İpek Hanım Çiftliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İpek Hanım Çiftliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2012 Salı

Organik Çilek ve Nar Ekşisi

Zaman zaman organik pazarlardan dayanamayıp çilek alıyorum, çocuklar istiyor. Ancak Temmuz 2010 tarihli bir mesajında İpek Hanım Çiftliği sahibi Pınar hanım çileklerin nasıl organik pazarlara gittiğini anlatmıştı. Bu mesajın bir kısmı aşağıda. Sonunda bu sene balkon bahçeme iki tane çilek fidesi aldım yan yana diktim, ancak henüz 2 ay geçmesine rağmen bir mahsül alamadım. Satıcıya sorunca ancak seneye verir dedi :(

"Genelde Bursa'da bulunur organik çilek sertifikası almış üreticiler. Yöntem hep aynı... Ellenmemiş temiz bir bahçeye yirmi - otuz fide dikerler. Bu fideler dikildikten sonra sertifika kuruluşlarından birini çağırırlar.
Numune alınıyor, kontrol laboratuvarına gidiyor, haliyle sağlıklı çıkıyor. Yüklüce bir ödeme de yapıldıktan sonra sertifika ellerine geçiyor. Sonra kim tutar sizi..! Önce gidip bir organik pazara kaydınızı yaptırın, ya da son zamanlarda pıtrak gibi çoğalmış organik ürün dükkanlarından biri ile anlaşın. Sonra doğru Bursa Hali'ne! Doldurun bir kamyon, yığın organik ürün pazarındaki tezgaha. Bir elinizde üzerinde ''Organik Çilek'' yazan sertifika var, önünüzde de kasa kasa kırmızı çilek... Alış bir lira, satış beş. Satın satabildiğiniz kadar. Elinizdeki sertifikada üretimin yapıldığı metrekare ile sattığınız çilek miktarı arasında mantık kurabilecek bir kurum, kuruluş var mı? Yok. Organik pazarlara gelen malı numune alarak düzenli olarak kontrol ettiren bir mekanizma? O da yok.

Benim beş kilometre yanımda Türkiye'nin çilek cennetlerinden biri: Atça... Her gün organik pazarlara kamyonlarla çilek yolluyorlar. Kilosu elli kuruş'tan. Tek bir üretici görmedim ki yetiştirdiği çilekten bir tane yesin ya da kendi ailesine yedirsin. Ben çilek yetiştirmeye çalıştım. Azami özen, azami çalışma ile bir dekar yerde elli kilo çıktı. Reçel yaptık. Hepsi bu." 

Ve tabii sonunda Çilek Yemeyin diyor. Nasıl olacak bu iş şaşırdım valla :(

*************************

Bir de Nar ekşisi yapımı tarifi vermiş Pınar hanım, nar ekşisi normalde biraz sulu olmalıymış:

"Nar ekşisi normal nardan yapılmıyor. Deli nar, ekşi nar'dan yapılıyor. Çok az kaldı bu ağaçlardan artık. Toplanıyor, ikiye yarılıyor, kabuğundan tokaç ile vurularak dökülüyor, taneler sıkılıyor ve yayvan bir bakır leğende bu tanelerin suyu sıkılıyor. Sonra ateşe konuluyor ve kaynatılıyor. Maksimum dört saat... Bu sürede suyu uçar ama yine de gayet akışkan kalır. Bir dakika daha fazla kaynatırsanız yanar. İşte tam bu noktada iki seçeneğiniz var. Ya beş kilo nardan çıkarabildiğiniz 200 gram'lık sıvıya razı olacak ve bu zahmetli işin ürününü gerçek ekşiyi bilenlere satacaksınız; ya da ''Nar Ekşisi Yapma Formülü'' yazacaksınız Google'a, karşınıza çıkacak ekstretli, enzimli, glikozlu, kıvam arttırıcılı formüllerden birini uygulayacaksınız. Siyah, yapış yapış, ağza tatlımsı gelen şeyi bulduğu için alıcılar size teşekkür bile edebilir bunu yaparsanız hem :)"

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Domates'te Tuta Absoluta hastalığı

İpek Hanım Çiftliği sahibi Pınar Kaftancıoğlu aşağıdaki Temmuz 2010 mesajında domateslerin nasıl üretildiğini ve nasıl ilaca boğulduğunu anlatıyor. Tüketici olarak üreticilere ilaçsız ürün almak konusunda talebimiz olmalı ki üretici daha doğal yöntemlere geçsin.

****************************************************

Gazetelerde domates güvesi ilaçlarının tam sayfa ilanını görenlerden, köyde yaşayan akrabaları ile görüşenlerden, gıda sektöründe çalışanlardan Tuta Absoluta ile ilgili çok fazla soru geliyor şu ara. Ziraat mühendisi değilim elbette ancak işin tam göbeğindeyim. Görerek, izleyerek, Ziraat Odası'ndan, yetiştiricilerden dinleyerek öğrendiklerimi yazmak istedim.

Türkiye'nin domates ihtiyacının %90'ı, salça endüstrisi ihtiyacının ise %100'ü açık tarla domateslerinden karşılanıyor. Dikimler ağırlıklı olarak Ege'de, Çanakkale'de, Antalya'da, Afyon - Burdur - Denizli Yöresi'nde ve Bursa civarında yapılır. Birkaç senedir ''geliyorum'' deyip yavaşça süzülen, ancak bu yaz itibariyle açık tarla domateslerinin %80'ini vuran bir hastalık var artık. Tuta Absoluta bu... Güney Afrika'dan dünyaya yayıldığı rivayeti olan, komplo teorilerine inananlar için ise laboratuarda geliştirilmiş bir böcek türü... Başa çıkılmaz bir yaratık. En çok domatesi seviyor. Kabuğun altına girip orada larva bırakıyor. Kabuğun altında kendini korumaya aldığı için bugüne kadar kullanılan tarım ilaçları bile işe yaramıyor. Feromon, bu böceği yiyen bir başka tür böcek ve yüksek miktarda tarım ilacı ile üçlü bir yöntem uygulanıyor. Çiftçiler ise daha korunaklı bulduğu için domatesleri seralarda yetiştirmeyi tercih ediyor şu ara. Elli yıldır yaz aylarında dinlendirilen seralar bu yaz ağzına kadar domates dolu. Alan tamamen kapatılıp gazla birlikte ilaç sıkılıyor. İhracat kapılarından dönme hikayeleri de bu ilaçlar nedeniyle çoğaldı şu günlerde. Rusya, Ukrayna, Almanya ve Bulgaristan'ın ilaç testlerini geçemeyip geri dönen bütün ürün iç piyasaya sürüldü. Kilosu 25 kuruş'tan bile domates bulabilirsiniz şu anda, yanlış okumadınız.

Bu sene üretilecek neredeyse bütün ketçaplar, salçalar... bu domatesleri içerecektir. Çiftçi bir yandan mahsül toplayıp bedavaya yakın fiyata satış yaparken diğer yandan korkusundan tarlasını akıl almaz bir kuvvetle ilaca boğuyor. Domates domates olalı hiç bu kadar tarım ilacı yememiştir, inanın.

Yakın köylerin tamamını gezdim. Yenipazar, Donduran, Altıntaş, Bozdoğan, Çine, Atça, İsabeyli... Tüm Menderes Ovası hastalıktan kırılıyor. Tarlalara koca TIR'lar yanaşmış, kopan domates acilen dorselere atılıyor. Çiftçiler bu senenin zararını sineye çekecek ve seneye bunu yaşamamak için tarlasını böceklerden en kuvvetli zehirlerle arındıracak. Tonlarca ilacı toprağa gömecek ne olduğuna, ne sonuçlar doğurabileceğine bakmadan.

Tuta Absoluta bugün domateste yaygınlaştı. Yakın gelecekte patlıcan'da, kabak'ta, armut'ta, elma'da ne olacağının garantisi yok. ''Tarım ilacı satmak'' dışında belirgin bir tarım politikası yok ortada. (Tarım ilacı demişken özellikle söylemek istedim. Şu ilaç arındırma sıvılarından uzak durmaya çalışın. İlacı ilaçla arındırmak mantıksız geliyor bana. Eğer amaç arındırma ise bol suyla yıkanmış sebzeyi bir leğene koyun, bir kapak gerçek sirke, bir kapak da tuz atın. On dakika kalsın, durulayın.

