Bilinçli Ebeveynlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilinçli Ebeveynlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2015 Salı

Otizm, Sebepleri ve Tedavisi

Günümüzün hızla artan hastalığı otizm

Otizmle ilgili bir süredir yazmayı düşünüyordum. Çağımızın gitgide artan bir hızla yayılan bu hastalığı hakkında bir kaç paragraf yazmayı düşünürken ortaya bu makale çıktı. Daha pek çok şey eklenebilir. Annelere bu bilgiler ışığında sağlık dolu mutlu çocuklar yetiştirebilmelerini diliyorum. Bu yazıda aşağıdaki soruların cevaplarını bulabilirsiniz.

Otizmli bireylerin özellikleri nedir?
Otizmin sebepleri nedir?
Aşılar otizme yol açıyor mu?
Otizmin tedavisi var mı? Nasıl?
Otizm-barsak ilişkisi: GAPS diyeti
Otizme karşı ağır metal şelasyonu
Bentonit kilinin otizmli çocuklarda kullanım miktarı
Bentonit kilini nasıl alabilirsiniz?


Yağmur Adam Filmi
İlk kez otizmle, Dustin Hoffman ve Tom Cruise’un oynadığı 4 Oscar Ödülü kazanmış, 1988 yapımı Yağmur Adam “The Rain Man” filmi ile tanışmıştım. O zaman filmde Dustin Hofman’ın oynadığı Raymond adlı otizmli karakter içine kapanık, iletişim bozukluğu olan ancak son derece ileri seviyede matematik zekasına sahip bir yetişkindi. Babası onun bakıldığı özel kliniğe 3 milyon dolar miras bırakmıştı.

Gerçekten de son günlerde izlediğim devlet, gıda, ilaç sektörlerinin arasındaki ticari ilişkiyi anlatan BOUGHT adlı belgeselde ABD’nin en güncel ekonomik sorununun otizm ve şeker hastalarına bakmak için harcaması gereken bakım masraflarının olduğunu, çünkü otizmli bir bireyi 20 yaşına kadar yetiştirmek için 2 milyon dolar harcandığını anlatıyordu. Bundan 100 sene önce otizm hiç bilinmezken, 40 sene öncesine kadar 1500’de 1 görülmeye başlanmış, ABD’de yayınlanan bir rapora göre 2007’de bu oran 86’da 1’e düşmüş, günümüzde ise oran 38’de 1’e kadar inmiştir. Ülkemizde istatistiksel bir veri bulunmamakla birlikte 100’de 1 olduğu tahmin edilmektedir.(1) Dolayısıyla şu an devletlerin çözmesi gereken en önemli sağlık ve ekonomik problemi otizmli çocukların nasıl yetiştirileceği ve yetişkin bireyler olduğunda topluma nasıl entegre olacaklarıdır.



Otizmli bireylerin özellikleri nedir?
*Otizmli bireyler nasıl iletişim kuracaklarını bilemezler.
*Çekingen görünürler. Duygularını bizim alışık olmadığımız şekilde ifade ederler, mutlu veya üzgün olduklarını ifade edemezler.
*Kinayeyi, mecazı, iğnelemeyi anlamayabilirler, daha açık ve doğrudan olan şefkati, sevgiyi hissederler.
*Bazen yüksek matematik, müzik, resim veya başka bir alanda yüksek IQ ve üstün yetenekler görülebilir.
*Otistik özellikler kişiden kişiye değişir, otizm bir spektrum bozukluğudur, birinde görülen kısıtlıklar başka bir bireyde görülmeyebilir.
*Otizm beyin gelişimini etkileyen biyolojik koşullardan kaynaklandığı için yaşam boyu sürecek bir durum teşkil eder.
*Otistik bozukluklara erken tanı ve müdahale edildiğinde akranlarıyla hayatını bir arada devam ettirebilmek için yeterli iyileşmeler yapılabilmektedir.
*Otizm sadece bir beyin bozukluğu değildir. Bireyde aynı zamanda gastro-instestinal barsak bozuklukları, gıda duyarlılığı ve bir çok alerji de mevcuttur.

Toksik temizlik malzemeleri

Otizmin sebepleri nedir?

Güncel araştırmalara göre otizm görülmesinde genetik faktörler etkilidir. Maryland’de Krieger Enstitüsü’nde Çocuk Nörolojisti olan Dr. Gary Goldstein, genetiksel açıdan duyarlı olan bir kişide çevrede mevcut bir şeyin otizmi tetiklediğini belirtmektedir. Genetik faktörler ancak yüzyıllar boyunca yavaşça etkisini gösterebilir. Akraba evliliklerindeki artış da o kadar yüksek değildir. Halen otizmdeki artış genetik bozukluktan ziyade ağırlıklı çevresel faktörlerin buna etkisi olduğunu düşündürmektedir.

Amerikan Pediatri Akademisi Başkanı Dr. Carol Berkowitz, çevrede meydana gelen değişikliklerin, anneyi ve çocuğu hem hamilelikte ve hem de doğum sonrasında etkilediğini, ve daha anne karnındayken alınan toksin, ağır metal ve kimyasalların otizme yol açtığını belirtmektedir.

Aşı ve otizm bağlantısı
Aşılar otizme yol açıyor mu?
Birçoğu artık otizmin nedenlerinden biri olarak da çocukluk dönemindeki aşıları görmektedir. Elbette aşı ve otizm bağlantısı halen tartışmaları üstüne çekmektedir. Bazı araştırmacılar bu bağlantıyı kabul etmezken, bazıları da aşısız çocuklarda otizmin aşılı çocuklara kıyasla ciddi bir biçimde az olduğunun verilerine işaret etmektedir. Ör. Civa artık aşılardan çıkarıldı deniyor ancak halen grip aşısında civa mevcut. Alzeimer’a yol açtığı bilinen (!) Alüminyum ise aşı üretiminde civa azalınca daha fazla kullanılmaya başlandı. CDC (ABD Hastalık Korunma ve Kontrol Merkezi) Zorunlu Aşı Programına göre 1983 yılında doğumdan 6 yaşa kadar 10 doz aşı uygulanırken, şimdi 6 yaşına kadar 14 aşıdan 49 doz, 18 yaşına kadar da toplam 16 aşıdan 69 doz öneriliyor.

Başta bahsettiğim BOUGHT belgeselinde, normal doğan çocuğuna küçük yaşta yapılan aşı sonrasında oğluna otizm teşhisi konan bir annenin anlattıkları, aşıların içindeki Alüminyum, Cıva gibi ağır metalli bileşiklerin ufacık bir dozunun bile beynimiz üstündeki etkilerini ortaya koymaktadır. Aşılar ciddi yan etkileri olabilen ilaçlar olduğundan ebeveynlerin kendi araştırmalarını yapması, sonra doktorlarının önerdiği aşılar için ilaç prospektüslerini okuyup kendi kararlarını vermeleri gerekli olduğu görüşündeyim. Aşıların yan etkileri ile ilgili bilimsel makale ve videolara aşı hakkında sitesinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca buradaki bir video da aşı taraftarı bir doktor ile aşı karşıtı bir doktorun karşılıklı konuşmalarını gösteriyor.

Sonuçta ister aşı yaptırın ister yaptırmayın, sağlıklı bir beden için hem aşılardan hem de çevreden vücudumuza giren zararlı kimyasalları ve toksinleri detokslamamız gerekiyor.


Çeşitli çevresel toksinlerin havadaki civadan kurşuna, diğer toksik metallere, böcek ilaçları, gıda katkı maddeleri, alev geciktiriciler, fitalat (kozmetik, sentetik kumaş ve döşeme kaplamalarında bulunur), antibakteriyel sabun, hayvan pire şampuanları ve floritin otizmi tetikliyor olabileceği belirtilmektedir. (2)

Otizmli çocuk aktiviteleri
Otizmin tedavisi var mı? Nasıl?
Otizmli çocukları tedavi için beslenme, ağır metal detoksu ve özel eğitimler yapılıyor. Hayvanların otistik çocuklarla iyi iletişimde bulunduğu biliniyor. At, yunus, fil gibi hayvanlarla terapi ve müzik terapi de uygulanan çalışmalar arasında.

Otizmli bireyler toplumda başarılı noktalara gelebilir. Kendisi ve bir otizmli olan Temple Grandin, Amerikalı bir hayvan bilimi uzmanı, Colorado Devlet Üniversitesi'nde profesör ve “Resimlerle Düşünmek” adlı kitabın yazarıdır.

Otizmli çocuklarda beyin kadar barsaklar da oldukça hassastır. İlkönce barsakları tedavi ederek otizm sahibi çocuklarda iyileşme gözlemlenmiştir. Nöroloji ve Beslenme Uzmanı Dr. Natasha Campbell-McBride geliştirmiş olduğu GAPS diyetiyle binlerce otizmli çocuğun semptomlarını azaltmakta başarı göstermiştir. Beslenme ve detoks ile barsaklarda ve vücutta biriken ağır metaller ve toksinler de atılmalıdır.


Otizm-barsak ilişkisi: GAPS diyeti
GAPS Diyeti ve tedavisinde öncelikli amaç; GAPS Beslenme programıyla bağırsak astarındaki hasarı iyileştirerek bağırsak geçirgenliğini ortadan kaldırıp beyin ve vücudun diğer dokularının zehirlenmesini engellemektir. Bir yandan da probiyotiklerle ve doğal probiyotik olan fermente gıdalarla bakteri dengesini yeniden sağlamaktır. Diğer yandan ise, detoksifikasyon yöntemleri ve yaşam tarzı değişiklikleriyle var olan toksinlerden vücudu arındırmaktır.

