Prag'da güzel bir Çek mutfağına sahip restoran bulalım deyip de et konusunda da seçici iseniz bilin ki aç kaldınız ya da hep aynı şeyi yiyor buldunuz kendinizi...
Bu tecrübeyi yaşayıp sonrasında ne mi yaptık? Kendimizi pastalara vurduk tabi. Benim yediklerim arasında en güzeli şu mangolu dilim idi...
Abur cubur yemek yok diye direnip şu pizza dilimlerine de yenildik... İlk iki gün direncimi koruyabildim sadece...
Kahvaltılar otelde yapıldı. Çok geniş bir menümüz yok idi. Daha doğrusu çeşit çok idi ama bize uyanlar kısıtlıydı. Bolca isli kaşar peyniri, kızarmış ekmek, müsli, bal, marmelat, biraz kek çeşitlerinden ve bizi pek mutlu eden onların dilinde de Çay olan Caj bizim seçtiklerimizdi. Sabah kahvaltısında nasıl etli pilav yeniyor, etli çorba içilebiliyor şaşırdık. Salamlı omletlere iç geçirerek bakıp yine isli peynirimizi alıp oturduk masamıza... Yemediğimiz şeyin fotoğrafını da çekmeyiz diye de protesto ettik:)
Pastalara devam...
Abur cuburlardan bir diğeri Pietrin tepesinde Eifel'in küçük kardeşine tırmanmadan önce enerji toplanması için yenildi. Tatlılara son deyip tuzlu birşeyler isteyince, şartımızda "no pork" olunca önümüze soğuk tavuk şinitzelli sandwich sunuldu. Başka bir öneri yok mu deyince bu şahane marine edilmiş peynir ile başbaşa kaldık. Yemek isterseniz kulenin hemen altındaki kafede... Akşam güneş batmadan tepeye çıkmamız gerek... En güzel ışık bu saatte yakalandı. Sabah erken kalkıp fotoğraf çekecek dermanı bulamıyorsak en azından akşam ışığında fotoğraf çekmeliyiz dedim eşime. En güzel fotoğraflar bu tepede bu akşam ışığında çekildi...
Bütün gün durmadan gezip akşam da geç saattlerde otele dönünce ertesi sabah güneş doğmadan kalkıp fotoğraf çekmek maalesef gerçekleşmedi. Gün doğumunda Prag fotoğraflarımız olamadı:(
Teselliyi bu goodies lerde bulduk:)
Merak edip yaklaşıyoruz...
Metal Merdanelerde hamur sarılmış, toz şekere bulanmış...
Sonra da ateş üzerinde pişirilmiş, tercihe göre ister yine tarçınlı şekere bulanmış ister fındıklı ya da bademli şekere...
Sonrada yine arzuya göre ister nutella isterseniz de fıstık ezmesi sürülüyor.
Tercih nutella:) Ortaya cinnamon bunsun daha hafif bir şekli çıkıyor. Az yağlı, boru şeklinde yemesi daha zor hali:) Biz patenti alıp İstanbul'a getirmeyi düşündük, Nasıl talep görür mü sizce:) Bizim gruptan bir arkadaşımız azmedip evde aynısı pişirmiş. Evdeki ahşap merdaneye aliminyum folyo sarıp fırının ızgara bölümünde ara ara çevirerek başarıya ulaşmış.
Madem Çek mutfağında umduğumuzu bulamadık. O zaman ilk akla gelen mutfak tabi ki İtalyan Mutfağıdır...
Önce çorbalar gelsin dedik. Sonra bruschettalar... Çorba anlayışları ilginç idi. Haşlanmış sebzelerin üzerine sıcak su dökülmüş şekilde... Çorbanın suyunda sebzelerin lezzetinden eser yok çünkü... Arkadaş grubumuzdan bir kısmı bir başka restoranda şahit olmuşlar bu duruma. Sebzeleri kase içerisinde sofraya getirip sıcak suyu kaseye sofrada eklemiş garson:) Sağlıklı deyip sesimizi çıkarmadan yedik efendim...
Vejeteryan pizzamız, peynir çeşitli pizzamız, makarnalar...
Tatlısız olmaz... Panna Cotta'yı bir de burada tadalım...
Bol krema tadıyla başarılı...
Dönüş vakti geldi... Akşama yolculuk var. Son bir kez daha oturup seyreyleyelim şu güzel şehri...
Kahve içelim, ancak hiç bir kafede kahveyi sıcak alamıyoruz. Fazlasıyla ılık, artık bunun bir hata değil gelenek ve tercih olduğunu anlıyoruz... Starbucks haricinde her yerde bu şekildeydi...
Ilık kahve içmek güzel olmuyormuş ancak manzara bu durumu unutturuyor.
Ve Savoy...
Seni son güne sakladık...
Lavobaya inerken mutfağına rasladık. Camekanın ardından gururla gösteriyordun. Evet kesinlikle pasta da yemeliyiz burada dedik..
Ancak gel gör ki hesaplar şaştı, yine et çeşidi problemi var, yine bizi tavuk yemeye mahkum bıraktın ama bu mahrumiyet ne güzeldi böyle....
Hayatımda yediğim en güzel tavuk şinitzel idi. Yumuşacık sütlü tavuk...
O kadar güzeldin ki pastaya hiç yer bırakmadın...
Eşim ve bir arkadaşımız önce şinitzel istemediler. O kadar gelinmiş farklı bir şey yiyelim diyerek. Seçimleri aynı yemek oldu. Beef with Tartar... Ancak sonuç hüsran... Gelen tabak aynen geri gönderildi. Garson kızımıza iyi pişmiş lafını üstüste söylediğimiz halde değil hafif pişirmek ateş yüzü görmemiş bir kıyma karışımı geldi. Yemediğimiz şeylerin fotoğrafını da hiç çekmediğimizden ispatını burada sunamıyorum. Bu güzel şehrin tek eksiği bu dil problemiydi. İngilizce bilen sayısı çok çok az, yol sorup cevap almak, garsondan net bilgiler alabilmek mümkün değil.
Çek halkı kendi halinde, kimse dönüp de size bakmıyor, hayatı aynı durgunlukla yaşayıp gülmeden geçiren sessiz sakin bir millet...
Sevdik biz onları. Kendi dünyalarında iyi niyetli hallerini ve bu şehri...