Tüm bu hastalığın ortasında temiz ne kaldı derseniz, sadece yayla malları... Yüksek rakım doğal olarak koruyor meyve ve sebzeyi her türlü hastalıktan. Elbette satıcılar da bu işe uyandı, kime sorsanız ''yayla malı'' satıyor. Tatile gittiğiniz yerlerde, mesela Ayvalık, Kazdağları'nın dağ köylerinde inen domatesleri almaya çalışın. Yayla ürünleri tatlarıyla ve kokularının aşırı keskinliği ile tanınabilir. Güvendiğiniz insanlardan alın.

1 Temmuz 2012 Pazar

Yaz sebzeleri yemek tarifleri ve bilgiler

İpek Hanım Çiftliği sahibi Pınar hanım bir mesajında bu faydalı bilgileri paylaşmıştı, biraz düzenleme ile sizinle paylaşıyorum. 


****************************************
Raf de Casi Domates
Etenesi yumuşacık, çekirdekleri hafifçe yeşil... İyice olgunlaştığında ağızda dağılıyor. Hafif ekşili bir tadı var. Tek başına söğüş olarak, bol sulu bir çoban salatada ya da elma gibi ısırarak yemek için ideal.

Tarla Domatesi
Nostaljik, kıpkırmızı, yemeklere çok güzel lezzet veren tatlı bir domates. Rendelemeye, sandviçlere ve barbeküye uygun...

Pembe Domates
Bu domatesin hayranlarının ve yetiştiricilerinin buluştuğu bir platform bile var. Pembe Domates Ağı (PDA)... Ne var ki her talebe fesat karıştırmayı seven yurdum insanı bu domatesin de çakmasını buldu. Kıbrıs'tan gelen pembe renkli bir fide iki – üç sene önce memlekete girdi ve tezgahları kapladı. Orijinalini en iyi lezzetinden anlarsınız. Çakması saman gibi bir şey... Orijinali güzel kokulu, yamru – yumru, şekilsiz, içine büzülen yerlerinde siyahımsı izler olan bir tür. Kesinlikle özel yasalarla korunması gereken bir tür..

Uzun Börülce
30 – 40 cm'lik boyuyla, sağlam kabuğu ile çok sevilen, dayanıklı, lezzetli bir börülce. En çok taratora yakışıyor. Ege'de ''Turşulama'' denen öğüler için ideal. Tarifi de şöyle: Börülceyi uçlarından azıcık kesiyorsunuz, üzerini geçecek kadar su ile haşlıyorsunuz. Sonra sıcak suyun içinde bir – iki dakika bırakıyorsunuz. Bu arada ayrı bir yerde 4-5 diş sarımsağı (biz 8-9 diş kullanıyoruz) dövüyorsunuz. İçine yarım çay bardağı zeytinyağı ve bir yemek kaşığı nar ekşisi... Bembeyaz bir köpük haline gelene kadar çırpıyorsunuz bunları. Sıcak suyundan çıkarıp kevgirde süzdüğünüz börülceye ekliyorsunuz hemen. Karıştırın, koyun buzdolabına, akşam yemeğinde buz gibi yiyin :)

Kısa Beyaz Börülce
Daha naif, incecik... Bir – iki gün içinde mutlaka pişirmeniz gereken çok lezzetli bir börülce...Kavurması ve yağlaması yapılıyor. Tarifi ise şöyle: Yemekten hemen önce börülceyi haşlayın. Kevgirden süzün. Kese yoğurdunu su ile azıcık açın. Bol dövülmüş sarımsak ekleyin, krema gibi bir kıvama gelsin. Ayrı bir tavada da tereyağı ve tatlı toz biber çevirin. Rengi iyice çıksın, köpürsün. Börülceyi bir Borcam'a koyun. Üzerine sarımsaklı yoğurt, en üste de yağı dökün. Püf noktası şu: Börülce iyice yumuşak haşlanmış olsun. Diri kalmasın. Tereyağını da bol tutun.

Topan Patlıcan
Kızartma, şakşuka ya da közleme yapacaksanız budur.

Taze Fasulye
İncecik, zarif ve kılçıksız. İçi boncuk boncuk dolu... Kokusu mis gibi. Derin dondurucu için uygun... Haşlayıp kevgirde süzdükten sonra doğrayın. Bir kelle soğanı da tavada bir yemek kaşığı tereyağı ile pembeleştirin. Faulyeyi atın içine, biraz daha pişirin. Tatlı toz biber ekleyin, biraz daha çevirin. İki – üç tane de yumurta kırın.

İkinci bir yöntem de aynen börülce gibi haşlayıp, süzüp sarımsaklı taratorunu yapmak. ...ki her sebze yazın bu şekilde turşulanır Ege'de. Et denen şeyi yedikleri yok. Sıcak yemek de yazın tercih edilmiyor. Turşula, buzdolabına koy, akşam yemeğinde yanında yufka ve karpuzla ye...

Uzun Patlıcan
Bu patlıcan karnıyarık yapılsın diye yaratılmış. Yanına şehriyeli pilav ve komposto olmazsa olmaz... Patlıcan doğranıp haşlanıyor, süzülüp sarımsaklı yoğurt ile yeniyor. Bu tarif zaman sorunu yaşayanlar için daha uygun.

Süt Darı
GDO'suz mısır bulmak denizde inci aramak gibi bir şey son yıllarda... Sanırım bir tek Karadeniz civarında kullanılıyor gerçek tohumlar. Üzerinde anormal şekilde oynanıyor mısırın... Süt ineklerine slaj olarak veriliyor, her eve kanseri sokuyor.... Tohumlar seri numaraları ile satılıyor Ege'nin her kasabasında. Eskiden adına ne denirdi, nereden bulunurdu tohumlar unutuldu gitti... Ne olur şu mısır konservelerinden, Corn Flakes'lerden uzak tutun çocuklarınızı. İnanın ''mutlaka yemesi gereken'' bir şey değil. Eksik olsun...Lütfen...

Kabak
''Kabak tadı vermek'' deyimi haksızlık ediyor buna. İftiraya uğramış bir sebzecik... Lezzeti olmayan bir şey değil kesinlikle ama tüm Türkiye kışın domates yetiştirilen Antalya seralarının kabakları ile besleniyor. Tam olarak da şöyle oluyor: Tüm kış aklınıza gelen her türlü ilaç ve hormon ile beslenen domatese benzer şeyler Haziran ayı'nda arz fazlalığından sökülüyor. Yerine büyük bir hızla büyüyen ve iki ayda meyve veren kabaklar dikiliyor. Toprakta ne mineral, ne kalsiyum ne başka şey... Amaç üç ay da olsa serayı boş tutmamak... Ne olursa olsun paraya çevirmek... Sizler, aileleriniz yakanıza yapışan hastalıklarla boğuşuyorsunuz, kime ne..? İşte bu nedenle kabak, yerli ve bahçe mahsülü olduğundan emin değilseniz asla almamanız gereken bir şey. Gerçeği sapından bile güzel kokusu çıkan, dolmasını yaptığınızda kokusu bütün evi saran, bağırsak tembelliği başta olmak üzere her derde deva bir sebze...Burada kullanılan özel bir tarif yok. Kilo sorunu yoksa mücver yapılıyor, kilo varsa dolma :) Dolmayı Nazilli usulü etsiz yapmak istiyorsanız da harcı şöyle oluyor: Pirinç, soğan, az şeker, bir yemek kaşığı tereyağı, az karabiber, az salça... Zeytinyağında kavurun biraz, sonra kabakları doldurun. Üzerine de domates rendesi ve tereyağı karışımından sos yapın. Tencerede sıralı dolmalara bunu dökün. Kısık ateşte pişirin.

Taze Barbunya
En uygunu yaylalardan inen, çizgili değil de neredeyse tamamen kıpkırmızı kabuklu olan kınalı barbunya... Çiğ yediğinizde ağzınızda şekerli bir tat bırakır. Buradan anlayabilirsiniz... İri taneli, leziz mi lezizdir. Aklınıza gelen her türlü yemeği yapabilirsiniz. Çocukların sağlığı için haşlama suyunu kesinlikle dökmeyin. Kıymalı, salçalı, tereyağlı yemeği pek revaçta. Yanına da ev mayası yoğurt.... Size süper enerji! :) Temmuz ayı dondurucuya atmak için en uygun ay bu arada, bilginiz olsun...

Çarliston Biber
Anadolu'da eski tohumlardan çıkan bu türe ''beyaz biber'' deniliyor. Kırdığınızda mis gibi biber kokar. Mutfaktan salona taşar kokusu... Koca bir tarlada üç beş köken acısı olabilir. Acısı da acıdır hani... Hiçbir şeye benzemez. Hatırlar mısınız o zamanları bilmem... Hani anneniz pazardan biber alır, gelir, mutfak tezgahının başında biberleri doğramadan önce ucundan koparım bu parçayı dilleriyle tadarlardı sürekli. Acı çıkanlar kızartma yapılıp evdeki ''acı severler'' için kızartma yapılıp bir kenara kalkardı. Tatlı olanlar da yemeğe doğranırdı. İşte bu sahne laboratuarlarda her şeye hakim olunmaya başlandığında ortadan kalktı. 