GAPS Tedavisinin en temel ayağı olan GAPS Diyeti; spesifik karbonhidrat diyetinin (SKD) Dr. Natasha Campbell-McBride tarafından geliştirilmiş halidir. Şeker ve nişasta diyette yer yoktur. Bu diyet otizm, dispraksi, disleksi,depresyon ve şizofreni gibi pek çok hastalıkta kullanılmaktadır.

İnsan sağlığı için toksik olan ağır metaller

Otizme karşı ağır metal şelasyonu
Günümüzde ağır metallerden korunmak nerdeyse imkansız hale gelmiştir. Ağır metal zehirlenmesi belirtileri, otizmle benzerlikler gösterir. Otizm artık bilindiği üzere tedavi edilemeyen bir genetik hastalık değildir. Prof. Dr. Ahmet Aydın ve Uz. Dr. Cem Kınacı bu görüşlerini “Otizme Çözüm Var” adlı kitaplarında otizme karşı vücudun ağır metallerden arındırılmasını (şelasyon) ve eksim minerallerin vücuda verilmesini anlatmışlardır. Ağır metallerin vücuda zarar vermeden, yavaş ve etkili bir şekilde atılması, sağlar ve kanda serbest kalıp diğer organlara zarar vermelerini önler. Doktorlar tarafından en çok kullanılanı DMSA ve DMPS adındaki sentetik şelatörlerdir. İşe yarasalar da pahallı ve yan etkisi yüksek yöntemlerdir. DMSA yan etkileri arasında kriz nöbteleri, artan tikler, merkez sinir sistemi bozukluğu, kaslarda koordinasyon bozukluğu, kasılma, ishal, anoreksi, bağ ağrısı, baş dönmesi, kalp ritim bozukluğu ve enfeksiyon yer alır.

Aşılar, gıda, hava ve diğer kimyasallardan aldığımız ağır metallerin arındırılması ile ilgili aşı sonrası otizm görülen oğlunda kullandıklarını anlatan bir arkadaşım tarafından hazırlanan bu çocuklar için aşı detoksu protokolünü okumanızı öneririm. Budetoks protokolü özellikle otizmlilere yönelik değil, aşı sonrası tüm çocuklara uygulanabilecek hafif, doğal yöntemlerin bir derlemesidir.

Küçük yaşta test edilmediği takdirde bilinemeyecek bir olgu da MTHFR mutasyonunun olup olmadığı çocuklarımızda. Şayet bu metilasyon prosesinde sorun varsa, normalde vücudun kendi kendine detokslayabileceği toksinler maalesef atılamıyor ve birikiyor vücutta. Bu durum için daha güçlü, özel yöntemler kullanılması gerekiyor.

Sorunsuz bünyelerde ise bu bahsi geçen yazıyla önerilen yöntemler gerekli desteği sağlayacaktır.

Chlorella-su yosunu tabletleri
Doğal şelatörlerden biri de bir çeşit su yosunu olan Chlorella’dır. Chlorella’nın büyüdüğü sudan civa almamış olması önemlidir.

Otizm tedavisinde bir önemli yöntem de ağır metallerin doğal ve yan etkisiz bir şekilde kalsiyum bentonit kili ile şelasyonudur. Cheryl McCoy, en risksiz ve etkili şelatör olarak bentonit kilini gösterir. (3)

Kalsiyum Bentonit Kili
Bentonit kili ile ağır metal şelasyonu
Bentonit kili içeriğinde barındırdığı negatif iyonlarla ağır metal, toksin ve kimyasalları içine çeker ve vücuttan atılmasını sağlar. Jelleşmiş kıvamdaki bentonit kili hem içerek hem de deri yoluyla alındığında, vücudumuzdaki pozitif yüklü serbest radikalleri (ağır metal, toksin, kimyasal, radyasyon, virüs, bakteri) kendine çeker ve hiç bir yere takılmadan dışarı atar. Bunu yaparken hiç bir yan etkisi olmaz.

Bentonit kili Amerika’da otizmde kullanılan pek çok doğal ürün içeriğinde mevcuttur. Bentonit kili ile yapılan banyolar hem çok basit bir işlemdir. Hem de “Otizmde Atılımlar” (Breakthroughs in Autism) kitabı yazarı Dr. Miriam Jang’a göre deri gözeneklerinden Civa, kurşun, arsenik, alüminyum ve kadmiyum gibi ağır metalleri TD DMPS, Oral DMSA yöntemlerine göre daha hızlı ve etkili bir şekilde detoksifiye eden bir yöntemdir. Dr. Jang, 3 ay boyunca haftada 2 kez kil banyosu yapan bir hastasında yüksek kurşun miktarının çok azaldığını, yüksek seviye civanın da hiç kalmadığını gözlemlemiştir.

Yapılan bilimsel çalışmalara göre bentonit kili, manganez, kurşun, kadmiyum, bakır, çinko ve krom gibi ağır metallere karşı etkili bir bağlayıcıdır.

Bentonit kilini toz halinde kullanım değil, süspansiyon haline getirilmiş, jelleşmiş kıvamda kullanmak daha etkilidir. Bu halde aktif negatif iyon oranı  %98 olur ve bu da şelasyon için çok güçlü bir çekim yaratır. Bentonit kilinin detoks için kullanıldığında kalsiyum bentonit olması, doğal, insan kullanımına uygun olması gereklidir. Kili temin eden şirketin mineral analiz kağıdı, laboratuvardan sertifikalı mikrobiyal testleri ve direk telefonla iletişim numarası olmasına ve güvenilir bir satıcı olmasına dikkat edin. Kil tedavisi otizmle mücadeledeki başarılarından dolayı ümit vadedicidir. Ancak kalsiyum bentonit kilinin ilaç şirketlerince patentlenemeyecek bir yöntem olması, tıp camiasında bilinip yaygınlaşmasını zorlaştırmaktadır.

Bentonit kilinin otizmli çocuklarda kullanım miktarı
Bentonit kilinin otizmli çocuklarda kullanımında Perry A. kitabında, her sabah ve akşam 30-60cc içilmesini ve haftada 3 kez banyosunun yapılmasını tam bir detoksifikasyon için önermiştir. İçilerek ilk önce barsak ceplerinden başlanarak, diğer organlara ve hücrelere kadar bir arınma sağlanır. Kil banyosu ile de deri yoluyla cilt altında birikmiş olan ağır metal ve toksinlerin emilimi ve atılımı gerçekleşir. İkisi birlikte şelasyonun başarısını artırır.

Sıvılaştırılmış bentonit kili
Bentonit kili banyosu için küveti sıcak suyla doldurup içine 1 lt sıvı bentonit kili ekleyebilir ve 20 dakika kadar kalabilirsiniz. Özellikle otizmli çocukların kil banyosu sonrasından sakinleştiği, daha uzun göz teması kurduğu ve insanlarla iletişiminin geliştiği gözlemlenmiştir.

Banyo terapisi için sıvılaştırılmış kil
Daha sağlıklı çocuklar için hamilelik öncesinde bentonit kili ile detoks yapabilirsiniz. Böylece anne karnındaki bebeğinizin ağır metallerden etkilenme olasılığını azaltmış olursunuz.

Çağımızın en sık görülen hastalıklarından biri olan otizmden korunmak bizim elimizde!


Bentonit kili ile ilgili daha fazla bilgi için “A’dan Z’ye Bentonit Kili”  yazıma bakabilirsiniz.

Bentonit kilini nasıl alabilirsiniz?
Medikil ürünlerini ihtiyacınıza göre tek tek ya da benim gibi topluca hepsini denemek için alabilirsiniz. Ben siparişimi www.medikil.com.tr sitesinden verdim. Burada Medikil ürünlerini ihtiyacınıza göre bilgilerini okuyup seçebilirsiniz. Doğal anneyim’den duydum deyip indirim almak için dogalanneyim@gmail.com’a bir e-posta gönderin. İçine “bentonit kili almak istiyorum” diyerek isim ve telefonunuzu yazmanız yeterli.

Bentonit kili ile ilgili daha fazla bilgi için bentonit kili facebook sayfasını, twitter ya da instagramı takip edebilirsiniz.

Kaynak:
(1) http://www.bentonittedavisi.com/category/otizm/
(2) http://www.bentonittedavisi.com/page/9
(3) http://www.bentonittedavisi.com/bentonit/otizime-karsi-bentonit-kili-cherr-mc-koy/

Diğer:
http://www.naturalnews.com/026508_clay_autism_environment.html
http://www.bentonittedavisi.com/bentonit/selasyon-tedavilerinde-bentonit-kili-sonny-mcleod/
http://www.bentonittedavisi.com/bentonit/selasyon-ve-bentonit-dr-joseph-rodrigo/
http://www.bentonittedavisi.com/bentonit/agir-metal-selatoru-olarak-bentonit-kili-dr-debora-chelson/

Önemli not: Bu blog kendi araştırmalarım sonucu edindiğim bilgileri içermektedir. Bilgi vermek amacıyla yazılmıştır. Burada anlatılan ürünleri kullanıp kullanmamak sizin kendi sorumluluğunuzdadır. Herhangi bir hastalığın tedavisi için ilk önce doktorunuzla görüşmeyi ihmal etmeyin.

