Arami kaynaklarından da haberdar olmakta fayda vardır.
Bundan üç dört ay önce paraya kıyıp Jastrow’un A Dictionary of Targumim, Talmud Bavli, Talmud Yerushalmi and Midrashic Literature’ı (ilk basım 1903; tıpkıbasım 2004) ile Payne Smith’in A Compendious Syriac Dictionary’sini (ilk basım 1902; tıpkıbasım 1999) satın aldım. Birincisi Yahudi Aramicesinin muhteşem bir kaynağıdır. Her kelime için, Tevrat-sonrası ve İslam-öncesi Yahudi din ve hukuk kaynaklarından çok sayıda metin tanıklığı gösterir. İkincisi “Süryanice” adı verilen Hıristiyan Aramicesinin klasik döneminin kapsamlı bir sözlüğüdür. Şimdi zaman zaman Jastrow’a dalış yapıyorum. Payne Smith’e daha tam ısınamadım. İbrani/Arami yazısını artık rahat okuyabiliyorum, ama Süryani yazısında pek acemiyim, ilkokul iki öğrencileri gibi heceleye heceleye çözüyorum ancak.
*
Din
Dîn kelimesi için Jastrow’a bakıyoruz. Altı punto karınca yazısıyla iki kolona 140 satır açıklama buluyoruz. 
Fiil dawanaדּוּן   masdarı dînדּין   “dava etmek, mahkeme etmek, yargılamak, hüküm vermek”; ikincil anlamı “müzakere etmek, münazara etmek”. Bağımsız isim olarak dînדּין   “dava, mahkeme, yargı, adalet”. Deyim olarak yôm dîn  יום דין   “yargı günü”, mesela Babil Talmud’unun Abodah Zarah risalesi 18a cüzünde “Allahın yargısı, mahkemei kübra” anlamında geçiyormuş. Derhal çek ediyoruz, http://www.come-and-hear.com/zarah/index.html sitesinde tam metni buluyoruz. Evet, doğruymuş. Bavli Talmud M 375 ile 499 yılları arasında derlendiğine göre, Kuran’daki yawmi’d-dîn (“yargı günü”) ibaresi buradan esinlenmiş olmalı, tersi olamaz.    
“İnanç ve ibadet sistemi” anlamındaki öteki dîn sözcüğüne Aramice sözlüklerde rastlamıyoruz. Bu biraz tuhaf, çünkü İran’ın Zerdüşti/Mecusi geleneğinde bu sözcük tastamam bu anlamda en azından MÖ 500’lerden itibaren çok yoğun olarak kullanılmış. Babil Talmud’u İran egemenliği altındaki Mezopotamya topraklarda derlendiğine göre Talmud yazarlarının kelimenin bu anlamından habersiz olmaları düşünülemez. Ancak, anlaşılan, bu anlam Aramice din ve hukuk literatürüne girmemiş; İranî ateşperestlere has yabancı bir sözcük olarak değerlendirilmiş.
Dîn sözcüğünün iki ayrı anlamı ancak Kuran Arapçasında bir araya gelmişler. Gibi görünüyor. 