Bezelye
Sıcak havayı sevmez. Rüzgarlı, ılık iklim idealdir. Bu nedenle hava acayip sıcak olmaya başladığında bende olmaz, kabuğu yanar hemen. Havalar serin gidiyorsa tarlada döker, o ara isteyebilirsiniz. Bu mevsimde İstanbul'a inen bezelyenin tamamı Bursa – Karacabey'den geliyor. Karacabey'deki tarımı ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Feribotla falan bir haftasonu gezmek için çok yakın aslında size. Bir gidin, görün.

Fidan Kereviz
Literatürde yaprak kereviz olarak geçiyor. Fideler aynı zamanda tazecik yemek için çok uygun. Tüm sos ve çorbalarda aroması ile, vitaminleri ile eşsiz... Daha da güzeli ekşili – nohutlu yemeği ki onun da tarifi şöyle:
Kerevizin yeşil yapraklarınız ayıklayın. Dallarını ve altındaki minicik topanını soyarak kesin. Dalları da parmak parmak doğrayın. Zeytinyağına önce pırasaları doğrayın, sonra kerevizleri... Sonra birkaç avuç haşlanmış nohut atın. Bol bol domates rendeleyin, az su ekleyin. Kapatın. Tatlı toz biberi de çok sever bu yemek. Pişince hiç açmayın, demlensin. Sıcakken üzerine limon sıkıp sofraya getirin.

Taze Asma Yaprağı
Üzümler olmadan toplanır. Hiç yıkamadan boş ve kuru bir kavanoza sımsıkı bastırın. Kapağını kapatın. Ne tuz ne bir şey... Bu şekilde hiç açmadan bir sene bile muhafaza edebilirsiniz. Yemek yapacağınız zaman açın, yirmi dakika kadar haşlayın. Harcını koyup sarın. Derin dondurucudan daha pratik ve sağlıklı bir yöntem. Bir kesekağıdı dolusu, bir tencere sarmaya yeter.

Enginar Kelle
Tarçınlı, kuş üzümlü, fıstıklı, soğanlı bir harç ile doldurulur, düdüklüde pişer. Taç yaprakları yumuşacık olur. Emerek, soyarak yenir. Ufak ve tazeleri uygundur bu dolma için.

Salatalık
Salatalığın bir özelliği var. Dalından kopar kopmaz çok büyük bir hızla, bir – iki saat içinde suyunu kaybeder. Hafifçe buruşur dış kısmı. Normalde çiftçiler bu aşamada soğuk su dolu leğenlere yatırır salatalığı. Soğuk suyun altında bir dakika kadar tutarsanız sertleşip dirildiğini görürsünüz.

Kapya Biber
Kırmızı yağ biberi... Güneşi en çok seven sebze bu. Havalar serin gittiğinde rengini almaz. Kabuklarını soyup salata yapabilirsiniz. Etsiz dolması için bol soğan, nane, salça ve -olmazsa olmaz- tereyağı ile pişirirseniz, etin eksikliğini hissetmezsiniz.

Dolmalık Yeşil Biber
İnce kabuklu, kabuğu kokulu.... Kabuğundan su kaybetme sorunu bu biberde de vardır. Hafif buruşsa da aldırmayın. Su içinde tutun, ya da doğrudan pişirin o şekilde. Kopardıktan hemen sonra suyunun uçması normalidir.

Yeşil Börülce
Uzun olana oranla daha ince ve daha zarif... Haşlayıp kevgirde süzerek bırakın. Başka bir yerde domates ve sarımsağı zeytinyağı ile öldürün. Suyunu iyice çekince börülceyi karıştırıp bir – iki dakika çevirin. Soğutun. Tek tük kılçığı vardır. Haşlanırken kılçık börülceyi bırakır. Sıcak suyun içine elinizi sokup pıt pıt almanız lazım. Doğalı bu... ''GDO'' denen şey en çok ''kılçıksız börülce'' falan isteyen ev hanımlarından çıktı inanın :)

Narpuz (Yarpuz)
Tertemiz su kaynaklarının yanında olur. En keskin kokulusu yaylalardakilerde olur. Yaşar Kemal romanlarında hep betimlenir ya, o işte :) Yapraklarını lif gibi kullanıp üzerine sabun sürerek kullanın. Vücutta mentollü mis gibi bir koku bırakır.

Taze Nane
Bol bol alın. Bir gazete kağıdına dallarını serseniz yeter. Hemen kurur. Hile karışmamış mis gibi naneniz olur. İsterseniz ayranda, limonatada, salatada kullanırsınız kıyıp.

Pırasa
İncecik kıyıp marul ile birlikte bol limonlu salatasını yapabilirsiniz. Pırasa mücveri, pırasa böreği, pırasa ile hazırlayacağınız otlu iç...

Taze Soğan
İki tipi var. Birinin kelleleri iri. Kellesini alıp, kesip ayrıca yemekte kullanabilirsiniz. Yeşil yapraklarını ise salatada... Diğeri taze soğan...

Sarımsak
Çin malı plastik gibi bembeyaz sarımsak oluyor.. Sarı – esmer, güneşte kurutulmuş doğal sarımsak olur.

Bamya
Bir baş soğanı incecik kıyın. Yarım çay bardağı zeytinyağı ile pembeleştirin. Bir iri domatesi rendeleyin bunun içine. Bu da suyunu çeksin. Yarım tatlı kaşığı tız biber atın. Bir adet kırmızı kapya biberi doğrayın. Varsa bir avçu haşlanmış nohut ve yarım çay bardağı kadar koruk suyu ekleyin. İyice köpürüp özleştiğinde ayıklanmış bamyayı da katıp yirmi dakika kadar ellemeyin. Demlensin.

Semizotu
Yabani... İstanbul'da herkes tohumdan dikilen ve seralarda yetişen yeşil yapraklıya alışık. Bu semizotu yabanidir. Sapları pembe olur. Kendiliğinden marulların arasında biter.

Acur
Uzun ve etenesi değişik bir salatalık. Kıtır kıtır yenilir. Cacık için salatalıktan daha uygundur lezzeti. Antakya mutfağının meşhur yemeklerinden ''Acur Dolması''nı yapabilirsiniz. Acuru oyup yağda kızartın. İçinin harcını firik, kıyma, sumak, salça, soğan ve baharatlar ile hazırlayın.

Taze Mancar
Kocaman topan olana pancar diyorlar. Tarifi şöyle: Topanları kesin. Atın tencereye. Haşlayın. Çatal girecek kadar pişsin. Kaynar suyun içinde birkaç dakika beklesin. Siz o arada dört – beş diş sarımsak ezin, yarım çay bardağı zeytinyağı ile bu sarımsağı köpürtün. Bembeyaz olunca içine tercihe göre koruk suyu, limon suyu ya da nar ekşisi ekleyin. Çırpmaya devam edin. Krema gibi olunca pancarları sudan çıkarın. Soyun. Halka halka kesin. Bu kremayı dökün, karıştırın, emişsin. Buzdolabına atın. Akşam yemeğinde yemeğin yanına getirin. Soğuk soğuk leziz olur. Tuzunu atmayı unutmayın.

Koruk – Koruk Suyu
O kadar fazla sağaltıcı yönü var ki saymaya sayfalar yetmez. Koruk, üzümün olmamışı, hamı değildir. Koruk asması orijinaldir. Bir tür deli asma... Aşılanırsa üzüm olur ancak. Ör. Yediveren Koruğu. Katı meyve sıkacağında suyunu sıkın. Bu suyu şişeye koyun. Ağzı kapalı şekilde altı ay rahat dayanır. Ekşili olmasını istediğiniz her yemeğe, her salataya, bamyaya, ekşili köfteye, patlıcan salatasına kullanın. Hatta en güzeli koruk suyunu bardağa koyun. Şekerle ezin. Buzlu su ekleyin ve çocuğunuza dünyanın en sağlıklı, arındırıcı, şifalı meyve suyunu verin.

Biber Salçası
Yağ biberi kesilip çekirdeği çıkarılıyor. Doğranıyor. Elli kilo bibere beş kilo kadar domates ekleniyor. İki saat kadar kaynıyor, özleniyor. Sonra kaynar halde kevgirden geçiriliyor. Bu sızan püre bir hafta kadar tül altında güneşleniyor. Sonra kavanozlanıyor. Biraz tuz atılıyor ve üzerinde de zeytinyağı gezdiriliyor.