27 Haziran 2013 Perşembe

İkinci bebeğimin normal doğum hikayesi



İlk bebeğimi doğururken ikinci bebeğin doğumu daha kolay oluyor diye kendimi motive etmeye çalışıyordum. Eşimle ilk kızımıza bir kardeş yapmaya ve fazla arayı açmamaya karar vermiştik. Bir iki sene vücudun toparlanması için ara vermeyi önerse de doktorum yediklerime dikkat edersem başarabileceğimi söyledi.

Henüz ilk kızım 9 aylıkken ikinciye hamile kaldım. Bir sene kadar ilk kızıma evde kendim baktıktan sonra 6 aylığına işe geri döndüm. Yoğunluktan hamileliğimin nasıl geçtiğini pek anlayamadım. Hamilelik sırasında kızımı emzirmeye 6 ay boyunca daha devam ettim. Sanılanın aksine hamileyken emzirmek mümkün sadece iki bebek beslemek anneden daha fazla götürüyor, iyi beslenmek gerekiyor. İlk bebeğimi 15 ay emzirdikten sonra hamileliğimin son 3 ayında dişlerimin biraz aşındığını düşündüğüm için sona erdirdim. Aslında devam edebilir, iki bebeği de tandem emzirebilirdim. Biraz gücümü yeni bebeğime saklamak istedim. İlk hamileliğimdeki gibi ilk 4 aylık rutin kontrolleri yaptırıp son aya kadar yine ara verdim. Yoğun bir tempoda akşam 8’e kadar işte çalışmaya devam ettim. İkinci bebeğim için de ilk doğumumdaki gibi üzerinde doktorumla konuşup anlaştığım bir doğum planıyaptım. Ayrıca bebeğim doğduktan sonra yapılmasını istemediğim müdaheleleri de ayrıca hastanede hemşire ve çocuk doktoruna sunmak üzere bir dilekçe olarak hazırladım.

38. haftaki kontrolümüzde doktorumuz Meltem Özkan Girgin bize sürpriz yaptı ve 1-2 güne bebeğin doğacağının müjdesini verdi. Hamilelikte çok stres iyi gelmiyor. Zaten son bir iki gündür aşırı yorulma ve terleme hissetmeye başlamıştım. Sıcaklar basıyordu. Tansiyonum normalden çok yüksek rakamlara fırladı. Meğer strese giren vücut kendini rahatlatmak için bebeği erken çıkarmaya hazırlanıyormuş. Hemen müjdeli haberi ailemize verdik. Bu sefer elimizde saatlerle tüm aile sancıları sayar olduk. O gün sancılarım 15 dakika ile 30 dakika arasında düzensizdi. Kendimize güzel bir yemek ziyafeti çektik. Merakla bekleyen annem ve babam salondaki koltuklarda uyudular. Kardeşim ertesi gün doğumgünü olduğu için bana “gece 12’ye kadar tut, sonra sal” diyerek beni çok güldürdü. Gece oldu, güzel bir uyku çektim.

Ertesi gün sabah 11’de tekrar doktorumuza gittik. Açıklık 5cm olmuştu. Bebek doğum kanalına girmişti. Doktorumuzla sancılar 5 dakikada bire inince hastanede buluşmak üzere sözleştik. Eve geri döndük. İlk doğumumda hastanede doğum yaparken lavman yapılmış ve suni sancı verilir diye yememe izin vermemişlerdi. Bu da enerjimi çok düşürmüştü. Aç kalıp kendimi enerjisiz bırakmamak için güzel tatlılar yedim, hafif sebze yemekleri yedim. Sonra da bir güzel uyku çektim. Biz evde rahat rahat beklerken saat 16.00 olmuştu ki doktorum heyecanla bizi aradı. “Ne olur artık hastaneye gidin yoksa ben kalpten gidecem” dedi.

Hastaneye gittiğimizde bu sefer bizi hemen doğumhaneye aldılar. Lavman yapıldı. İçerideki TV ekranında romantik bir film açıktı. Eşim de yanımda biraz onu izleyerek, biraz dolaşıp nefeslerimi sayarak, biraz da belgesel kanalındaki büyük balıklara bakarak vakit geçirdim. Sonra doktorumuz geldi, sancılar arasında kitaplar ve edebiyat üzerine üçümüz sohbet ettik. Arada hemşire gelip bebeğin kalp atışlarının NTSR cihazına bağlayarak kontrol ediyordu. Geri kalan zamanı ayakta geçiriyordum.




İkinci tecrübem olduğu için ne başıma geleceğini bilmek rahat ve sakin durmamı sağlıyordu. Sancı anında bir dakika diyerek sancılarımı nefesle sayıyor bitince de sohbete kaldığım yerden devam ediyordum. Biraz plates topu üzerine esneme hareketi yaptım. İki saat sohbet ettikten sonra doktorum saat 18.00’de suyumu patlattı. Sonraki iki saat içinde hızla doğum kanalı açılmaya başladı. Artık saat 20.00’de sancılar çok sıklaşmaya başlayınca doktoruma bu işi nasıl hızlandıracağımı sordum. Sana biraz yardım edeyim diyerek bana nasıl iteceğimi anlatıp nereye ittirmem gerektiğini eliyle gösterdi. İlk tecrübemdeki son anda enerjimin bitmesi sıkıntısını yaşamamak için son ana kadar ittirmedim. Sancıların en kuvvetli olduğu an bebeğimle buluşmamıza az kalmıştı. Sonunda bir kaç başarılı ittirme denemesinden sonra tüm gücümü ve zihnimi de kullanarak ittirdim, ittirdim. İlk bebeğimi doğururken epidural almamış ancak suni sancı almış ve epizyotomi olmuştum. İdealimde bunlarsız da doğurmak vardı. İlk başın çıkışından sonrası kayarcasına çıktı. İkinci defa kızım olmuştu. Çok mutluydum. Hemen kucağıma verdiler. Sonrasında kordonunu babası kesti.

İlk doğumuma nazaran ikinci doğumda oldukça rahat doğurmuştum. Doktorum bana “bu sefer normal doğurmaktan tatmin oldun mu, seni mutlu ettim mi?” diye sordu. Evet ne epidural, ne epizyotomi, ne de suni sancı alarak doğurduğum ve bebeğime doğal yoldan kavuştuğum için çok mutluydum. 

Başka bloglarda yer alan doğal doğum hikayelerinde çok güzel evde ve suda doğumlar okudum. Bir tane daha olursa bana güzel ışık tutacaklar hepsi. Hastanede de evdeki kadar rahat ve huzurlu olmasa da hemşireleri şaşırtacak şekilde az bir müdahale ile normal doğumlar gerçekleşiyor. İşte bunlardan ikisi de benim minik kızlarımın doğum hikayeleri. Haydi anneler normal doğuma...

Tüm güzel annelere haber olsun.
Başak Pirtini
http://miliyet.com.tr/bashico

17 Haziran 2013 Pazartesi

#toplanmahalle manifestosu

Taksim Gezi Parkı'nda 31 Mayıs 2013'te başta bir iki ağaç için başlatılan hareket aslında hepimizi insanlık, özgürlük değerlerimizi, tüketim, gıda ve yaşam koşularımızı sorgulamaya itti. Bunun için pek çok düşünür, araştırmacı, yazar, politikacı, öğretmen, öğrenci herkes fikir ve yorum paylaşımlarında bulunmaya başladı. Biz de anneler olarak tek bir seste hareket edelim istiyoruz. İşte sizin de mahalle bilincimizi geliştirmek adına paylaşmanızı önermek isteyeceğim #toplanmahalle manifestomuz. Daha güzel yarınlara ellerimiz kenetlenmiş, gönüllerimiz birleşmiş daha sevgi ve barış dolu bir dünyaya uyanmayı diliyorum.

******************************


Gezi Parkında ağaçların korunması, parkın doğal ortamının sürdürülebilmesi için başlayan direnmeyi ebeveynler olarak kendi mahallelerimizde başlatmak istiyoruz. Gezi  direnişi bize çevremizi korumak, ve doğa ile uyum içinde yaşamak adına çocuklarımızın ve bizim kendi yaşadığımız ortamda söz sahibi olabileceğimizi ve bir araya gelerek pek çok şeyi değiştirebileceğimizi öğretti.
Ve biz ebeveynler kendi mahallelerimize sahip çıkarak aşağıdaki manifestoyu imzalıyoruz

Ebeveynler ve çocukları için Toplanmahalle başlıklı Manifesto

Mahallemiz doğaya saygılı, temiz, yaşayanlarının birbiriyle bilgi, eşya, ihtiyaç, oyun, sanat, çevre bilinci gibi pek çok şeyi paylaşabildiği bir yerdir. Mahallemizin park alanları oyun ile beraber çeşitli aktiviteleri sunup, paylaşabildiğimiz yeşil alanlardır. Anne, baba ve çocuklar buralara oynamaya, paylaşmaya, ve doğayı tanımaya gelirler. Nasıl bir mahalle istediğimiz konusunda konuşabilir ve beraber karar alabilir, gönüllü destekler verebiliriz. Bizler bu mahallede yaşayan ve çeşitli yaşlarda çocukları olan ebeveynleriz.
Bu hareket belli ortak değerler altında toplanmıştır

Mahalle
— İlişki,iletişim, çevre bilinci, tüketim söylemi, oyun ihtiyacı olan bir grubuz. Burada yaşayan ebeveynler olarak bu konuda konuşmaya başlıyoruz, aktiviteler düzenliyoruz. Ve yaptığımız şeylerin ortak faydalarından beraber yararlanıyoruz

İşbirliği
 — Beraber karar veriyor, beraber uyguluyoruz. Bunları birbirimizle fikir paylaşarak, kaynak değişiminde bulunarak (oyuncak, kıyafet v.s değişim günleri),  çevre bilinci ile hareket eden, sağlıklı beslenmeyi destekleyen tüketim alışkanlıklarını yayarak yapıyoruz. Bu bilinçle davranan mahalle market/bakkal dükkanlarını destekliyoruz.