Furkan
Furkanفرقان   ilk bakışta Arapça FRQ “ayırma, ayırt etme” kökünden basit bir masdar. Bellibaşlı klasik Arapça sözlüklerin hepsi (Sıhah, Muhkem, Kamus ve Tacül Arus; ayrıca Lane Lexicon) “doğru ile yanlışı ayırt etme” anlamını vermişler. Kamus’a göre ikinci anlamı “mantıkta ispat”, ki doğru ile yanlışı ayırt etme fikrinin devamıdır. Yine Kamus, “gün doğumundan önceki zaman” demiş, belli ki bu da nesneleri ayırt etmekle ilgili. Buraya kadar bir problem görünmüyor.
Kuran’da sözcük yedi yerde geçiyor. Bunları telif etmek o kadar kolay değil.
Enfal 41 nispeten basit: يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ “furkan günü, iki ordu karşılaştığında…” Kastedilen hadise Bedir savaşı ve bulabildiğim tüm yorumlar bunu “hak ile batılın ayrıldığı gün” olarak yorumlamış. Edip Yüksel daha sade, “ayrım günü” demiş. Sapla samanın veya akla karanın ayrıldığı gün de diyebiliriz sanırım.
Bakara 53: وَإِذْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ “Musa’ya kitabı ve furkanı verdik.” Enbiya 48: وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَاء  “Musa ve Harun’a furkanı ve zıyaı (ışık) verdik.” Türkçe Kuran meallerinin çoğu burada geçen furkan’ı çevirmeye teşebbüs bile etmemiş. Birkaçı parantez içinde, belli ki tereddütle, “hak ile batılı ayırma ölçüsü” veya “doğru ile yanlışı ayırma yetisi” diye eklemiş. Edip Yüksel, daha cesurane, “yasalar kitabı” demiş.  Velakin ihtimaller bununla sınırlı değil. Beyzavi tefsirinde furkan “felak-ul bahr” demek diyenler vardır diyor, yani Musa’nın mucizesiyle Kızıldeniz’in yarılması. Lane, Kamus ve ‘Ubab’a istinaden bu yoruma değinmiş:  فرقان   : The cleaving of the sea,so it means [accord. to some] in the Kur. ii.53. (Obab, Kamus). Benim Hintli amcanın kullandığı Kuran meali de anlaşılan bu yorumu esas almış.
Furkan suresi 1, sözcüğü besbelli “Kuran” ile eş anlamlı kullanmış:  نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا “alemlere uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indirdi”. Enzîlendendiğine göre burada kastedilen şey kitap olmalı; “kul” sözcüğüyle kastedilenin Muhammed olduğu da bağlamdan belli. Türkçe meallerin çoğu buradaki sözcüğü yine çevirmeden bırakmış. Diyanet İşleri mealinin eski baskısı kafadan “Kuran” diye çevirmiş. Edip Yüksel, daha tutarlı, “Yasalar Kitabı” yorumunu sürdürmüş.
Ali İmran 4’te işler çetrefilleşmiş: Bir önceki ayette Tevrat ve İncil’den söz ettikten hemen sonra, مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ “daha önce insanlara yol gösteren furkan’ı indirdik”. Yorumların çoğu buradaki “daha önce” deyimini bir önceki ayete bağlayarak “daha önce İncil ve Tevratı indirmiştik, sonra Furkan’ı indirdik” diye okuyor. Ancak ayeti kendi içinde okursak, furkan’ın (her ne ise) Tevrat ve İncil’den ÖNCE indiğini kabul etmemiz gerekir. Acaba Furkan, bahsi geçen üç kitabın öncesinde varolan bir tür metafizik metin, Hıristiyan ve Gnostik öğretilerde geçen logos’un bir benzeri midir?
*
İslami kaynaklarımız şimdilik bu kadar. Merak edip Jastrow’a bakıyoruz. Pirkonâפִרְקונא   neymiş? “Bir köleyi veya rehin edilmiş bir malı bedel ödeyerek kurtarma, redemption, ransom;” Targum’da (yani Tevrat’ın Aramice mealinde) en az beş defa geçiyor. Ketuvim iv.4 ve iv.47’de şva yerine kamatz’la perakon פֵרָקון   biçimi kullanılmış, yine aynı anlam, “kurtulmalık”. [Pirkonâ’daki /â/ ismin mutlak halini gösteren bir gramer ekidir. İkincisi, Aramicede kelime başında /f/ yoktur, Arapçada da /p/ sesi yoktur. Aramice pe Arapça fe halini alır ve aynı harfle yazılır. Yani kelimenin aynı kelime olduğundan şüphe yok. Ama anlam bağı henüz anlaşılamıyor.]
Yahudi geleneğinde sözcüğün dinî bir anlamı anlaşılan pek yok; daha ziyade hukuki bağlamda kullanılmış. Ama Hıristiyan tarafına bakınca durum ayan beyan ortaya çıkıyor. Payne Smith sf. 465, porkanâ veya vav ile pûrkanâ: “kurtuluş, selamet, redemption,” bilhassa İsa’nın kendini kurban etmek suretiyle sağladığı ebedi selamet. Peşitta’da, yani İncil'in Süryanice çevirisinde yaklaşık 25 defa geçen bir sözcük. Yunancası sôtêria, bazen de apolytrôsis; Latincesi redemptio. Parokâ “kurtarıcı”, Hz. İsa’nın en sık kullanılan sıfatı. Arapçası Fârûk. [Süryanice Unicode yazıyı bir türlü beceremedim; ekranda kutu kutu çıkıyor. Kusura bakmayın.]
Derken jeton düşüyor. Bizim Ermeniceden bildiğimiz p’rkel փրկել (kurtarmak, selamete erdirmek) ve p’rkiçփրկիչ (kurtarıcı, İsa) neymiş acep? Acaryan’ın sözlüğüne bakıyoruz derhal, cilt 4, sf. 534: Evet, şüphe yok, üçü de Süryaniceden alıntıymış. Zeytinburnu'nda hastanesi bile var, Surp P’rgiç “Hazreti Kurtarıcı” anlamında. [Süryanice/İbranice pe Ermeniceye normal pe պ değil sert nefesli p’e փ şeklinde gelir. K կ sesi bizim Batı Ermenicesinde /g/ diye telaffuz edilir.]
Habeşçe İncil dilinde de fırkān ፍርቃን "selamet" imiş. Bu da Süryanice/Aramiceden alıntı olmalı. Nöldeke ve Schwally'ye istinaden Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Quran, sf. 227'de ayrıntılı bilgi var. Habeşçe İncil Kuran'dan aşağı yukarı yüz sene daha eski olduğuna göre, Habeşçe üzerinden gelen bir etki de düşünülebilir elbette.
*
Şimdi Kuran’daki ibareleri bir de bu açıdan okuyoruz. “Musa’ya kitabı ve selameti verdik.” Uyar mı? Uyar. Kulumuza selamet (kitabını, yolunu) indirdik.” Uyar. “Selamet günü iki ordu karşılaştı.” Bu da uyar, ama bu biraz zorlama olur.
Belki de sözcüğün bir esas Arapça anlamı var (“ayırt etme, akla karayı ayırma”), Enfal 41’de bu kullanılmış. Bir de Süryaniceden bulaşmış olan dinî anlamı var (“selamet, kurtuluş”). Olabilir mi acaba? 