Narpuz


Uzun bir süredir alışveriş yaptığım İpek Hanım Çiftliği'nden Pınar hanım'dan her hafta ilginç mesajlar geliyor. Biri de narpuz isimli bu bitkiyi tanıtıyor.

"Narpuz (Yarpuz) Bitkisi & Olabilecek En Güzel Vücut Kokusu


Yaylalardaki su kaynaklarının yakınlarında köylülerin ''narpuz'' veya ''sabun otu'' dedikleri mentol içeren bir bitki yetişiyor. Bir çeşit yabani nane... Aroması ile de nanenin ikiz kardeşi olarak biliniyor ve çoğunlukla nane yerine kullanılıyor.... Köy evlerinin hepsinde inek, eşek, koyun, keçi var ve bunlarla uğraşan insanların üzerine oldukça kötü bir koku siniyor. Normal sabunlar bu kokuyu asla çıkaramıyor, deodorantların bastırabileceğini de sanmıyorum. Narpuz burada işe yarıyor. Bir parça narpuzu topan haline getirip üzerine zeytinyağı sabunu sürüyorlar ve vücutlarını bununla yıkıyorlar. O ağır mı ağır sığır kokusu yerini mentol ile sabun karışımı çok kalıcı bir kokuya bırakıyor. Yörükler de bebeklerini üç yaşına kadar sürekli yarpuzla yıkıyorlar ve büyüdüklerinde terlerinin kötü kokmayacağına inanıyorlar."

Nazilli'nin Kutsal Otu: Eneç!

Eneci ilk defa İpek Hanım Çiftliği'nden almış ve aşağıdaki tarif ile denemiştim. Tadı biraz kuşkonmaza benziyor.

Çiftliğin sahibi Pınar hanım Eneç'i şöyle anlatıyor:

"Literatürde acı ot, kedirgen, tilki kuyruğu, sarmaşık, tilkişen gibi pek çok isimle geçse de Nazilli'de adına ''Eneç'' diyor insanlar. Neredeyse bütün Kuzey Ege'de büyük bir değer veriliyor bu ota... Öyle ki bu otun şifa verdiğine, bir çeşit ilaç olduğuna, bunu yiyenin hastalanmayacağına ve hatta kolay kolay ölmeyeceğine inanıyorlar. Zamanında Almanya'ya yaşamaya giden Nazillililere uçak kargosu ile gönderildiğine defalarca şahit oldum. Yamaçlarda, uçurum kıyılarında yetişiyor genelde ve bulması ''bildik gözler'' için bile hayli güç. Dikeni tanıyan kadınlar büyükçe bir sopa ile etrafındaki dikenleri kaldırıyor ve dibinde tek başına yetişmiş bu otu söküyorlar. Bir kadın tüm gün dolaşarak en fazla üç - dört bağ toplayabiliyor. Son derece bakir alanlarda yetiştiği için kesinlikle yıkanmıyor. Sadece silinerek kullanılıyor.... Has Enecin normal eneçten bir farkı var. Normal eneç için ''Baba Eneç'' diyor buralardakiler. Tek bir büyük ot ve dibinde birkaç tane yavrusu... Has Eneç ise tek başına yetişen bir tür. Enece göre en önemli farkı kesinlikle acı olmaması... "

Tarifi aşağıdaki gibi:

-Eneçleri kesinlikle yıkamayın. Sadece silin.
-Eneci elinize alıp hafifçe yay gibi gerin. ''Tık tık tık...'' hafifçe büküp bırakın. Sert kısmın sonuna geldiğinizde ''çıt'' diye kırılır kendisi. Sert kısımları ayırıp çöpe atın.
-Elinizde kalan filizleri en fazla birer santim olacak şekilde ince ince doğrayın.
-Bir tavaya bir çay bardağı zeytinyağı koyarak ısıtın.
-Üç adet soğanı kare kare doğrayın ve yağa atın. Birazcık yumuşayınca eneçleri de ekleyin.
-En fazla bir veya iki kere karıştırarak on beş dakika kadar kavurun. Eğer karıştırırsanız tadı acı olur.
-Yeşili tam ölmeden üzerine biraz tuz, biraz tatlı toz biber ekleyin ve üç tane yumurta kırdıktan sonra bir - iki dakika daha hafifçe dürtükleyerek pişirin. Bu şekilde servise hazır olur.

Sabun Tarifi

Eski yöntemlerle sabun yapmak isteyenlere İpek Hanım Çiftliği sahibi Pınar Kaftancıoğlu'ndan en basit tarifi sizinle paylaşıyorum.

"Doğal yöntemler ile sabun yapmak için dört şeye ihtiyacınız var: Kaliteli bir zeytinyağı, meşe odununun külü, kil ve kaya tuzu.


Kalaylanmış bakır kazanlarda kaynatılan zeytinyağına ayrı bir yerde kaynatılmış ve dinlendirilmiş kül ve kil suyu karışımı ilave edilir. Sabunlaşma görüldükten sonra kıvamının iyice yoğunlaşması beklenir ve içine kaya tuzu atılır. Kazanın üzerine çıkan sabunlar alınarak tavalara dökülür. Yaklaşık bir ay kadar kurutulduktan sonra kesilir. Kesilmiş sabunları serin ve ışık görmeyen bir yerde üç - dört ay daha kurutursunuz. Sonunda şekli bir şeye benzemeyen, birinin gramı diğerini tutmayan sabunlarınız olur. :)"

Artık bu tarifin yerini çoğu köyde sıvı kostik (sodyumhidroksit, NaOH, bazik bir madde) almış bulunuyor. İnternette ufak bir araştırma yapınca çıkan sabun yapımı videolarında bile yaşlı köylü teyzeler nasıl kostik koyduklarını ve bir günde sabunu kuruttuklarını anlatıyorlar. Kostik sabundan uçurulamıyor, zararları önlenemiyor. Ancak tahrişi önlemek için konulan miktar da çok önemli. Bazı zeytinyağlı sabun üreticileri de yurtdışından cilt ile en az tahrişi sağlayan özel bir kostik getirip kullandıklarını iddia ediyorlar. Yine de bulabilirseniz en güzeli doğal üretilmiş sabunlar. Ben sabunlarımı İpek Hanım Çiftliği ve Nerolinn'den alıyorum.


28 Haziran 2012 Perşembe

Küçük Basit Tarifler

''Vaktim yok bu akşam yemek yapmaya...'' diyorsanız, İpek Hanım Çiftliği sahibi Pınar Kaftancıoğlu'ndan size pratik tarifler iletiyorum. Pratik ve lezzetli yemekler, bir de sebze güzel olunca her yemek lezzetli oluyor :P

**********

1) Karnabaharı ufak ufak doğrayın çabucak. Kuru soğanı zeytinyağında sarartın. Sararmış soğanın içine tatlı toz biber atın, biraz da salça ekleyin. Atın karnabaharı da... Birkaç yemek kaşığı su koyun, kapağını kapatın, suyunu salsın... Ardından da kontrol edin çeksin suyunu. Çatal girecek kadar yumuşayınca üzerine 3-4 yumurta kırın, kaşıkla şöyle bir dürtüp sofraya getirin. Öyle haşlamaya falan gerek yok. Toplam süre: 15 dakika. :)

2) Bir bağ ısırganı yıkayıp lavaboya atın, üzerine tuz atın, elinize de bulaşık eldiveni geçirip iki dakikacık ovalayın iyice. Böylece dalmaz, ısırmaz yani artık. :) Ardından sap sap bağlayıp kesme tahtasında incecik kıyın. Atın büyük bir kaba, içine iki yumurta kırın, aldığı kadar da un atın. Elinizle yoğurun, iyice özleşsin. Bir yandan da ufak bir tavaya zeytinyağı koyun biraz. Isınınca hamurdan birer çay bardağı dökün içine. İyice yayıp bir spatula ile alt - üst edin, orta ateşte pişirin. Birkaç kez daha alt - üst yapın, tamamdır. :)

3) 250 gr. kıymanın içine orta boy bir kuru soğanı rendeleyin. Sonra da bir dilim ıslanmış kuru ekmek rendeleyi. Bir yumurta sarısı, azıcık tuz, azıcık karabiber, seviyorsanız biraz da kıyılmış maydanoz karıştırıp şekillendirin. Hemen bir tavaya dizin. Üzerine dilim dilim patates, ufak boy kesilmiş havuçlar koyun. Parça parça da tereyağı dilin üzerine, bir çay bardağı da su koyun. Kapağı kapatın. 20 dakikada pişer. 10 dakika hazırlaması, toplam 30 dakika. :) Yanında bir bardak ayran, bir dilim de esmer ekmekle bundan iyi bir öğün olmaz.