Açıklık 
— Birbirimizin bilgi birikimi ve mesleki katkılarını paylaşıyoruz. Bunu açık havada çeşitli kermes benzeri aktiviteler ile "masama gel sende öğren" gibi başlıklarla paylaşıyoruz. Çocuklarımızın mahalleliden görerek öğreneceği "ayakkabı boya", tamir yap" gibi paylaşım atölyeleri bunlara bir örnek olabilir. Küçük meslek gruplarını çocuklarımız ile tanıştırıyoruz. Ortak çocuk havuzu gibi paylaşımlar düşünerek çocuklarımızı birbirimize bırakabiliyoruz

Çeşitlilik
— Farklı bilgi, faklı statü, farklı yaş, farklı gelir seviyesi gibi pek çok farklılığı içimizde bulunduruyoruz. Beraber oynuyor, beraber, düşünüyor, ve birbirimizin farklılıklarından öğreniyoruz

Sürdürülebilirlik 
— Doğaya doğru davranmak, doğal kaynakları korumak, çevreye duyarlı bir yaklaşımla yaklaşmak gibi konuları konuşuyoruz. Mahallemizde sokaklara, ağaç diplerine atılan çöp, sigara izmariti, gezdirilen sahipli köpeklerin dışkılarının kaldırım ortalarına bırakılmaları gibi konularda düşüncelerimizi paylaşıp, aksiyon alıyoruz.

Oyun 
—Unutulmaya yüz tutmuş oyunları yeniden canlandırıyoruz. Mahallenin teyzesi ile 5 taş oynuyor, ip atlıyor, top oyunlarını keşfediyoruz. Eskiden olduğu gibi mahallenin kaldırımlarına iniyoruz.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

İlk bebeğimin normal doğum hikayesi

Uzun bir süredir doğal anneyim... İki normal doğum hikayemi de yazmak istiyordum. Henüz kendi bloguma bile koyamamıştım, 4.5 sene oldu. Sevgili Eren BYBO (Bebek Yapım Bakım Onarım) blogunda normal doğum hikayeleri yayınlamaya başladı. Benim de hikayemi konuk etti. Bu vesileyle ben de kızlarımın normal doğum hikayelerini sizlerle sırayla paylaşacağım.

İlk bebeğimin normal doğumu

Çocuğumuz olmasına karar verince doğumun doğal bir şekilde gerçekleşmesini istiyordum. Hamile kalmadan 6 ay öncesinde hastalıklarda ilaç kullanmayı bıraktım. Bitkisel yöntemlerle atlatmaya başladım. Zaten sigara alkol kullanmıyordum, en sağlıklı yumurtanın gelişmesine ortam sağlayacak şekilde diyetime daha da dikkat etmeye başladım.

Okuduğum Dr. Sears’ın “The Baby Book” kitabı beni doğal ebevenylik ile tanıştırdı. Ben de bir anne adayı olarak hemen araştırmaya başladım. Tüm bebek ve doğum sitelerine, bloglara baktım. İlk önce kendime bir basit doğum planı yaptım. Doktorum Meltem Özkan Girgin hamilelik ve doğumla ilgili doğal yaklaşımlarıma ve doğum planıma sıcak baktı. Belki doğuma hazırlık kursuna ve hamile yogasına giderim düşüncesiyle Asude Ebe ile görüştüm. Çok aydınlatıcı bilgiler verdi. Genelde anneler normal doğumdan sancılar sebebiyle çok korkuyorlar. Ben ise sezeryan olmaktan, anestezi almaktan ve epiduralden daha çok korkuyordum. Vücuduma ameliyat boyutunda herhangi müdahaleyi kabul etmek istemiyordum. Kurslarda normal doğum korkusunu yenmeye çalışma üzerine daha çok odaklanıldığına kanaat getirerek, kendimi evle iş arasında akışa bırakmaya karar verdim. Bu esnada tüm beynimi, bedenimi, hayallerimi, düşüncelerimi normal bir doğuma ve bebeğime odakladım.

Standart ilk 3-4 kontrol ve 2’li, 3’lü testlerden sonra 3 ay kadar ultrasona gitmedim. Biraz da ilk bebeğimi olduğu gibi kabullenmek istedim, doğabileceği her haliyle... Neticede ilk hamileliğimdi, bebeğime gelişimi için elimden gelen en iyi şartları sağlayacak, ne olursa olsun onu doğuracaktım. Yine de bir şeylerin ters gideceğini hissedebileceğim bir durumda doktoruma kontrole gelmeye söz verdim. Doğumu her ne kadar evde, ya da suda yapmayı hayal etsem de ilk bebeğim olduğu için bunları denemek yerine hastanede karar kıldık.

Hamilelik öncesinde ve sırasında bashico blogumda kedi ve köpeklerimle ilgili blogları yazıyordum. İşten doğuma 2 hafta kala ayrıldım ve beklemeye başladım. Bir sabah 39. hafta ultrason kontrolümüzün olduğu gün sabah 15 dakikada bir ufak bir sancı gelmeye başladı. Kontrolde 2 cm açıklık olduğunu söyledi doktorum. Artık bebeğimi 1-3 gün içinde bekliyorduk. Uzun süre blog yazamayacağımı bildiğimden günümü bilgisayardaki yazılarımı bitirmeye çalışarak ve sancılarımı ölçerek geçirdim. Bebeğim gece yarısı yatağa yatar yatmaz koca bir tekme ile suyunu patlattı. Anne karnında birçok su baloncuğu varmış. Dolayısıyla bir bardak kadar su geldi önce. Hemen toparlanıp hastaneye gittik.

Hastanede gece 01.00'de hiçkimse kalmamış, her yer kapalıydı. Acil kapısından girdik. Doğumhaneye indik. Heryer bomboştu. Belli ki hemşireler de dinleniyordu. Benden başka doğum yapan kimse de yoktu. Zar zor bulduğumuz bir hemşire gelip bizi sancı bekleme odasına aldı. Doktorumu aradılar. Doğum planımı doktorum hemşireye telefonda aktarmış, açıklık 7-8 cm. olunca geleceğini söylemiş. Sancılarımı sayarken her yarım saatte bir NTS cihazına bağlanıp geri kalan zamanda odada yürüdüm. Sancıları ayakta karşılamak yatarak gelen sancılara göre çok daha rahattı. Nefesimi derin alıp çok yavaş vererek sancıların kaç nefes sürdüğünü saydım. Bu odaklanma dayanma gücümü artırdı. Derken lavman yapıldı.

Biz beklerken arada ufak ufak sularım patlamaya devam etti. Normal doğumun sancılarıyla uğraşırken hemşirenin gelip devamlı kelebek takmak istemesi çok fenaydı. Sanki suni sancı almaya zorunluymuşum gibi... Bebeğimi sabah kucağıma alma düşünceleri ile tüm olumsuzlukları uzaklaştırmaya çalıştım.

Sonunda doğumhaneye geçme zamanı geldi. Açıklık 8 cm olmuştu. Doktorum geldi. Filmlerdeki gibi bağıranlar, heyecanla içeri giren hemşireler, etrafta koşturanlar gibi bir beklentim olmuş herhalde ki sakin ortam beni çok şaşırttı. Eşim devamlı yanımdaydı.... Bebeğin kalp atışları yavaşlıyor diye doğumu biraz hızlandırmak için suni sancı verildi. Doktorum beni beklerken sudoku çözüyordu. Bunu görünce aslında doğumun ne kadar normal bir süreç olduğunu düşündüm. 

Ben içerideyken arada bir doktorum doğumhaneden dışarı çıkıyor, son anda haber verdiğimiz anne ve babalarımızla görüşüyordu. Onların kapı açılırken içeriye heyecanlı ve meraklı bakışlar atmaları beni biraz utandırdı. Bir ara meraktan içeriye dalıp beni öpen annemi sıktığı parfüm kokusu dikkatimi dağıttığı için sonradan pişman olacağım şekilde dışarı yolladım. Doğum sancıları çekerken her türlü kokuya, harekete karşı son derece hassas oluyorsunuz. Etraftaki herkes de nazınızı çekiyor.

Sonra her sancı geldiğinde biraz nefes almak ve en kuvvetli anında ittirmek üzerine çalışmamı istedi doktorum. Beni de bebek kanalda daha rahat aşağı inebilsin diye yan yatırdı. Sancı gelince itmeye çalıştım. Ancak bu erken denemeleri fazla ciddiye alınca yoruldum. Son noktada bebek kafası görünmüş ve çıkmak için bir kaç santim kalmışken doktorum enerjimin erkenden bittiğini farketti. “Yardım edeyim mi?” sorusuna karşılık “Eğer 5 dakikada bu iş bitecekse, evet!” dedim. Zaten öncesinde yapılan lavmanla tüm enerji veren besinler dışarı atılmıştı. Enerjimin geri kalanını da boşa harcamış o kadar bitkin düşmüştüm ki o anda yapılan her türlü müdahaleyi kabul etmeye hazırdım.