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Hakk = haqq


Arapça kalın qa ile haqq حقّ   “yasaya veya hakikate uygun olma, right”, ince ke ile hakk حكّ  “sert bir uçla oyma, to carve”.  Bizde de kullanılırlar, ilkinden hakhukukhakikathakkını helal et,hakkıdır hakka tapan, haklı davanızda yanınızdayız, muhakkaktahakkuk, istihkak, tahkikat vs. İkincisinden taşa yazı hakketmekhakkak.

Arapça qaf ile kef apayrı iki sestir, birbirine asla karışmazlar diye biliyoruz. İlki küçük dil civarında bir yerden, ikincisi sert damağın arka kemerinden söylenir. Herhangi bir tarihte, Arapçanın herhangi bir lehçesinde, kaflı bir sözcükten kefli türev türetilmesi ya da tersi olması, ya da birinin yanlışlıkla öbür türlü telaffuz edilmesi ihtimali zayıftır. O yüzden haqq ile hakk iki alakasız kelime deyip geçiyoruz.

*

Derken hokka sözcüğü aklımıza takılıyor: “taştan, camdan veya ağaçtan oyulmuş küçük kap.” Klasik devir Arap sözlüklerine göre bu kelime hem kaf hem kefle huqqa veya hukka yazılabilirmiş. Anlamı “oyma” fiilinden geldiğine göre kefle yazılması mantıklı, ama qafla yazılan şekil daha yaygınmış. (Türkçeye de qaflı haliyle gelmiş, öbür türlü hokka değil hükke olurdu.) Telaffuzda istikrarsızlık genellikle yabancı dilden alıntıya işaret eder. Acaba olabilir mi?

Nitekim bakıyoruz, Arapçayla akraba iki kuzeybatı dilinde, Aramice ve İbranicede kalın h ve kalın kaf ile Ḥ-Q-Q “taş veya metali oymak, sivri uçla kazımak - to engrave, inscribe, carve out.” Aramice sözcük, Babil ve Filistin lehçelerinde Milat öncesinden itibaren kaydedilmiş. Kefli hali yok, her zaman kaf ile yazılıyor. “Oyuk kap” anlamında ḥuqqā bulamıyoruz, ama kuşku yok ki eskiçağda Araplar bu nesnenin adını kendi dillerinde türetmekten ziyade, sanayi alanında daha gelişkin olan kuzey komşularının lehçesinden almış olmalılar.

Aramice sözlüklerde Ḥ-Q-Q fiilinin başka anlamına rastlamıyoruz. Ama Tevrat’tan beri İbranicede görülen ikincil anlam, “yasamak, kanun koymak, ferman etmek”. Anlam genişlemesi gayet mantıklı: yasaları, fermanları, sözleşmeleri taşa oymuşlar, hangi Şark Medeniyetleri müzesine gitsen bir sürü nümunesini görürsün. İbranice ḥuqqah חקּה   “enactment, statute, law, custom”. Bugünkü İsrail’de “anayasa” anlamında kullanılıyor. Ḥaqûq חקוק “taş veya metale hakkedilmiş" anlamında sıfat. Ḥiqqûq חקּוק eski metinlerde “oyulmuş şey”, günümüzde “yasa, kararname, resmen kayda geçmiş karar”. Ḥuqiyot חקיוט “yasallık”.

Arapçada “resmi belge” anlamına gelen bir de hucca = hüccet sözcüğü var, o daha da ilginç. Ama bugünlük bu kadar.