4) Bir haftasonu oturun, beyaz lahanayı haşlayıp yaprak yaprak ayırın. Kıyma, maydanoz, az salça, pirinç, rendelenmiş kuru soğan ile harç hazırlayın. Buna biraz da su ekleyin ki yumuşacık olsun. Lahanaları sarın. Yarımşar kiloluk paketler yapıp dondurucuya atın. Sıkıştığınızda bunu bir tencere üzerine dizmek, üzerine iki üç yemek kağığı tereyağı serpmek, bir çay bardağı su eklemek ve pişirmek on dakika. :) Yanında bir kase yoğurt ile şahane bir yemek olur.

5) Üç avuç mercimek yıkayın, yeterince su ekleyip bir adet de kuru soğan ile haşlayın. İyice kaynasın yirmi dakika kadar. İçine havuç atıp 10 dakikada da o şekilde haşlayın. (Bir adet de patates doğrayın içine.) Kapağı kapatın, helmelensin. 15 dakika sonra tencereye el blenderi sokun, 2 dakika parçalayın tamamdır. Ayrı bir tencerede 2 yemek kaşığı unu 2 yemek kaşığı tereyağı ile sarartın. Rondodan geçirdiğiniz mercimeği de ekleyin buna. İyice pişsin. Bir kase yoğurt ile sunun. Harika bir öğündür.

6) Patatesleri Borcam'a doldurun, üzerini folyo ile sarın. Fırınlayın. Yumuşacık olduğunda çıkarın ortalarından bölün ikiye. Bir çay kaşığı tereyağı, bir yemek kaşığı kaşar rendesi ile sunun çocuklara...

7) Pırasayı elinize alın, en dış kabuğunu kesip atın. Kalanını ince ince doğrayın, tavada zeytinyağı ile ısıtın. Pırasayı atıp karıştırın biraz, yeşili tam ölmeden üzerine üç yumurta kırın. Kaşıkla şöyle bir dürtün, kapatın. Yanında turşu ile koyun çocukların önüne. :)

8) Kuzu kol alın. Dökme demir tavada tereyağı ile iki tarafını kızartın hafifçe. Yanına 4-5 tane beyaz biber koyun. İki üç tane de kuru kayısı ve kuru erik... 10 tane de arpacık soğan dizin. Tavanın dibinden iki parmak yüksekliğe gelene kadar kaynar su ekleyin buna. Kapağı kapatın, en kısık ateşte bir saat pişsin. Yanında salata, esmer ekmek ve ayranla getirin sofraya. Bu biraz uzun sürüyor, kabul ediyorum. :)

9) Balıkçıya gidip hamsi ayıklatın. Dizin tavaya, unlamayın hiç, üzerine halka halka soğan, halka halka domates, halka halka limon, az da su ile fırına atın. 20 dakika kafi... Yanında da marul salatası kafi. :)

10) Ev makarnasını üç çorba kaşığı tereyağında çevirin. Pembeleşince kaynar suyu üzerini bir parmak geçecek şekilde koyun. Tuzunu da atın, hafifçe silkeleyin. Kapağı kapatıp en ufak ateşe alın. Göz göz açılınca kapatın altını. 20 dakika hiç açmayın. Telefonun alarmını kurup kendi işlerinizi hallediverin. Makarna çeksin kendini, şişsin iyice bu arada. Sonra ters çevirin bocalama, üzerine eritilmiş tereyağı dökün. Dövülmüş ceviz, elinizle ufaladığınız tulum peyniri ekleyin tamamdır. :)


Ne olur, lütfen zaman yok diye çocukların önüne kızartılmış hazır köfte koymayın, dışarından pizza söylemeyin ya da hiçbir zaman.

Ev yemeğinin kıymetini bilerek, ev yemeğini severek yetişsin çocuklarınız. Akıllarında ''ev yemeği güzeldir ama hazırlamak zordur'' gibi bir şey de kalmasın hiçbir zaman.

Kalmasın ki ileride o da sizin torununuzu aynı tutkuyla, aynı özenle büyütebilsin. :)

20 Ocak 2012 Cuma

Bir Milliyet Blog arkadaşımın nazik jesti!

Milliyet Blog çok kuvvetli bir sosyal ağ, özellikle blog yazmak isteyenlere basit altyapısı ile çok güzel bir hizmet sunuyor. Milliyet Blog üzerindeki yazılarımı okuyan sevgili blogger arkadaşım Ata en son blogunda beni konuk ederek onurlandırdı. Hepinizle sevinerek paylaşıyorum.

Ata'nın son derece akıcı bir üslupla yazdığı blogları okuyanlar bilir, bağımlılık yapan bir tarzı var. İlk kitabı ile ilgili Ata'nın kendi yorumu çok ilgi uyandırıcı: "Ana karakter Murat'la öyle bütünleştim ki ciddi bir kimlik bölünmesi yaşadım. Romandaki hikayeye göre orada da bir yaşantım vardı. Evim, işim, sevgilim, arkadaşlarım, alışveriş ettiğim, gezdiğim yerler ve sonra İstanbul'a dönünce gerçek yaşamımda allak bullak oluyordum. Ata mıydım, Murat mı? Bu durum tabii ki bloglarıma da yansıyordu. "

Sevgili Ata'nın kitapları kendi hayatından parçalar, arkadaşlar, izler taşıyor. Ata kitapları "Ben Olmanın Issızlığında"yı 208 sf 3 yılda, "Ben Olmanın Varlığında"yı 480sf 11 ayda, "Ben Olmanın Sonsuzluğunda"yı 700sf 2 yılda ve "Aşkın C Şıkkı"nı 278sf sadece 2 ayda yazmış.

Hakkımda Ata'nın elinden çıkan misafir blog:

**********
Sanırım geçen sene kasım ayıydı onu ilk fark ettiğimde! MB'da ancak habercimdeki arkadaşlarımı okuyup yorumlayabiliyorum ki yeni arkadaşları okuyabilmem oldukça zor ama ah o başlık yok mu! İşte oradan yakalandım!

"Sonunda ben de cam damacana aldım !"
Suyu sucudan alıyoruz ya, cam damacana da neyin nesi diyerek yol aldım sayfasında.
"Evcil hayvan sahibi olmanın 10 faydası !"
Zaten kendimi bildim bileli hayvanları severim ama köpekleri bir başka severim. Kitaplarımda, öykülerimde de en iyi arkadaşlarım başta köpekler olmak üzere tüm hayvanlardır; neymiş bakalım o faydalar diyerek bloğu tıkladım! Tıklayış o tıklayış, kurtul kurtulabilirsen:) Okuduğum birkaç blogdan sonra, bu kızcağız başka bir dünyada yaşıyor herhalde diye düşünmeye başladım. Ülke gündemi her daim dinamit gibiyken, bloglarıyla üzerimize rengârenk karanfiller atıyordu!
Bir kuple huzur buldum sonra iki oldu, üç oldu...
Gerçek köy yumurtasını nereden aldığını anlattığı bloğunu okuyunca şaşkına döndüm! Çünkü bizim Göztepe'de oturuyordu! Tesadüfün de böylesiydi.
Evde diş macunu yapımını ve misvakla diş temizliğini, grip aşısının zararlarını, hayvanlarla konuşma sanatını, artık bir hayvan ambulansımızın olduğunu, Kedi Boyama Sanatı'nı ve Kelebek Alfabesi'ni onun sayfalarından öğrendim.
Hayvan barınaklarını anlatan bloglarında hüzünlendim.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof Dr Ahmet Aydın'la da onun sayesinde tanıştım ve "Buyrun, burdan çiğneyin." adlı bloğum Beslenme Bülteni'nde de yayınlandı.
Bloglarının her birinden onlarca faydalı bilgi taşıyordu. Sanki mini Wikipedia'ydı:) Zaten sayfasına girince de göreceksiniz ki 108 bloğuyla ortalama 2279 gibi yüksek bir okunma sayısına erişmişti. Hangimiz profil bilgilerimizde sevdiğimiz kitap olarak Diş Çürüklerinin Tedavisi adında bir kitabı yazarız? Yok yok, kesinlikle modern çağın yapay faydalarıyla dalgasını geçiyordu! Koca metropolün göbeğinde değil de sanki Heidi'nin köyü Evolène'da yaşıyordu!
Bugün 3 yaşında olan Melisa doğmadan önce Tekir kedileri Boncuk ile Maviş'i başka bir aileye vermek zorunda kalan, ilk köpeği kurt Efe'nin ölümünden sonra edindiği -bugün 10 yaşına yaklaşan- ikinci kurt köpeğine de Efe Jr ismini veren ama cüssesi nedeniyle anne-babasının bahçeli evinde bırakan ve yeniden hayvan sahibi olabilmek için de çocuklarının sorumluluk alabilecekleri, hayvanları incitmeyecekleri yaşları dört gözle bekleyen bir hayvan sevdalısı o. Bu arada, Melisa da artık kocaman bir abla! Minik Açelya ise henüz 1.5 yaşında.
O, ailesini doğal yollarla besleyen, çocuklarını ilaçsız yetiştiren; doğal hayatla ilgili durmaksızın araştırma yapıp edindiği bilgileri de insanlarla paylaşan bir insansever, hayvansever ve doğasever. Ve de kendi tanımıyla, Tam Zamanlı Anne !
Uzun bir aradan sonra, bugün arkadaşım Başak Pirtini'yi misafir ediyorum. Eminim ki hayvanseverler ve özellikle hanımlar, genç anneler onun sayfalarından çok yararlanacaklardır.
*****
Bir seneyi aşkın süredir İpek Hanım Çiftliği'nin harika sebze ve kahvaltılıklarına abone oldum. Çiftliğin sahibi Pınar Hanım İstanbul’dan Aydın Nazilli’ye çocukları ile birlikte göçmüş ve Nazilli’de kızı İpek’in ismini verdiği bir çiftlik kurmuş. Önceleri bir hobi olarak başlayan Yörük Tarımı'nı, bunu uygulayan tüm köy halkını da kalkındıracak bir işe dönüştürmeyi başarmış. Şu an bu işi yapan Ocaklı Köyü ve çevresi Ekolojik Köy ilan edilmiş durumda. Ayrıca, misafirler çiftlikteki yayla evlerinde konaklayıp, tarlalardaki ürün hasatına katılabiliyor.