Bu andan itibaren doğum odası dolmaya başladı. İki hemşire daha geldi. Ayaklarımı standart doğum masası pozisyonuna soktular. Doktorum bebeğimin başına kauçuktan bir el vakumu taktı. Bir hemşire yanıma çıkıp karnıma çok kuvvetli bastırdı. O anda nefesimi tutarak tüm gücümle ittim ve ittim. Tam bebek çıkarken doktorum epizyotomi yaptı. Bebeğin başının çıktığı anın ateş çemberi olarak adlandırılması çok doğru. Çünkü bu en zor geçişten sonra devamı oldukça kaygan bir şekilde çıkıveriyor. Çıkış anının zorluğundan çok yapılan kesinin şoku beni inletmişti.

Hemen bebeğimi göğsüme ilk temasımız için koydular. Bana o kadar sakin ve ağlamadan baktı ki kendimden utanıp ben de sakinleştim. Anlaştığımız üzere doktorum kordon kanının bebeğe geri akmasını yarım dakika kadar bekledi. Sonra da babası kordonunu kesti. İlk kontrollerini bebek hemşiresi yaptı. Doktorum kesilen yere dikişlerimi atarken bebeğimi doğumhane soğuk diye hep sıcak tutulan bebek odasına çıkardılar. Bebeği camdan aileme göstererek başını yıkamışlar. Ben de üzerimde bir yorgan ile soğuk bir odada yarım saati aşkın suni sancının bitmesini bekledim.

Bebeğim çok saçlı doğmuştu, hatta yıkarken saçlarını bile taramışlardı. Yukarıda odamda bebeğimle buluşup yanımda birlikte uyuduğumuz ilk uykumuz herhalde dünyanın en güzel, en huzurlu uykusuydu. Aylardır bu kadar yorulmamış, böyle güzel bir uyku çekmemiştim. Normal doğum paketim kapsamında bir gün daha hastanede misafirlerimizi kabul ettik. Bebeğimi emzirdim, hemşireler bez bağlama, giydirme konusunda destek oldular. Doğumdan hemen sonra ayağa kalktım. İlk duşumu almak çok iyi geldi. Bir 10 gün kadar gitgide azalan adet kanaması şeklinde akıntılar oldu. Hemen ikinci gün dinlenmiş bir şekilde evde ayakta işlerimi yapıyordum. Doğumu kutlamak için tüm aile büyüklerimiz bir arada bizim evdeydik. Ben bebeğimle ilgilenirken herkes evde bir işe koşuyordu. Çok güzel ve keyifli anlardı.
İlk doğumum normal doğum oldu ancak doğal doğum olmadığını hiçbir epizyotomi, suni sancı, vakum gibi müdahaleleri içermeyen başka hikayeleri okuyunca öğrendim. Doğum aslında çok kutsal bir an. 9 ay boyunca bedeninizde büyüttüğünüz canlıyı ilk kez gördüğünüz ve onun bu sihirli gelişimi zorlu çıkışını kucakladığınız önemli bir an. Tam hayal ettiğim bir ilk doğum olmasa da annem de beni suni sancı ile doğurduğunu, hatta son anda artık dayanamayıp kendini uyutturduğunu söyleyerek avuttu... Neticede onun tecrübesini geçebilmiştim. Ben kendimde son anki gücümü kaybettiğim için hayalkırıklığı hissetsem de doktorum da normal doğurmamın önemini ve güzelliğini anlatarak beni avuttu. İlk doğumumdan sonra kendime notlar çıkardım.

Şimdiki bilgilerim olsa kordonu hemen kesmez, atmanın durmasını beklerdim. Hatta lotus doğumundaki gibi kordonun plasentaya bağlı kalmasını ve kuruyup kendi kendine düşmesini bile bekleyebilirdim. Sonra suni sancı yaptırmazdım. Çünkü bebeğim kucağımda olabilecekken en az 45 dakika ayrı kaldık. Bebeğimi yıkatmazdım. Meğer ne daha detaylı doğum planları varmış bunları da içeren. Aklımda bunlar, ben de ikinci doğumumu nasıl planlayacağımı düşünedurdum.

Bundan sonra ikinci kızımın doğal doğum hikayesini anlatacağım.

Görüşmek üzere...

23 Ocak 2013 Çarşamba

Milliyet.tv'de doğal ebeveynliği anlatıyorum



Bir süredir milliyet.com.tr'de bebek ve çocuk bölümünde köşe yazarı olarak yer alıyorum. Milliyet ile yeni projeleri olan Milliyet.tv'de yer alması üzere bir kaç video çekimi yaptık. Böylece bir kimyagerin gözünden yaptığım analizlerle daha fazla insana doğal ebeveynlik, doğal beslenme ve doğal bakım konularını anlatabileceğim için çok mutluyum. Umarım sağlıklı çocuklar yetiştirmede anne ve babalara biraz da benim katkım olur böylece.

Not: Video'da atlamışım doğal ebeveynler için uzun bir süre emzirme de çok önemli, buradan ekleyeyim :P Ben de iki çocuğumu ardarda yaptığım için son 4 senem emzirmeyle geçti, çok da keyifliydi :)

Link için buraya tıklayabilirsiniz. 

5 Aralık 2012 Çarşamba

Alışverişte dikkat edilecek katkı maddeleri

Ben yazmayı düşünürken elime bu liste geçince ekler yaparak paylaşmak istedim. Herhangi bir ürün alırken etiket okumaya hem biz dikkat etmeli, hem de bilinçli ebeveynler olarak bunu çocuklarımıza öğretmeliyiz. Benim 4 yaşındaki kızım şekerin zararlı bir şey olduğunu ve kansere yol açtığını çok iyi biliyor. Eğer biri bir çikolata verirse ve onu çok yemek isterse anne bak bize zararlı bir şey var mı der. Eğer "evet bu madde var bunu yememelizi, bize zararlı" dersem anında bırakır. Biz de yerine ya kendimiz içeriği güzel bir kurabiye yapar ya da en azından organik bir çikolata temin etmeye çalışırız.


Şimdi alışveriş yaparken dikkat etmeniz gereken katkı maddelerine bakalım:

1.MISIR ŞURUBU (glikoz şurubu, fruktoz şurubu hepsi şeker yerine kullanılır, kanserli hücreleri besler)
Olası yan etkileri: Obezite, göbek bölgesinde yağ artışı, kalp hastalıkları.

2.TRANS YAĞLAR (nebati hidrojenize bitkisel yağlar, ısıl işlem görmüş tüm sıvı yağlara dikkat)
Olası yan etkileri: Kalp hastalıkları, kanser ve diyabet.

3.YAPAY KOKU VEREN MADDELER (doğal bitkisel ve mineral yağlar dışında kalanlar)
Bu 100 adetten çok kimyasal katkı maddesini içeriyor.
Olası yan etkileri: Alerjiler, davranış bozuklukları

4.MONOSODYUM GLUTAMAT (MSG) (tuz yerine konup, paketi bitirttirir)
Bazı gıda reklamlarında geçiyor, "içine MSG katmıyoruz" diye. Neyse ki, böyle reklamlar başladı...
Olası yan etkileri: Baş ağrısı, göğüz ağrısı, tad almayı uyardığı için daha fazla yemeye yol açar.

5.YAPAY TATLANDIRICILAR (sakıza hiç baktınız mı? diyet kola ve enerji içecekleri çok tehlikeli)
Aspartam:
Olası yan etkileri: Sinir sistemini etkiliyor. Baş ağrısı, baş dönmesi, hafıza kaybı.
Sukraloz:
Olası yan etkileri: Bağırsaklardaki faydalı bakterinin azalmasına yol açar.
Sakarin: Hayvanlarda kansere yol açtığı kanıtlandı.

6.YAPAY BOYALAR (yapay herşeye dikkat)
Olası yan etkileri: Alerji, sinüslerde tıkanıklık, çocuklarda hiperaktivite.

7.KORUYUCULAR (raf ömrü bir kaç aydan fazla olan, yiyemeyeceğiniz maddeleri içeren ürünleri almayınız)
Olası yan etkileri:
TBHQ: kulak çınlaması, mide bulantısı, kusma
Sodyum Benzoat: Alerjik tepkiler, kanserojen
Sülfitler: Allerjik tepkiler-özellikle astım için
BHT/BHA: Karaciğer ve böbrek problemleri..

Resim:  http://www.healthyfoodssite.com/health-tips/healthy-grocery-shopping

15 Ekim 2012 Pazartesi

Annelik bunalımları


Her anne zaman zaman bunalır. Merkür etkisi olsa gerek diyen bir arkadaşım bana 2 yaşındaki oğlu ile nasıl mücadele ettiğini, bir türlü nesi olduğunu anlayamadığı, çocuğun hiçbir şey istemediğini, devamlı ağladığını ve hiçbir şeyden memnun olmadığını anlattı. Günü mahvolmuş, zaman zaman çocuğuna zarar verme hisleri taşıyan anneler… bu kadar zor olduğunu bilmiyorduk di mi?