Pınar Hanım her hafta -oluşturduğu e-posta grubuna- bir aileye bir hafta 10 gün yetecek kadar bir mutfak listesi gönderiyor. Ben kendi istediğimi almak istiyorum diyorsanız da çaresi hazır. Sebze meyveden bakliyata, pekmezden süt ürünlerine, zeytinden sabuna kadar 250’den fazla ürünün listesini de e-posta ekinde gönderiyor. Ürünleri almasanız da yanlarındaki neşeli açıklamaları okumak bile insanın iştahını kabartıyor. Öte yandan, ödemeyi sevkiyat öncesinde-sonrasında ne zaman isterseniz yapabilirsiniz. Eğer beğenmediğiniz ürün olursa, o ürünü ödemeyin diyecek kadar da nazik.

Sebzeler o kadar taze geliyor ki bir önceki gün koparılıp kargolanıyor. Yemeklerimin bir kat daha lezzetlendiğini ve gelen organik, ilaçsız, hormonsuz ürünleri bebeklerime gönül rahatlığı ile yedirdiğimi söyleyebilirim. Büyük kızımın özellikle zeytin, peynir ve ekmeklere bayıldığını da söylemeden geçemeyeceğim. Pınar Hanım sayesinde eşim de market alışverişlerini yapma ve eve taşıma derdinden kurtulduğu için çok mutlu:)

Detaylı bilgi için http://www.ipekhanim.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Tüm blogseverlere sevgilerimle.

(Başak Pirtini)

21 Kasım 2011 Pazartesi

Ayşe Arman İpek Hanım Çiftliği Röportajı


İpek Hanım Çiftliği Sahibi Pınar hanım ile yapılan röportajı önceki mesajında linkini iletmemişti. Direk okumak isteyenler için buraya koyayım istedim.

Tarifsiz bir huzur ve güven röportajı

Teri Aksel'den duydum, “Yoksa Alya'ya İpek Hanım'ın çiftliğinden sebze, meyve, yumurta, nohut, kuru fasulye, köy eriştesi yedirmiyor musun?” dedi.


“Nasıl yani?” dedim biraz da suçlulukla. Bütün anneler şahane bir şey yapıyorlar çocuklarına, ben yine eksik kalıyorum hissiyle. “Aaaa senin de hiç bir şeyden haberin yok” dedi. “Nazilli yakınında İpek Hanım'ın çiftliği var. İnternetten sipariş ediyorsun, çok da makul fiyatlara, ertesi gün kargoyla evine yolluyorlar. Yumurtalar filan muhteşem. Hele üzümler, elma gibi pıtır pıtır ye, böyle üzüm hayatımda görmedim. Bizim Emma, sayelerinde pırasayı sevdi, o kadar taze ve güzel!

”Tahmin edeceğiniz gibi meraktan ve kıskançlıktan hemen neymiş bu “İpek Hanım'ın Çiftliği” diye araştırdım. Ve muhteşem bir kadınla tanıştım.

* Siz kimsiniz?
- Adım, Pınar Kaftancıoğlu. Nazilli'deki “İpek Hanım'ın Çiftliği”nin sahibiyim. İpek, 8 yaşındaki kızımın adı. Bazıları için, “Köyden sebzeler gönderen bizim Pınar”, bazıları için de Ümit Kaftancıoğlu'nun kızıyım...

* Ümit Kaftancıoğlu mu!
- Evet, bildiğiniz Ümit Kaftancıoğlu. Babam Cumhuriyet'te yazardı, TRT İstanbul radyosunda da prodüktördü. Livaneli ve Ruhi Su ile birlikte sayısız albüm hazırladı. Çok özel, çok neşeli, hayat dolu bir adamdı. 80 ihtilalinden birkaç ay önce suikasta kurban gitti. Faili meçhul cinayetlerden biriydi. Kollarımda öldü.

KOLLARIMDA ÖLDÜ

* Çok fenaymış...
- Öyle. Ben o zaman 8 yaşındaydım, beni okula götürecekti, birlikte aşağı indik, arabayı siliyordu, bir taraftan da benimle sohbet ediyordu. 3 kişilerdi, ikisini hemen teşhis ettim. Mamak'a gittiler ama ceza bile almadılar. O yıllarda tabii sağlıklı bir yargılama yoktu. Şu anda da işadamı olarak ortalıkta geziyorlar. Babam ise öldüğüyle kaldı. Kollarımın arasında, kanlar içinde, gözlerimin içine bakarak, “Pınarım, Pınarım” diyerek can verdi...

* İnsan böyle bir acının altından nasıl kalkar?
- Zor oluyor ama kalkıyor. Annem ve babamdan aldığım genler sayesinde galiba. Ben de ne olursa olsun hep neşeliyimdir, pes etmem, vazgeçmem, aynen babam gibi. Kars'tan kalkıp gelmiş Köy Enstitülü bir adam, annem ise bir İstanbul aristokratı, Sultanahmet'te konakta büyümüş. Babamın vefatından sonra annem edebiyat öğretmenliği yaparak bizi geçindirdi, o da müthiş bir kadındır. Ben de hayata erken atıldım. Zaten oldum olası çok aceleci, çok özgür, çok mücadeleci ve çalışmayı seven biriydim...

* Ne kadar özgür...
- Epey! Üniversiteye 14.5 yaşında başladım. Okula 4 yaşında gidip, bir yıl da sınıf atlayınca öyle oldu. İstanbul İşletme'nin birinci sınıfında da evlendim...

* Hamile mi kaldınız...
- Öyle oldu! Diyorum ya çok başına buyruk ve özgürüm. Üniversite arkadaşımdı, oğlum Can'a 4.5 aylık hamileyken evlendik ve hemen boşandık. Babalık filan yapmadı, böyle bir talebim de olmadı zaten. Biz Can'la birlikte büyüdük. Şu anda 26 yaşında şahane bir delikanlı. Bir ay sonra da torunum olacak. Gelinim Melike de dünyalar tatlısı bir kız, 27 Mayıs İhtihali'nde kurmay albay Şefik Soyuyüce'nin tek kızı. Geçen sene evlendiler, şimdi de bebekleri Mavi'yi bekliyoruz. Oğlum deniz aşığıdır, Melike'nin de gözleri masmavi...

ŞEHİRDEN SIKILMIŞTIM

* Peki siz, iş hayatına nasıl başladınız?
- Yazları Güney'deki otellerin resepsiyonlarında ve kat temizliğinde çalışıyordum, okunmuş Teksas Tommiks ticareti yapıyordum, pazarda şile bezinden elbise satıyordum. Hep Can'la. Ama öyle “Ah yazık kızcağıza!” durumu yoktu. Ciddi ciddi keyif alıyordum ticaretten. Hâlâ öyle. Sonra halıcılık yaptım. Yirmili yaşların ortasına kadar böyle devam etti. Derken İstanbul'da büyük bir holdinge kapağı attım. İyi bir maaş, havalı bir hayat. Ama ne bileyim, hep bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum...

* Nasıl yani?
- Şehirden, kalabalıktan sıkılmıştım. Bir de büyümüştüm artık, hiç öyle heyecan verici gelmiyordu İstanbul bana. Gece hayatı desen başım şişiyor, “Haydi yemeğe çıkalım'” desen, sahil yolundaki trafik caydırıyordu. Birine aşkınız bittiğinde en ufak hareketleri bile rahatsız etmeye, “batmaya” başlar ya, İstanbul'la ilgili bana da aynen öyle oldu. Trafik zaten başlı başına belaydı, komşularımın yarısını tanımıyordum, iki adım önümde kapkaççılara rastlıyordum. Günde beş kez geçtiğim caddenin ortasında bomba patlıyordu. Oğluma iki ördek göstereceğim diye arabayla iki saat yol yapıp Darıca'ya gidiyorduk. Durdum, düşündüm, cehennemde yaşadığımı fark ettim. Veeeeee....

* Neymiş o veeeee....
- Ege'ye yerleşmeye karar verdim. Otuzuncu yaşıma yeni girmiştim ve işimden ayrıldım, Mecidiyeköy'deki evin eşyasını bir kamyona yüklettim ve İstabul'dan ayrıldım. Can'la birlikte. Bu kadar basit.

* Herkesin bir gün çiftlik alma ya da bir cafe açma hayali vardır da ama o hep hayal olarak kalır. Siz nasıl yapabildiniz?
- Çiftlik pek geçmiyordu aklımdan. Şirince'de bir Rum evi alıp alt katını cafeye çevirmek; üstünde de kendim oturmak istiyordum. Yaptım da. Gelir gelmez bir Rum evi alıp restorasyona başladım. Ama işte, evi restore etmek istiyorsunuz, siz rabıtaları düşünürken Anıtlar Kurulu'nun bilmemne kararı çıkıveriyor karşınıza, onunla uğraşmak
zorunda kalıyorsunuz. Kuşadası'na yerleştik biz de. Uzun yıllar orada yaşadık...

BU, ÜÇÜNCÜ HAYATIM

* E peki çocuğumun eğitimi ne olacak filan demediniz mi?
- Bundan yirmi sene öncesi olsaydı derdim ama her şeye ulaşmanın kolay olduğu bir çağdayız. Artık her yerde iyi okullar var. Üstelik çocuk için çok daha güvenli, mutlu, ayakları yere basan bir hayat. Ege'de yaşamaktan daha muhteşem ne olabilir ki bir çocuk için? Oğluma “İstanbul'dan gidiyoruz” dediğimde, bırakın üzülmeyi, benden büyük bir heyecanla atlamıştı arabaya...

* Bu radikal değişikliği gerçekleştirirken ne kadar zorlandınız? Mesela finansı minansı nasıl hallettiniz?
- Pek de kolay olmadı. İstanbul'dan gelir gelmez çiftliği kurmuş değilim. Arada bir sekiz yıl var aşağı yukarı. Ama iş hayatından kopmadım. Az paraya bir ambalajlı doğal kaynak suyu fabrikası devraldım, hiç durmadan çalıştım, çok paraya sattım. Finansı buradan hallettim.

* Kızınızın babası?
- Ya bir de İpek'imiz var. O 8 senenin içine Adnan'a aşık olmayı da sığdırdım. ODTÜ sosyoloji mezunu çok kültürlü bir adamdır. Ama sonra anlaşamadık ayrıldık.

* Ve siz kendinize yeni bir hayat kurdunuz...
- Evet. Üçüncü hayatım. Birincisi İstanbul yılları, ikincisi Ege'de sekiz yıllık geçiş dönemi, üçüncüsü bu çiftliğin kurulmasıyla başladı. En keyifli, en anlamlı ve en mutluluk verici dönemim bu. 2003'te o su fabrikasını sattım. Bana, çocuklarıma, belki onların çocuklarına bile hayat boyu yetecek bir para aldım. 38. yaşımda emekliliğimi ilan ettim. Zamanında bölgede yatırım için aldığım arazilerden birine koca bir çiftlik evi inşa ettirdim. Başta neredeyse hiçbir şey yapmadığım, sadece kızımla ilgilendiğim, dinlendiğim, kitap okuduğum bir hayattı. Sonra dedim ki, üretmeden yaşamak bana göre değil. Bir şeyler yapmalı? Kızım için ektiğim meyveleri, sebzeleri İstanbul'daki, Ankara'daki eşe dosta gönderiyordum, teklif onlardan geldi. “Rahatsız oluyoruz biz beş para ödemeden böyle senin yolladıklarını kabul etmeye” dediler. “Sen şunlara bir fiyat koy, hem biz rahat rahat alalım, hem de eşe dosta önerebilelim...” Böyle başladı her şey.

* Köylülerle aranız nasıl?
- Ben yüksek duvarlı, güvenlik kameralı ev yaptıranlar gibi olmadım, haliyle köylülerle aramda herhangi bir soğukluk olmadı. Zaten şu su fabrikası nedeniyle uzun zamandır bölgede yaşıyordum. Epeyce de bir tanışıklığım vardı. Bir ev yaptırma ve hayatımın geri kalanını köyde geçirme kararımı duyunca şaşırdılar biraz. Herkes benim fabrikayı sattıktan sonra Miami'ye gideceğimi sanıyordu galiba! Tuhaf geldi onlara. Hâlâ da geliyor olabilir.

* Tam olarak neler yapıyorsunuz?
- Gerçek, düzgün bir tarımdan fazlasını yapmıyoruz. “İçine nasıl hile katarım?” düşüncesinin olmadığı bir tarım bizimki. Bölgeye yabancı bir şey de yetiştirmiyoruz. Bildiğiniz kabak, domates, brokoli...

* Size sipariş vermek isteyenlere ne tür hizmetleriniz var? Ürünleriniz nasıl gönderiyorsunuz...
- Mekanizma çok basit. Siz e-posta ile bir sipariş gönderiyorsunuz, siparişinize göre ürünler toplanıyor, paketleniyor, bir koliye düzgünce yerleştiriliyor ve ertesi gün adresinize geliyor kargo ile.

* Sorun yaşanmıyor mu?
- En fazla kolinizdeki yumurtalardan bir tanesi çatlayabiliyor, kırılabiliyor. Tüccar-müşteri ilişkisinden çok Pınar-Ayşe ilişkisi gibi bir şey yaşadığımızdan her şeye çözüm bulmak kolay.

DARISI HERKESİN BAŞINA

* Sizden ne almazsak çok şey kaçırmış oluruz...
- Tek bir ürün söylemem zor vallaha! Özellikle de mevsimin hızlı değiştiği şu günlerde. Haftadan haftaya güncellenen, oldukça dinamik bir ürün listem var. Bu hafta en çok takdir gören ürünümüz brokoli mesela.

* Hayatın karmaşasından ve işin kaosundan kaçtınız ama orada da bayağı komplike bir iş yapıyorsunuz. Büyük şehir ve trafik dışında fark nerede?
- Burada da sabahın 5'inden akşamın 9'una kadar çalışıyorum. Fark nerede biliyor musunuz? Trafikte öldüreceğim zamanı, insanlara yemek tarifi vererek geçiriyorum. Sıkıcı bir toplantıda olmaktansa, bulutları yukarıdan görebileceğim bir yaylada dolaşıyorum. Kızım, doğanın içinde, ayakları toprağa basarak yetişiyor. Dışarı çıkarak, hatta hiç eve girmeyerek, arkadaşlarıyla oradan oraya koşturarak büyüyor. Sabah kahvaltılarını bir plazanın café'sinde değil, sürekli bana gülümsedikleri halde, en ufak açığımı yakaladıklarında, yerime geçmek için kullanacak insanlarla değil, hakikaten içten, sıcacık gülen Ganimet Teyze'yle falan yapıyorum. Ne diyeyim? Tarifsiz bir huzur ve güven duygusu var hayatımda. Darısı herkesin başına!