Anneyken insan kendisinin yeni yönlerini keşfediyor. Nasıl tehdit edilir, bağırılır, kızılır, öfkeden çıldırılır ben de zaman zaman yaşıyorum. Sonra da kendimden ve anneliğimden hiç memnun olmuyorum. Ancak biliyorum ki annelik yaşayarak öğrenilen bir şey, öyle kitaplardan okumak sadece zor anlarda hatırlanırsa yardımcı oluyor, çoğu zaman da olmuyor. Okunanları gerçekten ufak ufak yaşama geçirmek gerekiyor. Bir süre iyi gitsem sonra tekrar afallıyorum.  Gelecekten zaman zaman korkuyorum böyle bir anne olursam ileride yandım, çocuklarım hiç sözümü dinlemez diye.

En fenası ise kızlarla anne-kız rolünü değişerek oynadığımız evcilik oyunlarında çıkıyor. Mükemmel bir yemek masası hazırlayan dört yaşındaki kızım bize tahta tabaklarda kestiği ufak kağıt yemekleri sunuyor. Renkli bardaklarla çay ikram ediyor. Sonra yemeği yemezseniz büyümezsiniz diye öğretirken bir yandan da yemezsen alırım gibi tehditler savuruyor. Eee, çocuklar annelerinin kopyası derler ya, oynayın evciliği öğrenin hatalı yanlarınızı çocuklarınızdan!

İşte anne olan arkadaşlarıma konuştuğumda hepsinin zaman zaman yaşadıkları bunalımları paylaşmaları beni çok rahatlatıyor . Demek tek başıma değilim, öyle mükemmel anne de yok! Hepimizin öğreneceği çok şey var. Zaman zaman kendi annelerimin seslerine kulak versem de z-kuşağının çocuklarına göre adaptasyon kolay olmuyor. Yine de her zaman çıkmaza düştüğümde hatırladığım tek ortak nokta var:

Sevmek, gülmek, neşeli davranmak, oyunla anlatmak, kendini onun yerine koyup ben böyle davranılmayı ister miydim diye düşünmek!

İşte sonunda ben de annelik bunalımlarımdan kurtulup blog yazmaya güç bulabildim. Umarım okuyan annelere tek başlarına olmadıklarını hatırlatmıştır …

Sevgiyle kalın.


http://blog.milliyet.com.tr/bashico

Çocuklarınız hayatı yavaş yaşamayı öğrensin


Bir gün farkettim ki hayatım gittikçe hızlanıyor. Artık çocukluğumdaki gibi uzun uzun hiçbir şey ile ilgilenemiyorum, uzun uzun kitap okuyamıyorum, bir işi yaparken aklımdan diğer yapacaklarımı sıralıyorum. Yerimde oturamıyorum sanki habire yetişmem, yapmam gereken bir şeyler var. Parkta çocukları bir oyuncaktan ötekine koşturuyorum, eve dönünce yıkanacaklar, sonra bir de yemek pişecek, akşama bir sürü ev işi… Çalışan annelerin durumu ise daha vahim. Tüm günlerini okulda geçiren çocukları evde sıkılıyor diye çeşit çeşit aktiviteye koşturan, oyun gruplarına götüren ama durmadan ardı ardına yeni programlar yapan anneler var. Aman çocuğumun gelişimi eksik kalmasın diye alınan bin türlü oyuncak, teknolojiyi takip etsin geri kalmasın diye en yeni teknoloji ürünleri...

Hiç “Yeter artık dur. Bu normal değil!” dediğiniz oldu mu? Neden hayatımızı çok dolu, karmaşık yaşamak istiyoruz? Neden diğer yandan içimizde uzaklarda her şeyden apayrı yaşama isteği uyanıyor? İçgüdülerimizi takip edecek olursak hayatımızı daha yavaş, sakin ve mutluluk dolu yaşayabiliriz.


Pazarlama cambazlarının tüketici oyunlarından bir an uzaklaşabilirsek ne kadar gereksiz şeyi hayatımıza sokup o değerli zamanımızı paylaştığımızı anlayabiliriz. Aklımızda devamlı yer tutan bir seneden fazladır kullanılmayan eşyalardan kurtulmalı, giyilmeyen kıyafetler verilmeli. Biraz daha ileri gitmek isteyenler için Dave Bruno’nun “100 Thing Challenge-100 eşyayla yaşamak” blogu ilgi çekebilir. Benzer şekilde zamanımızı alan pek çok ilişki, iş ve alışkanlık da sınırlandırılabilir. Daha az olursa, daha yavaşlayabilir, daha çok içimize dönebilir ve kendimize daha çok zaman ayırabiliriz.

Teknolojiyi kullanmak harika bir şey ama onun yüzünden daha fazla çalışıyoruz, her gün saatlerce bilgisayar başında duran anne babaları çocukları takip ediyor. Eski filmler yavaş geliyor, artık takip edemeyeceğimiz hızda filmler revaçta. Çocuklar daha hızlı ilerleyen bilgisayar oyunları oynuyorlar, bebekler bile çizgi film izliyorlar en az her 3 saniyede bir karesi değişen.

Hayatımız gerçekten de film kareleri kadar hızlı mi ilerliyor? Küçük yaştan itibaren teknolojik ekranlara maruz kalan bir jenerasyon olarak bunun beklentisi içindeyiz. Çocuklarımıza da farkında olmadan aynı yanlışları yapıyoruz.

Ne yazıkki hayat o kadar hızlı ilerlemiyor. Hatta son derece yavaş, ancak kendi hızında sabit değişimler yaşanıyor. Biraz daha sabırlı olabilen beklemeyi öğrenen çocuklar daha çok mutluluk yakalıyor,. Ama en çok da ekran bağımlısı çocuklar gerçek hayatta bocalıyor. Hayat ekranlardaki kadar hızlı aksın istiyor. Ama olmuyor! Çocuklarımızı stresten uzak tutmak için hızlı tüketimden uzak tutarak hayatı yavaş yaşamaya yönlendirmeliyiz.

İşte sizin ve çocuğunuzun hayatını yavaşlatmak ve daha fazla keyif almak için birkaç önerim:

-Doğada vakit geçirin, uzun uzun hayvanları, bitkileri, ağaçları, böcekleri, çiçekleri, yaprakları inceleyin ve üzerine konuşun. Kafanız boşalır ve doğanın gücü ile rahatlarsınız.

-Şehirdeyseniz çocuğunuz ile birlikte geri dönüş zamanını planlamadığınız bir park gezintisi planlayın. Uzun uzun kedilerle oynayın, salıncakta sallanın, kaydıraktan kayın, bir sürü yeni arkadaş ile tanışsın, oynasın.

-Kitap okumaktan hoşlanan çocuğunuzla uzun uzun kitap okuyun, ne zaman biteceğine o karar versin.

-Bir haftasonu da çocuğunuzu alışveriş merkezlerine, aktiviteden aktiviteye taşımak yerine ailecek evde oturun, birlikte oyunlar oynayın, bulmaca yapın, keyifli vakit geçirin.

-Çocuğunuz ne zaman isterse yemek yesin, uyku uyusun. Günlük planınıza sadık kalmak adına zorlama yapmayın. Çocuğunuzun içgüdülerine güvenin.

-Çocuğunuzla birlikte zaman geçirirken “geç kaldım, yetişmem lazım” gibi kelimeleri kullanmayın, günlük planınızı boşaltın.

-Bir yere yetişmeniz gerekirken çocuğunuza sanki tüm gün vaktiniz varmış gibi hissettirin, aceleye gelmeyen işler aksamaz.

-En güzel günler neşeli geçen günlerdir. Başınıza ne gelirse gelsin, çocuklarınıza daima gülümseyin, neşe ile isteklerinizi anlatmaya çalışın.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Hastalanmayan çocuk nasıl yetiştirilir? Doğal Ebeveynlik


Günümüzde artık anne ve babalar daha bilinçli ebeveynler. Sağlıklı bir bebek için hamilelik öncesinden itibaren ilk olarak kendilerinden başlayarak sentetik kimyasallar, ilaçlar ve kötü alışkanlıklardan arınmış bir hayat seçmeye çalışıyorlar. Doğal doğumu bilinçli olarak seçen anneler artıyor. Emzirmek dünyanın en güzel paylaşımlarından biri haline geliyor, anneler bağışıklık sistemini son derece güçlendiren emzirmeyi hiç bırakmak istemiyor.

Her anne gibi ben de kışın çocuklarımın yaza göre daha sık hastalandıklarını görüyorum. Ne zaman doktorumuza sorsam demek bir şeyi yanlış yapıyorsunuz derdi. Bence hastalığın ne kadar ağır geçtiği önemli. Her çocuk hastalanarak büyür. Eğer bağışıklık sisteminin doğru bir şekilde işlemesine izin verilirse, her hastalık bağışıklık sistemini geliştirir. Güçlü bir bağışıklık sistemi ağır hastalıklara geçit vermez, her kış ufak tefek gripler ve üşütmelerle atlatılabilir. “Ben her seferinde bağışıklık sistemine yardımcı olacak doktorun verdiği ilaçları, antibiyotikleri kullanıyorum, öyle atlatıyoruz” diyenleriniz olabilir. Kimyasal ilaçlar, antibiyotikler bağışıklık sisteminin normal işleyişine müdahale eder, faydalı bakterileri yok ederek vücudu yardıma bağımlı hale getirebilir. Burada vurgulamak istediğim nokta ilaçlar ile müdahale etmek yerine çocukların bağışıklık sistemlerini kendi kendilerine güçlendirmelerine besinler, egzersiz ve doğal desteklerle yardımcı olmaktır. Ancak kendinizi emin hissetmediğiniz her türlü noktada çocuk doktorunuza fikir danışmanızda fayda var.