Kaynak: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=19254338&yazarid=12

31 Ekim 2011 Pazartesi

Gerçek köy yumurtası satan yumurtacım


Oturduğum mahallede harika bir dükkan keşfettim. İsmi “Melis Bebe Butik Yöresel Gıdalar”. Paket gıda katkı maddelerinden uzak durmak isteyenler için güzel bir dükkan. Sahibi Asiye hanım aslında dükkanı yeni yeni bebek ürünlerinden yöresel gıdalara çevirdi. Ancak halen ufaklıklara kıyafetler de almanız mümkün. Kendilerinin Gebze’de bir süt üretim çiftliği var. Mutfak işlerinde de oldukça hünerli olan Asiye hanım dükkanında kendi yaptığı zeytinyağlı ev dolması, tavşanlı köy pidesi, baklava, tarhana, reçel, erişte, mantı, ev konservesi, tatlı tuzlu kurabiyeleri satıyor. Malzemeler organik değil ancak özel olarak seçiyor ve katkısız olarak üretiyor. Çiftlik ürünü olarak da kendi ürettikleri inek sütünü, köy yumurtalarını satıyor. Aynı zamanda Çanakkale’den getirdiği harika inek, keçi, koyun peynirleri var. Tadarak alabilirsiniz.

Asiye hanım’ın peynirlerinden keçi peynirini çok beğendim. Özellikle peynire bayılan Melisam hapur küpür yiyor. Çiftlik sütünü de geçen hafta denedim. O da lezzetli. İstek üzerine getiriyorlar. Ama esas Asiye hanım’ın sattığı yumurtalara abone oldum.

Uzun süredir oradan yumurtalarımızı alıyorum. 4 tip yumurtası var.

Birincisi doğal yumurta, kendisine doğal köy yumurtası diye geliyor.
İkincisi kendi ürettiği yem yiyen dolaşan tavuk yumurtası.
Üçüncüsü yine kendi üretimi arada az buğday yiyen serbest dolaşan tavuk yumurtası. (Yazın bu tavuklara hiç yem vermediler)
Benim çok beğendiğim, yoksa yumurta almadan geri döndüğüm dördüncüsü ise hiç yem yemeyen sadece otlayan Çanakkale köy tavuğu yumurtası.

Öğrendiğime göre en sağlıklı etler, yumurtalar ve süt ürünleri otlayan hayvanlardan geliyor. O zaman aldığımız yumurtalar nasıl biliyor muyuz?

Büyük besi çiftliklerinde tavuklar gün ışığı görmeden yaz kış yumurtluyorlar. Doğar doğmaz aşılamaları yapılıyor, daracık kafeslerde bir ömür geçiriyorlar. Zamanları gelince de kesime gidiyorlar. Tabii bu yumurtalar ne kadar sağlıklı olabilir? Tavuk nüfusunu sağlıklı tutmak için antibiyotikler, doyurmak için GDO’lu mısırlar... Ne ekersen onu biçersin. Sonuçta bize ulaşan ürünler de tavuğun hayatının kalıntılarını barındırıyor.

NTV’de “Gıda A.Ş. - Food Inc." adında gıda sektörünü anlatan bir belgesel yayınlanmıştı. Nasıl GDOlu tohumlar hayatımızı işgal etmiş, tavukçuluk, mısır yiyen ineklerin nasıl e-koli, salmonella gibi bakterileri midelerinde barındırdıkları, bunun nasıl otlamaya dönünce bir haftada kendiliğinden temizlendiği, ancak tahıllı beslenen ineklerin etlerinin kesimhanede kontamine olduktan sonra temizlik için nasıl amonyakla yıkandıkları, öte yandan doğal hayvancılık ve tarım yapanların tutunma çabaları … Gerçekler felaketti ancak bulup mutlaka izlemenizi öneririm.

http://www.foodincmovie.com/

Yumurtaya geri dönecek olursak, sonuçta sağlıklı otlayan, yem yemeyen mutlu tavuklar bulmamız gerekiyor. Aramalarım sonucunda nefis bir yumurta buldum. Gerçekten de otlayan tavuk bunlar, hem de yem yemiyorlar. Zaten bir yerseniz lezzetinden anlarsınız, öyle market yumurtaları gibi değil. Organik yumurtalar bile yanında çok yavan kalıyor. İçleri tam portakal renginde öyle boyalı yemle değil, doğal yollarla olmuş. Yumurtacımın anlattığına göre getirdikleri Çanakkale köyünde ellerinde av tüfeği ile bu tavukları otlatıyorlarmış ;) İşte yukarıda bahsettiğim dördüncü tip yumurtayı alın siz de. Varsa kendi çiftliklerinden üçüncü tipi de tavsiye ederim. Hatta bulursanız siz de benim gibi kaçırmadan 20-30 adet alın.

Yalnızca bu aralar yumurtalar azalmış. Malum havalar soğudu, birkaç ay böyle gidecek gibi. Ancak biraz biraz geliyor. Asiye hanım’ı telefonla arayıp yumurta için bekleme listesine isim yazdırmanızda fayda var J Dükkan bazen geç açılıyor, sabah uğramadan önce arayın.

Not: Bu blogu yazalı epey olmuş, Asiye hanım yumurtaya ilgiden çok memnun yetiştiremiyor, bu aralar Çanakkale'den gelen yumurta yokmuş, aynı lezzet ve değerde kendi ailesinden ve etrafındaki köy ahalisinden gelen yumurtaları isteyenlere ayırıyor. Tabii bana da mutlaka ;) (26.01.2012)

Melis Bebe Butik Yöresel Gıdalar
Asiye Güvenç
Cep: 0533 934 75 89

Not: Yine katkısız köy yumurtası arayanlar için bir başka alternatif olarak İpek Hanım Çiftliği’nden de yumurta söyleyebilirsiniz. Ben ne zaman sebze meyve kolisi siparişi versem mutlaka yumurta da alıyorum. Çiftliğin sahibi Pınar hanım tavuklarına doğal bir ortamda, hiç kesmeden, hayatları boyunca bakıyor. Yumurtaları 10’ar tane her biri kırılmayacak şekilde sarıp nereye isterseniz kargolayabiliyor. Sipariş için http://www.ipekhanim.com/

Yeni Not: 06.03.2012 - Asiye hanım bir süredir rahatsız olduğu için dükkanını bir ay içerisinde kapatacakmış, ürünlerden edinmek isteyenler acele etmeliler. Ancak sonrasında cepten arayanlara evden yumurta ve süt dağıtacağını söyledi. Kendisine acil şifalar diliyorum.

Not: 23.01.2013 - Asiye hanım artık yumurta getirmiyor. Ancak çiftliğini gidip görmek isterseniz bana bir restoranlarının olduğunu söylemişti. Belki cebinden ulaşabilirsiniz. 

12 Ekim 2011 Çarşamba

İpek Hanım Çiftliği

Yaklaşık bir senedir İpek Hanım Çiftliğinin harika sebze ve kahvaltılıklarına abone oldum. Çiftliğin sahibi Pınar hanım İstanbul’dan Aydın Nazilli’ye çocukları ile birlikte göçmüş. Nazilli’de kızı İpek’in ismini verdiği bir çiftlik kurmuş. Önceleri bir hobi olarak başlayan yörük tarımını, bunu uygulayan tüm köy halkını da kalkındıracak bir işe dönüştürmüş. Şu an bu işi yapan köyleri ve çevresi ekolojik köy ilan edilmiş durumda. Ayrıca isterseniz misafirler için yapılan yayla evlerinde de konaklayıp, tarlalardaki ürün hasatına katılabiliyorsunuz.

Pınar hanım her hafta, oluşturduğu e-posta grubuna bir aileye bir hafta 10 gün yetecek kadar bir mutfak listesi gönderiyor. Ayrıca ben kendim istediğimi alırım derseniz sebze meyveden bakliyata, pekmezden süt ürünlerine, zeytinden sabuna kadar 250’den fazla ürünün listesini de ekte yolluyor. Ürünleri almasanız da yanlarındaki neşeli açıklamaları okumak bile insanın iştahını kabartıyor. Öte yandan ödemeyi öncesi, sonrası ne zaman isterseniz yapın, eğer beğenmezseniz o ürünü ödemeyin diyecek kadar da nazik.

Sebzeler o kadar taze geliyor ki, önceki gün koparılıp kargolanıyor. Yemeklerimin bir kat daha lezzetlendiğini ve gelen organik, ilaçsız, hormonsuz ürünleri bebeklerime gönül rahatlığı ile yedirdiğimi söyleyebilirim. Büyük kızımın özellikle gelen zeytin ve peynir, ekmeklere bayıldığını da söylemeden geçemeyeceğim. Pınar hanım sayesinde eşim market alışverişlerini yapma ve eve taşıma derdinden kurtulduğu için çok mutlu :)

Detaylı bilgi için http://www.ipekhanim.com/ adresine bakabilirsiniz.

Pınar hanım’ın son bir senelik tüm e-postalarını biriktirmiştim. İçlerinde yöreye ait güzel mesajlar ve kendisinin ilettiği çeşitli tarım ve beslenme bilgileri var.