Doğal ve doğru beslenme yanında ilaçsız yöntemlerle bebeklikten itibaren yavaş ama sağlam adımlarla bağışıklık güçlenir. Böylece çocuğunuz ileride çok az hastalanan, hastalandığında da kolay ve hızlıca atlatan bir yapıya sahip olabilir. Bunlar size hayal gibi mi geliyor… Ben kendimde ve çocuklarımda işte aşağıdakileri denedim ve denemeye devam ediyorum. Şimdiye kadarki sonuçlardan memnunum.

Doğum: Yapay ilaç ve zararlı kimyasallardan arınmış bir hamilelik, bunu takip eden doğal bir doğum en güzel başlangıçtır.

Emzirme: Bebeklerin bağışıklığı 6. aydan itibaren gelişmeye başlar. İlk 6 ay sadece anne sütü alması bağışıklığı bebekler için çok önemlidir. Emzirmek her annenin doğal olarak yapabileceği mekanik bir olaydır. Doğru tutuş ve yöntemlerle 2 sene ve sonrasına kadar emzirme rahatlıkla sürdürülebilir. Anneler ve uzun süre emen bebekler, emzirme boyunca pek çok çocuk hastalığından korunmuş olur. Gerekirse emzirme uzmanlarından ve emzirme liderlerinden destek alabilirsiniz. La Leche League: www.lll.com.tr . Emziremeyen anneler ASOOB (Anne Sütü Olanlar Olmayanları Bulsun) aracılığıyla süt anne bulabilir. Anne sütünde 400’den fazla madde henüz tanımlanmışken, yapay mamalardaki içerik sayısı 40 civarındadır. Mamalar beyaz altın denen anne sütünün yerini tam olarak tutamazlar.

Doğal beslenme: Bebeğiniz için 6 aylık emzirme sonrasında emzirmeye ek olarak katı gıdalara geçiyorsunuz. Mutfakta artık daha çok zaman geçirmeniz gerekiyor. Ancak karşılığında daha sağlıklı bir çocuk, daha az hastalık olacak.

Probiyotikler antibiyotik ihtiyacını azaltıyor. Bunun için evde güvenilir bir yerden temin edeceğiniz çiğ süt, yoksa günlük pastörize süt ile yoğurt, kefir hazırlayabilirsiniz.

Diyet %80 organik ve doğal taze sebze ve meyveler içermelidir. Besinlerinizi yerli tohumdan yetiştiren üreticilerden temin etmeye çalışın. Sebze yemekleri günlük pişirilmeli ve 24 saati geçmeden, pişirme dahil 2 kereden fazla ısıtılmadan tüketilmelidir. Sonrasında kanserojen nitrit ve nitrat üretmeye başlar, besin değerleri kaybolur. Paketlenmiş ve fabrikada işlemden geçmiş yiyecekler tüketilmemelidir. Doğal ve geleneksel yöntemlerle üretilmiş besinleri tercih edin.

Şeker kanserojen ve toksik etkiye yol açtığı için tüketilmemelidir. Bağışıklık sisteminin en kötü düşmanı olan şeker tüketildiğinde bağışıklık sisteminin %80 çalışmasını 5 saat boyunca durdurur. Ben şekersiz keklerimde pekmez, tam buğday unu, zeytinyağı ve tereyağı kullanıyorum.

Doğal takviyeler: Özellikle kış aylarında antibiyotikten 100 kat daha güçlü, çocuklarınıza bağışıklığı kuvvetlendiren organik arı propolis verebilirsiniz. Propolisin ayrıca pek çok hastalığa karşı faydası var.

Omega-3 alımı ise keten tohumu yağınya da balık yağı alımı şeklinde gitgide daha çok öneriliyor. Balık yağı alırken sentetik üretim yerine doğal fermentasyonla elde edilmiş yağlar tercih edilmelidir. Balık yağı ve otlayan hayvan tereyağı birlikte tüketilirse diş çürüklerini önler ve tedavi eder.

C-vitamini stresi önlemesinin yanısıra, hastalık anında iyileşme süresini kısaltıyor. C-vitamini sentetik olmayan, bitkisel kaynaklı ürünlerden seçilmeli.

Doğal temizlik: Bebeği doğumdan itibaren zararlı sentetik kimyasallardan arınmış bir şekilde yetiştirmek bağışıklık sistemini desteklerken, henüz ufacık olan karaciğerlerine fazla yük bindirmez. Doğalcı doktorlar tarafından yeni doğan bebekler için önerilen şeyler sadece zeytinyağı, saf doğal zeytinyağlı sabun, doğal sabun tozu ve sudur. Anısını anne ve babalara da öneriyorum. Evde bitkisel yağlardan üretilen arap sabunu, karbonat, deniz tuzu gibi doğal temizlik malzemeleri kullanın.

Sokağa çıkma: Yaz, kış, yağmur, çamur demeden her gün en az 30 dakika dışarı çıkılmalıdır. Bu hem güneşten D-vitamini almak, hem de sokak havasını solumak açısından önemlidir. Özellikle hasta olunca, iyice giyinip çıkılmalıdır çünkü temiz hava iyileşmeye yardımcı olur.

Evcil hayvanlar: Başka çocuklar ve evcil hayvanlar ile temas çocuğun sağlıklı bir bağışıklık geliştirmesine yardımcı olur. Ancak özellikle ilk 6 ay boyunca kapalı alışveriş merkezleri gibi yapay hava dolaşan mekanlardan uzak durulmalıdır. Geziler ve eğlence için açık hava, deniz kenarı ve parklar her zaman tercih edilmelidir.

Hijyen: Temizlik ve sağlıklı bir hijyen, sabunla el yıkama, kirli ellerin yüze sürülmemesi gerektiği çocuğa ufaklıktan itibaren öğretilmelidir.

Egzersiz: Sağlıklı bir çocuk için fiziksel aktivite önemlidir. Sağlıklı bir zihin ve beden için çocuğunuzu televizyon ve ekranlardan uzak tutmanın en kolay yolu dışarıda doğada vakit geçirmektir. Doğada yaşayın, eviniz sadece uyku mekanınız olabilir!

Su: Florsüz su tercih edilmelidir. Çocukların yeterince su içtiklerini anlamak için idrarlarının rengine bakmalısınız. Koyu renk daha fazla su ihtiyacı olduğunu gösterir. 15 kg bir çocuk günde en az 2 bardak (15 oz) su içmelidir.

Nefes: Çocuklarınıza doğru nefes alma alışkanlığı kazandırın. Gece uyurken ağız kapalı uyumayı öğretin.

Hastalık: Ateş faydalıdır ve doğal bağışıklık sisteminin çalıştığını gösterir. Ateşe gündüz müdahale edilmemeli, gece uyuyabiliyorsa dokunulmamalıdır. Uykusunu alamıyorsa su ve sirke ile düşürülebilir. Ancak bu müdahale bile ateşin uzamasına sebep olur. Doğal seyrine bırakılan ateş ancak vücuttaki mikropları öldürdükten sonra düşer, bir daha çıkmaz. Ateşin doğal seyri ilk gün ve gece en yüksek ateş, ikinci gün azalarak devamı, 3. ve 4. günlerde normal seviyeye inmesi şeklinde ilerler. Çocuklar çoğunlukla yüksek ateşleri büyüklerden çok daha rahat atlatabilirler. Parol ve parasetamol içeren ilaçlar karaciğere toksikdir ve kalp krizi riskini artırmaktadır.

Uyku: Gündüz uykuları pek çok çocuk için ihtiyaçtır. Ancak gece uykusu özellikle gece 10 itibariyle büyüme hormonları salgılandığı için çok önemlidir. Kaliteli bir uyku için uyku saatinden 2-3 saat öncesinde yeme ve içme kesilmeli, gece aç yatılmalıdır. Böylece vücut sindirim yerine büyüme ve yenilenmeye enerji harcar.

Doğal tedaviler: Hastalık anında vücudun bağışıklık sisteminin çalışmasını engellemeyecek vitamin ve mineral içeren sebze çorbaları, bitkisel çaylar, uçucu yağlar ve homeopatik ilaçlar anne ve babaların başvurabileceği doğal tedavi yöntemleri arasında yer alıyor.

Doktor: Çocuğunuza doktor seçerken dikkat edecekleriniz doğumda olduğu gibi size ve sorularınıza bol vakit ayırabilecek, bilgi vermekten hoşlanan, kendini geliştirmeye hevesli, size “ben doktorum” dememesi olmasıdır. Çocuk doktorunuz yanısıra kolayca ulaşabileceğiniz tıp doktorları kadar derin eğitimler almış bir homeopat, kayropraktör, ostepoat, naturapat da size ilaçsız sağlıklı çocuk yetiştirmede alternatif yöntemleri memnuniyetle sunacaktır. Doktor ve uzman önerileri için facebook Doğal Anneyim grubu dosyalarına bakabilirsiniz.

Kitap: Kendinize mutlaka elinizin altında size doktorunuzdan daha fazla bilgiyi verebilecek kalitede bir çocuk hastalıkları kitabı edinin. Bu kitapta modern tıp ilaçlarının yanısıra bitkisel, beslenme destekleri, vitaminler, homeopati, akupressure gibi doğal yöntemler yer alırsa gardınız kuvvetli olacaktır. Benim el kitabım ingilizce “Smart Medicine for a Healthier Child” Janet Zand, Robert Rountree, Rachel Walton (Çocuk hastalıklarında kullanılacak besin takviyeleri, bitkiler, Homeopati, Acupressure,  beslenme ve ilaçlar). Türkçe olarak size “Çocuk Hastalıkları-Önlem, Tanı, Tedavi” ve “Tanrı’nın Eczanesinden Sağlık” Maria Treben, “Bir Yudum Sağlık” Niyazi Eröztürk’üönerebilirim.


Böyle yetişen çocuklarda hastalıklar hafif seyrediyor, çok rahat atlatılıyor. Doğanın sunduğu reçetelerden faydalanmalıyız.

15 Eylül 2012 Cumartesi

z-kuşağı annesi nasıl doğal anne olur?


2000 sonrası teknoloji çağına doğan çocuklar daha anne karnında teknolojik aletler nasıl kullanılıyor öğrenmiş oluyorlar. Onların bu hızlı adatasyonun şaşırmamak elde değil. Bu çocukların gelecek yaşamı nasıl olacak? Sadece evdeki bilgisayarlarına bağlı yaşayan sanal sosyal gruplarda binlerce arkadaşı olan ancak tekini bile evine davet etmeyen çocuklar mı istiyoruz. İçe kapanık, gerçek hayatın yavaşlığından sıkılan...


Teknoloji hızla ilerliyor, gizlenen gerçekler ve bilgiler açığa çıkıyor. Şimdilerde free energy yani bedava enerji üzerine konuşuluyor. Örtbas edilen basit kanser ve hastalık tedavi yöntemleri ortaya çıkıyor. Bunlar ışığında bizi yönlendiren tüketim toplumunda nasıl mutlu ve sağlıklı çocuklar yetiştiririm, hangi ürünleri alacaklar, kullanacaklar, ben nasıl yetiştim soruları devamlı kafamı kurcalıyor. Cevapları bir yandan kendi aile geçmişimde aramaya çalışıyorum, bir yandan da internette aynı fikirlere sahip anne ve babalarla grubumda tartışıyorum, araştırıyorum ve okuyorum.

Bir çoğumuz henüz ufak bir çocukken ya da gençlik yıllarını yaşarken bilgisayarlar geliştirildi. Ben henüz ilkokuldayken evdeki olivettimde kardeşim ile saatlerce oyun oynadığımızı hatırlıyorum. Bir de haftasonları sabahları erkenden(!) saat 06.00 da kalkar ve 08.00’e kahvaltı saatine kadar televizyonda çizgifilm izlerdik. Tom&Jerry ve Red Kit’i çok severdik. Kaydettiğimiz video kasetlerimizi arkadaşlarımıza bile götürürdük. Akşam kuşağında saat 10.00’da başlayan filmleri izlemeye çok içim gitse de “Saat 10 yatağa kon” diyen babamı dinler ve yatar, ancak yine yatakta 1 saat kadar kitap okurdum. Halen vakit gece yarısını geçse bile yatarken kitap okurum ve çoğu zaman da ışığım açık uyuyakalıyorum ;)

Çocukluğumu hatırlamamın sebebi beni bugünlere getiren anne babamın nasıl bir eğitim uyguladığını anlamaya çalışmak. Çocuklarım bir gün beni de geçsin, aşsın isterim der annem. Bunu umarım böyle hisseder annem ve babam bir gün J

Çocuklarımı her şeyi merak eden, araştıran ve öğrenmeye hevesli bireyler olarak yetiştirmeyi istiyorum. Okusunlar, hayatta en değerli şeyleri bilgi olsun, kitap olsun. Her ne kadar elektronik kitapların çağına doğmuş olsalar da elle bir kitaba dokunmanın, tutmanın hissini hiç unutmasınlar istiyorum.

Çocukken her şeyi merak eder ve öğrendiklerimi etrafımdakilere anlatırdım. Hayatımda beni en çok dinleyen kişi sağolsun babamdır ve halen de dinlemeye devam ediyor. Onun sabrına erişmeye çalışıyorum. Ne zaman kızım bana bir şey anlatsa ona sanki çok zamanım var gibi davranmaya çalışıyorum. Çünkü büyüklerin zamanları her zaman azdır ve bunu zamanlarını çömertçe kullanan çocuklarımız henüz anlayamıyorlar.  

Nasıl iyi birer anne baba oluruz?

Bunun en kısa yolu kendi anne ve babalarımızı incelemekten geçiyor. Ne kadar iyilerse o kadar iyiliklerini örnek alır, hatalarını irdeler, kendimiz yapmamaya çalışırız. Dünyadaki en önemli işin ebeveynlik olduğunu düşünüyorum. Elimizde çok büyük bir gücü barındırıyoruz.

Peki z-kuşağı annesi nasıl doğal anne olur?

Teknolojinin esiri, sanal dünyayı gerçek hayata tercih eden mutsuz çocuklar yetiştirmek hatasına düşmek istemiyorum. Çocuklarım da benim gibi doğal yaşamdan zevk alsın, doğayı teknolojiden daha fazla hayatına soksun, ancak teknolojiyi hayatında bir araç olarak iyi kullansın istiyorum. Ben çocuklarıma teknolojik aletleri öğretmiyorum. Zaten onlar içgüdüsel olarak biliyorlar, hangi düğme açar kapatır, çok hızlı öğreniyorlar, sadece gözlemleyerek.

Bir ağacı parkta görsün, televizyonda değil, ona dokunsun sarılsın istiyorum. Gerçek dünya ve yaşamı tatsın, hissetsin istiyorum. Teknoloji ile yaşam çok hızlı ancak gerçek yaşam yavaş işliyor. Bilgisayar oyununda değil, gerçek bir tohum eksin, çıkmasını beklesin, büyümesini izlesin, sabrı ve emeği öğrensin istiyorum.  Sanal bir köpeği olmasın, gerçek köpekleri okşasın istiyorum. Doğaya saygılı, dünyayı seven ve korumak isteyen çocuklar yetiştirmeliyiz. Çünkü yarın dünya bugünkü gibi olmayınca çocuklarımız bizden hesap soracaklar. Yeşili seven çocuklar yeşil bir dünya ister…

Teknolojiyi, interneti hayatımda vazgeçilmez olarak görüyorum. Ancak bunları daha çok istediğim doğal gıda ve organik ürünleri temin etmekte kullanıyorum. Teknolojiyi kullanan anne ve babalar olarak, doğayı ve dünyayı koruyan ürün ve hizmetlere yönelik hareketi yaygınlaştırmamız gerektiğine inanıyorum. Bilinçlenen ebeveynlerin ekolojik ürünlere talebi arttıkça firmalar daha çok ve uygun fiyata üreteceklerdir.

Teknolojiyi bilinçli ebeveynler olarak her alanda avantaja dönüştürmeliyiz. Artık hayatımızda çok hızlı bir şekilde bilgiye ulaşabiliyoruz. Örneğin, çocuğum hastalandığında gittiğim doktordan dinleyeceğimden çok daha fazlasını internetten öğrenebiliyorum.

Çocuklarımızı bu teknoloji dünyasında gerçekte ne mutlu eder?

Mutluluğu basit şeylerde bulsunlar istiyorum. Yoksa tüm bilgisayar oyunlarını getirin koyun, hiçbir şey bahçede arkadaşları ile koşturmaca oynamanın önüne geçemiyor. Hayatlarını sade yaşamayı öğrensinler, böylece büyük işlere daha çok vakitleri kalır. Sadeleşmeyi merak edenler için “Daha Sade Hayat” isimli kitabı önerebilirim.

Tüm oyuncaklara, her türlü elektronik eşyaya sahip olabilirler ama seçenek çoksa sıkılıyorlar. Arkadaşlarında var diye isteyen çocuklara en son teknoloji bilgisayar, ipad ve telefonların alınmasını anlayamıyorum. Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar gerçek ve basit oyuncak inanın onları çok daha mutlu ediyor. Hele hiç oyuncak yoksa en güzel oynuyorlar, çünkü o noktada yaratıcılık en üst seviyeye çıkıyor. Doğada olmak ise bunu tek başına sağlıyor.

Anne benimle oynar mısın? diye soruyor kızlarım her gün.

En güzel oyun ise oyuncakla değil, anne ve babayla oynanan oyun tabii. Her çocuk kadar büyüklerin de oyun oynamaya vakit ayırmaları gerektiğini düşünüyorum. Kızlarım benimle oyun oynamadıkları günleri sevmiyorlar.

İnternette aynı bilinçte insanlar buluşmaya başladı. Z-kuşağı annesi olarak ben de yandaşlarımı internetten buluyorum.

Genç insanlarız ve teknolojiyi iyi kullanıyoruz. Senelerce bloglarımı yazıp arkadaşlarımla paylaşarak bireysel geçirdikten sonra kurduğum internet grubu sayesinde kendim gibi düşünen pek çok değerli anne ve baba ile tanıştım. Ürün, hizmet, çocuk bakımı ve diğer pek çok konuyu aramızda sosyal medyada paylaşıyoruz, birlikte öğreniyoruz. İnsanın fikirlerine ilgi gösteren ve değer veren kişilerle hayatta arkadaş olması çok önemli. Umarım çocuklarım da bu büyük ve karmaşık teknolojilerin dünyasında doğru insanlarla karşılaşırlar.

Çocukları mutlu etmenin kısa formülünü ise kızım bana geçenlerde tekrar hatırlattı. Sinirli bir anımda “anne lütfen gülümse!” dedi. Artık her kriz anında devamlı gülümsüyorum. Yüzünüzde gülümsemeniz hiç eksik olmasın!